S- Biz kişilik kademesinde tam bir ferdiyete ( bireyselliğe) ulaşamayız. Çünki o kademe büyük ölçüde bir sonuçlar ( fenomenler) kademesidir, o nedenle daha çok “ sebepler kademesi” olan ruha ulaşmak zorundayız; bu kademenin ( ruh kademesinin) de sırası geldiğinde kendinden daha üstün başka seviyelere oranla bir sonuçlar kademesi halinde görüneceği doğru değil mi?
C- Ben şahsen böyle olduğuna inanıyorum. Bizler daima ilişkiler ve durmadan genişleyen perspektif ile meşgulüz. Ve bizim bireyselleşme dediğimiz şey önemli ölçüde, okült terimler ile “ kozal” kademe ya da ruh kademesi olarak adlandırılan kademedir. Fakat o kademede de yine, bireyselleşmenin şu anda kavramakta zorluk çekeceğimiz daha da genişleyen anlamı ile karşılaşacağız.
Zorluk özellikle şu sebeptendir: Bireyselliğin ( ferdiyet) tarifi değişip, grup ile sembolize edilen bir başka anlam kazanır, ama aslında grup onun ( o ferdiyetin) tezahürü değildir.
Ruh daha büyük bir kimlik ile ilişki kurma çabasına davet edilir. Buna alışıldığında ise, ruhun daha büyük bir kimliğin yansıması oluşu ötesindeki varlığı son bulur. O daha büyük kimlik de, sırası geldiğinde, benzeri bir süreçten geçer.
S- Soru, tezahürleri oluşturmak için zorlanma ve didinmeler yerine, tezahürlerin oluşması için “ doğru eylem” ve “ çalışma” üstünedir.
C- Anlatmaya çalıştığım şey, süreçlerinizden korkuyu ve korkunun yarattığı gerilimi veya ayrılık duygusunu veya ayrılık duygusunun sebep olduğu gerginliği atmaktır.
Şu var ki izafi ( görece) kainat kademesinde, formlar kademesinde, önceden kombine halde bulunmayan formları birbiri ile sentezleme yolunda uğraş verme zorunluğu ile karşı karşıya bulunduğumu kabul etmeliyim. Demek istediğimi bir örnekle açıklayayım: Belki bir atletizm çalışmanız olmuştur, örneğin koşu gibi; ve siz tükenmenin hemen eşiğinde bir yere gelirsiniz. Bedeniniz çok yorgundur. Devam etmek büyük gayret gerektirecek gibi görünmektedir; derken birdenbire bir şey değişiverir. Siz artık bedeninizi koşturmuyorsunuz fakat bedeniniz kendi koşuyordur. Koşu sanki kendiliğinden devam eder gibi. Bu çok belirgin bir tecrübedir.
Bu, Zen ve Okçuluk adlı kitapta anlatılan gibidir; burada siz hedefe ve okçuya uyumlanırsınız ( hem hedef hem okçu olursunuz- Ç.N.) Japonya’da birçok yıllar okçuluk etüt etmiş olan yazar, Zen’in çok berrak bir anlatımı olduğunu hissettiğim kitabında, Zen üstatlarının nasıl gözleri bağlı halde karanlık odaya girerek, tam belli bir an içinde yaylarını gerip oklarını atarak hedefi tam ortadan vurduklarını anlatır. Burada düşünme ( muhakeme) faaliyeti yoktur. Onlar yaptıkları bu işi bir okçu, hedef, ok, rüzgar ve tümü arasındaki ilişkinin şuuru haline gelerek yapıyorlar.
Hiç şüphesiz bütün bu kademelerde bir zorlanış vardır. Eğer okçunun beden kademesinde, kaslarında neler olup geçtiğini ve yine okun fizik kademesinde nelerin olduğunu ölçmeye kalkarsak, sistemin belli noktalarındaki zorlanış ve gerilimlerini saptayabilirdik. Fakat sistem tümü ile bir bütünlüktür. O birliktir. Bütün parçalarını şaşmaz şekilde kendinde bütünleştirmiştir.
Sanırım konuştuğum şey, Zen ve tezahür sanatı içinde benim birdenbire tezahür ettirici olmaktan çıkıp bizzat tezahür eylemi haline gelişimdir ki, şuur artık stres ile değil, iş ile meşguldür. Yine yayı germem gerekmektedir, yapmam gereken şeyler yine vardır; fakat artık ben o şeyleri yaparken sadece yapan değilim, onlar bana bir şeyler yapmaktadırlar.
Peter bence bunun çok iyi bir örneğidir. Birgün birlikte arabayla İngiltere’nin güneyine gidiyorduk. Yolda bir tablo satın aldık, şimdi St. Germain odasında asılıdır. Çerçevenin tamire ihtiyacı vardı. Tabloyu İskoçya’ya gönderebilecek bir çerçeve tamircisi bulmamız gerekiyordu. Londra içinden geçiyorduk. Peter, Londra içinde her zaman geçtiği yolun yerine başka bir yoldan geçmeye karar verdi ve bunu kaşla göz arasında yaptı. Yolda arabayı sürerken birdenbire, “ Şu sokaktan gidelim” dedi. O sokaktan yolumuza devam ettik, birdenbire önünde “ Çerçeve Tamircisi” yazılı bir dükkan gördük. Peter, “ İşte dükkan.” dedi. Arabayı kenara çekti, aşağı atladı ve tabloyu kaptığı gibi dükkana girdi, on beş dakika sonra geldi ve dedi ki “ Bu, Londra’nın Edinburgh’da şubesi bulunan tek çerçeve tamircisiymiş. Tamir edip yollayacaklar.” Onun ihtiyacı olan da tam tamına bu idi.
Yol boyunca Peter’in “ bir dükkan bulmam gerek.” diye tasalandığını görmedim. Telefon rehberinin sarı sayfalarını karıştırarak telefon numaralarını aramak için hiç durmadık. Resim, resim çerçevesi, İskoçya’ya nakil işi, hepsi birlikte ve zorlamasız olarak ardarda gelmişti. Ona birinin araba sürmesi, Peter’in dükkana bakması, bizim Londra’ya gitmemiz, çerçeveyi dükkana taşımamız gerekmişti. Bütün bu eylemler, Peter’in sezgisi ve tezahürün gerçekleşeceğini bilmesi sayesinde zahmetsizce olmuştu.
Peter benim için Zen’in ve tezahür sanatının çok iyi bir örneğidir. Anlatmaya çalıştığım bu sezgidir; yöntem olarak ben elimden geldiği kadar eylemim ile bir, tezahür ile bir olurum. Sonra o, ben, hepsi birlikte total tertibin kısımları olarak beraberce sonuca varırız. Yani burada tek başına bir eylemci olarak ve bir hayli kişisel çabalar harcayarak o işi oldurmaya çalışmıyorum.
S- Büyük Bütün ile, diyelim ki Tanrı iradesi ile uyum halinde olmadan da, zahmetsizce tezahür oluşturabilmek mümkün olduğuna göre, tezahürün çıkış kademesini ( hangi şuur kademesinden başlatıldığını) ve niteliğini saptayacak bir ölçüt var mıdır, ya da belli bir tezahürün zahmetsizce gerçekleşmesi onun İlahi Kaynak ile uyum halinde olduğuna mı işarettir?
C- Önce şunu söyleyeyim ki Tanrı fikri ve Tanrı iradesi fikri çok derin konulardır. Fakat onlar aynı zamanda çok yüzeysel olarak da alınabilirler. Tanrı iradesinin ne yolda olduğunu bilebilmek zordur, eğer Tanrı’yı benim tek ölçütüm olarak alıyorsam. Çünki bu birçok kimseler için alabildiğince soyut bir kriterdir. Hemen hemen, bizim olmasını istediğimiz herhangi bir şey olabilir o.
Kendi ilahi iç varlığı ile uyum halinde olan bir kimse, bir şeyin Tanrı iradesi olduğuna onu ikna edebilecek derin bir tecrübe yaşamış olabilir. Fakat daha sonra bu kişinin bunu, içinde kendisinin de yer aldığı tüm durum ve şart ile olan ilgisi bakımından gözden geçirmesi gerekir. Size bununla ilgili bir örnek vereceğim ve sonra soruya tekrar daha dakik biçimde döneceğim. Bu cemaat, Eileen’in aldığı ve Peter’in yerine getirdiği Tanrı Kelamı ile kurulmuştur. Bu belli çift, geçirmiş oldukları hayat deneyimleri ve birçok yılların deneyimine dayanan deliller sonucu, uyumlandırılmalı yerin –kendileri için- Tanrı iradesi olduğuna dair sarsılmaz bir duygu ( inanç) taşımaktaydılar. O uyumlanmadan ve o inançtan da Findhorn doğdu.
Fakat diyelim ki Peter ve Eileen, Tanrı ile uyumlanmıştırlar; fakat bu merkezin kurucuları bir başka çifttir. Merkezin kuruluşundan on yıl sonra Peter ve Eileen, içlerinde taşıdıkları “ Tanrı iradesi” duygusu ile buraya geldiler diyelim. O zaman onlar kendi deneyimlerini bütünleştirmek çabası vermek durumu ile karşı karşıya olacaklardı. O zaman onların durumu, oraya gelen başka hassas kişilerin ( medyomların –Ç.N.) ile aynı olacaktı. Öyle ki Peter ve Eileen’in bu toplum içindeki otoriteleri, onların “ uyumlanmış” olmalarından ( medyomluklarından) dolayı değildi. Bu onların cemaat için sorumluluk üstlenmiş olmaları gerçeğine dayanmaktadır. Onlar cemaatin orijinal tohum noktası olmuşlar ve hayatlarını onun gelişmesine adamışlardır. Başka bir birey veya başka bireyler aynı öze uyumlanmış olabilirler, fakat kişilik farklılıkları geçmişlerinin farklılığı, yaklaşımlarının farklılığı, onları Tanrı iradesi hakkındaki duygularını, farklı şekillerde dışa vurmalarına sebep olur.
Biz, Eileen ve ben bir arada bulunduğumuz sıralarda bunu fark ettik ve Roc sağ iken, Peter her üçümüze ayrı ayrı gelir ve birbirimizden habersiz olarak aynı soruyu sorardı. Bazen gördük ki cevaplar şekil itibarıyla farklı oldu fakat özde aynı cevabı işaret etti. Eğer cevaplarımız şekil kademesindeki bir kesinlik içinde ele alınsaydı, bazen anlaşmazlığa ve çatışmalara yol açmaları belki mümkün olabilirdi ve bu büyük ölçüde, kullanılan kelimelerin farklılığı sebebi ile olacaktı.
Şu halde, tanrı iradesinin tezahürü hakkındaki yorum sadece dikey değil, aynı zamanda yatay bir tecrübedir: Cemaat şuuru ile iletişim ve bütünleniş meselesidir. Öyle inanıyorum ki, Eileen’in Tanrı iradesinin bir odak noktası olarak yerine getirmekte olduğu fonksiyona son vermesi ve bunun cemaat düzeyindeki tezahürüne imkan açması yolunda direktif alışının sebebi budur. Yapılması her zaman pek kolay olmayan bir şey…
Şimdi bu söylediklerimden sonra tekrar soruya gelelim. Şüphesiz siz zahmetsizce tezahür oluşturacak bir yetenek noktasına ulaşabilirsiniz. Çünki Zen okçularının hedefi vurabilmeleri her zaman hedefi vurmanın veya “ o hedefi vurmanın” veyahut okçu olmanın doğru bir şey olduğunu göstermez. Bu konuda karar verebilmek daha geniş bir perspektife ihtiyaç gösterir. Ben bir şeyi tezahür ettirebilirim ve onu zahmetsizce tezahür ettirebilirim, fakat bu tezahürün gerçekte cemaat ile ve benim ilişkide bulunduğum başkaları ile ilişkisi nedir? Başkaları bundan nasıl etkilenmektedirler? Eğer ben bu noktada elverişli ( işe yatkın) bir uzman ( adept) isem, başkalarının hayatlarında düşünceler ve eylemler tezahür ettirebilirim. Kendimi başkalarına projekte edebilirim ve bu benim için pek kolay ve zahmetsizce de olabilir. Fakat bu, daha büyük sistemin içinde başka yerde büyük zorlanmalar ve gerilimler yaratabilir, bu yaptıklarımdan dolayı kızan, gücenen, içerleyen kimselerde olduğu gibi. Bir şeyi yapabilme yeteneği her zaman onu yapmayı haklı kılacak bir gerekçe değildir.
Yine Peter’in hayatından örnek alacağım. Findhorn öyküsünde anlattığı gibi, Peter iradesini birçok şeyler yapabilecek şekilde eğitmiştir. Himalayalar’a tırmanış deneyimlerini anlatmıştım. Fiziksel ve duygusal bakımdan bazı çok zor görevleri yerine getirebilmek için, bedenini ve tüm varlığını tek noktada konsantre olmak üzere eğitmiştir. Sonra, kendi söylediği gibi, bunları daha büyük bir bütünün prensiplerine teslim etmiştir. Kuvvet sahibi olmak her zaman o kuvveti kullanmak değildir, her zaman onu kullanma hakkını da vermez. Ve ben bir şeyi tezahür ettirdiğimde, onun büyük bütünün süreçlerine ne ölçüde uyduğunu görmem, düşünmem gerekir. Bazen topluluk içinde bir şeyi zahmetsizce tezahür ettirmek mümkün olabilir; bu daha sonra topluluğun diğer elemanlarını zorluk ve sıkıntı içine sokabilir.
Şu halde bu tezahür meselesi ve kişisel gücün kullanımı daha geniş şekilde ele alınması gereken bir konudur. Ve biz “ aydınlanmış varlıklar”dan, o sevgi, şefkat ve hikmet üstatlarından bahsettiğimiz zaman, beşeri kıstaslarımıza ( ölçütlerimize) göre muazzam sayılacak güçlere sahip olmalarına rağmen, yeryüzündeki bütün canlı sistemlerle, diğer insanlarla ve bizim “ hür irade” dediğimiz de dahil olmak üzere, hepsi ile ahenk içinde yaşamak gerekliliğinden ötürü, kendi güçlerini yine muazzam ölçülerde zapteden, dizginleyen varlıklardan söz ediyoruz.
Bu üstatlar gezegenimizin sorunlarını kolayca çözümleyebilir, bizim için yeni bir dünya tezahür ettirebilirlerdi, fakat derin bir anlamda bunu bize rağmen yapmış olacaklardı. Bu her ne kadar bizim için çok rahat ve hoş durumlar sağlayabilir idi ise de, tüm tekamül programını ve insanın şuurlanma sürecini tahrip ederdi.
Topluluk içinde zahmetsizce tezahürler söz konusu olduğunda bunlar, bütün toplumun bütün seviyelerinde sağladıkları esenlik, denge, ahenk yekunu bakımından ölçüye vurularak değerlendirilmelidir. Hatta ve hatta topluluk tarafından oluşturulan tezahürlerin de bu kez içinde faal olduğu dünya, camia ve kültür üzerindeki etkileri bakımından ölçülüp tartılması gerekir. Bu, cemaatin gelişmesinde bir sonraki aşamayı teşkil edilebilir.
S- Tezahürlerin zahmetsizce oluşmadığı haller hakkında ne dersiniz?
Zorluk karşısında bazen azim, sabır, sebat gerekmekte, bazen ise belki o şeyin olmaması gerektiği şeklinde bir yorum yapılmakta. Örneğin stüdyolar sürekli şekilde zihinde tutularak ve cevabın “ hayır” olması ihtimaline asla yer verilmeyerek, sonunda tezahür ettirilmiş oldu. Yahut buradaki ışıklandırmayı ele alalım. Bu ışıkların konulmasını önleyecek; bu ışıkların ortaya konulması gerekiyormuydu konusunda farklı görüşler var. Bu konferansta onlara gerçekten lüzum yoktu, şu halde, çıkan aksilikleri, onları koymamamız gerekirdi şeklinde bir uyarı olarak alabiliriz. Diğer yandan bu amaca ulaşmada, bir azim, sabır ve sebat denenmesi olmuştur. Mesele şu: Gerçekten kolaylık ve zahmetsizlik tek ölçüt ( kriter) müdür? Bazen tezahürün önünde engeller vardır; o zaman ne yapmalıyız? Bazen azim, sabır ve sebat gerekmekte, bazen ise engelleme vardır. Çünki önlenmesi gerekmekteydi. Bu ikisi arasındaki farkı nasıl saptarım?
C- Bunun kolay bir cevabı yok. Tezahür kanunları, benim tezahür kanunları olarak sunduğum şeyler, aslında bir “ kendimize bakış tarzımızı yeniden yönlendirme” yoludur. Bu kanunlar, yaratıcı varlıklar olma tekniğinin komple el kitabı değildirler; çünki bir yaratıcı varlık olmanın anlamı biraz da sezgili bir sağ duyu, duyarlı bir haberdar oluştur.
Ben zahmetsizlikten bahsettiğim zaman, mutlaka engelsiz olmayı kastetmedim. Stüdyolar inşa edilirken ve yolda çeşitli engeller varken Peter’de gözlemlediğim şey, onun stüdyoların tezahürü hakkında hiçbir noktada kuşku taşımayışlarıydı. Engeller onun için engel değildi. Bu iş onun için zahmetsizdi. Fakat bu, engelsizlik değildi. Daha önce görüştüğümüz gibi, beşeri seviyedeki gayretler, yani çalışma, örneğin bir yayın gerilişinde olduğu gibi, şarttı; tezahürün gerçekleşmesini sağlamak üzere atmamız gereken adımların neler olduğunu, uyumlanışınızın getirdiği sezgi ile bilirsiniz. Gitgide bu sezgi sizin gördüğünüz vizyona ve sezginizin doğruluğuna güvenme haline dönüşür. Bende bu durum bir çizginin çekilişi gibi olur. Bir noktaya geldiğimde “ Tamam.” derim “ Bu işe gerçekten gücümün elverdiğince analiz ettim.” Ve anladığım kadarı ile, bu gerçekten doğru bir eylemdir, doğru, ilahi bir planlamadır, ben buna uygun olarak ilerleyeceğim. Ben atalete boğulmuş, atalet ile tıkanmış bu ortamda ( bu boyutta) ilahi plandan bir nebze daha tezahür ettirme yolundaki çabalarım sırasında ataleti bir miktar azaltmam şaşılacak bir şey değildir ve ben onu ( ataleti) bir başka hale dönüştürme ihtiyacındayım. Hedefe ulaşma yolunda ataleti kullanmak, atalet ile iş birliği yapmak zorundayım. Sanırım ki bunu bir boksörün hasmı ile dövüşürken yaptığı gibi veya bir aikido uzmanının sonuca varmak üzere rakibinin enerjisini ne rakibine ne de kendisine zararı olmadan kullanması gibi kullanabilirim.
Engellerle başa çıkmanın farklı yolları vardır. Peter çok kez kendinden bir “ buldozer” diye bahsetmiştir ve bu ona göre engellerle zahmetsizce baş etmenin bir yoludur. Ve bu belki de streslerle özdeşleşmekte olanlara bir derstir. Fakat bu engellerle başa çıkmanın başka yolları da vardır: İletişim yoluyla, sevgi yoluyla ve diğer yollarla.
Her zaman olan bir şey vardır, bunu kendi hayatımda birçok kez yaşadım; bir engel çıkar ve bu engel sanki şöyleder: Biraz dur ve konuyu yeniden incele, belki zamansızdır, belki olmaması gerekmektedir; belki yanlış bir imaja uyumlandın ve doğru olmayan bir form veya imaj tezahür ettirmektesin. Bunları birbirinden nasıl ayırt edebileceğimi gösterecek basit bir açıklama yoktur. Sezgi yeteneğimizi böyle geliştiririz. Yine koşucunun durumunda olduğu gibi, sanırım iyi bir koşucu ve iyi bir atlet bu “ ikinci rüzgar” olayını yaşadığında birdenbire aksiyon ile aynılaştığını fark edebilir, koşmaktadır, bu koşu sanki onun içinden geçerek devam etmektedir. Yine iyi bir atlet, bedeninin ne zaman zorlanış sınırına geldiğini bilir, bu “ kendi içinden doğru” koşuşun sakıncalarını ve ne zaman o koşuya artık değmeyeceğini de bilir. Ben burada Findhorn’da dağcılık yaptığımda Jim Bronson ile birlikte çalışmaktan çok zevk duydum kendisi benim fizik boyutta ( klasik anlamda) dağcılık öğretmenimdir. Kendisi ile sık sık konuştuğumuz bir konu şudur: Bir kaya yüzeyinden tırmanırken, kendinizi belli bir dayanma noktasına çekebileceksinizdir, fakat çok dikkatli olmanız gereken bir konu vardır, o da bu “ kafayı fethetme duygusu”. Bunu yapma ihtiyacı acaba sizin kendinizi ispat ihtiyacınızdan mı geliyor; belli belirsiz biçimde bir “ ego kaçamağı” dediğimiz şey mi oluyor; yoksa o kaya yüzeyi ile birleşiyor ve onun size söyleyeceklerini mi dinliyorsunuz? Ve siz kendi bedeninizle bir oluyor ve onun size ne söyleyeceğini mi dinliyorsunuz? Ve siz uygun bir sınıra geldikten sonra: Dur, devam etme, tamam, belki yarın daha yukarı çıkarsın diyebiliyor musunuz? Bu noktaya nasıl ulaşılacağını söz ile nasıl anlatabilirim, bilemiyorum; denemeler yapmaktan ve hata yapmayı göze almaktan başka.
S- Cemaatin önceki ziyaretçilerinden biri bana tezahür kanunlarının ancak tam teslimiyet halinde yaşayan kimseler için iş gördüğünü söylemişti. Siz aynı fikirde misiniz? Eğer aynı görüşte iseniz, bu görüşün ve bu beyanın ( açıklamanın) Yeni Çağ toplulukları kurma girişiminde olup da, tam bir teslimiyet hayatı yaşayacak gerekli mükemmelliğe henüz ulaşmamış kimseler için getireceği durumlar ve sonuçlar nelerdir?
C- Birincisi, bu beyan ile hem aynı görüşteyim, hem değilim. Ben de Charlie Brown gibi biraz renksiz bir yolu tutacağım. Aynı fikirde değilim, eğer teslimiyet kavramı tanrısallığa teslimiyet anlamında kullanılıyorsa. Tezahür kanunları hemen herkes için çalışır. Fakat onlar bizim teslim olduğumuz kademeye göre gerçekleşir. Öyleyse, evet, bir şeyi tezahür ettirmek için bir şeye teslim olmanız gerekmektedir. Eğer ben kırlarda çalışan bir kimse isem, eğer bir çiftçi, fırıncı ya da işçi isem, şimdi tam fizik kademede imajlar kurarken, o işçi isem, şimdi tam fizik kademede imajlar kurarken, o işi temsil eden hangi kanunlar ise, onlara teslim olmak zorundayım. Çiftçi doğaya teslim olmalıdır, tohumun ritmlerine, tohumun ihtiyaçlarına, toprağın ihtiyaçlarına teslim olmak zorundadır. İşçi hangi materyal ile çalışıyorsa onunla çalışmanın kanunlarına teslim olmalıdır; eğer çelik ile çalışıyorsa çelik ile çalışmanın, balçık ile çalışıyorsa balçık ile çalışmanın kanunlarına teslim olmak zorundadır. Kişi, faaliyetini sürdürdüğü tezahür kademesi ile karşılıklı bir ilişki içine girmek zorundadır ve onun gerçekleştirdiği tezahür de bu ilişki ölçüsünde olacaktır.
Diyelim ki ben tahta ve taş ile çalışmaya teslim olmuşum ve ben çok yetenekli bir marangozum ve taş ustasıyım, ama ben bir katedral inşa edemeyebilirim; çünki tezahürün o seviyesine, o tasavvur ve realite seviyesine kendimi vermiş, teslim olmamışımdır.
Bir Yeni Çağ topluluğu kurarken kendinize şöyle söyleyebilirsiniz: “ Biz idrakimizin ulaşabildiği en yüksek ve berrak hali içinde, Yeni Çağ kanunlarından neyi anlayabiliyorsak, kendimizi ona teslim ediyoruz”. Eğer o kanunlar grup şuuru, bir olma, sevgi, hikmet, iletişim, ruha uyumlanma ve onların temsil ettikleri şeyler ise, ben onlara teslim olmaya çalışmalıyım. Bu kısaca şu demektir: O kanunların gerçekliğini kabul ediyor, içime sindiriyorum ve varlığımı onlarla yoğuruyorum…
Ben, “ Evet Tanrı gerçektir.” veya “ Yeni Çağ bir gerçektir.” diyor ve o realiteyi oluşturan kanunlar olarak fark ettiklerimi – onlar her ne ise- anlamaya, onlarla çalışmaya, onlara açık olmaya dikkat edeceğim demiş oluyorum. Böylece, eğer teslimiyet kelimesi ile bir soyut prensip, bir mutlak değer kastediyorsam, o zaman cevabım “ Hayır, aynı görüşte değilim.” olur. Bir taşçı ustası ister Hindu, ister Budist yada ateist olsun, bir bina inşa edebilir. Bir kimse dünya yüzünde yaşamış en aşağılık bir cani olsa da, buna rağmen bir üniversite binası inşa edebilir; fakat o, sizin içinde çalışmayı arzu edeceğiniz ya da içinde bulunmaktan hoşnut olacağınız bir bina yapmayacaktır. Şayet siz bütün bütüne farklı bir titreşim seviyesinde bulunuyorsanız ve kainata, onunkinden çok farklı bir yaklaşımınız var ise! Şu halde, tezahür kanunları nötrdür, ne var ki yeni kanunlar, benim anlattığım şekli ile, bir perspektif şekli getiriyor. Bir perspektif değişikliğine fazlasıyla ihtiyaç var, öyle ki bir yandan kendi ihtiyaçlarımı, yakın çevremin ihtiyaçlarını görüp sağlamaya çalışır ve onlarla uğraşırken, bir yandan kendimi dünyanın yaratılmasında, elbirliği ile yaratılmasında, şifaya kavuşturulmasında kendi rolünü oynayarak katılımda bulunan bir kaynak olarak görmeye başlarım. ( Tıpkı “ Yeni Simya Enstitüsü”nün örneğinde ve onların yarattığı perspektif farklılığında olduğu gibi: Bir yanda kendi enerjisini ve besinini üretebilen bir ev yaratmak, diğer yandan tüm evlerin ikmal aldığı, elektrik enerjisi çektiği bir cemaat oluşabilir ki orada her ev kendi elektrik enerjisini üretir ve enerji fazlasını merkez kaynağa gönderebilir. Böylece her ünitenin bir tezahür kaynağı olarak bütünden beklemesi yerine her bir ünitenin bütün için bir tezahür kaynağı haline gelmesi.)
Bir perspektif değişikliği teklif ediyorum, fakat öyle bir değişiklik ki, bu doğru, bu yanlış diye ayırmasın; bu değişim içerik bakımından daha büyük kapsamlı bir şey olmalı. Çünki “ yeni kanunlar”ın bakış açısına göre eski kanunlar yanlış değildir, sadece bir alt basamaktır. Bunun da ötesinde, yeni kanunlar NÖTRdür. Siz ne iseniz onu tezahür ettirirsiniz ve tezahür süreci içinde sürekli olarak kendinizin kim ve ne olduğunuzu yansıtırsınız. Eğer kimliğinizi ve dünyanızın yansıtmakta olduğu şeyi beğenmiyorsanız, durun ve inşa etmekte olduğunuz şeyin ne olduğunu, neyi biriktirmekte ve neyi kendi varlığınıza dahil etmekte olduğunuzu görmeye çalışın. Bu anlamda tezahür kanunlarının işleyişi bir tür “ kendini yansıtma”, kendini ve dünyanızın doğasını yansıtma eylemidir.