E – NEO-İSPİRİTÜALİST DÜŞÜNCEYE GÖRE RUHLA BEDEN MÜNASEBETİ
a – Ruh - beden münasebeti hakkında yeni ispiritüalist görüş nerden çıktı?..
Burada bizim söyliyeceğimiz ve klasik bilgiye ilave edebileceğimiz şeyler, dört buutlu alemdeki Üstatlarımızdan almış olduğumuz tebliğata dayanır. Biraz yukarda da söylediğim gibi, bunlar klasik ispiritizmayi nakzedici değil, bilakis onu tasdik ve takviye edici mahiyettedir.
Bu tebliğat tırnak işareti içinde gösterilmiştir. Burada herşeyden evvel şunu beyan ederim ki bu tebliğata vasıta olan medyomumuz, o sıralarda ispiritizmanın veya tecribi ispiritüalist telakkilerden her hangi birinin nazariyatına vakıf değildi. Bununla beraber alınan tebliğatta ispiritizmanın en yüksek derecelerdeki talimatına tevafuk eden ve onu birçok yerlerinde tamamlıyan bilgiler vardır. Fakat daima tekrarladığım gibi, hiçbir fikrin sıhhati hakkında, hiçbir kimseyi ikna etmek daiyesinde değilim. Buna hem ihtiyaç, hem de imkan yoktur.
b – Perisprinin bedenle irtibatını temin eden
maddi vasıtalar
Ruhu maddeden ayıran en mühim vasıf, onun müessiriyet kudretidir. Ruh bu kudretinin inkişafı nispetinde maddeleri kullanır. Fakat bu müessiriyetin maddeler üzerindeki tahakkuku gene maddeler vasıtasiyle olur. Ruh, bir maddeye, ancak o madde ile alakası bulunan diğer maddeleri kullanarak tesir eder.
Evvelce söylediğimiz gibi, bu vasıtaların başında ruhtan asla ayrılmıyan, ruhun madde kainatında tekemmül ettirdiği perisprisi gelir. Şu halde ruhun bedenle birleşmesi, perisprisinin onunla birleşmesi demektir. Hakikaten perispri bedenin bütün aksamına hulül etmiştir. Üstat şunu söylüyor: << Ruh perisprisi ile bedenin bütün aksamına hulül eder. >>
Fakat burada akla başka şeyler de gelir: Evvelce geçen perispriye ait sözlerden anlaşılacağı gibi ruhun bu tesir vasıtası tabii halinde iken fevkalade seyyaldir. O kadar ki onun bu haliyle dünyamızdaki hiç bir madde üzerine doğrudan doğruya tesir edebilmesi mümkün olmaz. Bunun içindir ki biz, ölmüşlerimizin ruhi tezahürlerini dünyamızda doğrudan doğruya göremiyoruz.
Şu halde perispri bedenle münasebet haline geçebilmek için evvela bir hal değiştirmeğe mecburdur. İlerideki enkrnasyon bahsinde bu hususta izahat verilecektir.
Fakat madde ile birleşmek üzere perisprinin azçok kesif bir hale gelmiş olması da bu işe kafi gelmez. Bunun için bazı diğer mutavassıt maddelere lüzum vardır. Bu maddeler perispri ile beden unsurları arasında birtakım seyyal vasıtalardır. Bu mutavassıt maddelere lüzum vardır. Bu maddeler perispri ile beden unsurları arasında bir takım seyyal vasıtalardır. Bu mutavaassıt seyyaleler bizim mutat tetkik vasıtalarımızla alakalanamıyacak kadar ince ve yüksek vibrasyonlara malik bulunduğundan kolaylıkla tesbit ve takdir edilemezler. Binaenaleyh biz bunların pek azını ve belki de en az ehemmiyetli olanlarını tanımağa çalışıyoruz. İşte hararet ve elektriyet gibi amiller bu vasıtaların en malum ve en kaba olanlarıdır.
Fakat burada asıl mühim ve daha yüksek tertipte bir takım amiller daha vardır ki bunlar perisprinin bedenle irtibatında doğrudan doğruya rol oynarlar. Bunlar hareketlerindeki sürat ve tabiatlarındaki incelik itibariyle dünyamızın belki en yüksek tertipteki maddeleri arasında bulunan bir takım hayati unsurlardır. Bunlardan bizim ilk bahsetmek istediğimiz unsur asabi seyyaledir; ilerideki bahislerde, aynı derecede ehemmiyeti haiz, manyetik kuvvet, hayvani mıknatısiyet, beşeri radyoaktivite… gibi isimlerle müellifler tarafından adlandırılmış diğer bir seyyaleden bahsedilecektir ki biz buna hayati seyyale demeği tercih ediyoruz. Zira bunun ya doğrudan doğruya veya asabi seyyaleler üzerine tesir etmek suretiyle, bedenle perispri arasındaki münasebetleri temin eden mühim bir unsur olduğuna kani bulunuyoruz.
Burada şunu da hatırlatalım ki, gene ruhi müessiriyetle, bu hayati seyyaleler birbirine inkilap edebilir. Mesela asabi seyyale hayati seyyale halini alabildiği gibi hararet de diğer bir seyyaleye geçebilir. Bütün bu işler uzviyetin ihtiyacına göre ayarlanmış olan, evvelce bir nebze bahşetmiş bulunduğumuz, kimyevi hadiselerdeki gibi ruh tarafından tertip ve tanzim edilir. Ve orada olduğu gibi buradaki hadiselerin de çoğundan bizim haberimiz yoktur.
Demek bu hayati unsurlardan her hangi birisi uzviyette azalır, çoğalır veya ölçüsüz değişmelere maruz kalırsa, ehemmiyeti derecesine göre, bedenle perispri arasındaki rabıtalar gevşemeğe başlar; ve hatta bu kemmi ve keyfi değişmeler aşağıdan veya yukardan hayat için lüzumlu olan hududu geçerse perispri-beden gevşekliği arta arta definitif bir degajman’a kadar gidebilir, yani perispri bedenden kati olarak ayrılır ve ölüm hadisesi meydana gelir.
Binaenaleyh beden-perispri münasebetlerini temin ve idameye vasıta olan bu hayati amilleri uzviyette azaltıp çoğaltan bütün iç veya dış müessirler, tesir derecelerine göre, perispri ile beden arasındaki bağları azçok gevşetir veya büsbütün koparabilir.
Uzviyette vukua gelen hazım, deveran, teneffüs gibi birtakım hayati fonksiyonlar, temessül – müzadı temessül fiillerini kolaylaştırma yolu ile uzviyete lazım olan bu hayat unsurlarını cansız ve kaba maddelerden temin etmek gayesine matuftur. Demek dışardan aldığı maddelerin kemmi ve keyfi kıymetlerine göre insan kısmen iradesiyle de beden – perispri münasebetleri üzerinde bazı tesirler yapabilir.
Riyazet yolu ile aç kalarak lüzumlu ham maddeler dışardan kafi miktarda alınmayınca beden - perispri münasebetlerini temin eden hayat cevherleri azçok bir zaman sonra uzviyette azalmağa başlar; bu halin neticesi olarak evvela perispri ile beden arasındaki bağlar gevşer ve ruh beden dışında daha serbes olarak melekelerini kullanmak imkanını bulur, böyle bir insanda insanüstü bir takım tezahürler belirir. Bütün bu işlerden, haberi olmıyanlar bu hali bir << keramete >> atfederler. Bazı mezhep salikleri arasında buna dair bir çok misaller vardır. Fakirler ve bazı zahitler bu miyandadır. Fakat bu hayat unsurları üzerine doğrudan doğruya tesir ederek onların kemiyet ve keyfiyetlerini değiştirmek suretiyle, irade dışında kaldığı için, bittabi evvelkilerden daha aşağı tertipte bir beden - perispri gevşekliği ve bunun neticesinde de bir ruh degajmanı, ruh serbesliği husule getirilebilir. Bunlar birtakım ham maddeleri uzviyete sokmakla mümkün olur ki bu maddelerim mühim bir kısmı hekimlikte kullanılmaktadır. Bunlar umumiyetle zehirli maddelerdir ve başlarında da afyon ve mürekkebatı gelir. Fakat bütün uyutucu maddeler, birçok müsekkinler veya münebbihler hayat unsurlarını azaltıp çoğaltmak suretiyle beden-perispri münasebeti üzerine azçok tesir edebilir. Hekimlik bunlardan - çok defa ampirik olarak - muhtelif maksatlar uğrunda, muhtelif şekillerde istifade etmektedir.
Hatta bunların tesirleri o kadar ileri gidebilir ki eğer bu maddelerden pek kuvvetli dozlar vücude sokulursa neticede husule gelecek olan beden - perispri gevşekliği kati bir kopma haline müncer olabilir.
Bunların misallerini de orta çağlarda revaçta olan sihirbazlarda görürüz. ( 107 ) İkinci kitabımızın hipnoz ve dedubluman bahislerinde bu mesele üzerinde biraz daha durulacaktır.
Fakat ruhi tesirlerle de, beden - perispri münasebetlerini tanzime yarıyan bu hayat unsurlarında bazı kemmi ve keyfi değişiklikler husule getirmek suretiyle degajman hallerine uğramak mümkündür. Müstakbel akıl tababetinin bu ruhi mihanikiyetten çok büyük faydalar temin edebileceğini zannediyoruz. Ve zannediyoruz ki telkin ve kendi kendine telkin tecrübeleriyle şimdilik bunun, belki çok iptidai bir şekilde mütalaasına teşebbüs edilmiştir bile. Okuyucularım bu bahse ait bazı tafsilatı da ikinci kitapta bulacaklardır.
Beden - perispri bağlarına ait hayat unsurları hakkında bu umumi mütalaayı yaptıktan sonra biraz da asabi seyyaleden bahsetmeği faydalı görüyoruz.
Sinirlerde böyle bir seyyalenin dolaşıp dolaşmadığı meselesi bütün fizyolojiciler tarafından ittifakla halledilmiş değildir. Bazıları bu seyyaleyi kabul etmez ve hassi idrakin husulü için sinir yollarının ihtizaz hareketlerini kafi görür.
Gerek fizyolojiden, gerek metapsişik araştırmalardan alınmış neticeler bizi, sinirlerde mevcut olan bir seyyaleye inanmağa sevkediyor. Bunları ayrı ayrı ve uzun uzadıya burada zikretmek mümkün değildir; ancak, bizi buna inandıran mülahazalardan bir ikisini kısaca arzetmeği lüzumlu görüyorum.
Maddesiz ihtizaz olmaz. İhtizazların inceliği ve yüksekliği de kendilerini hamil olan maddelerin inceliği ve yüksekliği ile mütenasip olur. Bu da maddi bir prensiptir. Affınızı dileyerek bir tabir kullanacağım: bir davuldan, kemanın dördüncü oktavına ait bir sesi bekliyemeyiz. Halbuki ne kadar yüksek tertipte yapılmış olursa olsun asabi cümlenin fizikoşimik maddi unsurları, esiri-havi ihtizazları doğrudan doğruya alabilecek kabiliyette değildir. Zira bunlar, gene bu nevi ihtizazları alma kabiliyetinden mahrum olduğu bilinen, uzviyetin diğer aksamının malik olmadığı, bir hususiyet vardır ki oda asabi seyyale dediğimiz unsurları imal edebilme kabiliyetidir. İşte bu kabiliyet onları uzviyetin daha yüksek tertipteki unsurları arasına koymuştur.
Biliriz ki bir sinir ortasından kesilirse bir müddet sonra muhitte kalan parçası ölür, hayatını muhafaza edemez; halbuki merkez tarafında kalan kısım eskisi gibi yaşamakta devam eder. Bundan ilk çıkan netice şu olur: Sinir merkezlerinden sinirleri besleyici unsurlar çıkar ve bunlar sinir yollarında akarak onları besler. Acaba sinirleri besliyen bu unsurlar nelerdir? Bunların mahiyetlerini araştırmağı fizyoloji alimlerine bırakalım, fakat bizim burada tesbit edeceğimiz noktalar şudur: Evvela sinir merkezleri, sinir yollarını besleyici bir hayat unsuru imal eder, saniyen bu unsur sinirlerde akıp gider. Bu unsura veya seyyaleye verilecek ismin kıymeti tali derecede kalır.
Gene bahsimize dönüyoruz: Demek sinir yollarından birtakım seyyaleler akar ve bunlar sinir merkezlerinde imal olunur. İşte biz bu seyyaleyi bedenle perispri arasındaki münasebetin teminine yarıyan bir hayat unsuru olarak kabul ediyoruz.
Bu seyyale nedir?.. Hiç şüphesiz bir maddedir. Hem de kainatın diğer yüksek maddelerine nispetle oldukça kesif bir madde. Bu maddenin laboratuvar yolu ile hüviyetinin henüz tesbit edilememiş olması onun doğrudan doğruya fizikoşimik vasıtalarımızla alakalı bulunmamalarından ileri gelmektedir. Bunlar ancak kendileri ile ayarlı yüksek ihtizazlardan müteessir olurlar. Ve gene o neviden ihtizazlar üzerine tesir edebilirler. İşte bunun içindir ki hakiki hüviyeti tesbit edilemediğinden, şimdiye kadar esirin varlığı nasıl fizikçiler arasında münakaşa edilmiş ise tıpkı onun gibi asabi seyyalenin mevcut olup olmadığı meselesi de fizyolojistler arasında münakaşa edilmektedir.
Metapsişik tetkikat bakımından perispri ile beden arasında mutavassıt maddi unsurların bulunduğunu gösteren bir çok tecribi müşahedelerden başka böyle vasıtaların bulunmasını zaruri kılan sebepler de vardır. Ve bu sebeplerden birisi biraz evvel yazdığımız gibi perisprinin kaba dünya maddeleriyle doğrudan doğruya münasebet haline geçemiyecek kadar seyyal bir tabiatta olmasıdır.
Ruh doğrudan doğrudan bedene tesir edemiyeceği gibi perisprisiyle de ona doğrudan doğruya müessir olamaz. Bunu bir misalle izah etmek istiyorum:
Ben şu yazıyı yazarken sulp halindeki kalemi gene sulp halindeki maddeler vasıtasiyle tahrik edebilirim. Bu vasıtalar da et ve kemikten müteşekkil kolum, elim ve parmaklarımdır. Fakat burada yazıyı yazdıran amil hiç şüphesiz bunlar değildir. Gerçi bunlar kaleme nazaran aktif bir durumdadırlar fakat elimi idare eden yüksek sinir cümlesine nazaran pasiftirler, daha doğrusu evvelkine göre amil, ikincisine göre vasıtadırlar. Demek, kalemle elimi yazdırtan daha yüksek bir vasıta vardır ki bu da sinir cümlesinde bulunan asabi seyyaledir. Fakat bunlar da birer amil değildir, kandilerinden daha yüksek vasıtaların vasıtasıdır. Felçli hastaların hali bize bu hususta bir fikir verebilir, Bunlarda asabi seyyaleleri hasıl eden merkezler her hangi bir kısmına intikal etmemektedir. Ruhla, bedeninin felçli olan kısmı arasındaki mutavassıt maddeler zincirinden bir halka kopmuş olduğu için bütün arzu ve cihetlerine rağmen insan bu kısmını hareket ettiremez.
Demek sinirlerdeki seyyale daha yüksek cevherler yolu ile ruhtan gelen ihtizazları vüçudun her noktasına götürdüğü gibi, dışardan gelen ihtizazları da aynı yollardan ruha nakleder. İtibari olarak ruhu bir dairenin merkezinde gibi düşünürsek merkezle muhit, yani beden arasında birtakım maddi santripet ve santrifüj yolların bulunduğunu ve bu yolların çeşitli maddelerden yapıldığını söyliyebiliriz.
Asabi bir merkezin ölümü o merkezle alakalı, vücudun herhangi bir yerindeki hayatiyetin azalmasını mucibolur. Yani asabi bir merkezin imal ettiği hayat seyyalesinden mahrum kalan uzviyetin bir parçasındaki hayati fonksiyonların teşevvüşe uğradığı görülür. Bütün asabi merkezlerin faaliyetten temamiyle durması da, aynı sebepten dolayı, bütün bedenin ölümünü mucip olur. Bu hal, bize göre, ruh müessiriyetini beden üzerinde tahakkuk ettirecek olan perisprinin bedenle münasebetini temin eden hayat unsurlarından mahrum kalmasının bir neticesidir.
c – Perisprinin lüzumu
Ruh, madde kainatında perispri ile irtibat peyda ederek doğmuştur. Perispri, madde kainatında, kendisine refakat etmesi zaruri olan bir tesir vasıtasıdır.
Ruhun perispri ile olan irtibatı okadar sıkıdır ki: onun madde kainatında doğması, perispri ile birleşmiş hale geçmesi demektir, diyebiliriz.
Ruh bu kainattaki görgü ve tecrübesini arttırmak için bir tesir vasıtasına mühtaçtır. O, ilk zamanlarda acemice kullandığı müeessiriyetini, ancak bu vasıta ile gittikçe daha görgülü ve tecrübeli bir şekilde kullanabilmek melekesini kazanacaktır. Perisprinin lüzumuna dair Üstadımızdan aldığımız bazı tebliğatı aynen veriyorum; bunlar bizim söyleyebileceklerimizden daha çok şümullü ve verimli manaları taşır:
<< Perispri, ruhun madde aleminde bir vasıtai tesirdir. Ruhların maddeler alemindeki mevcudiyeti için bu vasıtai tesir mutlaka lazımdır. Ruhların madde ile irtibatı, evvelki celselerden birinde mevzubahis olan perispri iledir. >>
Acaba perispriden ayrı bir ruh düşünülemez mi?
Düşünülebilir. Fakat böyle bir ruh madde aleminde hiçbir tezahür gösteremez. Bunun da manası şudur: Evvelce söylediğimiz gibi, perispriden ayrı düşünülen bir ruh artık bizim bu maddi kainatımızda bulunmaz. Şu halde perispri ruhun lazım gayrı müfarikı değildir, bununla beraber madde kainatında bulunan bir ruh, perispriden asla ayrılamaz. Bu fikirleri de gene Üstadın dilinden açık bir ifade ile dinliyoruz:
<< Perisprisiz bir ruh düşünülebilir: Fakat böyle perisprisiz bir ruh madde aleminde kendini göstermez. Ruh, perispriden hiçbir vakit ayrılamamakla beraber ruhun mevcudiyeti için perispri lazım gayrı müfarik değildir.
<< Ruhun perispriden ayrılamaması, mevcudiyetinin onsuz tecelli edemeyişinden değil, onu kendisine bir makar ittihaz etme ihtlyacındandır. Tıpkı her hangi bir cismin var olabilmesi için mekana ihtiyacı yokken mekandan vareste olmaması gibi. >>
Demek, ruhun perispri ile olan bağlılığı, onun madde kainatındaki varlığının bir zaruretidir. Daha doğrusu ruhun bu kainattaki varlığı fikri, perispri ile olan rabıtası fikrinden ayrılamaz.
Bunların ikisi beraber gider. << Perispri ruhun bir mahalli temerküzüdür. Her ruhun bir mahalli temerküzü vardır. >> ( 51 ) . Bu sözlerden anlıyoruz ki ruhun madde kainatındaki bütün varlığı, onun buradaki tezahür imkanları ve müessiriyeti bakımından perisprisinde toplanmıştır.
<< Perispride rejenerasyon [ 1 ] mevzuubahis olamaz. >> ( 51 ) Bu da ruhun perispriden ayrılamıyacağını başka bir bakımdan teyit eden bir ifadedir. Perispri aşağıda söyliyeceğimiz gibi tekemmül eder. Fakat onda fizik bedende gördüğümüz gibi hüceyrelerin ölmesi ve yerine yenilerinin gelmesi bahis mevzuu olmaz.
Ruhla perispri arasındaki rabıta yalnız çözülmez olmakla kalmaz, aynı zamanda bu rabıta son derece sıkı ve samimidir. Hatta Üstat bir yerde: << Ruh ancak perisprisi ile maddedir. >> diyor. Demek gayrı maddi olan ruha perisprisiyle, bu sıkı bağı yüzünden, madde nazariyle bakabiliriz. İşte bu sebeptendir ki hiçbir filezof, hiçbir alim maddeden ayrı bir ruh düşüncesini kabul edememiş ve anlatamamıştır. Hatta teozofların ve birçok eski hikmet üstatlarının saf halinde tasavvur eder gibi göründükleri ruhu gene maddi vasıflardan ayıramadıklarına şahit oluyoruz.
d – Perispri nedir?...
Perispri nedir?... Şüphesiz perispri bir maddedir. << Perisperi ruhun kendi enerjisi ile tekasüf ettirdiği hafif bir maddeden ibarettir. >> ( 51 ) Akademik bahisler arasında bu neviden bir maddenin ismi geçmemiştir. Bu hal perisprinin fizikoşimik vasıtalarımızla doğrudan doğruya alakadar olamıyacak kadar yüksek bir süptillik derecesine malik bulunmasından ileri gelmektedir. Esasen biraz evel söylediğimiz gibi bundan daha az
[ 1 ] Uzviyette bir huceyrenin ölerek yerine yenisinin kaim olması.
seyyal olan asabi seyyaleler bile bizim vasıtalarımızla kabili takdir değildir. Netekim yukarda bahsettiğimiz felçli bir adamın kesif maddelerden yapılmış kolu, aradaki mutavassıt, asabi seyyalelerden mahrum olunca nasıl perispri ile temas haline geçemiyor ve ruhtan gelen emirlere itaat etmiyorsa fizikoşimist bir alimin aletleri de öylece perisprital maddelerden doğrudan doğruya müteessir olmaz. Zira perispriyi teşkil eden maddeler ne kadar kesif olursa olsun gene dünyamızda en süptil olarak tanıdığımız maddelerden daha süptildir. Yani bu neviden maddeler, dünyamızın tabii şartları altında tanıdığımız maddeler arasında bulunmamaktadır. << Perisprinin en kesif hali de insanlarca henüz malum olmıyan yüksek maddi mertebelerde bulunur. Bu mertebelerdeki maddeler, sizce malum olan bütün kesafet mertebelerinden daha seyyaldir. Binaenaleyh en geri bir perispriyi teşkil eden meddeler dünyanın en seyyal maddelerinden da seyyaldir. >> ( 51 )
Perispriyi doğrudan doğruya tesbit etmeğe çalışanlar çok olmuştur. Mesela hemen ölümü müteakip cesedin birkaç gram kaybettiği görülerek aradaki bu ağırlık farkı perispriye atfedilmiştir. Fakat yukardaki sözlerden de anlaşıldığı gibi dünyamızın maddeleri arasında yer tutmıyan seyyal bir maddenin kaba dünya ölçüleriyle doğrudan doğruyo tesbit edilemiyeceğini kabul etmemiz lazım gelir. << Perispri, bu günkü dünya vasıtalariyle kabili vezin değildir. >> diyen Üstat bu hususta sormuş olduğumuz bir suale aşağıdaki mütemmim izahatı da ilave ederek bizi tenvir ediyor: << Siz perisprileri doğrudan doğruya idrak edemezsiniz. Ancak muavin vasıtalarla onu tabii halinde tesbit etmek mümkün olur. >>
Fakat araştırıcılar bu vasıtalara da baş vurmamış değillerdir. Mesla; 1934 senesi Barselon Uluslararası İspritizma kongresine verilen bir rapora göre Amerikalı Dr. Ra. Watters 1933 de Vilson odasının fizik imkanlarından ve şartlarından istifade ederek orada çekirge ve fareleri öldürüp bu hayvanların perisprilerini fotoğrafla tesbit etmeğe muvaffak olmuştur.
Bu tecrübeye ait kongreye verilmiş rapordan bazı parçaları hulasa ederek yazıyorum.
Bu husustaki tecrübeleri yapan zat, Bay Dr. Ra. Watters’dir. Kendisi Amerika Birleşik Devletleri ülkesinde ilmi bir enstitünün müdürüdür ve tanınmış birinci sınıf alimlerdendir.
Tecrübeyi anlatmağa başlamazdan evvel atomun bünyesi hakkında kısaca görüşmek lazımgelir.
Maddelerin atomlardan müteşekkil oldukları malumdur, Atomlar menfi elektrikle mahmul elektronlarla, müspet elektrikle mahmul protonlardan mürekkeptir. Elektronlar, tıpkı şems manzumesinde yıldızların güneş etrafında dönmesi gibi, bir merkez etrafında, yani protonların etrafında hareket ederler.
Bir elektron mahrekini saniyede 1400 mil süratle kateder. Bu hesaba göre bir elektron, protonunun etrafında saniyenin bir milyonda biri kadar kısa bir zaman zarfında takriben yedi bin milyon defa döner!
Elektriki hamulesi bakımından bir atom nötür bir haldedir. Eğer bu atomun elektronlarından birkaç tanesi kaldırılırsa muvazene bozulur; yani protonun + elektriği galip gelir ve atom müspet bir iyon haline girer. Bilakis atoma elektron ilave edilirse gene muvazene bozulur, fakat elektronların – hamulesi atomda galip geldiği için o, menfi bir iyon haline girer. İşte bu hale iyonizasyon derler.
Son zamanlarda radyoaktivitenin keşfi atomun faaliyet tarzına ve bünyesine ait esrara biraz daha nüfuz edebilmemize imkan vermiştir.
Radyoaktif madenlerden alfa ve beta şuaları çıkar. Eğer, mesela, alfa şuaiyle bir atom bombardıman edilirse bu atomun bünyesine tetkike müsait birtakım reaksiyonlar hasıl olur; İşte bunları mütalaa etmek için << Vilsonun insibat odası >> ndan istifade edilir.
Aletin camla kapalı müşahede odasına tetkike muhtaç madde konur; burasını kuvvetli bir lamba tenvir etmektedir. Bir de odanın içinde istenildiği zaman suni bir sis vücude getirilebilir.
Sis tekasüf edince sulp cisimlerin üzerinde toplanmağa mütemayildir. Mesela bir suyu kaynatırken buhar halinde gördüğümüz madde su buharının kendisi değildir, zira su buharı görünmez. Bu manzara, hava zerreleri üzerinde toplanmış su buharının kesif bir halidir.
Bombardıman şuaı olarak kullanılan alfa şuaı fevkalade bir sürate maliktir. Bununla beraber bu şua mesela havanın atomlarından geçerken onların ancak bir iki elektronunu koparabilir. Fakat bu suretle elektronları eksilmiş olan atomlar bir iyon haline geçer, yani burada bir iyonizasyon hadisesi vukua gelir. İyonların hususiyetlerinden biri de rutubeti cezbetmeleridir.
İşte tecrübe esnasında alete su buharının sevkedilmesinin sebebi budur. Zira odada husule gelmiş iyonlar üzerinde buhar zerreleri toplanarak onları görünür ve hatta fotoğrafları alınabilir bir hale koyar.
Bunları kısaca anlattıktan sonra perisprinin bu usulle fotoğrafını almak ameliyesini daha kolay anlamak mümkün olur.
Mademki su buharı iyonlar üzerine konarak onları fotoğrafla tesbit edebilecek bir hale koymaktadır; o halde acaba - eğer iddia olunduğu gibi maddi bedenin dışında daha ince bir esir bedeni ( corps etherique ) varsa ne kadar ince olursa olsun - bu bedenin eczası üzerine de, iyonlarda olduğu gibi, konarak onu görünür, fotoğrafı alınabilir bir hale sokamaz mı?
İşte yukarda adı geçen Amerikalı doktorun tahkik etmek istediği mesele bu olmuştur. Doktorun burada tecrübe hayvanı olarak kullandığı mahluklar çekirge, kurbağa, kelebek ve faredir.
Tecrübe evvela çekirgeler üzerinde yapılmıştır ve şöylece hazırlanmıştır:
Çekirgeler uyuşturulduktan sonra eterle meşbu bir pamuğa sarılıyordu. Bu suretle hareketsiz bırakılan hayvanlar pamuğun içinde eterin tesiriyle, müşahede odasında, ölüme terkediliyorlardı. Artık böceğin can çekişme halini beklemek lazımdı. Bu anın geldiğine hükmedilince hemen odaya su buharı sevkedilerek fotoğraf makinesi harekete getiriliyordu. Hayvan, ölümünü müteakip, derhal müşahede odasından çıkarılıyor, kendisine kuvvetli bir münebbih olan adrenalin şırınga ediliyordu. Bazen adrenalin şırıngasını müteakip böcek tekrar canlanıyor ve bu suretle fotoğraf alınmasının uygun bir ana rasgelmemiş olduğu anlaşılıyordu.
Tecrübeler şu neticeleri vermiştir:
Evvela 100 tane çekirge alınmış, bunların ellisi esas tecrübeye, diğer ellisi de hangi nevi öldürme şeklinin muvafık olduğunu anlamak için yapılacak diğer bir tecrübeye ayrılmıştır.
50 çekirgeden: on dördüne ait plağın üzerinde çekirgelerin hayali görülmüştür. Bu çekirgelerin hepsi adrenalin tecrübesinden sonra 8-14 saat müşahede altında kalmış ve hiç birisi hayat eseri göstermemiştir. Mütebaki klişelerde hiçbir hayal görülmemiştir. Bunlardan bir kısmı fotoğrafı alındıktan sonra tekrar dirilen, yani ölmezden evvel resim alınan, diğer kısmı ihtimal henüz resmi alınmadan ölen çekirgelere ait klişelerdi. Yani, bunlarda ölüm anının tayiyinde bir isabetsizlik vardı. Çekirgeler muhtelif zamanlarda ölüyordu ve her vakit tahminde isabet vaki olmuyordu.
Burada hayali şekillerin birtakım gaz bulutlarına veya lekelere ait olması ihtimalini düşünenlere karşı doktor şu noktaları tebarüz ettiriyor: Gölgeler tamamiyle çekirgelerin bedenlerine benzemektedir. Ve cismani bedenle bu şeklin muhitleri birbirine tamamiyle tetabuk etmektedir. Demek esiri beden cismani beden cesametindedir. Bundan başka kurbağalar, fareler ve kelebekler üzerinde de ayni tecrübeler yapılmış ve onlara ait klişelerde de bu hayvanların cismani bedenlerine müşabih ve uygun gölgeler görülmüştür. Mesela alınan birçok müspet klişelerde, hiç bir zaman kurbağanın gölgesi çekirgenin bedenine veya çekirgenin gölgesi kurbağanın bedenine uygun gelmemiştir.
Bu hususta yapılan yüzlerce tecrübelerden sonra müellifler şu kanaate varmışlardır: ölüm anında tıpkı bir elbiseden soyunuyor gibi cismani cesetten, o cesede müşabih esiri bir cisim ayrılmaktadır. Her ne kadar tecrübeler şimdiye kadar en basit hayat şeklini temsil eden hayvanlara münhasır kalmış ise de, insanlar da dahil olduğu halde, en yüksek hayat eşkalinde de aynı tecrübe şartlarına riayet etmek suretiyle aynı neticelerin istihsal edilebileceği bedihidir. Demek ki ölmek, cismani cesede muadil diğer bir cesedin serbes hale geçmesidir, ölüm de canlı uzviyette ancak cismani bedene müessir olmaktadır. Ve bu ilmen ve tecrübe ile sabit olmuş bir hakikattir. ( 105 )
Buradaki ameliye perispiriyi tartmak gibi kaba bir iş değildir. Bu işteki muvaffakiyetin derecesi hakkında Üstadın mütalaasını sorduk ondan şu cevabı aldık:
<< Yapılan tecrübeler dünyanızda nakabili içtinap nevakıstan ari değilse de esasında isabet vardır >>
Demek ki bu teşebbüs perispirinin hakikatini araştırmak için akademik bir yolda atılmış ilk adımlardan birisidir.
O halde, henüz fizikoşimik tetkik sahamızda bulunmıyan perispriye ait yüksek maddeleri şimdilik nasıl ve nerde aramalıyız?
Anlaşılıyor ki bunlar dünyamızın maddeleri arasında, hemen elimizi uzatıvermekle bulabileceğimiz yerlerde değildir. Bu günkü görünüşe nazaran bu maddeleri emin bir yolda mütalaa edebilmek için, her şeyde olduğu gibi, burada da tabiatı taklit etmek suretiyle işe başlamak faydalı olur. Tabiat fizikoşimik maddelerle perisprinin arasına bir intikal vasıtası olarak yukarda bahsettiğimiz, daha yüksek tertipteki maddeleri, yani asabi seyyaleyi, hayat seyyalesini… koymuştur. Bunlar olmayınca perispri nasıl doğrudan doğruya dünyamızla münasebet peyda edemiyor ve ruh dünyadan ayrılıyorsa öylece, bu vasıtalara müracaat etmeden kaba aletlerimizle perisprinin mütalaası yapılamaz.
İşte başka alemlerdeki ruhun maddeler üzerindeki müesseriyetini araştırmak ve bilhassa dünyamızdaki kendi varlığımızı daha derin ve şümullü bir vukufta tanıyabilmek için perisprinin mütalaasını bu yoldan yapmıya çalışan bu günün metapsişikçilerini << ilmi çalışma yollarına aykırı >> bir yolda görmek fena bir itiyadın doğurmuş olduğu ruhi bir halettir. Ve bu, yukarda söylediğimiz sebeplerden dolayı ilmi bir düşünc mahsulü olmaktan uzaktır.
Mamafi eğer bu günkü mutat laboratuar vasıtalarımız bu ince maddelerden müteessir olabilecek kadar tekemmül ettirilebilirse hiç şüphesiz kolaylığı ve manipülasyon imkanlarının daha geniş olması itibariyle işe onlarla devam etmek belki de tercih edilir.
Binaenaleyh şimdilik yapılacak iş, iyi kullanılmak şartiyle, canlı varlıkların asabi va hayati seyyalelerinden ve hatta asabi cümlesinden istifade etmektir. << Asabi bir haldir >> diye sükutla geçiştirmek istediğimiz bir çok psiko-fizyolojik öyle haller ve fenomenler vardır ki eğer şimdiye kadar onlar üzerinde ilmi bir selahiyet ve kudretle durulmuş olsaydı, bugün insan hakkındaki bilgimiz bambaşka olurdu. Zira o fenomenler, dünyaya sığmıyan varlığımızı, yüksek maddelerle alakamızı, nihayet bizzat kendimizi bize bugünkünden daha çok iyi tanıtmış olacaktı. Şimdiye kadar her metapsişik araştırma süjesi, hatta bu süjelere kıymet vermek istiyen her metapsişikçi insafsızca ve düşüncesizce << tımarhanelik >> telakki edilmişti. Fakat böyle kolayca verilmiş bir hükmün kendi öz varlığımıza ait bilgileri karartıcı neticelerinden mütevellit mesuliyeti bugün duyan ve takdir eden alimlerin sayısı kafi derecede çoğalmıştır. Burada misal olarak, herbiri akademik ilim sahasında bir otorite sahibi alimlerden birkaç tanesinin fikirlerini okuyucularıma takdim etmek, bu yolda uzun uzadıya söz söylemekten daha faydalı olacaktır:
Evvela meşhur kriminoloji mütehassısı ve Turin Ünivesitesi sinir ve akıl hastalıkları hocası Prof. CESARE LOMBROSO dan bahsetmek isterim. Zira bu zat tetkikatını yapmazdan evvel bütün metapsişikçileri tımarhaneye göndermek istiyenlerin başında bulunuyordu. Fakat ilmi karakteri ve derin görüşleri nihayet kendisini ikaz etti ve evvelki hareketlerinin manasızlığını alenen itirafa mecbur kıldı. İşte hakiki bir alime yakışan temizlikle bu zat şunları söylüyor:
<< İspiritizma fenomenlerinin fevkalade büyük bir ehemmiyeti haiz bulunduğunu ve ilim mahafilinin vakit kaybetmeksizin dikkatini bu tezahürler üzerine çevirmesi lazım geldiğini söylemeğe kendi kendimi mecbur addediyorum….... İspirtizma hadiselerinin imkanlarına karşı evvelce mücadele etmiş olduğumdan dolayı şimdi utanıyorum. >> ( 150 )
Aşağıdaki sözler Darwin’in rakibi, İngiliz Antropoloji Cemiyeti reisi meşhur tabiat alimlerinden RUSSEL WALLACE’ındır:
<< Ben o kadar tam ve inanmış bir materyalist idim ki ruhani bir mevcudiyete ait kafamda hiç bir yer bulunamazdı. Fakat vakıalar muannit şeylerdir ve o vakıalar bana galip gelmişlerdir. İspiritizma fenomenleri diğer bütün ilimlerin vakıaları kadar müsbettir. >> (150 )
Şimdi söz, SİR OLİVER LODGE’undur. Bu zatı bundan birkaç sene evvel Cumhuriyet Gazetesi memleketimizde beş makalesiyle tanıtmıştı. Kendisi elektrik bahislerinde ve bilhassa iyonlar hakkında ki nazariyesiyle şöhret kazanmış büyük bir İngiliz fizikçisidir.
<< Kendi hesabıma ve bütün mesuliyet duygularını idrak ederek derim ki bendeki itminan, psişizmadaki tetebbuatım neticesinde, tedricen ve uzun zamanla hasıl oldu. Yirmi senelik tetkikattan sonra yalnız şahsi mevcudiyetin ( ölümü müteakip ) devamının bir vakıa oluşuna değil, aynı zamanda Ispatyomdan, güç olmakla beraber bazı hususi şartlar altında bize gelebilecek bir muvasala (communiation ) nın da mümkün olabileceğine şimdi inanmış bulunuyorum.
<< Bu hakkında kolayca hüküm verilebilecek mevzulardan değildir. Bu vakıalara ait deliller, ancak vakitlerini feda ederek bu işin mütalaasına ciddi bir surette kendilerini vermiş olanlara müyesser olur. >> ( 150 )
Fizik aleminde birçok keşifleriyle tanınmış büyük İngiliz fizikçisi SİR WİLLAM CROOKES’un bu husustaki sözleri evvelkilerden daha az kati değildir. Birçokları arasına: Thallium’u, radyometreyi keşfeden, maddenin radyan halini tanıtan ve X şualarının mütalaasını kendi ismine izafe edilmiş ( Crookes tüpleri ) tüpleriyle kolaylaştıran ve katot şuaları üzerindeki tecrübeleri yapan bu büyük adamın metapsişik hakkındaki sözleri manasız olamaz.
<< Hakikatine inanmış olduğum ispiritizma fenomenleri hakkındaki şahadetimi reddetmek ahlaki bir alçaklık olur… Ben, bunların mümkün olabileceğini söylemiyorum; bunlar vardır diyorum….....
<< Adi insan zekasından gayrı zekalar tarafından kullanılan bir kuvvetin varlığı ıspat etmek için yaptığım tecrübelere dair zabıtnameleri otuz sene evvel neşretmiştim…... Bu gün, o zamanki ifadelerimde sebat etmekte olduğumu söylemekle beraber onlara birçok yenilerini de ekliyebilirim. >> ( 4 )
FREDERİC MYERS, Cambridge Üniversitesinde profösörüdür, 1900 de Paris Uluslararası Psikoloji kongresinin fahri reisliğine seçilmişti. Bu alim şunları söylüyor:
<< Tecrip ( eksperimentation ) ve müşahede ( observation ), gerek bila vasıta ve gerek telepati ile yalnız yaşıyanların ruhlariyle değil, aynı zamanda bu arz üzerinde bulunanlarla, arzı terketmiş olanların ruhları arasında da muvasala ( communication ) nın vukuuna, biri de ben olan, bir çok araştırıcıları inandısmıştır. >> ( 4 )
Misal çoktur, fakat bu kadarını kafi görüyoruz. Ve bütüm bu alimler yukardaki fikirlerini yazarken, bu işlerle yakından alakalı olmıyan birçoklarının <<tımarhanelik>> telakki ettiği insanlardan istifade etmişlerdir. Bize nazaran bunlar tımarhanelik değildir. Fakat tımarhanelerde bu bakımdan etüt mevzuu olacak ne kadar çok hasta vardır!
Perispri bizce bilinen maddelerden yapılmış olmadığı için onda bizim maddelere ait tanımadığımız vasıfları aramak beyhude olur. Hatta şunu da söyliyebiliriz eğer biz maddeyi ecdadımız gibi yalnız fizikoşimik vasıflar gösteren cevherlerden ibaret sanmış olsaydık, bu manadaki perispriyi maddelikten çıkarmağa ve ona gayri maddilik damgasını vurmağa mecbur olurduk. İşte evvelce de söylendiği gibi gerek şark ve gerek garp teozoflarının aldandıkları nokta buradadır. Onlar ruhu, muayyen bir kemal derecesinden sonra maddeden tamamiyle kurtulmuş ve saf bir hale gelmiş ( veyahut hiç olmazsa maddi libaslarının böyle bir hale girmiş ) olduğuna inanırlar. Bu inanış, hiç şüphesiz, maddenin şümulü hakkındaki düşüncenin ihmal edilmiş olmasından ileri gelmektedir.
Gene evvelce söylendiği, gibi maddenin bizim için nihayeti yoktur ve kainatımızda bulunan her şey maddedir, her ruhi tezahür ancak madde ile tahakkuk zemini bulabilir. Fakat bizim madde hakkındaki idrakimiz ne kadar genişlemiş olursa olsun, onun son merhalelerine kadar uzanmağa kafi gelmez. Ve bir an gelir ki orada bizim maddi idrakimiz durur. Bundan sonra, ya ötesini inkar ederiz veya maddeye gayrı maddilik vasfını yapıştırırız. Esasında ne o doğru olur, ne de bu. İşte perisprinin hali de birisi materyalistler, diğeri de teozoflar tarafından bu akibete uğratılmıştır.
e – Ruhların bedene tesir tarzı ve
perisprinin halleri
Ruhlar bedene ne tarzda tesir ederler
Bu sualin cevabını layıkı ile vermek ve hatta tatmin edici bir şekilde onu cevaplandırmak mümkün değildir. Zira maddenin yüksek meratibi üzerinde ruh müessiriyetinin ne şekilde tecelli ettiğini anlamağa maddi idrakımız müsait değildir. Biz burada ancak, ruhun kaba maddeler üzerinde görebildiğimiz kaba tesirlerini tetkik mevzuu yapabiliriz. Fakat bunlar bile birçok yerlerde bizim için çözülmesi güç birtakım muammalar halini alır ve bizi çok defa çıkmaz yollara sevkeder.
Perisprinin halleri hakkında da aynı sözleri söyliyebiliriz. Hele yukarda bahis mevzuu edildiği gibi, perispriye ait cevherlerin bizim tetkik sahamızda bulunan maddeler arasında olmaması bu işi daha güç bir hale sokar. Binaenaleyh bu bahiste toplıyabileceğimiz bilgiler ancak yüksek tertipteki tetkik vasıtaları ile, yani sinir ve hayat seyyaleleri yolu ile, daha doğrusu insan bedeniyle mümkün olabilir. Ve biz ancak bu yoldaki çalışmalarımızla noksan, fakat çok faydalı bulduğumuz bilgileri edindik. Tıpkı bu bahisleri incelemeğe teşebbüs eden diğer araştırıcıların yaptıkları gibi.
Ruh, perispri vasıtasiyle maddelere istediği şekli verir. Ve gene o vasıta ile maddeleri, ihtiyacına göre, teksif veya tahfif eder. Fakat bunun için ruhun evvela kendi perisprisine hakim olması ve onun istediği zaman kolaylıkla her hangi bir seyyal madde ile münasebet haline koyabilmesi lazımdır. Ruh, ancak bu suretle kendinde meknuz olan yüksek melekelerini, yüksek gayelerine uygun bir şekilde kullanmak imkanını bulabilir. İşte ruhun madde kainatındaki tekamülü fikrine bu düşünce ile ulaşabiliriz.
Acaba ruh perispri üzerinde nasıl işler ve onu işlek bir hale getirmek, tekemmül ettirmek için nasıl hareket eder?
Ruhun kendi varlığında bir enerji mevcuttur. Bu enerji ile o, maddi rabıtalarını temin eden vasıtaları kurar. Bu vasıtalarda çeşit çeşittir. Her vakit tekrar ettiğimiz gibi, bir çok ispiritüalist ve hatta ispiritist kanaatlerin aksine olarak biz maddi rabıtayı bir illet değil, netice olarak kabul ettiğimiz gibi bu bağlardan kurtulmağı da tekamülün bir gayesi değil, vasıtası olarak kabul ediyoruz. Zira eğer maddi vasıtaları ruhun kendi enerjisinden doğan bir netice ve onlarla birleşmesini de bir vasıta olarak kabul etmezsek, ruhun yaratılışı ile maddi kainata girişini aynı şey olarak telakki etmemiz lazım geldiği gibi, ruhun madde kainatındaki hayatiyle tekamül vetiresi arasındaki münasebetleri de anlıyamaz bir hale geliriz. Üstat bu hususta söylüyor: << Ruhun maddeye olan tesiri, kendi varlığında mündemiç bir enerjiyle olur. Ve bu tesir, ruhun bu maddi rabıtalarını temin eden vasıtalardır. >> Ruh, perisprisini kainatın maddelerinden yapmıştır. Bunlar dünyamızın en seyyal, maddelerinden daha seyyal olmakla beraber kainatın yüksek hallerdeki maddelerine nispetle az çok kesif bir halde bulunur ve bunun kesafeti derecesini tayin eden şey de ruhun kemal seviyesidir. << Her ruh kendisine ait olan perispriyi maddeden alır. Bu madde tam esir değildir. Ruhun iradesiyle ve kabiliyetine uygun bir şekilde tekasüf ettirilmiş bir şeydir. >> ( 51 ) Anlaşılıyor ki ruhun kabiliyetine ve kemal derecesine göre değişen birbirinden farklı kesafette perispriler vardır. Ve ruh melekelerinin tezahürü prisprinin kesafeti derecesiyle mütenasiptir. Demek ruhun tekamülü ile perisprinin hiffeti arasında samimi bir münasebet vardır. << Evelce söylediğim gibi perispri ruhun yükseklik derecesiyle mütenasip olarak esirden daha kesif olduğu gibi daha hafifleşir de. Fakat o hafifleşme, ruhun tekamül safhasına tabi olduğu için muahhar olur. Zira ruhun tekamülü ile perisprisi gittikçe hiffet peyda eder. Ve ancak ruhun tekamülü ve madde üzerindeki müessiriyeti ile perisprisi hiffet peyda eder. Diğer taraftan ruh tekamülü ile perisprisini esirden daha seyyal bir hale getirmiş ise, esirin fevkindeki bir alemde mevki işgal eder. >>
Burada ehemmiyetle tekrar etmek istediğim bir nokta vardır: Üstadın bu bahsettiği esiri alemle yukarda teozofların dilinden işittiğimiz esir aleminin münasebeti yoktur. Teozoflara göre bu alem dünyamıza en yakın olan ve hatta dünyamız maddeleri arasında bulunan maddeleri ihtiva eder. Halbuki Üstadın ifadesinde geçen esir, her türlü maddi idrakin üstünde ve hemen hemen üç buutlu alemle daha yüksek buutlu alem arasındaki hudut maddelerini teşkil edecek kadar seyyal maddelerdir. Netekim aşağıdaki ifadeler de bunu teyit ediyor. << Dört buutlu aleme mensup olan ruhların perisprileri esirden biraz daha hafiftir; sizin madde mefhumunuzun dışına çıkacak kadar yükselmiş olan perisprinin tahavvülatı mürtefiası sizin idrakinize girebilecek bir şekilde izah olunamaz. >> ( 51 ) Perisprital ihtizazları yükselmiş olan ruhlar, o nispette kozmik maddeler üzerinde müessiriyetlerini gösterip o maddeleri istedikleri gibi kullanmak imkanını elde etmiş olurlar. İşte ruhların madde alemlerindeki enkarnasyonlarının sebep ve hikmeti budur.
Bütün bu mütalaalardan sonra, her tekamül safhasında elbise değiştirir gibi ruhların perisprilerini, yani tesir vasıtalarını terkettikleri hakkındaki nazariyeleri, ruhun kainatımızdaki varlığını icabettiren maksatlara neden uygun bulmadığımızın sebebi daha iyi anlaşılır.
Ruhların perisprilerini kullanmaları demek, evvela onları istedikleri gibi hafifleştirip teksif edebilmeleri demektir. Ruhlar bu işte ne kadar kolaylık ve ustalıkla muvaffak olabilirlerse müessiriyetlerini kozmik maddeler üzerinde o nispette fazla göstermiş olurlar. Bu da onların madde alemindeki hakimiyetlerini o nispette arttırır.
Hülasa, ruhlar perisprilerini, müessiriyet göstermek istedikleri muhitlerdeki maddelerin hallerine uydurmağa ve bu yoldan onlar üzerinde hakim olmağa alışmış bulunmalıdırlar. İşte ruhun maddi esaretten kurtulmasının manası budur. Bu da, tekrar ediyoruz, ruhların muhtelif madde alemlerinde bir müddet yaşamasiyle ve perisprilerini o alemlerin maddeleri içinde yoğurmalariyle mümkün olur ki tecrübe ve görgü tabirinin ifade ettiği mana da budur. Demek ruhlar perisprilerine istedikleri şekli ancak tecrübe ve görgülerinin artması nispetinde, diğer tabirle, tekamülleri nispetinde vermeğe muvaffak olurlar.
<< Ruh madde üzerindeki hakimiyetini kullanarak onu istediği şekle koyabilir. Fakat ruhun müessiriyeti ilerleme ve gerilemesiyle mütenasiptir. Binaenaleyh o, perisprisine istediği şekli mahdut bir daire dahilinde verebilir. >>
Eğer ruhlar bu kainata ilk girdiği anlardan itibaren vasıtalarını istedikleri gibi kullanmak kudretine malik bulunmuş olsalardı bu kadar tekamül vetirelerine lüzum kalmazdı. Zira onlar bu vasıta ile kainatın en kesif ve en seyyal maddeleri üzerinde derhal hakim bir duruma girmiş olurlar ve bu kainata inmekteki gayeleri olan faaliyetlerini tam bütünlüğü içinde gösterebilirlerdi. Bu takdirde onların maddelere bağlanmalarını yani esir olmalarını, bu kadar çeşitli ihtiraslar, temayüller ve arzular içinde ıstırap çekmelerini ve nihayet madde kainatında bir müddet esaret hayatı geçirmelerini malandıramazdık. Şunu hatırdan hiç çıkarmamak lazımdır ki, ruhun tekamülünden maksat daha doğrusu kainata girmesinden maksat, ona hakim olmak ve ilahi kanunlar dahilinde teessüs etmiş olan bu hakimiyetini ebediyen muhafaza etmeğe muktedir bir duruma girmektir. Bunun için o, bu gayeyi temine vasıta olan perisprisi üzerindeki müessiriyetini arttırmak ve onu ebediyen muhafaza etmek zaruretindedir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, ruhların tekamülü ile perisprilerinden ayrılmamaları, ve madde kainatındaki ebedi müessisiyetlerine vasıta olacak bir hale perisprilerini getirmeleri fikri birbirinden ayrılmıyan mefhumlardır. << Ruhlar perisprilerini istedikleri gibi teksif etmeğe kadirdirler, fakat seyyaliyetini ilerletmek ancak bir hadde kadardır, o had de tükamalü ile biter. >>
Acaba ruhlar perisprilerini nasıl teksif edip seyyal bir hale koyabilirler?.. Bu sualin cevabını yalnız fizikoşimik mutalara dayanarak kolay kolay veremiyeceğimizi aşağıdaki tebliğat gösterir.
Perisprinin << hiffet >> inden maksat, onun cüzüfertlerinin vahit hacmındaki mikdarının azalıp çoğalması değildir. [ 1 ] Buradaki hiffeti siklet mukabili olarak basit bir manada telakki etmemelisiniz. Ruhun perisperisi üzerindeki müessiriyeti derecei tekamülüne bağlı olmakla beraber perisprisini tekemmül ettirmek için kullandığı pek muhtelif vasıtalar vardır. Bu vasıtalardan bazıları da sizin söylediğiniz gibi perispriyi tekasüf ettirmek için ona madde ilave etmek, atomik ihtizazları değiştirmek misilli vetirelerin hepsidir. Maddenin meratibinde yükseldikçe evsafından pek çoğunun tebeddüle uğradığını biliyorsunuz. Bu suretle perisprinin evsafından bir kısmı zayi olur, onların yerine başka evsaf kaim olur. >> ( 51 )
Ruhlar perisprilerini lüzumu derecesinde işlek bir hale getirmek için birçok tecrübeler geçirmek, birçok şeyler öğrenmek, bir kelime ile, perisprilerini kendi melekelerinin maddi kainatla alakalı olan kısımlarına uydurmak zorundadırlar. Bu işi temin eden bizim bildiğimiz veya bilmediğimiz birçok tekamül vetireleri vardır ki bildiklerimiz arasında ruhların kesif maddelerden müteşekkil dünyalarda yaşamaları gelir. Dünyamızda yaşıyan ruhlara enkarne ruhlar diyoruz. Bu tabir ispiritizmadan alınmıştır ve ( ete girme ) manasına gelir.
[ 1 ] Bu da Üstadın evvelce söylediği perispride dejenerasyon ve rejenerasyon olmıyacağı fikrine uygundur.
Enkarnasyon ve reenkarnasyon bahsi ikinci kitabımızı baştan başa dolduracağı için burada onun üzerinde durmuyoruz. Ancak perisprinin oynadığı rolden burada biraz bahsetmek lüzumu vardır.
Perisprinin kesif maddelerle irtibatı muayyen bir kesafet derecesine girdikten sonra mümkün olur. Demek ruhun mutat bir enkarnasyon veya tecribi ve kendiliğinden olma materyalizasyon tarzında dünya maddeleriyle irtibat peyda etmesi ve bu sayede dünya varlıklariyle münasebet haline girmesi için evvela perisprisini mutat halinden ayırması ve bir dereceye kadar teksif etmesi azımdır. Klasik ispiritizma talimatında olduğu gib,i ruhların dünyaya girmezden evvel ispatyomda bir hal değişimi geçirmeğe başlamaları, ağırlık duymaları, şuurlarında bulanıklık hissetmeleri bu suretle izah edilebilir. Bütün bu haller onların girecekleri dünyadaki maddelere göre perisprilerini teksif etmeğe başlamalarından ileri gelir. Zira ancak böyle kesif bir perispri üzerine onlar, dünya maddelerinden mürekkep bedenlerini kurabileceklerdir. [ 1 ] Perisperinin dünya maddeleriyle alakalı bir duruma girmesi lazımdır. Böyle bir perispri bedenin her kısmına nüfuz etmiş olarak onu kurar. Bunu kaba bir misalle Wilson odasındaki atomlar üzerinde tekasüf etmiş olan ve bu suretle görünür bir hale giren su buharına benzetebiliriz.
Ruhlar bedenlerini teşkil etmezden evvel perisprilerini beden şekillerine göre biçime sokarlar. Bu ameliye, ruhların Ispatyomdaki iptidai enerjileriyle vukua gelir. Bu enerji, enkarnasyondan sonra, kesif maddelere bağlılık yüzünden, azalır. Bunu, kabaca, parlak bir ziya menbaının önüne konmuş kesif bir buzlu cam hikayesine benzetebiliriz. Bununla beraber ruhun Ispatyomdaki iptidai enerjisi ile teessüs etmiş olan maddi hakimiyeti bütün dünya hayatında devam eder. İşte bunun içindir ki henüz dünya maddeleriyle birleşmeden evvel perisprilerine istedikleri şekli veren ruhlar, ete girdikten sonra onu ve ona tabi bedenlerini esaslı bir şekilde değiştiremezler.
<< Ruh arzu ettiği maddeden bir hisse alarak onu cismani bir hale koyabilir. Mesela biz maddeyi teksif ederek size görünebiliriz. Ruhun arz üzerindeki varlığı ise madde ile irtibatı derecesindedir. Ruh perisprisi ile bedenin bütün aksamına hulul eder.
<< Ruh perisprisini istediği gibi değiştirebilir. Mesela Ahmet kılıklı bir insan ruhu maddeden hisse alarak vücudünü istediği şekle koyabilir. Hüviyetler birleşmemek şartiyle bu, olabilir. Ruhun madde üzerinde bütün enerjisini kullanması, dünyadaki alaikdan vareste olduğu zamandır. Binaenaleyh insanın doğumundan öleceği ana kadar geçirdiği normal cismani teşekkülat, ruhun madde ile [ 1 ] ile alaka hasıl etmezden evvelki iradesiyle olur. Madde ile merbut olduğu zamanda ruhun hakimiyeti devam eder, fakat enerjisi azalmıştır.
<< Ruh, madde ile alakasından evvelki iradesinin mahsulü olan hakimiyetini muhafaza ettiği için, bir beden dahilinde yaşarken perisprisinin ve bedeninin şeklini değiştiremez. Mesela bir insan teşekkül etmiş olan vücudünün eşkalini tesiri ruhisi ile değiştiremez, mavi gözlü bir adam kara gözlü olamaz, burnu, eli ayağı elhasıl bütün vücudü muayyen şeklini almış olan bir beden bütün bütün kendi şeklini değiştiremez. Çünkü bu eşkal, ruhun madde ile alakasından evvelki iradenin
[ 1 ] Burada bahis mevzuu olan madde, dünyamızdaki fizikoşimik maddedir.
mahsulüdür. Fakat dediğim gibi ruhu bütün enerjisini kullanmaktan alıkoyan, madde ile merbutiyetidir. Binaenaleyh her hangi bir sebeple dünyada iken ruh, madde ile irtibatını tamamen veya kısmen bertaraf ederse bu değişiklik olabilir. >> ( 51 )
Yukarki beyanattan müstakbel metapsişik çalışmalarla, insan varlığı üzerinde ne kadar büyük değişmeler husule getirilebileceğini anlıyoruz.
3 – Neo-ispiritürlist görüşü ile ruh ve madde münasebetlerinin
gayesi hakkında bir mülahaza
Mahlukat aleminin sonu yoktur. Burada başlangıç ve son, bizim için bahis mevzuu olmaz. Bu alemin bildiğimiz cüzi bir kısmı, madde kainatıdır. Fakat bu maddi kainat hakkındaki cehlimizin de ne kadar tam ve şümullü olduğunun farkındayız. Madde aleminin dışındaki varlıklara gelince bu hususta bir faraziye yürütmemize bile imkan yoktur. Mahlukatın sonsuzluğu hakkında Üstatla aramızda geçen bir muhavereyi şuracığa nakletmeyi faydalı görüyorum:
S – Şu halde maddeden gayri bir varlık daha mevzuubahis olabiliyor öyle mi?
C – Maddenin gayri varlıklar birden fazladır. Fakat maddenin gayrı olmak üzere biz yalnız ruhu görüyoruz.
S – Demek maddeden gayrı nihayetsiz varlıklar vardır öyle mi?
C – Evet, fakat ben onları size tarif edemem.
Bu sonsuzluk ve ebediyet içinde ruhun faaliyetini arttırması ve ilahi kanunlar altında müessiriyetini kainatlara teşmil etmesi zaruri görünüyor. Bu sebepten dolayı ruh, bir çok tekamül merhalelerinden geçecek ve her merhalede, o merhalenin imkanları dahilinde kudretlerini inkişaf ettirecektir. Fakat ruhun bu merhalelere uğraması oralardan gelip geçmek için değil, o merhalelerde ebedileşecek olan hakimiyetini tesis etmesi içindir. Böyle bir düşünce dışında ruhun mücerret ve hodbince bir kemalini hiçbir aklı selim kabul etmez. Bu hakimiyeti, tahakküm fikriyle karıştırmamalıdır. İlahi kanunlar bütün mahlukat hakkında caridir. Onların tatbikatında rol oynıyabilecek bir liyakat derecesine varmış olan ruhlar, kainatları idare ederler, yani ilahi kanunların tatbikatında müessir olurlar. İşte ruhun hakimiyetinden maksat budur. Maddi kainatımız da ruhların uğradığı bu sonsuz merhalelerden birisidir. Bu merhalelerin her biri birer ebediyettir. Maddi kainatımızda bizim için bir ebediyettir. Zira evvela onun başı ile sonu bizce meçhuldür, saniyen bu iki münteha arasındaki hudut ne zaman ve ne de mekan itibariyle bizim ölçülerimize girebilecek bir tabiatta değildir. İşte ruhlar bu madde kainatının bilmediğimiz bir noktasından başlayıp bilmediğimiz diğer bir noktasına doğru muayyen maksatlarına uygun olarak akıp giderler. Yukarıdanberi söylediğimiz gibi perispri bu hususta en temelli vasıtalık rolünü oynamaktadır.
Ruhun perisprısine nasıl bağlandığını bilmiyoruz ve bilemeyeceğiz. Hulasa, madde kainatında doğan bir ruhun kendisine vasıta olan perisprisini kendi iradesine her hususta muti ve muhitle her türlü münasebetlerini temine salih bir hale koymak için en ağırından en hafifine kadar bütün maddelerle onu karşılaşdırması ve bu yoldan tecrübe ve görgüsünü arttırmağa çalışması zaruridir. Bu, bir tekamül yoludur ve bu yol, ruhu maddi kainatın da üstüne çıkaracak ve ona, kainatı ilahi kanunlar altında idare etmesini öğretecektir. Esasen bu dereceye gelmiş olan bir ruh için kainatın içi veya dışı düşünülemez. Çünkü o, perisprisine olan ebedi bağlılığı yüzünden madde kainatının içindedir, fakat bu kainata hakimiyeti yüzünden, onun üstüne yükselmiş olması itibariyle de kainatın dışındadır.
Demek ruhun perisprisinden ayrıldığını düşünmek, maddi kainatla bütün alakalarının kesilmiş olmasını kabul etmek demektir. Bu hal ise, onun evvelce uzun uzadıya söylediğimiz gibi kainattaki varlığının illeti ile telif edilemez.
Ruhun hilkatinden ayrı telakki ettiğimiz kainatta doğmasını, orada tekrar ölmesiyle değil ebedileşmesiyle manalandırabiliriz. Böyle olunca biz << saf >> haldeki bir ruhun, bir takım gömlekler gibi giyip çıkarılan bedenlerinden, kavkaalarından.. v.s. bahseden bazı ispiritüalist düşünceleri kabul etmemekte mazur görülürüz.