DİNLER VE KIYAMET
Çağımızda dinler fonksiyonlarını yapamamaktadırlar. Yaptıkları fonksiyon sadece belli gruplara karşıdır.
Dinler dünya çapında bir birleştiricilik fonksiyonu yapabilecek durumda olsalardı, insanlık, hiç bir zaman bugünkü feci durumuna düşmezdi.
Ayrıca, maalesef pek çok dini lider de dini istismar aracı olarak kullanmaktadır. Günümüzde din kisvesinde saklanıp dini kullanmak isteyen insanların sayısı, dini öğretmek isteyenlerden daha fazladır.
Bazı dini liderler, dinden ve inananların saflığından yararlanarak, kendi emelleri peşinde yürürken, peşinden gelen müminlerini de günah ve cehennem korkusu ile şartlandırmaktadırlar. Ama şartlanma yolu ile, dinlerin gösterdiği yoldan, inanç kanalıyla gitme ihtiyacı gösteren insanlar vardır; onların da bu realitede doyurulmaları gerekir. Fakat bu ölçüyü aşmış; yani çalışması, hayatı, sözleri, vazifesi ile doğru yolda olup, hayata sadece çalışmak, para kazanmak gözü ile bakmayan, yalancılıkla, dolandırıcılıkla, hırsızlıkla alakası olmayan; inanç değil, anlayış ve bilim peşinde koşan insanların zaten dinle kilise ile cami ile uğraşmaya hem zamanları, hem ihtiyaçları yoktur.
İnsanlar genellikle gece gündüz çalışırlar; kazandıkları parayı da niçin kazandıklarını bilmezler. Ve dünyada yaşayışlarının fonksiyonlarını da bilmezler. Böylece bir karmaşa içinde dünya hayatı yuvarlanıp gider. Pek çok insan, bu kavramlar içinde, koca koca sorular arasında, şaşırıp kalıyor. Çok kısa zamanda korkunç paralar kazanıyorlar, her şeyleri var, ne yapmak istediklerini bilemiyorlar. Halbuki dinlerin işaret etmiş olduğu, muhtaç insanlara yardım etmeyi, herkese mümkün olduğu kadar yardımcı olmayı, kavgasız, gürültüsüz yaşamayı prensip edinseler, boş ve anlamsız hayatları bir anlam kazanır, ama böylesine yasaları uygulayan Tanrı Kulu’nu nereden bulacaksınız? Dünya anlayışına göre yalnız kiliselerde ya da camilerde bulabilirsiniz. Ama bu insanlar güya ibadet ederler; kiliseden veya camiden çıkarken de, “Ah, filanca bey, nerelerdesiniz, görüşelim, şöyle yapalım, böyle edelim” ve iş orada biter. Ondan sonra yine kendi oluşturdukları, kendi bildikleri hayata yalan dolan içinde devam ederler.
Dinler Fonksiyonlarını Yeterince
Yapamamaktadırlar
Bilhassa politika, dünyanın başına korkunç bir felaketi, kıyameti getirmeye çalışmaktadır. Yani kıyamet hakikaten kopacak durumdadır. Dünya her an bir gerginlik içindedir. Bu dünyayı idare eden fonksiyonerlerin, yani yüksek sandalyede oturanların sade ve dürüst kişilikli insanlar olmaları gerekir. Halbuki tam tersine, dünyada kim yüksek bir sandalyeye oturursa, o kendini hükümdar olarak görmektedir. Ve isterse dünyayı mahvedebileceğini düşünerek bunu herkese de açıklamaktadır. Düşününüz ki, aile içinde, ev içinde, öbür insanlarla gırtlak gırtlağa gelip de, elindeki bombayı onlara gösterip, “Bakın bu bombayı şuraya koyuyorum. Şimdi hepinizi havaya uçuracağım” diyen bir insan ne kazanabilir? En sonunda o da diğerleri gibi dinamit patlayınca havaya uçacaktır, oysa daima insan insana lazımdır. İnsanlar, insanlara yardım etmek, hizmet etmek zorundadırlar.
İdareci durumuna geçen insanların, ona verilmiş olan konumu, kendinden zannetmeyip, hamd ve şükür içinde olmaları gerekirken, onlar kudretlerini, kendi nefsaniyetleri için kullanmaktadırlar. Böyle bir faaliyet amacına ulaşamaz. Hangi insan anasının karnından hükümdar olarak doğabilir ki? Herkes bir çocuk gibi doğmuştur. Bebekliğini, çocukluğunu yaşamıştır. Büyüyünce de insan bir bebektir, çünkü o bu dünyanın idarecilerinin çocuğudur. Bir kimse büyüyünce kendi aklından ve zekasından güç alarak, insanlara hırlarcasına, diş göstererek yaşarsa, o insanın bulunduğu konuma layık olmadığı anlaşılır ve fiziki olarak o vazifede kalsa bile manevi liyakatini kaybeder.
Din ve Bilim Birbirinin Tamamlayıcısıdır
Başlangıçtan beri Din ve Bilim birbirinden ayrılamaz, demiştik. Dinin bilime, bilimin de dine bağlı olduğunu bugüne kadar insanlar görememişlerdir. Çünkü din ve bilim bir bütünün iki yarısı gibidir. Din bilim gibi, bilim de din gibi çalıştıkça, insanlığa daha iyi imkanlar sağlayacaktır.
Örnek olarak bir bilim adamına bakınız; büyük bir bilim adamı kendi bilim problemini çözmek için gece-gündüz gerçek bir inanan insan gibi çalışmaktadır. Böyle bir bilim adamı çalışkandır, doğru söyler, dürüsttür.
Dini bilgiyi uygulayan bir insan için kendi din yolunda hangi özellikler gerekliyse, gerçek bir bilim adamında da bu özelliklerin bulunması gerekir. Yani gerçek bir bilim adamı Tanrı’ya karşı bağlılığını aynı din adamı gibi kendiliğinden veya bilgi edinerek gerçekleştirir. Ve böylece din ile bilim o insanın kişiliğinde belirir. Böyle bir insanda ayrı bir haslet, ayrı bir derinlik vardır.
Eğer bir din adamı, işin bilimine doğru girmişse ve o işin bilimini kavrayabilmiş durumda ise, dini bilim gibi araştırıyorsa, o insan dininin sahibidir. Başka türlü de dindarlık olmaz, çünkü bir din adamı bilim adamı gibi dini bilimselleştirmeye mecburdur.
Din ve Bilim Birbirinden Ayrılamaz
Açıkça belirtmek gerekir ki, din bilimsiz, bilim de dinsiz yapamaz. Kökende ikisinin de çıkış noktası aynıdır. Yani din ile bilimin kökeni tamamen spiritüeldir. Din ve bilim birbirinin karşısında değil yanındadır, gerçek bir bilim adamı, bir dindarda olması icap eden bütün hasletleri kendinde taşır. Bir din adamı da bilim adamının araştırıcı, öğretici ve sentezci özelliklerine sahip olamazsa dinini anlayamaz ve şeriatı aşamaz.
İnsanın inanca ve bilime olan ihtiyacı eşdeğerdedir. Bir insanın inancı yoksa, yani bazı manevi değerlere sahip değilse ne din, ne de bilim onun malı değildir.
Demek ki din, metafizik bir inançtır. Beş duyunun dışında bazı manevi değerlerin varlığını kabul etmektir. Eğer bir insanda inanç yoksa, o hiç bir işte tam anlamıyla başarılı olmuş sayılmaz.
İman veya inanç, Sevgi ve İstek Yasası’nın yardımcısıdır. Ve bir bilim adamı veya din adamı yüreğinde, Sevgi ve İstek Yasası’nı uygulayan kimseler olarak bir iman, bir inanç var olmalıdır ki, oluşturdukları bilgi, üretken olsun, insanlara yarar sağlasın, heba olup, kuruyup gitmesin. Çünkü İlahi enerjinin noksan olduğu her eylem ve fiil sönmeye, bozulmaya, kuvvetini kaybetmeye mahkumdur.
Bilime yapılan bir katkı, aynı zamanda da dini bir çalışma sayılır, her ikisi de insanlığın hayrı içindir. Gerçek bir bilim adamından kötülük bekleyemezsiniz. Gerçi kötülük izafidir, ama her şeye rağmen bilime katkıda bulunmak o insanın Sıratı’nı meydana getirir.
Kıyamet Nedir?
Dünya, teknik anlayış, teknik kudret ve kuvvet bakımından kendi kapasitesinin son aşamalarındadır. Dünya üzerinde korkunç çelişkiler var ve bu çelişkili ortamda, dengeli bir gelişme söz konusu olamaz.
Kıyamet yavaş yavaş başlamıştır. Dünyanın her yöresinde hızla kötüye gidiş vardır.
Yeni din gelmeyecektir, çünkü artık inanç kanalından verilen bilgiler insanları hem doyurmaz, hem de birliğe ulaşmasına yardım edemez.
Evrende her şey spiritüel kökenlidir, aslı oraya aittir. Her şey ruhtan doğduğuna göre, insanların spiritüel olana yani asıl kökenlerine kavuşmaya ihtiyaçları vardır. Bilimsel kapasite ruha ait bilgiyi anlamaya yetmemektedir. İnsani yasalar, çalışmalar, toplum yasaları, her şey yavaş yavaş iflas ediyor. Dinler, belirli gruplara cevap veriyor, dinlerin hem devri geçmiştir, hem de insanlık, iktidar ve para hırsının esareti altındadır. Herkes elini açmış, biraz daha fazla param olsun, biraz daha fazla şeyler biriktirebileyim, hepsi benim olsun hırsı ile yanıp tutuşuyor. Halbuki din kitaplarında, “ Bugün harcayın, yarını düşünmeyin” deniyor. “ Yarın sizin rızkınızı yine vereceklerdir.” Burada çok derin bilgiler vardır. Yaşamı sabırla karşılamayı, hem de çok çalışmayı öğrenmek lazımdır.
Bu dönemde dünyada, her şey o kadar sert bir biçimde gelişmeye başlamıştır ki, artık bu gidişi durdurabilmek için büyük bir felakete gerek vardır. Sonunda kıyamet kopacaktır. Ama esasında her gün kıyamet kopmaktadır! Din kitaplarında söylenen total bir kıyamettir, o da olabilir! Neden olmasın? Saniye meselesidir.
Ama felaket diye de bir şey yoktur. Sadece doğuşlar vardır; doğuşlar ve oluşlar… Bütün bunlar ahenkli bir şekilde birbirini tamamlarlar ve izlerler. İnsanların yaşamdaki davranışları, düşünceleri, anlayışları sebep-sonuç ve perispirital ilişki bakımından Doğallık İlkesi’ni bozuyorsa, doğal olak kendilerinden uzaklaşırlar ve çok tehlikeli bir yola girmiş olurlar. Psikolojik yaşantıları bozulur ve çeşitli psişik rahatsızlıklara uğrarlar.
Yaşantımızdaki en önemli kural, mümkün olduğu kadar Doğallık İlkesi’ne uyarak yaşamaktır, yani mümkün olduğu kadar doğal davranışlarda bulunursak, en azından psişik sağlığımızı tehlikeye atmamış oluruz.
Örneğin, hiç bir zaman geçemeyeceğimiz bir engelin üstünden sıçrayarak atlamaya çalışmamalıyız. O zaman tam engelin ortasına düşer, mahvolur gideriz.
Demek ki, insan kendi kudretini, kuvvetini iyice ölçüp ona göre kendinden doğru açılmalıdır.
Bugün dünya insanlığı, kendi kudretini çok çok yükseklerde görmektedir. Ve kendi kudretinin de üstüne çıkmaya çalışmaktadır ki, bu çok zararlar verebilecek bir davranış şeklidir. Örneğin atom, hidrojen, nötron bombaları yapıyorlar; ama bunları kontrol edemeyecek kadar yeteneksizler. İnsan neden boyundan büyük işlerle uğraşır?
Bu sorulursa, sebep çoktur; politika, strateji, koruma vb. Ama bu sebepler pek geçerli değildir. İnsan bir iş yapıyorsa, o işi başarabilmek için her türlü tedbiri alacak güçte de olmalıdır. Örneğin, atom reaktörlerindeki son olay çok dikkat çekicidir. Bir Çernobil, binlerce insana zarar verecek güçte bir olaydır. Kimbilir daha neler çıkacak! Çünkü insanların vücudunun taşıyamayacağı elemental partiküller yayılmaya başladı. Saç dökülmeleri, felçler, kalp hastalıkları, nefes alamayanlar artacaktır. Yahut alanlar artacaktır, çünkü paradokslu olarak bu işler bazılarına yarayacak, bazılarına yaramayacaktır.
Aslında öyle bir safhaya gelmiş vaziyetteyiz ki, insanlar kırmızı düğmeye dokunulduğu zaman bu dünyadaki yaşama veda edecek duruma gelmiştir. Buna açık açık kıyamet denir.
Dünya, Hepimizin İçinde Olduğu Bir Uzay Gemisidir
Biz dünya insanlığı olarak bir dünya gemisinin içindeyiz. Bizim gezegenimiz dünya, bir hava gemisidir. Hava gemisi olabilmek için ille de bir yerden fırlatılıp aya mı gitmek gerekir? Hayır! Biz özellikle İlahi Organizasyonlar tarafından meydana getirilmiş olan bu dünya hava gemisinin içinde yaşamaktayız.
Bu hava gemisi üzerinde yaşayan milyarlarca insanın, artık hızla aklını başına toplamasının zamanıdır. Yani herkesin hızla nefsaniyetlerinden soyunmaları gerekmektedir. Birbirlerine karşı sevecenliği ön plana almalıdırlar.
Bugün yalan söyleyenler, kıyametin bir düğmesine basıyorlar; dolandırıcılık yapanlar, düşmanlık yapanlar da, kıyametin bir düğmesine basıyorlar. Maddi serveti büyüdükçe, elindekini başkalarının sıhhatine, iyiliğine, hizmetine değil de, aksine insanlara kötülük etmekte kullanan insanlar da yine kıyametin bir düğmesine basıyorlar.
İnsanlar, yaptıkları kötülükler ve iyilikler arasındaki farka göre, negatif planda büyük puan almışlarsa, yine kıyametin patlaması için onlar da bir düğmeye basmaktadırlar.
Bir bölge veya birkaç eyalet yaptıkları kötü işler neticesinde yarattıkları hayasız ve şükürsüz halleri ile orada bir volkan patlatırlar. O bölge durup dururken, birdenbire Pompei Harabeleri’ne döner. Ve bir de bakarsınız ki, başka bir bölgede dünyanın en büyük zelzelelerinden biri oluyor. Ve o bölgede insanların yarıdan fazlası ölüyor, bazı yerler kısmen, bazı yerler tamamen batıyor.
“ Bunlar Doğa Yasaları’dır. Dünyanın altındaki tabakada bir kayma olmuş” derler. Elbette her olayın bir sebebi ve Doğa Yasaları’nın icaplarına göre meydana gelen bir de sonucu olacaktır.
Ruha Ait Bilgiye İhtiyaç Her Şeyden
Önemlidir
Demek ki, bütün dünya insanlarının bir şeye ihtiyacı vardır. O da Ruh’a ait bilgidir. İnsanlar, kısa devre yapmakta olan düşüncelerinin bir fazını doğruya bağlamalı ve kontağı, kısa devreyi, dürüst bir şekilde düzeltmelidirler. Ondan sonra, her insan, sabahleyin yatağından kalkarken, yeni başlayan güne şükrederek, bir an önce vazifesine koşmalıdır. Zaten bütün bunlar insanın vazifeleridir. Biz bu dünya gemisinin üzerinde hepimiz birer yolcuyuz. Herkes kendi iskelesine yanaştığında bu dünyadan atlayıp, geçip gitmektedir. Bunu bildikten sonra, ne diye başka insanların elindekini, sırtındakini, düşünelim? Böyle bir davranışta bulunmaya ihtiyacımız yok ki! Bizler sonsuzluğun yolcularıyız. “ Ben vazifemi iyi bir şekilde, sevecenlikle, yani vicdan sahibi bir insan olarak yapmak ve böylece tertemiz bir vicdanla, tertemiz bir kişilikle, tekrar sonsuzluklara kavuşmak istiyorum; bu kudreti bana nasip et Tanrım!” demek lazımdır. İnsanlar böyle düşünebilse, bu dünya bir tek günde pırıl pırıl olur. Neden? Çünkü artık insanlar Hakikat’e uyanmışlardır ve çocuksu düşüncelerini terk etmişlerdir.
İnsanların kıyametle ilgili öyle çocuksu düşünceleri vardır ki, safsata halinde anlatıp dururlar. Halbuki bu safsatalarla bir gelişme kaydedemeyeceklerdir.
Gelişme, her insanı kardeş kabul eden insanların sayısının artması ile olur. O zaman dünya, birdenbire pozitif yöne dönmüş olur. Şimdi negatif yönde ve kötüye gitmektedir.
Öyleyse felaketi biz kendimiz davet etmekteyiz. Neden? Çünkü insanlar kardeş olarak birbirlerine ellerini uzatmıyorlar. Ve felaket dilekçelerini kendileri imzalayıp, sonsuzluğa göndermişlerdir. Bunu artık geriye çevirmenin imkanı yoktur.
Demek ki, bu dönemde görev yapacak vazifeliler, öyle bir haykırmalıdırlar ki, şükürsüz ve hayırsız yaşayanlar, Tanrı tarafından nasıl büyük bir felaketle karşılaştırıldıklarını iyice anlasınlar. Artık bu şekilde konuşabilecek vazifeliler dünya üzerindedir!...