Findhorn'un gelişimi büyük ölçüde tezahür kanunlarının uygulanmasına dayanmaktadır. Uzun yıllardan bu yana bu kanunlar şöyle ifade edilmişlerdi: Küçük benlik bütün bütüne feda edilmeli ki kişi Tanrı'nın iradesi altında berrak bir görüş ve ilhama ( vizyona) sahip olabilsin; ve gerçek ihtiyaç ile kişisel arzu ve istekleri birbirinden ayırt edebilsin. Yöntem ise, o ihtiyacın karşılanmasını Tanrı'dan, yalnızca O'ndan beklemek. Gerçekleşmesi gereken her ne ise, onun hakkında kesin ve net bir vizyon veya düşünce taşımak ve gerekirse, onu onunla ilgili herkes ile paylaşmak, aynı görüşe sahip olmalarına imkan vermek, ihtiyacın kusursuz şekilde karşılanacağı tam bir inanç bütünlüğü içinde bilerek bir kez istemek. Böyle olduğuna şükretmek ve bu inancı ve düşünceyi serbestçe salıvermek.
Eğer eylem gerekiyorsa, inanarak ve o ihtiyacın karşılanmakta olduğu hakkındaki olumlu düşünce ve imajı sürdürerek işe koyulmak. Tezahür gerçekleştiğinde ise tekrar şükretmek. Şunun farkına varmalısınız ki tezahür eden şey sizin malınız değil, O'ndan bir parçadır, ve bu parça sizin gözetiminize emanet edilmiştir. Sahibi bulunduğunuz her şeye karşı bir emanetçi gibi, işleri bittiğinde onları hemen bırakmaya hazır ve istekli bir emanetçi gibi davranın. Sahip olduğunuz her şeye, onların size Tanrı'dan bir armağan olduklarını fark ederek sevgi, ilgi, özen ve beceri ile muamele edin.
Hiç şüphe yok ki bu şekilde ifade edilen tezahür kanunları işleyecektir. Uygulanan operasyonun tarzı ve olayda yer alan prensipler ve enerjiler büyük ölçüde, duygusal ve zihinsel seviyelerin ve gerekli fiziksel aksiyonun bir bileşimidir. Burada şunlar vardır: Pozitif düşünce, zihinsel imajların net ve kesin biçimlendirilmesi sonucu enerji yoğunlaşması, inanç ve nihayet köprü işlevi yapan “ Tanrı'ya her şeyden önce yer verme” prensibi. Bu arada birey, içinde bulunduğu dünyası ile özne/nesne ilişkisi içinde kalmaktadır (yani kendisini hala çevresi ile iki ayrı varlık olarak hissetmektedir. Ç.N.). Sonuç olarak da birey kendi içinde veya yakın çevresinde fark etmediği için bu ondan bir ihtiyaç, bir yoksunluk duygusuna yol açmaktadır. O gerçi Yaradan'ı bir Prensip, bir Kanun, bir Baba gibi kabul ederek O'nunla işbirliği yapmaktadır fakat yinede O'nu kendi dışındaki bir Kaynak gibi düşünmektedir. Kendisi, her şeyin özü ve bütünlüğün ( yani o özün) uygun formlar halinde dışta belli edilmesine imkan veren bir evokasyon merkezi ( uyarıcı, harekete geçirici bir merkez) gibi davranacağı yerde, daha çok, bazı şeyleri almak, bazı şeyleri kendine çekmek isteyen bir merkez gibi davranmaktadır ( kendinde OLAN'ı meydana koymak yerine kendinde OLMAYAN'ı dıştan talep etmek şeklindeki bir ruh hali; VERMEK'ten çok ALMAK fiiline konsantre olma hali -Ç.N.). Birey, Tanrı ile işbirliği içinde eşyaya yeni bir form vermeye çalışacak yerde, Tanrı'dan bazı şeyler isteyip almaya çalışmaktadır.
Bu tür bir şuur halinin tezahür olayına bakışı, çekim, miktar bakımından bolluk ve ihtiyaç anlayışı içindedir. Kendisi yaratıcı olacağı yerde, bir alıcıdır. Ve genelde, ruh kademesindeki varlığından çok, kişilik kademesindeki varlığından haberdardır; kendini ruhtan çok kişilik olarak algılamaktadır. Kişiliği esas alan bir tavır ne kadar soylu, ne denli seçkin, arınmış, incelmiş olursa olsun, orada bir yoksunluk, bir endişe, bir baskı duygusunun, her zaman için tezahür süreçlerine sızabilmesi ve bireyin içinde apaçık veya gizli gerilim halleri yaratması ve tecrübeyi arzı edilmeyen zorlanışlar ve streslerle doldurması olasılığı vardır
9 Haziran 1971'de ve sonra 17 Haziran 1971'de Uygarlık Efendisi olan üstat (çoğunlukla Fransız İhtilali sırasında takınmış olduğu hüviyet ile St. Germain olarak bilinir) topluluk ile irtibata geçti ve “ Yeni Tezahür Kanunları” olarak isimlendirdiği kanunları izah etti. Aslında bu kanunlar, ruh kademesinden yürütülen tezahür süreçlerini ( bireyin “ kişilik” kademesinin üstündeki şuur kademesinden, bireyin üstün benliğinden yönetilen tezahür süreçlerini –Ç.N.) temsil ediyordu. Ve şuurları o kademeye yükselmek, yukarıda izah edilen kişilik kademesinin sınırlar ve engelleri aşmak üzere yüreklendiriyordu. Bu “ Yeni Kanunlar” hakkındaki anlayış, bolluk, ihtiyaç ve tezahür gibi terimlerin yeniden tarifini gerekli kılmaktadır.
BOLLUK
Kişilik kademesinden bakıldığında bolluk bir nicelik ölçüsü olarak görülür. Bolluk, eşyanın ve formların çok miktarda ve çok sayıda olduğu anlamına gelir. Halbuki ruh için bolluk bir niteliktir ( bereket kelimesi ile tanımladığımız haldir –Ç.N.). O her şeyin içinde, her şeyde var olan Bir Tek Öz’dür ki her şey ondan oluşur. İkinci olarak, çok kimsenin yaptığı gibi, tezahür olayını bazı şeyleri gözle görülebilir hale getirme, o şeyleri somut realite haline dönüştürme süreci olarak tarif ettiğimiz zaman, sanki tezahür olayı sanki bizim çevremizde gözle görülür, somut bir ihtiyaç maddesinin belirmesi halinde başarıya ulaşmıştır gibi bir sonuç çıkıyor. Yani bu durumda biz tezahür olayını basit bir materyalizasyon olayına indirgenmiş ve dışımızda mevcut olan bazı şeyleri kendimize çekme süreci ile kısıtlanmış oluyoruz.
Halbuki, spiritüel bir süreç olan tezahür, şuurda bir değişimin gerçekleşmesi ile sonuçlanmışsa ancak o zaman başarılı olmuş demektir. Önemli olan, bir ihtiyacın karşılanmış olması değildir; hayati önemi olan şey, o ihtiyacın karşılanmış olması sonucunda şuurun büyümesine imkan verme bakımından nasıl bir rol oynamış olduğudur. Tezahür olayını sadece bir ihtiyacı giderme vasıtası, ve ihtiyacı da sadece “ şeyler” olarak düşünmek bu gerçeği gözden kaçırmak olur. Örneğin, bir kişi derinde yatan bir yoksunluk ve güvensizlik duygusu içinde olabilir. Bunu dindirmek için de durmadan mal mülk edinmeye çalışır. Tezahür kanunlarını ve özellikle de zihinsel ( mantal) ve okült kademede harekete geçirir, böylece bazı şeyleri, ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyleri kendine çeker. Ama o hiçbir zaman ihtiyaç ( yoksunluk) duygusunun üstesinden gelemez. Çünki onun şuurunda bir değişme, bir büyüme olmamıştır, o elde ettiği şeylerin ve kendi tezahür ettirme gücünün tutsağı haline gelir. Gerçekte o tezahür olayı o kimse için başarılı olmamıştır; çünki kişi gerçek ihtiyacını karşılayamamış, ona huzur verecek olan ruh halini tezahür ettirememiştir.
Dahası, biz ihtiyaç kavramını somut formlar olarak görmekle, kendimizi tezahürün “ zihinsel” kademesi ile sınırlandırılmış oluruz ki, bu kademede her ihtiyacın tek tek, eksiği fazlası olmaksızın, açık seçik biçimde zihinde görüntülendirilmesi ( göz önünde canlandırılması) gerekir. Bu elbetteki iş görür ama bir taraftan da kişiyi, her şeyin ardında yatan öz ile bir olmak, böylece şuurun daha daha büyük anlayış, kudret kademelerine yükselmesine imkan verecek yerde, her şeyi teker teker, parça parça tezahür ettirmek gibi zor bir uğraşa mahkum eder. Bunun yanı sıra, insan aklı sınırlıdır, şuurlu bir dikkat harcayarak her sefer ancak belli bir ölçüde kavrayabilir. Bu nedenle, dikkatini belli bir ihtiyaca odaklaştırdığında o belli ihtiyacı da içeren daha büyük ihtiyacı kavramakta başarısızlığa düşer. Bir başka şık olarak, şuurun daha yüksek, soyut, şekil ötesi seviyelerinden sağlanabilecek verilerden mahrum bulunduğundan, ( çünki bu veriler somut anlayışla kısıtlı şuurlar için aşırı derecede belirsiz, müphem, anlaşılmaz görünürler) kişi, zihninin ona mükemmel olduğunu söylediği formu tezahür ettirir, ancak ne var ki tezahür ettirdiği şeyin, önceden göremediği başka faktörlerin ve ortaya çıkan değişikliklerin etkisi ile, az zamanda eski, kullanılmaz ve etkisiz hale geldiğini görecektir. Zihinsel kademeye ait tezahürün gerçekleşmesi için zihinsel vizyonun aşırı kesin ve ayrıntılı olması gerekliliği vardır; bu da bütüne ilişkin esnekliği azaltacağından, uzun vadede bir kısıtlanışa yol açabilir. Bir ihtiyaç addedilen şeylere ilişkin olarak takınılan aşırı somut ve elifi elifine bir tavır kişiyi asıl ihtiyacına karşı kör eder ve kişiyi daraltır. Bu ihtiyaç yiyecek, giyecek, barınak v.b. gibi şeyler olabilir. Bu ihtiyaç aynı derecede geçerli olmak üzere daha üst kademede psikolojik ve spiritüel bir “ şey” olabilir, ruh halleri gibi. Mahrumiyet, konfor, güzellik, rekreasyon, sevgi, sevinç, dostluk, kabul, beceri duygusu, kendi hakkındaki saygınlık duygusu da fırsat kadar geçerli, gerçek ihtiyaçlar olabilir. Disiplin anlayışı, bilgi, eğitim de hepsi ihtiyaçlardır. Bir şey, bir yerde ve zamanda lüks, bir başka yer ve zamanda ihtiyaç olabilir.
Ruh için ise her şey birdir ve aynı zamanda birliğin parçasıdır. Bütün formların ardında tek enerji vardır. O enerjiye uyumlanmakla, ruh ihtiyaçlardan bağımsız olur. O bolluk ve bereket duygusu içinde, bütün ile bir oluş duygusu ile bilir ki her şeye, potansiyel olarak, kendi içinde her şeye sahiptir. Bunu yaşamaya başlayabilmek için kişi soyut düşünmeye ve hayatın somut kademeleri ötesine nasıl rahatça geçebileceğini öğrenmeye başlamalıdır. Onun gözünde tezahür artık sadece bazı şeylere gözle görülür, elle tutulur bir form verebilmekten öte, daha geniş bir anlam kazanmalıdır. Onun gözünde tezahür, bir varlık seviyesinden veya oluş halinden bir diğerine transfer süreci olarak değil, bir salıveriş, bir serbest hale geçiriş, bir yükseltme ve potansiyel olanı aktüel hale getirme süreci olarak görülmelidir. Tezahür, ihtiyacını hissettiğimiz şeyi elde etme yolu olarak değil, fakat gerçek kimliğimize ulaşmak, kendimiz olmak ve o bireysellik idrakini şuurlarımıza daima daha yakın ve daha somut biçimde ulaştırmak için bir fırsat gibi görülmelidir.
Bu amaçla, ihtiyaç kavramının yeniden tarifini yapmak, onu bir eksikliği dolduran olarak değil fakat “ bütün” ile, “ içteki Yaradan” ile, “ ruh” ile ahenk halindeki bir büyümeye ve dışa vuruşa imkan veren ve onu besleyen bir faktör olarak tanımlamak gerekmektedir. Bir İHTİYAÇ, bireyin kendini bilme yolunda gelişmesine ve kendi tanrısal doğasını, şuurun ve formun tüm kademelerinde ifadelendirmesine imkan verendir diye tanımlayabiliriz. O, aktüel hale gelmeyi bekleyen potansiyelin, serbest hale geçirilmeyi bekleyen tanrısal hayatın, sonsuzun rüyası içindeki krizalitten meydana çıkmayı bekleyen realitenin açıklanışıdır. İhtiyaç öz anlamdaki tezahüre ( tecelliye) katılması için ruha yapılan bir çağrı, sunulan bir fırsattır.
Aslında yaratılışta bir tek gerçek ihtiyaç vardır: Tanrı’nın varlık aleminde tecellisi. Aynı şekilde, yalnızca bir tek tezahür eylemi vardır: Tanrı’nın varlığını belli ediş, ve onu yaratıcılık içinde dile getiriş.
TEZAHÜR
Tezahürün ne olduğunu birinci bölümde söylemiştik. Açıklamalar sonucunda şimdi, bu spiritüel sürecin altında yatan daha büyük gerçek ve daha büyük anlam fark edilir hale gelmiş olabilir. Tezahür olgusu birtakım tekniklerden ve prensipler dizisinden çok daha öte bir şeydir. O, esas olan ilahi var oluşun teyit ve tasdikidir. O, yaratıcı ruhun kendini dile getirişidir. İşte bunun içindir ki İRADE adını verdiğimiz enerji ve nitelik, tezahür sürecinin alabildiğine önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Çünki irade varlığın ilk neşrettiğidir, ilk yayınladığı güçtür; o, varoluşun niteliğidir.
Tezahür esasta, yaratma eylemidir ve tezahür kanunları da esasta yaratıcılık kanunlarıdır. Gerçek bir tezahür ettirici olabilmesi için insanın kendini bir “ alıcı” değil de bir “ ilahi yaratıcı” olarak yeniden tanımlaması gerekliliği vardır. Yaradan ( dolayısıyla insanın içindeki tanrısallık) yaratıcılığını, dıştan etkileme ya da hüküm altına alma yoluyla değil, “ OLMAK” yoluyla gerçekleştirir. Tüm yaratılış Tanrı’nın bir veçhesi, bir yansımasıdır. Tanrı kendi kendisi oluşu ile yaratır, tecelli eder.
Tezahürdeki nihai sır “ oluş”tadır. OLMAK bir ve yegane Tezahür Kanunu’dur.
Onun işleyişi şaşmaz. Her şuur, kendi fonksiyon kademesindeki yeteneğinin elverdiği kadarını deneyecek ve tanıyacaktır. Geçilen çeşitli hayat kademelerinde bu “ farkında oluş hali”nin geliştirilmesi ile, şuur kendi hakkındaki ve bütün seviyelerin ardında yatan ama yine de hepsine nüfuz eden birlik hakkındaki gerçekleri öğrenecektir. Uzun ve zahmetli veya kısa ve zevkli olsun, süreç, her ferdin seçimine göre yürüyecek, idrakler, tepkiler, duygular, düşünceler, enerjiler ve deneyimlerin karmaşası içinden, gerçek ilham ve bilgelik damıtılıp süzülecek ve bundan da şuur fark edecektir ki; kendisi o her şeye nüfuz eden, her şeyi dolduran Birliğin total kimliği ile bir olandır. Birey böylece durmadan dönen, değişen çember olmak yerine, merkez OLMAYI öğrenir ( kendi merkezini bulmayı öğrenir –Ç.N.) Bu bilgi aracılığı ile Yaradan ondan tecelli eder.
Nihai tarifinde tezahür, BİR OLAN’ın TANRI’nın VAR OLUŞUNUN ve bizim O’nunla bir oluşumuzun açıklanışıdır şeklinde ifade edilebilir. Bu O’nunla bir olan şuurun anlayarak ve bilerek gösterdiği bir aktivite aracılığı ile Tanrı’nın apaçık belli edilişidir. Bu belli edilişin zahiri boyutları küçük ve kolayca gözden kaçabilir olmasına karşın ölümsüz olan ferdiyeti sürekli ve güçlü bir biçimde etkilemiş olacaktır. Böyle bir etkiyi sağlamamış, Yaradan’ın varlığını belli etmemiş olan herhangi bir tezahür eylemi başarısız kalmış demektir. O, sadece enerjilerle oyalanmak, zaman ve mekan içinde form ile, gerçek bir hedefi bulunmayan el becerileri ile avunup eğlenmektir. O bir tezahür değil, bir yeniden tertipleme işlemidir. Tezahürün sağladığı ( ve sağlaması gereken) en büyük sonuç büyümedir, genişlemedir, idrak ve anlayışın artışıdır. Eğer kanunların işletilmesi sonucu bunlar gerçekleşmemiş ise, o zaman kişi belki başarılı bir okültist ( gizlibilimci) veya adept ( usta) ya da bir pozitif düşünür olabilir ve formları kendine çekmede beceri sahibi olabilir. Ama buna rağmen o, tezahür eyleminde başarısız kalmıştır. Bireyin kendi sonsuz tanrısal varlığını tanımak ve bütün ile birliğini fark etmek üzere kendi özüne dönmesi ve ulaşması gerekirken, bu gerçekleştirilmemiştir ve sonuçta şeklin kısıtlayıcılığından kurtulma ve ilahi tecelliyi gerçekleştirme ihtiyacı giderilemeden kalmıştır. Tezahürün “ yeni kanunları” ise ( Bunlar yeni ihdas edilmiş kanunlar değil, şuurun büyümesi ile yeni fark edip kullanmaya başlayacağı kanunlardır: Böylece değişen kanunlar olmayıp, gelişen şuurdur. Ç.N.) bireyi kendi varlığının gizemine daha derin şekilde nüfuz etmeye çağıran bir nitelik taşımaktadır. Onlar yukarıda yapılan tariflerin temeli üstüne oturtulmuştur. Esasta onlar her insanın bütün ile bir olduğunu bildirirler. Her bir fert Yaradan’ın oradan tecelli edebileceği bir kapıdır; kişi kendi bedeninde tanrısal varlığın bedenlenmesini sağlar. ( O’nun Eli olmak deyimi ile kastedilen budur. –Ç.N.) Çünki tanrısallık zaten onun varlığıdır. Bundan dolayı her şeyin özü onun içinde mevcuttur, dolayısıyla yokluk çekmesine gerek yoktur. Yapması gereken yalnız OLMAK’tır, tanrısal olanı tezahür ettirmektir. O zaman, tezahür olayının güçlendirmesine yardımcı olacak her şeyi kendine otomatikman cezp edecektir. Kutsal Kitap’taki bununla ilgili anahtar bilgi şöyledir: “ Önce göklerin Melekutunu arayın ve diğer her şey size ilaveten verilecektir.” Göklerin Melekutu insanın, bir çevre ürünü olmayan kendi gerçek ferdiyeti ile, içteki kaynak ile, değişmelerden, baskıdan, zamandan ve mekandan etkilenmeyen, var oluşun kendi kendine yeten sebebi ve nedeni o gerçek ben ile özdeşleşmesidir. Şuurda adım adım ilerleyen kişi “ huzurda olma” pratiğini geliştirir. Bunu gündelik hayatta, ilahi nitelikleri kendi anladığı şekilde ifadelendirmek üzere aklını, gönlünü, bedenini ve ruhunu kullanarak ve sonuçta daha büyük bir anlayışa ulaşacağını da bilerek yapar.
Kişi hayata, kişiliğin değişken akımları, yükseliş ve inişleri, ve maske gibi taşınan kimlikleri aracılığı ile yaklaşmaya uğraşacağı yerde, bir iç sükunu, bir sessizlik ve uyum hali içinde merkezlenmiş bir ruh hali ile yaklaştığında, OLMAK sözcüğünün gerçekte ne anlama geldiğini öğrenir. O zaman tezahür sırları açılmaya başlar. İradelerini, kendilerini keşfetme yolunda kullanan insanlardan daha önce bahsettik. Yaradan’ı hangi realite seviyesinden görebiliyorsak öyle görelim, ister Kanun, ister Baba, ister Zihin, ister Sevgi ya da bir Varlık, bir İşbirlikçi, O’nunla işbirliği içinde oldukça kendi gerçek kimliğimizi öğreniriz. Biz birtakım şeyler tezahür ettirebiliriz ama eğer bu işi doğru biçimde ( usulünce) yapmıyorsak, aslında kendimizi, gerçek benliğimizi tezahür ettirmiş olmayız.
Yeni kanunların veriliş maksadı şudur: Şuurun “ kişilik tanımlamaları” ve “ kişilik kademesine ait tezahür olayları” ile kısıtlanıp daralmaması; böylece de ruhun ( özün) teknik içinde yitirilmemesi ki bu, aklın kolaylıkla düşebileceği bir hatadır. Bununla beraber, yeni kanunlar eskilerin yerine geçiyor değildir; yeni kanunlar sadece eskilerini farklı bir konuma ve ilintiye geçirmektedir ( onlara öncekinden farklı bir yer vermektedir). İnsan VAROLAN’a bütünü ile uyumlanmış bulunabilir, fakat yine de o varoluşu ve varoluş enerjilerini yaratıcı bir biçimde ifade etmek ihtiyacında olabilir. Bir kimse yeni kanunları iyice anladığı ve bir dereceye kadar özümsediği zaman, eski kanunlar bir tezahür aracı olmaktan ziyade bir yaratıcılık aracı durumuna gelirler; sadece eşyayı kendine çekme vasıtası olarak değil, Yaradan’ı form içinde ifadelendirme aracı olarak iş görürler. Örneğin, ben bütün ile bir olan birliğimi bildiğim ve bolluk bereket niteliği ile dolu bir şuur hali içinde bulunduğumdan dolayı her türlü ihtiyaç duygusundan azade (kurtulmuş) olabilirim. Kendimi Yaradan’ın planını belli etmek üzere, “ O’nunla” işbirliği içinde görebilirim. Ama o işin ve açıklanan gerçeğin yine de pratik enerji formlarına büründürülmesi gereksinimi vardır. Mevcut olan her bir form, ister bir ağaç, ister bir salyangoz, bir kaya veya yıldız, Yaradan’ın zihninde tutulan ve ölçüsü kesin ve belli imajlar kurar, öyleyse bunu ben de yapabilirim. Yaradan yaratmak için coşku enerjisini ( duyumsal enerjiyi, sevgi enerjisini) kullanır. Ben de kullanabilirim. Yaradan fiziksel enerji aracılığı ile tezahürü gerçekleştirir, öyleyse çalışmayı iş görmeyi aksiyon halindeki sevgi ve tanrısallık olarak gördüğüm için bunu bende yapabilirim. Tanrı Varlığı’nın ve kendi varlığımın kanunlarını kullanarak ve hangi seviyede çalışmak en uygun ve gerekli ise o seviyede, kendi yaratıcı tasavvurlarımı gerçekleştirmek üzere çalışırım. Yaradan her bir varlık kademesinde tüm tezahür kanunlarını kullanarak ve Kendi Kimliği’nde bölünmeksizin yaratır. Ben de öyle olmak, öyle yapmak zorundayım.
Bir anlamda tezahür kanunları hiç de “ kanunlar” değildir; onlar bir tavrı, bir kimlik ve şuur değişimini temsil ederler. Bu da eski kanunların ilahi anlamda, daha etkin ölçülerde kullanılmasına ilahi anlamda, daha etkin ölçülerde kullanılmasına imkan verir. Şuur kademeleri arasında çatışma olmaması icap eder. Her bir kademe diğeri ile kaynaşmış, bir diğerini destekler durumda olmalıdır. Şuur ve enerji merkezi olarak, kişiliğin yerini ruh devralır fakat yinede o fizik, astral ( duygusal), mantal ( zihinsel) bedenleri o boyutlarda kendini ifade edebilmek üzere kullanmaktadır. Bu ifadelendirme nitelik ve güç bakımından daha da yükseltilmiştir, çünki o güç şimdi doğruca ruhtan akıp gelmektedir. Böylece yeni kanunlar, eski kanunları gereğince ama daha büyük etkinlik, nitelik ve tezahür gücü ile kullanabilen bir şuur halini ve kimlik idrakini temsil etmektedir. Her seviye kendi altındaki seviyeyi içerir ve güçlendirir. İnanç gücü ise çalışma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz, nasıl ki bir uyumlanmışlık ve varoluş duygusu da zihinsel seviyedeki berrak düşünme ve “ berrak ifade” gerekliliğini ortadan kaldırmış olmaz. Birçok büyük mistikler saf varoluş kademesinin ve daha ötesinin deneyimlerini yaşamışlardır. Fakat zihinsel bedenin veya duygusal bedenin gereğince gelişmemiş olması yüzünden onlar yaşadıkları deneyimleri açık ve seçik bir biçimde anlatabilmeyi başaramamışlardır; dünyadan el etek çekip “ yüksek planlarda” yaşamışlardır. Modern mistik ise her bir kademenin ona sunacağı dersleri öğrenir; böylece tanrısal niteliğini en üstün kademeden, en aşağı kademelere kadar, en soyut olandan, şekil ile en grift bir bağımlılık içinde olanına kadar bütün seviyelerde ifadelendirebilsin diye. Bu yoldan o, En Yüce Olan’ın yüceliğini ve lütüflarını gerçekten belli eder.
Bir kez daha belirtmek gerekir ki yeni kanunlar bir kaçış için veya bir mazeret için kullanılamazlar. Eğer bir tür, işten ve sorumluluktan kaçış söz konusu ise, tezahür olayı gerçekleşmez. Bir şeyin olacağı hakkındaki inanç, o şeyin olacağını farz ederek tembelce bekleyiş ile aynı şey değildir. Basit bir şekilde varoluş ile yetinmek bir ham hayaldir; çünkü gerçek VAROLUŞ’un dinamik yaratıcı niteliğin, basit veya pasif hiçbir yanı yoktur. Yeni kanunları, kendini rahat bir sürüklenişe bırakmışlık, ayırt etme gereği, disiplin gereği duyulmayan, yön verilmemiş şuur ve aktivite keyfiliği şeklinde yorumlayanlar esas olan noktayı gözden kaçırıyorlar demektir ki bir gün kendilerini hiçbir tezahür oluşturamaz halde bulmaları kaçınılmaz olur.
Her şuur, hayat sürecini, varlık aleminin her kademesindeki süreçleri öğrenmelidir; çünki bu onun kendini öğrenmesi ile aynı şeydir. Eski tezahür kanunları onlarla ilgili boyutların doğasından ve onları yöneten kanunlardan doğmuştur. İnsan daha üstün seviyelere uzanmadan önce bu boyutlara ve onların kendi varlığındaki eşdeğerinin ( yani kişinin fizik, duygusal, zihinsel hallerinin ve enerjilerinin) hakimi ve efendisi olmalıdır; aksi halde üstüne daha yükseği inşa etmek için gerekli sağlam ve güvenli bir temel yok demektir. Ama ne var ki insan, büyümesini asla durduramaz. Buna bir önlem olmak üzere o şahsın daha üst bir kademeye geçmesi vakti geldiğinde, bulunduğu seviyedeki tezahür kanunları artık onun için işlemez olur.
Zihin seviyesi ( zihinsel kademe) maddeyi yaratmada ve etkilemede çok büyük bir gücü içermektedir. Eğer bu güç zararlı, ayırıcı olacak biçimde kullanılmak isteniyorsa, onun sadece şahsiyet ( kişilik) kademesinden kontrolü mümkün değildir. ( Bir başka deyimle, kişilik kademesindeki bir şuurun kullanımı altında bu güç bazı zararlara yol açabilir –Ç.N.) Yani yönetici kademenin ruh kademesi olması gereklidir. Bu nedenle, yeni tezahür kanunları, ruhun doğasını ve gerçeğini işaret etmek amacı ile ve kişiyi daha yüksek bir kademeye yükseltmek amacı ile verilmiştir. Bu sebeple de, anlayış ve idrak yoluyla yeni yere geçiş gerçekleşinceye kadar kişisel kademedeki tezahür olaylarına bir süre için son verilir.
Eski ve yeni tezahür kanunları arasında bir zıtlık, bir çatışma yoktur. Her ikisi de varlığın veçheleridir. İkisi birlikte, bireye ilahi yaratıcılığın bir anahtarını verirler ki bu anahtarın iş görebilmesi için şart, tek bir operasyonun dinamik ve gerekli veçhelerini temsil eden çeşitli kanunların yürürlükte olduğu değişik seviyeler arasında tam bir uyum, bütünleşme ve birlik halinin bulunmasıdır. Ve işte o operasyonun özünde yatan ise VAROLUŞ’un sırrıdır.
Yeni tezahür kanunları, eskilerin, maksatlarını gerçekleştirmiş ve bütünlemiş olduklarının işaretidir. Onlar insana bir çağrıdır; insan gerçekte ne olduğunu daha berrak bir şekilde görebildiği zaman daha neler yapabileceğini bilsin diye. Eski kanunlar yenilerinin ışığı ile aydınlanmadıkça bireye daima şekil ile özdeşleşmeyi telkin eder. Yeni kanunlar, şuura yeni bir anlayış basamağı verirler ve böylece şuurun farkına vardığı daha büyük kimlik idraki sayesinde bu ( şekilsel kimlik anlayışı) önlenebilir ve insan maddeyi ve formu ilahi biçimde kullanabilir, onlarla iş görebilir. Ve artık bir daha onların içinde kendini kaybetmeksizin bunu yapabilir.
O zaman ve ancak o zaman bir şahıs, “ OLMAK” nedir onu öğrenmeye başlar; o zaman şeklin hayal perdesi ötesinde “ gerçek kendini” bulur. O zaman ve ancak o zaman, ona gerçek kudretin asası ve bilgisinin “ küre”si verilir, çünki o zaman o, bütün daha küçük kanunları kendinde mezcetmeyi ve bizzat kanun olmayı öğrenmiş olacaktır. O zaman artık onun “ tezahür işçisi” olması son bulacak, ama o, form dünyaları ve alemleri için tezahürün ve ruhsal tecellinin ta kendisi, bedene bürünmüş yaratıcı kelam olacaktır.