RUH VE KAİNAT - DR. BEDRİ RUHSELMAN

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%203.jpgSÖZÜN KISASI

Neo-ispiritüalizmadan çıkan ilmi ve moral neticeler neler olabilir? Her şeyden evvel tebarüz ettirmek istediğim bir, iki nokta vardır:

a – Bu neticelerin pek çoğu bizden evvelkiler tarafından söylenen sözlerle ortaya konmuştur. Binaenaleyh bizim icadettiğimiz şeyler değildir. Bizim yaptığımız iş onlara birkaç fikir ilave etmek ve bazı kısımlarında yeni bir tecribi ispiritüalist görüşüne nazaran ufak tefek bazı tadilat yapmak olmuştur.

b – Kitabımızdan çıkan bu neticeler ilmin ve moralin ne başlangıcıdır ne de sonucudur. Her zaman ve her devirde olduğumuz gibi biz daima yarı yoldayız ve bulunduğumuz nokta, yüksek gayeleri göremeyecek ve hatta sezemiyecek kadar onlardan uzakta bulunmaktadır. Binaenaleyh bu yoldaki araştırıcılar arasında muhakkak bizden daha ileri gidecek olanlar bulunacaktır. Bunun zaruri sebeplerini de kitabımız, okuyucularına kafi derecede arzetmiştir. Demek Neo-ispiritüalizma diye adlandırdığımız bu yol ne bir dindir, ne herhangi bir doğmadır, ne mutlak realitelerden, hakikatlerden bahsettiğini iddia eden bir yoldur ve ne de birtakım mükafat veya mücazat vaitleriyle ruhları şu veya bu tarafa gitmeğe sevk ve icbar eden bir mezheptir. Burada bahis mevzuu olan şeyler bir realitenin ifadesidir ve bu realite de bütün realiteler gibi hatalı, değişmeğe ve yerini daha şümullü ve yüksek realitelere bırakmağa mahkum olmak akibetinden kendini hiç şüphesiz kurtarmış değildir.

c – Kitapta bahis mevzuu olan meseleler mümkün olabilen tecribi yollardaki müşahedelere dayanmaktır. Yalnız, kitabın hacmi ve ele alınan mevzuların genişliği bu müşahedelerin ve bilhassa onlara ait tecribi araştırmaların uzun uzadıya tetkikine imkan bırakmamıştır. Zira bu araştırmalar, herbiri diğerinden daha geniş, ayrı ayrı mevzularla ilgilidir. Ve o mevzular üzerinde hakikaten büyük salahiyetlerle cehitler sarfetmiş ve kıymetli neticelere varmış hatırı sayılır alimler vardır. Onların mesailerine dair birçok eserden birkaç tanesi kitabiyat fihristimizle okuyucularıma takdim ediyorum. Yeni yapılacak işleri bir tarafa bırakarak esasen yapılmış işler üzerinde tekrar tekrar durulmakla büyük faydalar elde edilemez. Hakikati anlaşılmış bir hadisenin izah edilmesi faaliyeti üzerinde durulmak icabederken bu işi bırakarak o hadisenin hakiki olup olmadığı düşüncesinden kafasını birtürlü kurtaramamak, şüpheciliği kendisine meslek edinmiş insan zümrelerinin, kaprislerini hiçbir vakit tatmin edemiyecek olmalarından doğmuş acıklı bir haldir. Böylece gaye edindikleri şüphelerinden ayrılamayacaklardır. Ve insan ruhunun çeşitli modaliteler gösteren tezahürleri arasında bunun da bulunması tabii ve zaruri bir haldir. Binaenaleyh eğer ismini verdiğim eserler teemmül ve tefekkürle okunduktan sonra da okuyucularım arasında kendilerini tatmin edilmemiş görenler kalırsa onlar için bir müddet daha şüpheleri içinde veya evvelden inandıkları doğmalarında kalmaları herhalde en faydalı bir iş olacaktır. Zira şimdilik kendilerinin tekamül yolu budur.

Yukarıda mülahazalardan sonra kitabımızın veya Neo-ispiritüalistik bir görüşün vardığı neticelerden bir kısmını şöylece hülasa etmek mümkündür:

1 – Bütün mükevvenatı vareden, yaratan Allahtır. Yaradan, her dilde başka isimle anılmış ve herkesin izafi telakkisine göre hüviyet almıştır.

2 – Allahın vücut verdiği mahlukat bizim idrak sahamıza girmeyecek kadar sonsuzluk içinde yayılıp gider ve bu sebepten dolayı o, (yani mahlukat) bizim için ezeli ve ebedidir.

3 – Allaha hiçbir hüviyet izafe edilmez. Zira O, Mutlaktır. Mahlukat ise nispidir. Mutlak kelimesinden anlıyabildiğimiz mana, hiçbir şeyle, hiçbir suretle nispeti bahis mevzuu olmıyandır. Binaenaleyh bütün muhayyile ve müdrikeleri ancak nispetlerle kaim insanların Allah hakkında herhangibir idrake sahip bulunmaları bilkuvve ( virtuellement ) ve bizarure  (Necessairement) mümkün değildir.

Bu bakımdan düşünülünce Ona izafe edilecek bir sıfat, ne kadar yüksek tertipte telakki edilirse edilsin, ne kadar ideal olursa olsun, Onu ifade etmez. Ve bu hareket ancak Ona henüz çok uzakta bulunanların geri tertiplerdeki teveccühleri eseri olabilir ki varlıklar yükseldikçe bu tertipler de yükselecek ve varlıkların Mutlak hakkındaki duyguları ve telakkileri o nispette şümullü inkişaflar gösterecektir.

Binaenaleyh Neo-ispiritüalist bir görüşle Allah hakkında büyüklük, küçüklük, iyilik, fenalık, bilicilik, bilmeyicilik gibi daima zıtlariyle nispet edilen malul sıfatlardan hiçbirinin bahis mevzuu olamıyacağına kani bulunuyoruz. Ve bizim Onu takdir etmekteki bu aczimiz Onun Mutlak kıymetini ne büyültür ne de küçültür. Ve bundan da bize ne bir mükafat ne de bir mücazat gelir. En kesifinden itibaren bütün maddi vasıfları Ondan sırasıyla tecrit edebilmemiz, bizim tekamül derecemizle mütenasip kazançların neticelendirdiği bir zaruret olur.

4 – Hilkat, bizim tefekkür ve tahassüs kabiliyetimizin dışında kalır. << Yoktan var olma >>  sözü bizim ebediyen anlıyamıyacağımız manaları ihtiva eder. Biz, yokluğu hiçbir vakit idrak edemeyiz ki ondan var olma halini düşünüp duyabilelim !

Binaenaleyh Allah kainatı yoktan var etmiştir derken ne kadar duymadan ve düşünmeden lakırdı söylediğimizi takdir etmemiz lazımgelir.

5 – Şu halde, Allah mahlukatı nasıl ve ne vakittenberi yaratmıştır, gibi suallerin yeri yoktur. Bu suallerin bahis mevzuu olmayışı başlıca üç bakımdan kendini gösterir :

Birincisi; bizim düşüneceğimiz en yüksek tertipteki yaratıcılık vasfı nispidir. Halbuki, Mutlak nispet kabul etmez. Bu sözümüz yanlış anlaşılmamasını isteriz: Burada biz, Allah yaratmadı demek istemiyoruz. Yaratmak ve yaratmamak vasıfları bize göre itibari ve hilkat bahsinde de nispidir, binaenaleyh Allaha isnat edilemez, diyoruz. Daha doğrusu insan oğlu Hilkat’in manasını anlıyamaz ve hiçbir tabirle ifade edemez, diyoruz.

İkincisi; yaratmak yoktan var etmek olduğuna göre mahiyetini anlamaktan aciz bulunduğumuz bir meselenin nasıl ve ne vakit vukua gelmiş olduğunu sorup öğrenmeğe bizzarure imkan düşünülemez.

Üçüncüsü; Mutlak’a hiçbir şey isnat edilemeyeceği gibi zaman ve amel de isnat edilemez. Bunların hiçbirisi ile Onun nispeti bahis mevzuu olmaz. Bu düşünceyi ihmal etmek insanı, üç buutlu alemimizin icaplarından olan zamanla iş görümü tarzları ile Mutlak’ın tahdit ve takyit edilmesi gibi fahiş hatalı bir yola sevkeder. Halbuki bu, zaman ve işgörümünü mefhumları bize ebediyet kadar uzun ve büyük görünen üç buutlu alemimizin daha birkaç adımlık ilerideki yollarında bile kendilerine vermiş olduğumuz bütün kıymetlerini kaybetmeğe başlar. Unutmayalım ki bu alemimiz ebedi kainatlar içinde ebedi olan küçük bir kainatın, bir madde kainatının, takdirden aciz olduğumuz derecede küçük ve ehemmiyetsiz bir köşesidir.

6 – Demek, Allah bizce bahis mevzuu olmıyacak surette ruhları yaratmıştır, onlara vücut vermiştir, gibi noksan ve kusurlu bir ifadeden başka bir söz söylemeğe muktedir değiliz.

7 –  Ruh, müessiriyet kudretine malik şuurlu bir varlık olmakla beraber, onda mündemiç olan bütün vasıflar bizim bildiklerimiz ve anlıyabildiklerimiz şeylerden ibaret değildir. Ruhun melekeleri madde kainatındaki maddi bağları nispetinde kararmış ve gözden kaybolmuş durumdadır.

8 –  Ruhlar madde kainatında tekemmül ettikçe, yani görgü ve tecrübeleriyle maddeler üzerindeki müessiriyet kudretlerini kullanabilme imkanlarını genişlettikçe kendilerinde meknuz olan yüksek melekeleri yavaş yavaş ve müterakki bir şekilde inkişaf zeminini bulur ve o nispetle maddi esirlikten kurtulur. Mesela, bir nebatın ruhunda ruhi telakki edebileceğimiz pek az şey inkişaf edebilmiştir. Bu da daha ziyade pasif hayat tezahüründen ibarettir. Onda irade ve imajinasyon melekeleri görülmüyor. Fakat hakikatte onun ruhunda diğer bütün melekeleri gibi irade ve imajinasyon melekesi de gizli halde bulunmaktadır. Netekim müteakip merhalelerdeki hayvan halinde iradenin, insan halinde de imajinasyonun inkişaf etmiş olduğunu görüyoruz. Bunlar birbirinin yerini tutan, birbirine kalbolan hususiyetler değil, birbirine eklenen ve ruhun maddeler arasında inkişaf eden melekelerdir. Bütün bu melekeler, ruhun maddeler üzerinde müessiriyet kudretini teşmil edebileceği, yani görgü ve tecrübe ile daha yüksek maddi faaliyet imkanlarını elde ettiği nispetle inkişaf etmektedirler.

Fakat ruh kemali insanlık halinde nihayet bulmadığından onun daha yüksek hallere geçişinin zaruri bir neticesi olan, aynı zamanda gittikçe yüksek hallere geçişini zaruri kılan bilmediğimiz yüksek tertiple nice melekeleri daha, maddi kainatta zahir olacaktır ki onlar bugün insan halinde tanımadığımız varlığı yarın, birçoğumuzun ancak  << ilahi >>  telakki ettikleri yüksek kudretler içinde bize tanıtacaktır.

9 – Ruhların tekamülü zaruridir. Zira onların maddelere merbutiyetlerinin gayesi, kendilerinden meknuz olan, maddelerle alakalı bütün melekelerinin yavaş yavaş ve müterakki bir tarzda inkişafiyle müessiriyet kudretlerini maddi kainatta da serbesçe gösterecek bir duruma girmektir.

10 – Tekamül ruhların, ancak maddi kainatla olan münasebetleri bakımından bahis mevzuudur. Daha doğrusu tekamül, tabiat kanunları muktezasınca ebedi olması icabeden ruh-madde münasebetlerinin gene tabiat kanunlarına her noktada uygun bir halde inkişaf etmiş olmasıdır. Binaenaleyh biz madde kainatı ile olan münasebetleri dışında nasıl ruhun hiçbir varlığını, hiçbir faaliyetini idrak edemiyorsak öylece onun ebedi akibetlerinden de bahsedemeyiz. Ve bu sebepten dolayı onun madde kainatı dışındaki tekamülü de bizce bahis mevzuu olamaz. Şu halde ruhların tekamülü demek onların maddelerde olan münasebetlerinin tekamülü demektir. Bunun da manası şudur:

Ruh madde kainatına bilgisi ile girer, ancak bu bilgisine ve kendisinde mündemiç bütün melekelere rağmen bu kainat üzerinde hakimiyetini, yani müessiriyet kudretini bütün kemaliyle göstermeğe muktedir değildir. Zira o, bu faaliyeti göstermek için lüzumlu olan görgü ve tecrübeden mahrumdur. İşte o, bu görgü ve bütün tecrübesini arttırmak ve madde kainatiyle ilgili bütün melekelerini kullanmak hususunda rusuh sahibi olmak için bu kainatın her türlü madde alemlerine bağlı olarak bir müddet esaret hayatı geçirir ve bu sırada maddi oluş hallerini tayin eden yüksek tabiat kanunlarının bütün icapları içinde bir müddet yaşar, yoğurulur. Bu, ruhun seve seve kabul ettiği bir takamül yoludur.

11 – Demek ruhlar görgü ve tecrübelerini arttırmak için maddi kainata zaruri olarak bağlanırlar. Bu hali zaruri kılan ilahi kanunlar, daha doğrusu bu kanunların icaplarına susamış ruhun kendi oluş halidir. Şu halde ruhların maddelere bağlanması bir illet değil, neticedir ve bu netice ruhları kemal gayesine ulaştırıcı bir vasıtadır. İşte Neo – İspiritüalizma düşüncesi klasik tecribi ispiritüalizma saliklerinin bir çoğundan, birçok ıskolastik ispiritüalist felsefe düşüncesi sahiplerinden ve bilhassa eski hindistandan, budizmadan menşeini alan birçok dini ve felsefi telakkilerden bu suretle ayrılır. Zira bu kısım düşünceler ruhun kemalini maddi bağları koparmakta ararlar. Ve bunlara göre maddi bağlar bir tekamül vasıtası değil, geriliğin bir illeti sayılır. Binaenaleyh asıl gaye ve ruhu halasa götürecek yegane yol bu bağlardan onu kurtarmaktır. Ruhun ebedi saadete erişmesi sadece bu bağların koparılmış olmasiyle mümkün görülür. Böyle bir görüş ve düşünüş tarzı bir netice halinde doğru olmakla beraber gaye bakımından insanı çok tehlikeli ve zararlı yollara götürebilecek kadar hatalıdır. Maddi rabıtaları illet ve ondan kurtulmağı da gaye ittihaz eden bir düşünce tarzı, ruhları tabiatiyle pasif bir hayata sürükler ve tabiatiyle bu hal onların tecrübe ve görgü hayatlarından uzaklaşması mucip olur. Bunun neticesi olarak tekamülün asıl gayesi, yani ruhun maddeler üzerindeki müessiriyet kudretinin inkişafiyle kainatta ilahi kanunların tatbikine ait faaliyeti iktisap etmesi imkanı daralır. Netekim bu düşünceler; bugün Hindistanda ve menşeini bilerek, bilmiyerek oradan almış bazı mistik mahafilde – birtakım manasız ve zararlı riyazetlerle, hiçbir faaliyet gayesine matuf olmaksızın zoraki bir suretle << nefse >> tatbik olunan << sıkı mahrumiyet eksersizleriyle – maddeden uzaklaşmağı gaye edinerek uğraşan, ondan nefret hisleri duymağa çalışan, ve binnetice maddi hayatta tenbel, işsiz, atıl, ve pasif, zavallı bir durumda kalan birçok ruhlar hazırlamış, daha doğrusu ruhları uyuşturmak suretiyle kendileri için lüzumlu ve zaruri olan faal hayattan uzaklaştırmıştır.

Dar manadaki fatalizmaya inanan bütün düşünceler hakkında da aynı şeyler söylenebilir. Gerek maddeden uzaklaşmağı gaye edinen mistik düşünceler, ve gerek ruhların bizzarure mükellef oldukları bütün faaliyetleri Allahtan bekliyen ve kendi şahsiyetini, faal kıymetlerini ve nihayet vazifelerini inkar eden dar fatalist telakkiler, ruhlarda husule getirmiş oldukları uyuşuk hallerden başka, bu telakkileri besliyenlere karşı ayaklanan ve her şeyi inkar etmekte arıyan ademci materyalist davasına cesaret vermek suretiyle de ayrıca tekamül yollarında ruhların ilerlemelerini güçleştirici aksülamellere sebebolmuştur.

Halbuki neo – ispiritüalist düşünceye göre madde düşmanlığı beslemeğe, ne de fatalist olmağa lüzum vardır. Ruhların gayesi başka yerdedir. Ve o yere giden yollar çok geniş ve nihayetsizdir.

13 – Ruhun madde kainatı ile münasebetlerindeki (merbutiyetlerindeki değil !) halin inkişafında aradığınız tekamülün gayesini haklı olarak düşünür ve araştırırız.

Mahlukatın nispiliği, izafiliği ve vücut bulmuş olması onun idare edilmesi zaruretini neticelendirir. İdare bir nizama tabidir. Nizam da bir takım kanunlarla inzibat altına alınmıştır. Kanunsuz nizam ve nizamsız idare olmaz.

Mahlukatın nizamı, tabiat kanunları adiyle anılması adetinde bulunduğumuz ilahi kanunlarla temin edilir. Bu kanunların tayin ettikleri nizam izafidir. Bu hal onların, nispi kıymette olan şuurlu müessirler tarafından tatbik sahalarına çıkarılmalarını icabettirir. Zira Mutlaka hiçbir izafi ve nispi varlığın nispet edilemiyeceği malumdur.

O halde biz, şimdiye kadar çok defa düşünüldüğü gibi, Allahı nispi ve mükevven hadiseler içinde bir amele gibi çalışan faal bir unsur veya amil olarak Mutlaka telifi mümkün olmıyan bir durumda kabul edemiyoruz. Herhangi bir zaruretle böyle düşündüğümüz anlarda – şüphe etmiyelim ki – ictinabı mümkün olmıyan beşeri bir zafa kapılmışıktır.

Böyle olunca, kainat ilahi kanunlar dahilinde ruhlar tarafından sevk ye idare edilir ve ruhların da bu işi başarabilecek durumlara girmeğe gayret göstermeleri bu halin doğurduğu zaruretlerden biri olur. Demek ruhlar, kemal dereceleri nispetinde kainatı sevk ve idare edecek durumlara girerler. Diğer taraftan kalnatı sevk ve idare etmenin nihayeti olmadığı gibi ruhların tekamüllerinin de nihayeti yoktur.

14 – Bu nihayetsizlik, Neo – ispiritüalizma telakkisine göre, birtakım mistik ve doğmatik mahafilin inandığı gibi, bizi ruhların birgün Allah olacakları veya herhangi bir suretle Allah ile münasebette olacakları veya herhangi bir suretle Allah ile münasebette bulunabilecekleri düşüncesine hiçbir vakit götürmez. Ve bunun da çok açık sebepleri vardır:

Birincisi: Allah mutlaktır. O, hiçbir şeyle nispet ve münasebet kabul etmez. Ruhlar ise nispidir. Ve münasebetler kanunu icabatından kendilerini hiçbir vakit kurtulamazlar. Günün birinde ruhların nispilikten kurtulup Mutlak ile muvasalat haline gireceğini, kavlen bile kabul etsek onun evvelki nispiliğini ve oluş hallerini inkar etmiş olmamız lazımgelir ki bu hareket bizi mantıksızlığın ve düşüncesizliğin en son haddine götürmüş olur.

İkincisi:  Mutlak hakkında ezeliyet, ebediyet gibi zaman mefhumları bahis mevzuu olmaz. Halbuki ruhlar oluş halleri itibariyle kendilerini bu mefhumlardan kurtaramazlar.

Üçüncüsü: Allah Kemalinde Mutlaktır. Mutlak Kemal Hakkında derecelenme bahis mevzuu olmaz. Halbuki ruhlar tekamül halindedirler. Binaenaleyh ruh kemalleri nihayetsiz derecelerle birbirinden ayrılmaktadır. Böylece tekamül halinde bulunan varlıkların, Mutlak Kemal haline vasıl olmaları, bu bakımdan, bahis mevzuu olamaz.

Dürdüncüsü: Mutlak ile birleşmek, Ona yaklaşmak, Ondan uzaklaşmak… v.s. gibi mefhumlar izafi ve nispidir. Bunlar, hakikat ( verite ) değildirler.

Beşincisi: Hilkat, Halika ait Mutlak Realitedir. Onu hiçbir surette, hiçbir vakit bizim nispi telakkilerimize göre Halikten ayırmak bahis mevzuu olmaz. Bunu yaptığımız anda Mutlakı ve binaenaleyh Halikı inkar etmiş oluruz.

Nispi yaratılış halini, Mutlak yaratıcılık Hali ile bir tutamayız. Ve şimdiki iptidai sezişimizle; birbirinin zarureti olarak kabul etmek zorunda kaldığımız bu hallerden birini ortadan kaldırmakla diğerini inkar etmiş mevkiinde kaldığımızı görürüz. Bunların bir an için aynı şey olduklarını kabul etmek, onlardan birisinin o anda yokluğunu düşünmek olur. Şu halde Halik ile mahluku birleştirmek, ya Halıkı veya mahluku inkar etmek demektir ki her iki halde de Allah inkar edilmiş olur.

Altıncisi: Halik’in determinizma kayıtlarına tabiiyeti düşünülmez. Halbuki ruhların mukadderatı bu prensibin kayıtları altında taayün eder.

Yedincisi:  Kavli olarak Halik ile mahlukun muvasalasını kabul ettiğimiz anda izahı ve telifi mümkün olmıyan birsürü tezatlar ve manasızlıklar içinde kalırız mesela:

a – Hilkat fikri ortadan kalkar;

b – Ruhların şahsiyeti kaybolur;

c – Büyük illiyet prensibi boş bir vehimden ibaret kalır ;

d – Bütün makulat ve mahsusat alemi uydurma bir mevhum haline girer.

e – << Tezahürat alemi >> nin hikmeti vücudü kalmaz;

f – Nihayet tekamül fikri boş ve manasız bir efsane haline girer.

Halbuki bu saydığımız şeyler öyle reel vakıalardır ki bunları inkar etmekle bütün varlığımızı, kainatı ve binnetice Allahı inkar etmiş oluruz. Zira söylediğimiz gibi biz Halikı hilkat fikrinden ve hilkat fikrini de Halikten ayıramayız.

15 – Bir ruh, yükseldiği nispette, kendi varlığındaki yüksek ilahi ihtizazları, mahiyetlerini anlıyamaksızın duyabilir. Ve bu hal o kadar tebarüz edebilir ki o, bu ihtizazların yüksek sarsıntıları içinde kendini ve varlığını tamamiyle kaybeder. Ruhların kendilerinde doğan bu ilahi ihtizazlara dayanabilmesi ancak kemal dereceleri nispetinde mümkün olur. Ve onlarda bu ihtizazlar ancak kemal mertebelerine göre husul bulur. Ruhların kemali sonsuz ve ebedi olduğundan duyacakları bu ilahi ihtizazların kendi varlıklarındaki inkişafı da sonsuz ve ebedi bir genişleme içinde vukua gelecektir. İlahi ihtizazların genişliği ruhta arttıkça ruh, bugün aklımızın her sahada dışındaki sonsuz imkanlar ve oluş halleri içinde, nihayeti gelmiyen saadetleri ve müessiriyet kabiliyetlerini kamçılayıcı ilhham ve ilcaların tesirlerini duyacak ve gittikçe süratini arttıran, fakat asla nihayet bulmıyan bir yükselişle mükevvenat içindeki olgunluğunu ve faal varlığını idrak edecektir.

İlahi ihtizazlar bizim içinde doğan ve taalimizle mütenasiben artan birçok çeşitli intibalar ve duygular husule getirir. Bu intibalar ve duygular olgunluğumuzu vasıflandıran sübjektif bir halettir. Binaenaleyh her ruhta bu ilahi ihtizazların münkeşif veya gayrı münkeşif şekilleri vardır. Ruhlarında bu yoldaki inkişafa henüz nail olmıyan insanlar Tanrı fikrinden hiçbir mana çıkaramazlar. Ve Onu kabul edemezler. Pek az inkişafa malik olanlar ise Tanrıyı ancak pek müphem ve muğlak birtakım karışık duygular içinde duyarlar ve bu duygularda ekseriya hakim olan unsur << korku >> olur. Fakat ruhlar tekamül ettikçe bu duygu kompleksine yeni yeni hisler, bilhassa sevgi hissi karışır. Bir an gelir ki sevgi duygusu kompleksin hakim bir unsuru olur ve nihayet duygu kompleksi tamamen yerini gittikçe saflaşan, berrak bir hal alan sevgiye terkeder. Bu duygunun dünyamızda varılabilecek en son mertebesi - pek az kimsenin dayanabileceği - vuslat halinde kendisini hissettirir ki maddi varlığımızın, bu hal, en son tahammül noktasını teşkil eder ve insan oğlunun bedeni, kim olursa olsun, bundan daha ilerideki duygulara dayanamaz.

Fakat hiç şüphe yok ki - ruh tekamülü ebedi oldukça - bu ihtizazların ruhtaki inkişafları da ebediyen devam edip gidecektir. Sevginin bizim dünyamızda varılabilecek en son haddi olan derecelerine yaklaşmış olanlar - eğer görgü ve tecrübelerinde yaklaşmakta oldukları derecelere nispetle henüz noksanlık içinde bulunuyorlarsa - bu hali hakiki manasiyle bir << vuslat >> telaki edip Tanrı ile birleşmiş olduklarını, samimi olarak, zannedebilirler. Ve hatta bu hal kendi kendilerini Tanrı derecesinde görmelerine bile sebebolabilir. [1]

Şu halde - maddi imkanlarımızın icabatından olarak - en hafif şekillerinde bile kendimizi bize kaybettirecek kadar şiddetli duygular husule getiren ilahi ihtizazların mahiyetlerini şimdiden tasavvur bile etmemize imkan yoktur. Zira bunlar düşünce ve duygu tahammülümüzün hududunu aşar. Fakat her sahada haddimizi aşan bu tahammülsüzlük ebediyet içinde böylece devam edip gidecektir. Şöyle ki ebediyet içinde vukubulan taalimizin herhangi bir safhasında başımızı arkaya çevirip bakınca, ilk zamanlarda ruhumuzdaki varlıklarına tahammül edemediğimiz yüksek ihtizazların yeni duygularımız yanında ne kadar sönük ve kifayetsiz kaldıklarını anlıyabileceğiz. İşte mütemadiyen olgunluğumuzla başabaş giden bu sezişlerin ve anlayışların ebediyet içinde birbirini velyedip gitmesi, ruhumuzun, belki en reel saadetini kuracaktır.

İşte Neo – ispiritüalizma görüşü ile Allaha yaklaşmağı biz ancak bu manada kabul edebiliyoruz. Ve bize göre bu, öyle bir yaklaşmadır ki ruhlar için, asla sonu gelmiyen bir sevginin, kudretin, faaliyetin ve kimbilir daha nelerin kaynağı halinde ebedi bir ideal olacaktır. 

( [1] Bu noktada şunu ehemmiyetle hatırlatmak isterim ki, bahis mevzuu ettiğim bu kimseleri, böyle bir ruhi mihanikiyetle hiçbir alakası olmıyan ve sırf marazi ve maddi bir bozukluğuu icabiyle kendini herşey zannettiği gibi bu miyanda peygamber veya Tanrı da zanneden, daha doğrusu herkese kendini öyle tanıtmak illetine müptela bulunan tımarhanelik delilerden ayrı tutuyorum. İyi mütalaa edilirse birbiriyle hiçbir münasebeti bulunmıyan bu iki guruptaki insanların görgü, tecrübe, olgunluk, düşünce ve duygu itıbariyle aralarında büyük mesafelerin bulunduğu ve bu mesafelerin arasını da normal geçinen birçok insanların doldurduğu görülür. Fakat duygularını hazmedemiyen ruhlar inkişaf etmekle belki pek az sonra hatalarını anlamakta gecikmezler ve ilahi ihtizazlar karşısında gayeye varmış olmak şöyle dursun, belki henüz başlangıçta bile olmadıklarını, şüphesiz bizim anlıyabileceğimizden daha yüksek bir şuurla idrak ederler. Binaenaleyh vuslat derecesinde kendisini halikle birleşmiş zannetmek; kemalin zirvesine varmış olmanın değil; fazla hızla, bulunduğu mertebeyi ve tahammül hududunu tecavüz etmiş bulunmanın bir ifadesi sayılmak lazım   gelir. Netekim her ruha her ruha göre yeri değişen bu tahammül hududu daha ilerideki ruhlar için çok gerilerde kaldığı   gibi, geri ruhlar için de erişilmesi ve hatta anlaşılması bile mümkün olmıyan yüksek seviyelerde bulunur.)

16 – Ruhun tekamülü, madde kainatı ile olan münasebetlerinin inkişafına ait olunca, bu münasebetlerin ebediyet içinde kesilmemesi lazımgelecektir. Zira bu münasebetlerde tekemmül etmiş olmak ilahi kanunları kemaliyle tatbika muktedir bir duruma girmek demektir. Bunun da gayesi ruhların, ilahi nizamı tabiatta kendi imkanları nispetinde yürütebilecek birer amil halinde vazifeler almaları ve onların benimsemiş olmalarıdır.

17 – Ruhların madde kainatı içindeki tekamülleri birtakım vetirelerle mümkün olur. Bu vetireler de onların içinde yuvarlandıkları maddeler üzerindeki müessiriyet kabiliyetlerini ilahi nizama uygun olarak tatbik sahasına çıkarabilmek için maddi kanunların bütün icaplarında bilfiil yaşamış olmaları esasına dayanır.

Bunun için ruhlar, maddelerin en iptidai hallerinden en mütekamil hallerine kadar tertiplenmiş bütün alemlerinde kendi ihtiyaçlarına göre bir müddet yaşarlar. Bu suretle onlar her maddi halde, her maddi safhada ve her maddi icapta yoğurularak, yuvarlanarak görgü ve tecrübelerini arttırmak imkanını bulurlar.

18 – Üç buutlu alemimiz sonsuz madde kainatımızın oldukça geri bir merhalesidir. Bununla beraber, bu iptidai merhale bile bize bir ebediyet kadar uzun görünen zaman içindeki sonsuz maddi oluş imkanlarını ihtiva eder.

Bu alemde bir çok dünyalar vardır. Ve her bir dünya henüz o dünyada görgü ve tecrübesini ikmal etmemiş bir ruh için bir dev kadar muazzamdır. Ve o ruh – hele oradaki ilk tecrübe merhalelerinde iken – adam akıllı bir şuurla içinde bulunduğu muhiti bile idrak edecek durumda bulunmaz. Şuur, irade ve tahayyül gibi ruhun melekeleri o dünyadaki veya ona benzer diğer dünyalardaki tecrübe ve görgünün artması nispetinde inkişaf eder. İşte ruhlar mevcudata ilahi kanunların icaplarına uygun şekiller ve haller vermek kudretini kazanacak melekelerinin inkişaf ettirecekleri ana kadar dünyalardaki tecrübe ve görgülerinin artmasına çalışırlar.

19 – Bu hal ruhların bir dünyada veyahut dünyalar gurubunda müteaddit defa yaşayıp tedrici bir talimde bulunmaları zaruretini ve lüzumunu doğurur.

20 – Üç buutlu alemin dünyaları aynı tabii şartlara tabi değildir. Ve bunlar birbirinden çok farklı ve bariz değişikliklerle ayrılır. Birbirine benziyen dünyaları bir gurupta mütalaa etmek mümkündür. Mesela; Dünya, Ay, Merih…. böyle tabii şartları birbirine uygun bir dünyalar gurubudu teşkil edebilirler. Halbuki Güneş, Müşteri, Plüton… v.s. gibi diğer dünyalardaki tabii şartların dünyamız gurubundakilerininkinden fazla uzaklaşmış olması, onların ayrı ayrı ve müşterek hususiyetlere malik diğer guruplar halinde ruhlara makar olmasını intaceder. Ve böylece bizim sayısını tahmin ve takdirden aciz bulunduğumuz dünya gurupları üç buutlu alemimizi doldurur.

21 – Her gurupta tekamül eden ruhlar o guruptaki dünyaların icaplarına ve zaruretlerine uygun aynı gayeye matuf başka bir tekamül yolu takip ederler. Bir ruh üç buutlu kainatta tekemmül edebilmesi için bütün bu dünya guruplarındaki tekamül yollarından geçmesi şart değildir. Her hangi bir dünyalar gurubu yolu ile ruhlar kendilerinde mündemiç olan üç buutlu aleme ait müessiriyet kudretlerini tekemmül ettirmeğe lüzumlu melekelerini inkişaf ettirmek imkanını bulurlar. Her yolun kendine mahsus maddi oluş hali vardır. Mesela; Dünyamızın dahil olduğu guruptaki tekamül safhaları nebatlık, hayvanlık ve insanlık yolu ile olduğu gibi Güneşin veya Müşterinin veya her hangi diğer bir dünyanın dahil olduğu guruplardaki hayat şekilleri de bilmediğimiz ve bambaşka tarzlarda ve o dünyaların tabii şartlarına uygun suretle vukua gelir.

22 – Şu halde kainatta her yer meskundur. Ve her yerde o yerin icaplarına oluş şartlarına ve tabii kanunlarına uygun şekilde tekamül eden ruhlar vardır. Maddi kainatta, maddi zerreden ari boş bir yer yoktur. Ve ruhların müessiriyetinden azade bir tek zerre de mevcut değildir.

23 – Bütün guruplanmış olan bu sayısız tekamül merhalelerini, muhtelif alemlerde ikmal ettikten sonra nihayet üç buutlu alemde, ruhlar işlerini bitirmiş ve oralardaki maddi hadiselere hakim bir duruma girmiş olurlar. Bu andan itibaren ayrı ayrı yollardan gelen ruhlar sembolik bir ifade ile dört buutlu dediğimiz daha yüksek ve esaslı tahavvüller geçirmiş maddi tertipteki bir aleme girerler. Ve bu alemde gene sonsuz olan ayrı ayrı tekamül imkanları içinde iradeleriyle ve ihtiyaçlarına göre belki tekrar ayrılacak yollarına devam etmek üzere birleşirler.

Böylece tevali edip giden ve her biri ebedi görünen maddi alemlerin sayıları bizim için sonsuzdur. Ve kainatımız bunlardan teşekkül etmiştir.

24 – Dünyamızın dahil olduğu tekamül gurubu diğer dünyalar arasında oldukça geri bir merhaleyi teşkil eder. O kadar ki burası hemen hemen hayvanlığın insanlığa yeni ayak basmış olduğu yerlerden biridir. Binaenaleyh burada hayvanlıktan ayrılıp başka bir dünyada kısa bir tekamül devresi geçirdikten sonra insanlığa ayak basmış ruhlar vardır.

25 – Demek dünyamızda henüz hayvani iştihaların ve duyguların kuvvetli intibalarını taşıyan varlıkların sayısı pek çoktur. Bu guruptaki dünyalar yükseldikçe onlarda hakim olan böyle geri durumlardaki haller ortadan kalkacak ve nihayet üç buuttaki ideal tekamül mertebesine varmış ruhlara mesken olan dünyalar, üç buutlu alemin en yüksek dünya gurupları arasında bulunacaktır.

26 – Binaenaleyh tekamül derece derecedir. Ve bir aşağı dereceden daha yukarı dereceye çıkmank için ruhun bir dünyada mükerreren maddi şartlar değiştirerek yaşaması zarureti vardır. Zira bir tek dünyanın dahi unsurları arasında bir çok hadsiz ve hesapsız maddi durumlar ve bu durumların icabatından olan tabii ve içtimai hayat şartları mevcuttur. İşte bu şartlar içinde; ruhların aşağıdan yukarı doğru, yani müterakki bir şekilde yükselerek yaşaması lazımdır.

27 – Şu halde ruhların bir dünyada tekrar, tekrar doğarak onun maddeleri içine girip çıkması lüzumu vardır ki buna yanlış olarak biz enkarnasyon, dezenkarnasyon ve reenkarnasyon; yani, ete girme, etten çıkma ve tekrar ete girme halleri diyoruz. Bu, yanlıştır. Çünkü ruhların dünyalarda kullanmak zorunda kaldıkları maddelerin et nevinden olması yalnız insanlarla hayvanlara mahsus bir vetiredir. Nebatlarda et yoktur, keza başka dünyalardaki varlıkların bedenleri o dünya maddelerine uygun olduğuna göre bunların da bedenlerinin et nevinden olmaması icabeder. Mesela güneşteki varlıklarda olduğu gibi.

Bununla beraber şimdiye kadar kullanılagelmiş olan bu tabiri biz değiştirmek istemedik ve yanlış olan manasını daima göz önünde tutmak şartı ile değiştirmeğe de lüzum görmedik.

28 – Reenkarnazyon vetiresinde takibolunan gaye, ruhların dünyadaki herhangi bir madde teşekkülüne ait icaplarda bilfiil yaşadıktan sonra daha yüksek tertipteki madde icaplarında da yaşamağa kendilerini hazırlamalarıdır.

29 – Binaenaleyh reenkarnasyon, tedrici ve müterakki bir şekilde aşağıdan yukarı doğru zaruri olarak vuku bulan bir ruh–madde münasebeti halinin tekemmülünü neticelendirir. Buna göre nebatlık hali gene kendi aleminde tedricen yüksele yüksele hayvanlık haline geçmiştir. Binaenaleyh bunların herhangi bir sebeple geri dönmesine imkan olmadığı gibi bunun lüzumu ve manası da yoktur.

30 – Şu halde bazı klasik düşünce sahiplerinin kabul ettikleri tenasüh fikri klasik tecribi ispiritüalizma kanaatince olduğu gibi, neo-ispiritüalizma kanaatince de kabule şayan değildir.

31 – Ruhların reenkarnasyonları esnasında intihabettikleri beden ve hayat şartları keyfi ve rastgele arzulardan doğma bir irade ile intihabedilmiş veya insana zorla kabul ettirilmiş değildir. Bunlar ilahi kanunların icaplarına uygun bir illiyet prensibi hükmünce ve ruhların tekamül dereceleriyle ve ihtiyaçlariyle mütenasibolarak ya bir ruhun imkan nispetinde kendi takdiri ile veyahut daha yüksek yardımcı ruhların tavsiyeleriyle taayün eder.

32 – Bir hayatın tecrübe ve görgülerindeki muvaffakiyet veya ademi muvaffakiyet doğrudan doğruya diğer hayatı hazırlamaz. Ancak bu muvaffakiyet veya ademi muvaffakiyetten doğan neticeler, yani ruhun madde kainatındaki müessiriyet imkanlarını genişletecek ve büyük gayeye kendisini yaklaştıracak melekelerinin inkişaf edip etmemiş olmasıdır ki gelecek hayatın şartlarını hazırlayan amiller arasında bulunur. Bu ayrı iki fikirde ince bir görüş farkı vardır. İnsanın bir tecrübeden muvaffakiyetli veya muvaffakiyetsiz çıkmanın doğrudan doğruya neticelerini düşünmekte bir mükafat veya mücazat fikri vardır. Halbuki diğer bazı mütefekkirlerle beraber biz böyle bir şeyin kabulüne taraftar değiliz. Ancak dünya tecrübe ve görgülerinde muvaffak olup olmamak, o görgü ve tecrübe hayatına girmeği icabettiren gayenin tahakkuk etmiş veya etmemiş olmasını neticelendirmesi bakımından ikinci ve müteakip hayatı hazırlayıcı bir unsur olabilir. Binaenaleyh burada bir mükafat veya mücazat fikri değil bir icabiye (determinizma) fikri bahis mevzuudur.

33 – O halde reenkarnasyonda determinizma mutaları caridir. Büyük araştırıcı Allan Kardec’in garp fikir hayatında yaymak isteği şu düsturu burada tekrarlarız; Bir hayatın neticesi gelecek hayatı hazırlar. Ve bir hayat kendisinden evvelki hayatın neticesidir.

34 – Böyle olunca bir hayatta şuurlu veya şuursuz her ruh varlığının yapmakla mükellef olduğu kendi ihtiyaçlarına göre taayün etmiş birtakım işleri vardır. Burada varlıkların şuurlu veya şuursuz olması, bu işlerin kıymetini, lüzumunu ve neticelerini ne azaltır, ne çoğaltır ve ne de ortadan kaldırır. Nebatlar hayvanlar gibi, keza hayvanlar da insanlar gibi illiyet prensibine tabidirler. Ve bütün bu varlıklar determinizma çevresi içinde birbirine bağlı hayat şartlarına tabii olarak dünyaya tekrar, tekrar gele gide yükselirler. Ruh ve Kainat  66

Demek bir insan bilerek nasıl kendi cinsinden birinin çenesini yumruğu ile dağıttığı için ikinci hayatında – mesela – kolsuz olarak dünyada yaşamak ıstırarında kalırsa bir şütçü beygirinin de tekmesiyle bir zavallının çenesini dağıttığı için – gene mesela – müteakip gelişte bir fok halinde yaşaması zaruretini, onun bu işteki şuursuzluğu ortadan kaldırmaz. Zira her iki halde de mücazat fikri bahis mevzuu olmadığından ve bu gelişler yalnız illiyet pirensibi ile taayyün etmiş bulunduğundan başkalarını yumruklamağı ve tekmelemeği neticelendiren ruh eksiklerini tamamlamak ihtiyacından ne bu insan, ne de sütçü beygiri vareste kalamaz.

35 – İnsanlık halinde tecelli eden şuurun büyük faydası vardır. Ve bu faydayı idrak edenler bahtiyar olurlar. Bu fayda, insanın geçirdiği bütün tekamül planlarındaki illiyet prensibini tanımış olmasıdır.

36 – İlliyet prensibini tanımış olan ruh, tekamül yolundaki adımlarını evvelki merhalelerdekilerden daha ziyade çabuklaştırır. Bu devreye girdikten sonra ruhun diğer gizli melekeleri, daha fazla bir süratle ve daha emniyetle inkişaf etmeğe başlar. Zira illiyet prensibini anlamış ve kabul etmiş ruh, tabiat kanunlarına ayağını uydurmak için daha büyük gayretler, cehitler sarf eder. Ve bu cehitler ilahi kanunların tatbikine memur ajanlar sırasına şeçmek yolundaki onun yürüyüşünü hızlandırır. Bu da ilahi kanunların bir icabıdır.

Demek bir insan illiyet prensibinin manasını ne kadar iyi kavrıyabilmiş ve onun icaplarını ne kadar yerinde tatbik edilebilecek bir duruma girmiş ise o kadar yüksek bir insan haline geçer, o kadar kuvvetli bir varlık halini alır. Ve nihayet ebedi yükselişinde adımlarını o kadar fazla hızlandırmış ve kolaylaştırmış olur.

37 – İnsanın bir hayatta tecrübelerini muvaffakiyetle ikmal edebilmesi:  << bütün efal ve harekatını tabiat kanunlarına uydurmuş olmak >>  formülü ile gösterilebilir.

38 – Tabiat kanunlarına uyup uymamanın miyarı vicdandır. Her hangi bir fiil ve hareket karşısında vicdanımızda duyduğumuz en bafif bir burkulmadan, en acı ve keskin sızılara kadar olan her duygu bize tabiat kanunlarından ayrılmak teşebbüsünde bulunduğumuzu ihtar eder.

Maddi alayiş içinde, maddi tezahürlerin binbir çeşit aldatıcı, uyuşturucu ve uyutucu gösterişleri arasında biz bu nidayı dışarı aksettirmeden – ve geriliğimiz nispetinde ekseriya pek ufak bir cehit sarfiyle – kendi harimimizde boğabiliriz. Ve bu hareketimizden de kimseye karşı mesul olmayız. Fakat - bilelim ki - onu biz imha etmedik, ancak dünya maddelerinin kesafet imkanlarından istifade ederek vicdanımızın sesini o maddelerin baskısı altına gömdük. Bu maddeler Ispatyoma geçtiğimiz zaman tabiatı ile ortadan kalkacak ve bu baskı meydanda kalmıyacaktır. Şu halde yalnız ölünce değil hatta dünyada iken bile hipnoz ve somnambülizma gibi ruhun bazı natam degajman halini hazırlayan ve insanı kısmen Ispatyomun ilk merhalelerinde yaşatan usullerle ruh serbest bırakılınca bile; bu boğulmuş ve gömülmüş zannettiğimiz nidalar yakıcı, şiddetli ve dayanılmaz korkunç haykırışlar halinde ruhumuzun en mahrem yerlerinden fışkırmağa başlar ve kendi harimimizde öyle ıstıraplı bir kainat yaratır ki biz bu can yakıcı, cehennemi kainatın gözyaşları, pişmanlıkları ve azapları içinde uyandığımızı gördüğümüz zaman hakikatin sert çehresi ile karşılaşmış olduğumuzu anlar ve tabiat kanunlarından hangi noktalarda ayrılmak teşebbüsünde bulunduğumuzu dünyada bize ihtar etmiş olan vicdanımızdan ne kadar uzaklaşarak bu hale düştüğümüzü bilfiil idrak ederiz. Ben müteaddit tecrübelerimde somnambülizma haline girince gerek geçmiş ve gerek bu hayatlarında üzeri küllenmiş vicdan hükümlerinin tesiri altında kalarak büyük ihtilaçlar içine düşüp kıvranmağa başlıyan birçok süjeler gördüm.

Fakat vicdani hükümlerin ıstıraplı neticeleri olduğu gibi, insanları tekamül yolunda hızlandırıcı tesirleri bakımından büyük faydaları da vardır. Ve işte onun içindir ki bu ıstıraptan ve onun nimetlerinden mahrum kalan hayvanlık alemi, tekamül yolunda insanlara nazaran daha ağır yürür.

39 – Fakat bu hal geri bir insanlık durumunun neticesidir. İnsanüstü varlıklar haline yükselmiş ruhlarda uzun cehitlerle kazanılmış veya daha doğrusu inkişaf ettirilmiş vicdandan daha yüksek melekeler tezahür etmiştir. Ve bu melekeler onları böyle muvaffakiyetsizlikle neticelenecek maddi mücadelelerden kurtarmağa yarıyacaktır. Onların tabiat kanunları ile daha yakından ve belki de doğrudan doğruya karşılaşmış olmaları tekamüllerini adamakıllı hızlandırır. Onlar bizim cılız ve kolayca boğulabilen vicdan seslerimiz karşısında yaptığımız gibi şüpheli kararlar vermek tehlikesine maruz kalmazlar. Bu haldeki ruhlar maddi tekamülün en son mertebelerine varmış olmamakla beraber bizlerden daha çok ileridedir.

İşte dünyaya tekrar gelişler bu melekeleri kazanabilmemize yardım eder.                         

Şu halde aklı başında olan bir insan, her gün daha yüksek olmanın çarelerini araştırır. Ne kadar cılız olursa olsun vicdanının mahrem seslerini örtmeğe, küllemeğe değil, bilakis basiret ve şuur mikrofonu ile onları daha ziyade şiddetlendirmeğe çalışır. Ve henüz yeryüzünde iken vicdanının tayin ettiği istikamette yürümek şartiyle görgü ve tecrübelerini arttırabilmenin, dünya icaplarına ve kanunlarına uygun bir şekilde hareket etmekle mümkün olabileceğine inanır.

40 – Dünyadaki tecrübeden maksat maddelerden tiksinmek ve hadiselerden kaçarak itikaf hayatına girmek değildir. Bunun aksine olarak maddeleri gaye ittihaz edip onların geçici hadiselerine tapmak da değildir. Hem birinci, hem de ikinci yollar aynı derecede sakattır. Bunlar dünyaya gelmekteki maksat ve gayeleri rencide eder muvaffakiyetsizlik unsurlarını hazırlar.

Yapılacak iş şudur: Dünyalarda maddeler tekamülün vasıtasıdır. Bu bakımdan onlara bağlanmak ve onların doğurduğu hadiselerden kendimizi uzaklaştırmamak zorundayız.

Fakat maddeler tekamülün gayesi değildir. Bu da onlara ancak muayyen gayeler uğrunda ve o gayelerin tahakkuku için bağlanmamız lazım geldiğini gösterir. Bu gayeler tahakkuk edince maddelere olan bağlar derhal kendi kendine çözülür ve çözülmelidir. İşte bu hakikati anlayıp duyabildiğimiz nispetle yükseldiğimizi idrak etmiş oluruz.

Binaenaleyh insan dünyada iyi gördüğü mümkün olan her teşebbüse girişecektir ve girişmelidir. Hata ihtimallerini düşünerek hadiselerden kaçmak bir gerilik alametidir. Ve muvaffakıyetli tecrübe hayatını hazırlayan şartlara aykırı bir harekettir. Fakat bu şekilde hata yapmaktan korkarak teşebbüslerden kaçmak ne kadar zaralı bir iş ise hatalı yollara bile bile ve bilhassa kötü niyetlerle sapmak; yani hatayı bir gaye, bir zevk edilmek ondan daha zarrarlı ve hatta tehlikeli bir iş olur. Ve tabii bu da tecrübe hayatını muvaffakıyetsiz ve hüsranlı yollara sevkeder.

Demek hata yapmamak niyetiyle hatadan korkmaksızın iyi maksatlar uğrunda teşebbüslere girişmek lazımdır.

Hata ve sevabın hududunu nasıl tayin edeceğiz? Bunun cevabını biraz evvel vermiştik, tekrar hatırlıyalım: Bunu tayine yarıyacak miyar bizim içimizdedir. Yani vicdanımızın ta kendisidir.

41 – Şu halde doğru yolu bulmak, iyi insan olmak, tecrübelerimizi dünyada muvaffakiyetle bitirmek, hulasa tekamül etmek için hiçbir ahlak hocasına lüzum yoktur. Esasen ayrı ayrı her insanın hususi tekamül ihtiyaçlarını bilen, her insanın kendine mahsus mahrem hayatına göre ahlaki düsturlar ve kaideler koyan bir ahlak hocasının mevcudolabileceğini düşünmek manasız bir iş olur.

Binaenaleyh neo–ispiritüalist görüşiyle ben, okuyucularıma birtakım faziletlerden, meziyetlerden ve ahlak güzelliği nümunelerinden bahsedecek değilim. Bunlarla hiçbir okuyucumun ruhi ihtiyaçlarını tatmin etmiş olmıyacağımdan eminim. Ve bu işi bu yoldan başaracak herhangi bir ahlakçının mevcudolabileceğine de kani değilim. Zira her ruhun kusurları, eksik tarafları zaafları ve onların tamir ve tashih edici, tamamlayıcı unsurları ayrıdır. Bir ruh hakkında kabili musamaha olan azçok kötü bir hareket diğer bir ruh hakkında en ağır mesuliyetleri düşündürebilir. Ve bunu da dışarıdan kimse tayin edemez. Demek dünyada ne kadar insan varsa hata ve sevap sınırlarında o kadar değişmeler vardır. Ve herhangi bir ruhun ihtiyacı karşısında yapılan nasihatlar diğer bir ruhun ihtiyaçlarına kafi gelmez ve ona faydalı olmaz.

Burada tekrar ediyorum; insanın ahlak hocası dışında değil, kendi içindedir. Bu da uyumak bilmiyen, her yerde, her an takibettiği sahibinin – en ince teferruatına varıncıya kadar – bütün ihtiyaçlarını ne fazla, ne de eksik olmamak üzere ölçerek tayin eden ve ona göre hükümler veren vicdandır. Onun içindir ki kitabımıza girerken daha ilk adımda, vicdanların bir takım dogmatik ve klasik bağlardan çözülmesini bir kurtuluş yolu olarak göstermiş ve vicdanı bağlıyan bağların bulunduğu yerde taalinin olmıyacahını söylemiştik.

O ne büyük bir saadettir ve ne büyük bir mazhariyettir ki her insanın mürşidi ve kurtarıcısı kendisinden asla ayrılmıyan ve ebediyet içinde kendisine refakat eden en yakın ve en emin bir yerdedir, yani kendisindedir.

Ve o ne talihsiz, ne zavallı bir varlıktır ki Allahın kendisine vermiş olduğu bu en yakın ve sadık dostunu, servetlerin servetini, yani vicdanını körü körüne ve dış alemin gelip geçici birkaç yaldızlı cicisine kapılarak çiğner geçer. Ve bu sırada içinde gittikçe uzaklaşan, ölmeğe yüz tutan ezilmiş, çiğnenmiş vicdan sesinin son akislerini ancak hafif bir ürperme ile – ve bazen onu bile duymadan – sanki ruhtan atılması lazımgelen bir kabusmuş gibi silkip atar. Acaba bu hal; tehlikeli fırtınalar içinde deryaya açılan bir kaptanın, pusulasını kaldırıp denize atmasına benzetilemez mi ?

                                                                                                                        *  *
                                                                                                                          *

Sevgili okuyucular, çok konuştum ve ihtimal hatalarım oldu. Ben bir insanım ve – her insan gibi – hatadan masun değilim. Fakat bütün sözlerimde samimi oldum. Müşahede ettim, düşündüm, duydum ve inandım. Sizlere de müşahede ettiğim gibi, düşündüğüm, duyduğum ve inandığım gibi yazdım. Bunlar benim realitemdir, bu günkü realitem. Belki yarın değişir.

Fakat ne zararı var?...

Hayat ebedidir !.. Bu ebediyet içinde bizler kim bilir, kaç defa… ve kaç defa daha tekrar buluşacağız !... Gelecek bir hayatta sizler arasında yükselen üstün zekalar bu günkü realitemin fevkindeki realiteleri öğretmek için bana mülaki oldukları vakit ne kadar mesut olacağım !.. Eğer bu kitap, bu zekalara beni şimdiden tanıtabilirse beklediğimden daha büyük hizmeti ifade etmiş olur. Zira o zaman ben, yeryüzündeki kazançlarımın en büyüğüne nail olmuş bulunmak bahtiyarlığını tatmağa başlarım.

BEDRİ RUHSELMAN