1 – Ruh nedir?..
Ruhun tam bir tarifini yapmağa imkan yoktur. Bunun neden böyle olduğu da okuyucularıma malum olmuştur. Buut ve kainat bahsinde bazı mülahazalar yürütürken üç buutlu alemimizin dışındaki maddeler hakkında hiç bir bilgiye sahip bulunmadığımızı ve bunları tarif dahi edemiyeceğimizi zikretmiştik. Maddi kainatımızın bir adımlık ötesinde bile hiç bir tarife sığmıyan maddelerle karşılaştığımızı hatırlarsak bütün maddi mefhumlardan tecerrüt etmiş ruh gibi bir varlığı tarife kalkışmamızın ne kadar manasız olduğunu takdir etmekte güçlük çekmeyiz.
Bununla beraber ruhun sezebildiğimiz bazı tezahürlerine bakarak ve ruha dair Üstatlarımızdan kırıntı halinde almış olduğumuz bilgiyi de buna ekliyerek ruh hakkında, ancak aramızda anlaşabilmemize imkan vermek için ortaya atılmış bir ifade olacaktır. Üstatlarımızla görüşürken ruhun iki mühim vasfı olduğunu öğrenmiştik, bunlardan birisi ruhun müessiriyet sahibi olduğu diğeri de şuura malik bulunduğudur.
Ruhu maddeden ayıran en mühim unsur onun bu iki vasfıdır. Ruh, müessirdir, yani o, maddeler üzerinde serbes iradesiyle, muktedir olabildiği nispette değişik haller husule getirebilir. ( a )
Şuur nedir? Üstat şuuru böyle tarif ediyor: << Şuur ruhun kendi içindeki umumi bilgisidir. >> Şimdi bu iki vasfın manasını göz önünde tutarak ruh hakkında şöyle bir ifade kullanabiliriz: Ruh kendi varlığındaki umumi bilgisiyle, müessiriyet kudretini haiz bir lemai ilahiyedir. Bu lemai ilahiye tabirini de gene Üstatlarımızdan almış bulunuyoruz. İşte ruh hakkında Üstatlarımızla görüşmelerimiz neticesinde anladık ki bu hususta yukardakinden daha fazla bilgi almak mümkün değildir. Bu bapta okuyucularımızın bizzat hüküm vermeleri için ruha dair Üstattan aldığımız tebliğlerden bazılarını yazacağım.
<< S. – Bizzat ruhun kendisi madde midir?
<< C. – Madde değildir. Bir lemai ilahiyedir. Bu kadar tarif edebilirim.
<< S. – Şu halde maddeden gayri bir varlık mevzubahis olabilir demektir, öyle mi?
<< C. – Maddenin gayrı varlıklar birden fazladır. Fakat maddenin gayrı olmak üzere biz yalnız ruhu görüyoruz.
<< S. – Demek ki maddi idrak, kainattaki varlıkların ancak muayyen ve mahdut bir kısmına şamildir, ve bunların dışında nihayetsiz varlıklar vardır öyle mi?
<< C. – Evet, fakat ben onları size tarif edemem.
( a ) – Bunun mihanikiyetine madde bahsinde temas edilmişti.
<< S. – Ruh maddenin gayrı bir varlık olduğuna göre neden maddi varlıklar içinde bunalıp kalıyor?
<< C. – Ruhun tekamülü, tabiat kanunu iktizasınca buna vabestedir.
<< S. – Ruhun geriliği hangi bakımdandır?
<< C. – Tecrübe ve görgü.
<< S. – Ruh ilk zamanlarda tecrübesiz ve görgüsüz mü idi?
<< C. – Evet.
<< S. – Peki, demin ruh ilahi bir lemadır demiştiniz; ilahi bir lemanın görgüsüz ve tecrübesiz olduğunu nasıl kabul edebiliriz?
<< C. – Unutmayınız ki lemai ilahi dediğim zaman size ancak bu kadar tarif edebilirim demiştim. Bunu ancak, Allahın bir alevi manasına telakki etmeyiniz.
<< S. – Allahın bir alevi manasına almadan dahi Allahın, ihata edemiyeceğimiz kadar şümullü büyüklüğü ile ruhu nispet edince ona ne şekilde olursa olsun tecrübesizlik ve görgüsüzlük izafe etmek nasıl mümkün olur?
<< C. – Unutmayınız ki, haşa, Allahın bir cüzü demedim.
<< S. – Bir cüzü demediniz, fakat Allahtan sadir olan…
<< C. – Sadir de demedim.
<< S. – Allaha nispet edilen. Bu sözümü tekit buyuruyor musunuz?
<< C. – Allahı kastediyorsanız, hayır. Onun mahluku, onun vücut verdiğini kastediyorsanız evet!
<< S. – Demek sözlerinizden şunu çıkaracağız: Lemai ilahiyeden maksat, Allahın vücut verdiği, halkettiği demektir, öyle mi?
<< C. – Evet başka türlü tarif edemem. >>
Bu hususta alacağımız bilgilerin bundan fazla olamayıcağını tabii olarak kabul etmemiz lazım gelir. Madde hakkında geçen sözlerden bunu çok iyi anlarız. Şu halde ruha izafe edilen bütün melekeler onu bize kafi derecede tanıtmış olmıyacaktır.
Hatta belki hiç tanıtmış olmıyacaktır. Çünkü ruhun yüksek varlığı ve bilmediğimiz sonsuz melekeleri yanında bildiklerimiz hiç bir şey değildir. İnsan ruhunda gördüğümüz irade, tahayyül v.s. gibi yüksek melekeler ruh melekelerinin şüphesiz en yükseği değildir. Netekim nebat vücudündeki bir ruhta bunların hiç birini göremiyoruz. Ve biz de nebat halinde bulunduğumuz zaman bu melekelerimizin mevcudiyetinden haberdar değildik. Halbuki nebatla aramızdaki mesafe, ruhumuzun maddi kainatta katedeceği sonsuz itila merhalelerine olan mesafeye nazaran hiç mesabesindedir. Bu kadar kısa bir zamanda zahir olan insan ruhunun bu yüksek melekeleri yanında, nihayetsiz mesafelerde inkişaf edecek diğer melekelerini şimdiden tasavvur bile etmeğe imkan yoktur. Biz, tekamülümüzle yeni melekelerimizi idrak ettikçe bir an gelecek ki şimdi o yüksekliği ile gururlandığımız beşeri melekelerimiz onların yanında bize çok iptidai görünecektir.
O halde biz ruhu, ancak üç buutlu kainatımızda meleklerini kullanmak için bulabildiği tezahür zemini nispetinde tanıyoruz. Bu kadar kısa biliş ve görüşle onun bütün varlığına ve hayatına nüfuz etmek mümkün olamaz.
Kitabımızın muhtelif bahislerinde ruhun biraz daha yüksek meleklerine ait bazı sezintiler görülecektir, fakat bunlar da bizi ruhun mahiyeti hakkında evvelkilerden daha iyi tenvir etmiş olmıyacaklardır.
2 – Ruh doğrudan doğruya tetkik sahamıza girer mi?
Ruh nerdedir?.. Ruhu neden kuş tutar gibi bir ökseye yapıştıramıyoruz, veya hiç olmazsa neden onu rüzgarın elimize çarpması gibi duyamıyoruz?...
Çünkü, bütün maddi vasıflardan kurtulmuş mahzı ruh halindeki bir varlık bizim için bahis mevzu olamaz. Bunun içindir ki böyle bir ruhu şimdiye kadar hiç bir hakim, hiç bir filezof bize tavsif edememiştir.
Burada akla bir mülahaza gelebilir: İnsan hiç bir surette tanıyamadığı bir varlığa nasıl inansın?... Bu doğrudur; fakat şurası da doğrudur ki bir şeyin vücut veya ademi vücudüne inanmak o şeyin var veya yok olmasını icabettirmez. Uzaklara gitmeğe lüzum yok, kendi yakın alemlerimizde, hatta dünyamızda bile öyle amiller var ki biz onların mahiyetlerini bilmediğimiz halde eserlerini maddeler üzerinde tetkik etmek suretiyle hakikatlerine nüfuz etmeğe çalışıyoruz. Miknatisiyet nedir?... Umumi cazibe nedir?... Elektrikiyet nedir?... Bu amillerin hakiki mahiyetlerini kimse bilmiyor ve onları doğrudan doğruya kimse de görmüş değildir. Fakat insanlar bu amillerin maddeler üzerinde husule getirmekte oldukları tesirleri mütalaa ederek onlar hakkında az çok vazıh bir fikir almağa çalışıyorlar. Böyle maddi amilllerin bile doğrudan doğruya mütalaasını yapamazken bütün maddi idrakin dışında kalan ruhu bir kuş gibi ökse ile yakalamak sevdasına kapılmıyacağımız aşikardır. Eğer şu anda aklıma Broussais’nin sözleri gelmemiş olsaydı bu kadar kaba bir misali bulup söylemezdim; bu zat diyor ki : << Ben bir çok kadavralar taslih ettim, fakat bisturimin ucuna ruh diye bir şeyin çarptığını asla görmedim. >>. ( 20 )
Şu halde şimdiye kadar söylendiği gibi, insan bedeninin içinde bir << ruh >> yoktur. Mahiyetini katiyen anlıyamıyacağımız varlıkları maddenin bildiğimiz veya henüz bilmediğimiz kanunlarına tabi maddeler içinde hapsetmeğe de salahiyetimiz yoktur. Tamamiyle gayrı maddi olan ve maddeler hakkında bahis mevzuu olamıyacak vasıtalar gösteren bir varlığı, hatta kendi alemimizde olduğu gibi, en geri maddelerin tabi bulunduğu, zaman ve mekan şartlariyle doğrudan doğruya bağlamak mümkün olur mu?..
Sevgi nerdedir? Sevinç, korku, fikir nerdedir?... Bunları bedenimizde duymamız bedenimizin içinde mahsur kalmış bir varlığa ait olduklarını ispat etmeğe kafi gelmez. Bu, olsa olsa nihayet şuurlu varlıkların maddeler üzerinde tezahür etmek ihtiyacında bulunduklarını gösterir. Ruhu tıpkı bir ipek böceğinin kozası içinde oturduğu gibi her hangi bir madde kütlesinin bir köşesinde sıkışıp kalmış bir şey halinde düşünmekten daha büyük bir hata tasavvur edilemez.
Bütün bunlardan çıkarmak istediğimiz ilk fikir şudur: Biz doğrudan doğruya ruhla hiç bir vakit karşı karşıya gelemeyiz. Ruh denince bizim için ancak onun muhtelif kesafetteki maddeler üzerinde vukua gelen müessiriyeti ve bu müessiriyetin tezahürleri bahis mevzuu olabilir. Eğer ben, dostum X. i karşımda görüyorsam bu gördüğüm şey ne onun ruhudur, ne de, söylendiği gibi, ruhunun kesif zarfıdır; hangi maddi alemde olursa olsun, bu gördüğüm şey ancak dostumun ruhunun yüksek seyyal maddeler yolu ile kesif maddeler üzerinde, o maddelerin tabiatına uygun olarak, vukua gelen müessiriyetine ait hareketler, şekiller ve fiiller halindeki tezahürleridir. Burada mesele biraz karışık gibi görünüyor. Fakat biraz kaba olmakla beraber bunu daha maddi bir misal ile izah etmek mümkündür: Bir heykele baktığınız zaman onda neler görürsünüz? Evvela o bir taş parçasıdır. Fakat sizin nazarınızda onun taş parçası halindekinden daha başka bir hususiyeti vardır; Tabiattaki işlenmemiş taşlar üzerinde hiç bir vakit rasgelmediğiniz bu hususiyet heykelin ifade kudretini temin eden çizgileri ve şekilleridir. Demek burada bir ifade, bir duygu ve fikir vardır. Ve bu da hiç şüphesiz bir zekanın eseridir, kendini duyan ve ne yaptığını bilen bir varlığın eseridir. Bu zeka nerdedir?...Hiç şüphesiz o, bu taş parçalarında değildir. Ve hiç şüphesiz taştan ayrı bir varlık olan bu şuurlu kudretin sahibi bu heykelin ortasında bir yere saklanmış da değildir. Bu taş parçasına aksetmiş olan ifade, bu eseri meydana getirirken bir sanatkarın faaliyette bulunan tahayyülünün o ana mahsus muhtevasıdır. O halde bu heykele << Bir sanatkarın muayyen bir ana mahsus donmuş bulunan haleti ruhiyesinin canlandırdığı bir varlıktır. >> diyebiliriz. Bu noktayı iyice tebarüz ettirdikten sonra misalimize şöyle devam edelim: Eğer bu sanatkar kafi derecede maddi imkanlara malik olup duygu ve tasavvurlarının yalnız bir ana mahsus olan kısımlarını değil de, dış alemin kronolojik icaplarına göre, bütün duygu ve tasavvurlarının bir sinema şeridinde olduğu gibi mütevaliyen bu taş parçasının üzerinde gösterebilmiş olsaydı, o zaman biz karşımızda cansız bir heykel değil canlı bir insan görürdük. Fakat sanatkar yine heykelin içinde olmazdı. Dünyanın çok mahdut imkanları içinde tasavvur edebildiğimiz bu hali, manipülasyon imkanları namütenahi maddelerle çalışan ( a ) ruhlar hiç şüphesiz daha geniş bir mikyasta ve daha ideal bir şekilde tahakkuk ettirebilirler.
3 – Ruhlar nerden gelip nereye giderler?
Biz mütalaa sahamızın dışında kalan ruhun yaratılışını muhtelif bakımdan, onun maddi kainatımızda doğmuş olmasiyle bir tutmuyoruz. Hilkatin sonsuzluğu diğer bir takım düşüncelerin yardımiyle bize bu fikri telkin ediyor. Evvela, bizim için maddelerin sonsuz olduğuna inanıyoruz.
Saniyen maddi kainatın dışında da sayısız varlıkların bulunduğuna inanıyoruz. Bütün bunlardan sonra ruh hayatının ve tekamülün ebedi olduğuna inanıyoruz. Ve nihayet hiç bir ruh kemalinin uluhiyetle nispet edilmesinin bahis mevzuu olamıyacağına inanıyoruz. İşte bütün bunları bir araya toplayıp düşününce ruh hayatının ve varlığının mahdut bir madde kainatı içinde doğup söneceğine inanmıyoruz.
Kitabımızın başka yerlerinde de söylediğimiz gibi, ruhun maddi kainattaki varlığı ebedi varlığında geçen bir merhaledir. Ve biz buna bir tekamül merhalesi diyoruz. Fakat bu da bize nihayetsiz görünüyor. Halbuki ruhun umumi hayatı içinde bu merhalenin çok kısa ve mahdudolması mümkündür. Zira ebediyet içinde ne kadar sonsuz görünürse görünsün mahdudolan herşey kısadır, küçüktür ve hatta hiçtir.
O halde ruh, küçük maddi hayatında var ve yok olamaz. O, bundan evvel vardı, bundan sonra da olacaktır. Bu düşünceye göre ruhun maddi kainatla irtibatını temin eden vasıtalarına bağlandığı anı, onun yaratılış tarihiyle nispet edemeyiz. Bunlar birbirinden tamamiyle ayrı şeyler olmak lazım gelir.
Ruhun maddi kainatla irtibat peyda etmesi, yani orada doğması ne vakit vukua geliyor? Ve bu, nasıl oluyor?... Bunu bilemiyoruz ve asla bilemiyeceğiz. Yalnız kırıntı halinde oradan buradan topladığımız bilgilerle şimdilik şu kadar söyliyebiliriz: Ruh kendisine tahsis edilmiş vasıtasiyle ( a ) maddeler üzerinde müessir olur.
Ruh, çeşitli yollardan maddeler üzerindeki müessiriyetini kullanarak yüksek gayelerine doğru durmadan yürür. Ve bu yolda yürüyen ruh her adımında maddeler kainatındaki müessiriyetini arttırdıkça daha yüksek mıntakalara çıkar ve o nispette asıl ruhani hayatına evvelkinden daha kudretli daha müessir bir halde yaklaşmış olur. ( a )
Acaba ruh, maddi kainattaki tekamül safhasını bitirdikten sonra ne olur, nereye gider?... Bu hususta hiç bir şey söylemek mümkün değildir. Maddi kainatın maverasındaki ruh hayatı hakkında yapabileceğimiz hiçbir tahmin yoktur. Ve zaten doğrusunu da söylemek lazım gelirse bunu bilmenin bizim için ne lüzumu ne de faydası vardır diyebiliriz. Oralardan hiçbir surette istifade edemiyecek kadar uzaklarda bulunuyoruz.
4 – Madde ve Ruh
Yukarlarda söylediğim gibi ne ruhun, ne de maddenin mebde ve müntehasından bahsetmek aklımızdan bile geçmez. Burada kati bir imkansızlık vardır. Fakat gene yukarda söylediğimiz gibi aşikar olan diğer bir hakikat daha vardır ki o da maddenin bütün vasıflarından ayrı ve madde fikriyle telifi kabil olmıyan bir varlığın, daha doğrusu maksatlı bir müessiriyetin maddi hareketler arasında görünmesidir. Burada iyi düşünülmezse muhtemel bir hataya düşülebilir: bu hata, maddi oluşta mündemiç enerjiyi bu meşur müessiriyetle bir tutmaktır.
Maddi enerji hiç bir vakit maddeden ayrılmaz. O, maddenin lazım gayrimüfakiridir. Bu enerji, maddede mündemiç hareketlerin bir muhassalasıdır ki bu, maddi oluşun zaruri bir tecellisidir. Bu bakımdan maddeyi, kendinde mündemiç enerjinin tezahür etmiş bir halidir diye tarif edersek belki hakikatten pek uzaklaşmış olmayız. Halbuki ruh halinde idrak ettiğimiz varlığın tezahürleri, daha doğrusu ruhun müessiriyeti, bilakis tamamiyle maddeden ayrı bir mefhumdur.
Onun varlığının zarureti evvelkinin tamamiyle aksine olarak maddeden ayrı bulunmak şeklinde tecelli eder. Ve bununla maddeyi birleşmiş görmek ancak maddi enerjinin bu amil tarafından sevk ve idare olunduğunu kabul ettiğimiz anda mümkün olur. Bunu bir misalle izah edebiliriz: Akmakta olan bir su kütlesini tasavvur edelim; burada bir hareket vardır. Dış müessirlerin yardımı olmadıkça bu hareket ebediyen böyle devam edecek ve hiç bir değişiklik göstermiyecektir. İşte madde kanunu bunu bize öğretiyor. Bütün maddi hadiseler aynı şartlar altında daima aynı neticeyi verirler. Biz buna maddenin atalet hassası diyoruz. Bu atalet halini kabul etmek maddelerin maksatlı değişme imkanını ortadan kaldırır. Çünkü, muayyen gayelere doğru değişebilen maksatlı hareketlerle, hareket istikameti asla değişmemek vasfında olan atalet halini aynı şey telakki edemeyiz. Şimdi, bu suyun akışında bize göre zahir olan hiçbir maksat yoktur. Şu halde bu akış atıl bir harekettir. Bunun yanında diğer bir takım sulp maddeler daha vardır; ve bunlar tabi oldukları maddi kanunlara göre kesafetleriyle suyun akıcılık hassasına karşı koyabilirler. Bunlar da evvelkiler gibi atıldırlar. Bu iki maddenin birbirine zıt hususiyeti karşılaştığı zaman birbirini ifna etmeğe çalışır. Yani eğer sulp maddenin salabeti mayi maddenin akıcılığından daha kuvvetli ise ona karşı koyar. Fakat bunların ikisi de atıl olduğundan hiç bir vakit sulp bir cisim kendiliğnden kalkıpta muayyen bir maksada göre akan bir suyun önüne durmaz. Bu hal ancak dışardan bir müessirin yardımiyle olur. Eğer bu tesirde bir maksat yoksa o zaman biz bunu, istikametleri kendi kendine değişmiyen iki kuvvetin rasgele çarpışmasından ibaret sayarız. Fakat bu iki hareketin çarpışmasından maksatlı bir hadise meydana gelirse o zaman atıl olan maddi enerjiye diğer bir amilin karıştığını ve bu amilin müessiriyeti ile evvelkilere hakim olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. İşte bu noktada maddi enerji ile bu şuurlu amilin birbirinden ayrıldığını görürüz; zira evvelce maddi enerjinin maddeden asla ayrılmıyacağını ve hatta bunun mevzubahis bile olmıyacağını hatırlatmıştık; halbuki burada suyun ve sulp maddenin malum olan enerjilerine, kendilerinde evvelce tanımadığımız üçüncü bir enerjinin daha karıştığını görüyoruz. Bu, nerden çıktı?... Biz böyle maksatlı bir hareketi hiçbir maddede görmüyoruz. Haydi ucuz bir izah yolu olarak insan elinden çıkmış olanları dimağ cevherlerine, asabi sistemin keşfedilmemiş işgörümlerine bağlıyalım; Fakat insan elinden çıkmamış tabiatın bu neviden maksatlı diğer sonsuz hadiselerini hangi maddenin sırtına yükleteceğiz?... Tabiatın da bir dimağı, bir sinir cümlesi mi vardır?.. Öyle ise evvela bunun anatomisini ve fizyolojisini yazmak lazım gelir.
Fakat misalimizdeki suyun akışını maksatlı olarak değiştiren bu amil, maddelere yüklenmiş bir şey de değildir. O, ancak bir maksat uğrunda maddi enerjiye istikamet veren bir tezahürdür. Bunun amili maddenin ne içindedir, ne de dışında. Ve ona bir mekan tahsis etmeğe de imkan yoktur.
Bu bilici müessir amilin maddeden ayrı bir varlık olduğunu şundan da anlıyoruz ki hadiselerde bu tezahür görülmediği anda da maddeler kıymetinden hiç bir şey kaybetmiyor. Mesela yukarki misalde arazi şartlarına tabi olarak tesadüfen suyun istikametini değiştirmesiyle, bir tarlayı sulamak için onu başka yere akıtmak aynı kıymette fiziki bir hadisedir. Bununla beraber ikincisine başka unsur karışmıştır ki bu da maksat ve görgüdür.
Burada ayrıca mühim bir nokta daha vardır; o da bu maksadın bir müessiriyetle beraber yürümesidir. O halde bütün bu hadiselerde doğrudan doğruya göremediğimiz bir amil var ki biz onu ancak maddeler üzerinde maksatlı bir müessiriyet halindeki tezahürleri ile tanıyabiliyoruz.
Şimi alimleri, fizikoşimik maddelerin ne basit, ne de mürekkep hallerinin hiç birisinde böyle maksatlı bir müessiriyet tezahürünün bulunabileceğinden bahsetmiyorlar.
Maksatlı müessiriyet, ataletin zıddıdır; bu, maddenin atıl haliyle tarif edilemez. Maksatlı müessiriyet, hareketlere ebediyet kadar çeşitli şekiller verebilir; halbuki atıl olan maddi enerji maddenin oluş haliyle kaim ve sabittir. O halde bu maddi enerjiye karışan maksatlı müessiriyet amilini arızi ve harici telakki etmek icabeder.
Burada diğer mühim bir meseleye temas etmek zorundayız; Acaba kainatta maksatlı müessiriyeti sinesinde taşımıyan maddi tezahürler var mıdır? Hayır! Zaten eğer maddi kainatın hadiselerinde maksatlı müessiriyetlerin rolü olmasaydı bu hadiselerin manası kalmazdı. ( a ) Ve kainat nizamsız, abes işlerle dolmuş bulunurdu. Halbuki bu maksatlı müessiriyetler maddeden maddeye, hadiseden hadiseye atlıyarak binbir çeşit tertipler içinde atıl maddi enerjilere, kainat nizamına göre, istikamet vermektedir. Burada akla hemen şu itiraz gelebilir: Mademki maksatsız maddi tezahür yoktur, o halde maksadı maddi tezahürlerden ayırmak veya ayrı düşünmek yerinde olmaz, ve yukardaki mütalaalar da bu bakımdan kendi kendine çürümüş olur. İlk hamlede bu düşünce doğru gibi görünebilir. Fakat hakikatte böyle değildir. Dikkat edilirse hadiselerdeki maksatların sık sık değiştiği görülür; aynı hareketler üzerinde sayısız değişmeler gösteren bu maksatlı tezahürleri maddenin değişmiyen hareketleriyle karıştırmamak lazım gelir. Muayyen bir hedefe doğru fırlattığım bir taş parçasının elimden aldığı kuvvetle olan hareketi başka şeydir, o hedefe gitmek için olan hareketi başka şeydir. Bunlardan birincisi fizikoşimik bir hadisedir, ikincisi ruhi tezahürdür. Bu taş bir cam kırabilir, bir kediyi korkutabilir, bir çukuru doldurabilir v.s. Fakat bütün bu sayısız maksatlı değişmelere vasıta olan taşın hareketi daima aynı atıl, maddi harekettir.
Kainatın hilkati, aklımızın almadığı yüksek gayelere matuftur; bütün maddi varlıkların illeti bu olduğuna göre maddi hadiselerin bu gayeler yolunda vasıta olarak kullanılacağı ve hiç bir maddi enerjinin, bunu temin eden yüksek amillerin müessiriyetinden kurtulamıyacağı tabiidir. Maddenin hareketi kör bir enerji halinde tecelli eder. Bunda kendiliğinden bir maksat aramak abestir. Zira bu hareketin husulü şu veya bu maksat için olmayıp maddenin bir oluş zaruretidir. Bu hareketin her hangi bir maksat uğrunda kullanılması ancak başka bir amilin müessiriyetine ait bir keyfiyet olur ki bu da maksatlı müessiriyetin maddi enerjiye karışmasıdır.
Hülasa, ataletle muttasıf olan kainatın hiçbir maddesinden kendi kendine maksatlı hareketler beklenemez. Bunlar atıldırlar, kördürler; ve eğer kainat yalnız bunlardan ibaret olsaydı bir hercümerç içinde çoktan yıkılıp giderdir. Fakat her maddenin oluşu, her hadisenin vukua gelişi M u t l a k varlığın kanunları altında cereyan eder. Ve ruhlar da sayısını bilmediğimiz diğer varlıklar gibi tekamül derecelerine göre bu kanunları tatbik etmek hususundaki müessiriyetlerini maddi kainatta gösterirler. İşte bu noktadan itibaren Mutlak Varlık ve ruh hakkındaki yüksek duygularımız bütün maddi fikirlerden tecerrüt etmiş bir halde içimizde yavaş yavaş doğmaya başlar. Kendimizi yoklıyalım; eğer böyle bir duygunun nüvesini henüz varlığımızda bulamıyorsak tabiat ilimleri ve bilhassa insan bilgisi yollarında katetmekliğimiz lazım gelen daha çok uzun mesafeler var demektir.