Bu öyküye başlamadan önce Thoth ve diğer tekamül etmiş ustaların Marslılar’ın Atlantis’e yaptıklarını düzeltmek için yarattıkları suni Mesih bilincine dönmek istiyorum. Tekamül etmiş ustalar bu sistemi yaratırken Mısır’da Amenti koridorlarındaki yaşam çiçeğine bağlı bir çukur açıp işler hale getirdiler. Ustalar, ardından ancak 1998 kışından itibaren dördüncü boyuta aday olduğumuzu, o tarihte de çok az sayıda insanın bunu başarabileceğini hesapladılar. Bu durumda suni bir Mesih bilinci yaratmak gerekiyordu. Bu aslında çok önemli bir deney değildi. Sadece gezegeni boyutsal anlamda bir ileri seviyeye atlatmak gerekiyordu.
Ancak yaklaşık 200 yıl önce Sirianlar ( babamız sayılırlar) bunu başarmamızın imkansız olduğunu söylüyorlardı. Çünkü 1972’de olacak olayı önceden görmüşler, bu olaydan sonra varlığımızı devam ettirebilmemiz için ancak dördüncü boyut düzeyinde bir anlayışta olmamız gerektiğini düşünüyorlardı. Eğer 1972 yılından önce bu seviyeye ulaşabilirsek, sorun yoktu. Ancak bunu başaramazsak gezegenimiz yok olacaktı. Üstelik zaman geçtikçe bu düzeye çıkma şansımız da giderek azalıyordu.
Sirianlar yok olmamızı istemiyorlardı. Çünkü bizler sonuçta, onların çocukları sayılırdık, bu nedenle bize karşı bir tür anne-baba sevgisi besliyorlardı. Bu sorunu çözmek için çeşitli yollar denediler. Ama başarılı olamadılar. Yakında olacak değişikliklerden dünyayı koruyacak bir yöntem gözükmüyordu. Sirianlar araştırmalarını sürdürürken tesadüf eseri çok uzak bir galakside daha önce hiç denenmemiş bir fikir keşfettiler. Aslında bilinç seviyemizin istenen seviyeye ulaşamayacağı kesin değildi. Çünkü bilinç ani değişikliklerle sıçramalar yapabilirdi. Ancak onlar en kötü duruma karşı hazırlıklı olmak istiyorlardı. Bu nedenle o denenmemiş fikri uygulamaya karar verdiler.
Elli mil uzunluğunda, kendi bilincine sahip bir yaşayan-uzay aracı yaptılar. Puro şeklindeki araç karbon-slikon karışımıydı. Gemideki her bir alet kendi varlığının farkında olabilecek düzeyde bir bilince sahipti. Gemiye 300-500 Sirian kadın ve erkekten oluşan bir ekip yerleştirdiler. Bu Sirianlar’ın tümü kendi sistemlerinin üçüncü gezegeninden gelmekteydi. Hepsi altın rozetli bembeyaz üniformalar giydiler. Bu görevin zamana karşı bir yarış içinde gerçekleşmesinden dolayı ayrıca sekiz adet uçan daire biçiminde insansız araç yaptılar. Bunlarda yaklaşık altı metre genişliğindeydi. Sirianlar her şeyi düşünerek hazırlıklarını tamamladılar ve beklemeye koyuldular.
Biz yeniden Dünyaya 1972 öncesine dönelim. Drunvalo buraya gelir gelmez Kanada’ya gönderilmişti. Orada David Suziki adlı biriyle gizli bir görüşme yapması gerekiyordu. Suzuki çeşitli boyutlar üzerine çalışmaları olan son derece başarılı biriydi. Genetik konusunda çalışmalar yapıyordu. Ancak kullandığı alet mikroskop değil teleskoptu.“ Yukarıdaki neyse aşağıdaki de odur,” prensibine inanıyordu. Eğer büyük nesneleri incelersek tüm hareketleri net biçimde görebiliriz diye düşünüyordu. Bu nedenle astroidlerin hareketlerini inceleyip bunları genetik bilgilerle bağdaştırmaya çalışıyordu. Suzuki aynı zamanda güneş aktiviteleriyle de ilgileniyordu. Suzuki’nin bu amaçla güneşi izleyen bir ekibi vardı. 1950 yılında araştırmacıların daha önce hiç görülmemiş bir şeye şahit olduklarını biliyordu. Spiral şeklinde bir ışık bir anda güneşten çıkarak hızla dünyaya doğru gelmişti. Bunun ne olduğuna dair en ufak bir fikirleri olmasa da meydana gelen tuhaf olaylarla bir ilgisi olduğu çok açıktı.
Dünya yörüngesinde dönerken bu yörüngenin kendisinde bir hareket yaratır. Son derece ağır biçimde gerçekleşen bu hareket bir devrini 25.920 yılda tamamlar. Bir başka harekette ileri – geri şeklinde gerçekleşen bir harekettir. Bu da 46.000 yılda tamamlanır. Ayrıca 14 yılda bir gerçekleşen diğer bir harekette vardır. Suzuki’ye göre biz 1950’de bu hareketin bittiği noktadaydık. Işık spiralinin geldiği sırada hareket bitmekteydi.
Bu değişikliğin dünya kutuplarının yerini değiştiren bir olgu olduğunu fark etmeleri bilim adamlarının tam 14 yılını aldı. 1964’e gelindiğinde bu konudan artık emindiler.
Suzuki’nin ekibi bu konuda harekete geçmeden önce dört yıl daha çalıştı. 1968 yılında kutup hareketinin gerçekleşmek üzere olduğuna emindiler. Suzuki önce Kanada, sonra da Birleşik Devletler en sonunda da diğer ülke hükümetlerine bizim yakında yeni bir kuzey güney kutbuna sahip olacağımızı açıklayan bir yazı gönderdi. Bu yazıda, dünyamıza spiral biçiminde bir ışığın güneşten her üç yılda bir ulaştığını ancak yoğunluğunun her seferinde bir miktar daha arttığını bulduklarını belirttiler. Yaptıkları tüm hesapları geçen 18 yıllık araştırmaların sonuçlarıyla birleştirdiklerinde 1972 Ağustosuyla Kasımı arasında güneşteki bir patlama sonucu çok büyük bir enerjinin açığa çıkacağını ve bunun bizim varlığımızı tehdit edebileceğini bulduklarını da eklediler. 1984 yılında bir başka patlama daha olacağını bundan kısa süre sonrada şu anki kuzey ve güney kutuplarımızı kaybedeceğimizi öngörüyorlardı.
Olay 7 Ağustos 1972’de gerçekleşti. Bizim açımızdan – elbette Sirianlar’ın olaya müdahale ettiklerini bilmiyorduk- gördüğümüz en büyük patlamaydı. Uzay Almanağı ( The Space Almanac) yazarı Anthony R. Curtis bunu kayıtlara geçmiş en şiddetli güneş fırtınası olarak tanımlamaktadır. Science News dergisine göre “ Ağustosun ilk günlerinde başlayan hareketlilik sonucu 2-7 Ağustos arasında dört büyük patlama oldu. Ağustos başındakiler kayda alınanların en güçlüleriydi. Ağustosun 7’sindeki patlamada x ışını derecesini ölçen sensörler patlamanın derecesini ölçme konusunda yetersiz kaldılar.”
Güneş fırtınaları saniyede yaklaşık 500 kilometre ( yada bir mil) hızla esen rüzgarlardır. Bu hız bir saat içinde 2.5 milyon mile kadar uzanır. Ve otuz gün boyunca sürer. Bu her ne kadar gerçekleşmiş olsa da, hala imkansız diye bakılan bir hızdır. Bu bilgiler tüm bilim dünyasında, önemli gazetelerde yayımlandı. Ancak bilim adamları tüm bu bilgilere sahip olsalar da olanların anlamını çözememişlerdi. Altı ay sonra David Suzuki bu patlamaların etkileri konusunda bir toplantı yaptı. Drunvalo bu toplantıdan üç ay önce onun yanından ayrıldığından, orada neler olup bittiğini bilmemektedir. Ancak Ağustostan Kasıma (1972) kadar süren bir önceki toplantıda bulunmuştu. Burada dinlediklerinden konu hakkında önemli sayıda basılmış doküman olduğunu öğrendi. Toplantıdan sonra; Haziran 1973’e gelindiğinde tüm dünya adeta böyle bir olay hiç olmamış gibi tüm olup bitenleri unutmuştu.
Eğer Sirianlar olaya karışmasalardı bu patlama bizi kesinlikle öldürecekti. Bu şiddetteki bir olay yalnızca bizi değil gezegendeki tüm canlıları ortadan kaldırabilirdi. Gerçekte olan şey Güneşimizin genişleyip kızıl bir puslara dönüşerek, Jüpiter yönüne doğru kaymasından ibaret olacaktı. Bu kayma yaklaşık bin yıl sürdükten sonra güneşimiz yeniden kendi normal boyutuna dönecekti. Eğer buna hazırlıklı olsaydık ( bilinç düzeyi olarak) eğer Mesih bilinci seviyesinde ( en azından) bulunsaydık bu sorunun üstesinden rahatlıkla gelebilirdik. Bu durumu güzel bir yolculuk haline çevirebilir, zerre kadar endişe etmezdik Ama Atlantis’te 16 bin yıl önce meydana gelen bilinç seviyesi kaybından sonra, hala mesih bilinci seviyesine ulaşamadığımızdan, kesinlikle hazırlıklı değildik.
O anda farklı boyutlardan, 144.000 farklı ırk, bize yardım etme amacıyla geldiler. Ocak 1972’nin ortalarında 80.000’i gezegenimize ulaşmıştı. Bu konuyla ilgili toplantılar yaptılar ve bunlardan 79.900 farklı ırk “ Ne yazık ki hiç umut yok, hiçbir çözüm yolu gözükmüyor. İnsanları kurtaramayız. Buradan gidelim. Yapacak bir şey yok” dediler ve çekip gittiler. Çünkü evrendeki olaylara müdahale etmemek onların yöntemiydi. Diğer yüz kadar ırk ( Pleiadianlar, Aldebaranlar, Arcturanlar ve Sirius önderliğindeki diğerleri) kalıp yardım etmeye karar verdiler.
Sirianlar yalnızca gerekli malzemeye sahip değillerdi. Ayrıca elçileri de vardı. Durum umutsuz gözüktüğü anda galaksi komutanlığına elçiler göndererek bu deneyi gerçekleştirme izni istediler. Eğer bu patlama sonucunda her hangi bir kişinin, sadece bir tek kişinin hayatta kalma şansı olsaydı, Sirianlar’a izin verilmezdi. Ama dünyada hiç kimse hayatta kalmayacaktı. Bu nedenle izin verildi. Daha sonra galaksi komutanlığı bu deneyin sonunda kaç kişinin kurtarılabileceğini sordu. Aslında bu soruya nasıl bir cevap verebileceklerini bilemiyorlardı. Ama yinede “ en az iki kişiyi kurtarırız ancak kurtulan sayısı onu geçemez” dediler. İznin verilebilmesi için en az bir kişinin kurtulabilmesi gerekiyordu. Bu gerçekte, daha önce hiç denenmemiş uç bir deneydi. Bu nedenle kaç kişinin kurtarılacağını onlar da bilemiyorlardı.
Sirianlar izni alır almaz işe koyuldular. Otuz gün içinde her şeyi tamamlamışlardı. Dünyanın bilinç seviyesinin hemen üstüne silindir biçimli, dev aracı yerleştirdiler. Bu araç gezegenden 440.000 mil uzaktaydı ancak farklı bir boyutta olduğu için bizim açımızdan görünmezdi. Diğer sekiz uçan daireyi de sekiz tetrahedron alanının köşelerine yerleştirdiler. Bunlar dünyanın etrafındaki yıldız tetrahedronunun sekiz köşeleriydi ( Dünya’yı da içine alan bir yıldız tetrahedron enerji alanı mevcuttur. Ayrıca yüzeyin 10.000 mil üstünde bir başka yıldız tetrahedronu da vardır. Bunlar gezegenin çarka sistemleridir ve bizden bir üst boyut tonundadırlar). Sonra bu araçları bizim henüz sahip olmadığımız bir tür lazer silahıyla donattılar. Bu lazer ışını yaklaşık 20 santim yarıçapındaydı ve var olan tüm renklerini yansıtarak ilerliyordu. Işık hızındaki bu ışın dalgası bir boyuttan bir diğerine geçerek ilerlemekteydi.
Işık kuzey kutbundan geçerek tetrahedron noktasında bekleyen uçan daireye ulaştı. Burada ışın üç farklı renge dönüştü. Kırmızı, mavi ve yeşil. Sonra da bir sonraki uçan daireye gelip ardından da sırayla dairelere ulaştı. Bu yansımalar ışın güney kutbuna ulaşana dek sürdü. O noktadan sonra da dünyanın merkezine doğru olan yolculuğuna devam etti. Dünyanın merkezinde, bu ışımanın oluşturduğu yansıma ışığın milyarlarca farklı parçaya bölünmesine neden olunca, tüm ışın parçaları gezegenin tamamına yayılmış oldu. Işın tüm gezegene yayılırken bir anda; tüm canlılarla temasa geçti.
Sirianlar’ın bizi ateş duvarlarından nasıl koruduklarını hatırlayın. Yapmak zorunda oldukları bir diğer şey de bizleri korurken bu durumu fark etmememizi sağlamaktı. Çünkü bu durumu bilmek tüm algılarımızı değiştirebilirdi. Ayrıca bizim tekamülümüzü (ilerleme, gelişme) de hızlandırmak durumundaydılar zira ancak bu şekilde ileride çıkabilecek buna benzer sorunlarla başa çıkabilecektik. Dünyanın etrafında bir alan oluşturdular. Daha sonra tüm insan ve hayvanların etrafında da benzer bir alan yarattılar. İlk birkaç ay hiçbir şeyi değiştirmediler. Yalnızca olup biteni kontrol etmekle yetindiler. Ardından gökyüzünde, bu ışın sayesinde, sanal bir görüntü yarattılar. Böylece olabilecek tuhaf bir durumun, bizler tarafından gözlemlenmesini de engellemiş oldular. Sonrada yaşamımızı etkileyecek büyük değişiklikleri hayata geçirmeye başladılar. Aynı zamanda da bizleri güneşten gelen alevlere karşı da koruyorlardı.
1972 yazından 1974 yazına dek tamamıyla yepyeni bir yöne doğru hareket ettik. Tekamülümüz gelişmeye başladı. Sonra bu süreç giderek hızlandı ve gerçek anlamda ilerlemeye başladık. Bu deney umulandan çok daha fazla başarılı oldu. On civarında insanın kurtulacağı sanılırken bu sayı bir buçuk milyar civarına ulaştı ( bu nedenle bir sonraki bilince doğru yolculuğunu sürdüren bizler hayatta kalabildik). Sirius deneyinde Mesih bilinçlenmesini de kullanılmıştı. Zaten bu bilinç olmasaydı hiç kimse bu büyük deneyin altından kalkamazdı. İşlem 4 Şubat 1989’da tamamlandı.
Normalde bir gezegen Mesih bilinç düzeyine ulaştığında ancak çok az insan bunu fark edip yeni gerçekliği anlayabilir. Diğerleri ise olduklarından da aşağı bir seviyeye inerler. Bilinç düzeyine erişenler, ancak, uzun zaman çabaladıktan sonra diğerlerini kendi seviyelerine çekebilirler.
Bu arada Mesih bilincinin de farkı düzeyleri vardır. Mesih bilinçlenmesinin dördüncü boyutta onuncu, on birinci ve on ikinci üst tonları vardır. Genelde bir gezegeni bu aşamalardan geçirmek oldukça uzun zaman gerektirir. Dördüncü boyutun ilk iki üst tonu astral bölgeyi, yani güçlü düşüncelerin kendi başlarına var olabildikleri düzeyi içerir. Üçüncü üst tonsa insanların çoğunun ölünce gittikleri yerdir. Dördüncü üst tonda biraz daha ilerlemiş ruhları görürsünüz. Meleklerse yedinciyle dokuzuncu üst tonlarda bulunurlar. Onuncu üst tona erişinceye dek Mesih bilincini tamamlayamazsınız. İşte gezegeni kurtaran bu üst tondu.
Bilinç sisteminin geometrisi gezegenin bilinci değişirken, ona uyumlu olarak değişir. Bu değişiklikler normalde çok nadirdir. Genelde ancak ufak değişiklikler meydana gelmektedir ( binlerce yıldır). Ancak şu anda dünyanın etrafındaki sistemlerde saatlik değişiklikler bile olmaktadır. Bu durum galaksideki tüm diğer varlıkların dikkatini üzerimize çevirmesine sebep olmuştur. Biz sistemin içinde olduğumuzdan aslında ne kadar hızlı hareket ettiğimizi görememekteyiz. Ancak bizi dışarıdan gözlemleyen herhangi biri bu sürat son derece belirgindir. Bu öyle bir şeydir ki; adeta boyutlar arası televizyonda, herkes tarafından izlenen bir macera filminin tam ortasındayız. Bu nedenle ileri üst tonlar bizleri büyük bir dikkatle izlemektedirler. Çünkü bize olacaklar, sonuçta onları da etkileyecektir. Aslında tüm yaşam formları bizimle yakından ilgilenmektedir. Thoth’a göre şu anki ilerleme hızımız; yeni doğmuş bir bebeğin on beş dakikada yetişkin bir insan halini almasına eş değerdir. Bu eşsiz bir olgudur ve daha önce Melkisedek seviyesinin de dahil olduğu hiçbir seviyede yaşanmamıştır. Şu ana dek yapılmış en başarılı deneyin bu olduğu açıkça görülmüştür. Ancak Drunvalo, bu deneyin en baştan beri, Tanrının zihninde olduğunu düşünmektedir.
Ancak, yine de tekamül etmiş ustalar sonucun ne olabileceğini tam olarak bilememektedirler. Thoth Drunvalo’nun bunu iyice anlamasını istemiştir. Her ne kadar son derece başarılı bir deney olarak gözükse de, ustalar tam olarak hedefe ulaşılamadan bu konuda hüküm vermek istememektedirler. Aslında Thoth ve ustalar dünyanın 1990 Ağustosunun Eylülün ilk haftası arasında son derece önemli bir dönemeçten geçeceğini ve 1991 baharı gelmeden bir sonraki boyut düzeyine çıkacağımızı düşünüyorlardı. Onlara göre dünya aniden bir ışık topu halini alacak, bir sonraki düzeye sıçrayacaktı.
Ancak 1990 yılında Irak’ın Kuveyt’i işgali gerçekleşti. Dünyadaki belli başlı devletler birlikte hareket etme kararı almışlardı ( konu Irak’a karşı top yekun bir savaştı). Bu anda ileri ustalar geri çekilip izlemeyi tercih ettiler. Bir adama, bir ülkeye karşı gezegensel boyutta bir birlik sağlandı. Dünya tarihinde ilk kez böyle bir şey gerçekleşiyordu. Dünya savaşlarında bile durum bundan son derece farklıydı. Irak savaşı sırasında tekamül etmiş ustalardan otuz ikisi bir merkaba yarattılar ( bu sırada, yani 4 Mayıs 1991’de Thoth da dünyadan ayrılmaktaydı). Bu merkaba yoluyla tekamülümüzü bir miktar yavaşlattılar. Çünkü olması gerekenden biraz hızlı gidiyorduk. Daha önceleri de yaptıkları gibi, hızımızdaki anormal artışlarda müdahale ederek normal ilerleme hızına ulaşabilmemiz için ellerinden geleni yaptılar.
Thoth ayrılmadan önce Drunvalo’ya gezegenin kutup bölgelerinde ani bir değişiklik olmayabileceğini düşündüğünü çünkü bu tür değişikliklerin her zaman bilinç değişiklikleriyle paralel meydana geldiğini söylemişti. Üstelik kutup değişikliklerinin farkında olacaktık, bu da son derece alışılmadık bir durumdu. “ İlerlemiş ustalar bizim istenen bilinç seviyesinde olmamız için ellerinden geleni yapacaklardır ancak gene de bu durum biraz daha gecikecekmiş gibi gözüküyor” demiştir. Drunvalo dünyanın geleceğine yönelik tahminlerin artık pek bir geçerliliğinin kalmadığını düşünmektedir. Ona göre Sirianlar’ın 1972 deneyi her şeyi değiştirmiştir. Nostradamus’un tüm kehanetleri yerli yerine oturmaktaydı ancak bu kehanetlerde 1972 yılından itibaren tutmamaya başladı. Suzuki 1984 yılında bir kutup hareketi bekliyordu. Bunun gerçekleşeceğinden kesinlikle emindi. Ancak 1984 geldiğinde bizler tamamen farklı bir konumdaydık. Thoth; “ yaşamın gerçekleştirdiği en inanılmaz, hatta eşsiz bir deneyimi yaşamaktayız. Yüzyıl geçmeden gezegendeki herkes, birlikte, bir sonraki bilinç seviyesine geçecektir”, demektedir.
Ölenler olacak ancak onlar da yeniden doğuş sayesinde Mesih bilinci seviyesine ulaşacaklardır. Böylece kutuplarda hareketlenmeler başladığında bizle daha ileri bir bilinç seviyesinde olacağız.
İleri düzeydeki bir çok varlık buraya gelip, yaşadıklarımızı yakından görmek için yetki sahiplerine yalvarıyorlar. Çünkü bu eşsiz olayı yerinde takip etmek istiyorlar. Çok büyük bir ilerleme gerçekleştirdik gibi gözüküyor. Yakında kendimizi dördüncü boyutun üst tonlarında bulacağız. Ama henüz daha ilk adımı atmaktayız. Daha almamız gereken çok yol var. Bu noktada 2012 yılında çeşitli evrensel oktavları atlayarak, evrenin tarihinde hiç duyulmamış bir olay gerçekleştireceğiz. Ulaşacağımız yer daha önce hayalini bile kuramadığımız kadar muhteşem bir yer olacak.
NOTLAR
1. Anthony R. Curtis The Space Almanac ( Uzay Almanağı) Woodshire, MD: Arcsoft Publishers, 1990, sayfa 607
2. “ Science News”, Washington, DC: Science Service ( Bilim Servisi), Inc, Cilt 102, No.8,19 Ağustos, 1972, sayfa 119