RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 9

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%20genc.jpgENKARNASYON

1 – Enkarnasyon nedir?

Enkarnasyon ete girmek demektir. Tecribi ispiritüalizmada, umumiyetle ruhların dünyada bir beden vasıtasiyle tezahür etmelerine, yani kabaca tabirle bedene girmelerine verilmiş bir isimdir.

Evvelce de söylediğimiz gibi, ruhlar spatyomda az çok bir müddet yaşadıktan sonra kesif dünyalardan birine inerler. İlahi kanunlar dahilinde geçen bu hadise o kadar katidir ki ruh bu bağlılığın devamı müddetince kendini o kesif alemden kurtaramaz.

Bu irtibat perispri vasıtasiyle olur. Yani ruh, kendinde mündemiç müessiriyeti sayesinde perisprisi vasıtasiyle ineceği dünyaların maddelerinden, o dünyalardaki kesif bedenini kurar. Ve gene aynı müessiriyetin devamiyle bu bedeni orada bir müddet canlandırır.  

Enkarne olmuş bir ruh mutat yaşayışı ile Ispatyom hayatından çok uzaklaşmıştır. O Ispatyomdaki hayatının aksine olarak ekseriya kendi iradesinin dışında cereyan eden kesif maddi hadiselerle karşı karşıyadır. Ve çok defa arzularına, temayüllerine uymıyan bu hadiseler içinde kendi nefsiyle mücadele etmek zorundadır.

Demek enkarnasyon, Ispatyom bahsinde izah olunan serbes iradeli hayattan muvakkaten uzaklaşmayı ve dış iradelerin tesiriyle dış alemde cereyan eden hadiselerin icaplarına bir müddet uymayı zaruri kılan bir vetiredir. Bu manada alındığına göre enkarnasyonu tam bir mahpes hayatı olarak kabul etmek lazımgelir. Zira Ispatyomun gerek şuurlu ve gerek şuursuzca cereyan eden imajinatif iradi faaliyetlerine mukabil dünyaların irade dışında geçen, gerek ruhun Ispatyomdaki serbes iradesiyle ve gerek daha yüksek varlıklar tarafından ruhun tekamül planına uygun olarak tertiplenen hadiseleri içinde kendi nefsiyle ve arzuları ile durmaksızın mücadele ederek yaşamak zoru vardır. Bu bilgi bizi şu nokta üzerinde durmaya sevkediyor: Dünyada iradenin müessiriyeti olup olmadığı hakkında tereddüt vardır. Bu tereddüt, ruhun Ispatyom hayatındaki serbes iradi hareketlerine ait dünyaya getirmiş olduğu intibalariyle, dünyadaki iradesinin doğrudan doğruya ademi tahakkuku arasındaki mübayenetten doğmaktadır.

Dünyada iradenin doğrudan doğruya tahakkuku bahis mevzuu olamaz. Zira dünya maddelerinin tabii şartları buna müsait değildir. İradenin dünyadaki vasıtalı tahakkuku ise illet ve neticeler halinde zincirlenen bir sürü hadisat içinde gizlenir ve daima az müdekkik olan enkarne ruhun nazarından ekseriya kaçar.

Hülasa dünya hayatı bir tecrübe hayatıdır ve ruhu bazı mecburiyetlere katlanmaya sevkeder. Burada ruhun arzularını tahakkuk ettirebilmesi için iradesini serbesçe kullanmasına intizar etmemek lazım gelir.

Demek dünya hayatındaki hadiseler, bizim gene kendimizin Ispatyomda ihtiyaca göre ve daha yüksek ruhların rehperliği yardımı ile ana hatlarını tesbit etmiş olduğumuz şartlar ve planlar dahilinde cereyan eder. Ve dünyada bunlardan kurtulup kaçmak bizim elimizde olmaz. İşte dünya hayatının bir epröv, bir tecrübe hayatı olmasındaki sırları burada aramalıdır. İrademizin dışında geçen bütün bu hadiseler karşısında muhalif kalan arzularımız ve temayüllerimizle mücadele etmek lazımdır. Dünyalarda öğreneceğimiz şeyleri ancak bu sayede öğrenebilir ve ruhumuzu maddi kainata hakim kılacak kudretleri bu sayede kazanabiliriz.

Bittabi dünyaya bu suretle tekamül etmek için gelmiş bir ruhun bu ince ve karışık ruhi mihanikiyetleri bilmesine ve tek başına tatbik etmesine imkan yoktur ve burada bizim bilgimiz ve irademiz dışında vaki yüksek varlıkların yardımlarından hemen hemen hiçbirimizin haberi yoktur. Bu huausta Üstadımız bir yerde şunu söylüyor. << Bütün ahval ve harekatınız kendinizden başkalarının ve ekseriya hamilerinizin asarıdır. >> İlerideki bahislerde geçecek olan iradi fiilleri buradaki << ahval ve harekat >> ile karıştırmamak şartıyla bu tebliğde yüksek bir hakikatin mevcut olduğunu görmek mümkündür.

Görülüyor ki enkarnasyon baştan başa bir mektep hayatını hazırlar. Ve insanın dünyaya inmesi, orada zevk, arzu ve kaprislerini tatmin etmesi değil onları yüksek idealler uğrunda, iyi bir surette kullanarak ruhunun müessiriyet sahasını genişletmesi ve tatbikatta yüksek mütekamil durumları kazanabilmesi içindir. Bu tatbikat sahasının ilk merhalelerini de Ispatyom bahsinde kısaca görmüştük.

Hülasa kaba bir şekilde diyebiliriz ki dünya, ruhun Ispatyomdaki sonsuz hayatının sonsuz tatbikat imkanlarını hazırlayan ve bu hayatın güzelliklerini, kudretlerini neticelendirici unsurları temin eden bir talim ve terbiye müessesesidir. Enkarne ruh öğrenir, dezenkarne ruh yapar. Bu düstur hatırda kalırsa enkarnasyon vetiresinin birçok esrarlı tarafını aydınlatmak kolaylaşır.  

2 – Ruhlar dünyaya nasıl iner?

Evvelki bahislerde uzun uzadıya yazdığımız gibi [ 1 ] biz maddenin başlangıcını ve sonunu bilmiyoruz. Bu bakımdan ruhun ilk madde ile, yani perisprisi ile ne vakit ve nasıl birleşmiş olduğu meselesi bizim duygu ve düşünce imkanlarımızın dışında kalır ve bahis mevzuu olamaz.

Demek dünyamızın fizikoşimik maddelerine bağlanacak bir ruh, esasen maddi hayat imkanlarına malik, maddi evsafı haiz bir varlıktır. Binaenaleyh ruhun dünyada nasıl enkarne olduğu meselesi bu evsafı kendisine kazandıran perisprisinin dünya maddelerine nasıl bağlandığı meselesidir.

Ruh dünya maddelerine nasıl tesir eder ve nasıl bağlanır?..

Ruhun tahayyül kudreti derece derece süptilleşen maddelerden şekilleri ve kütleleri kurmak imkanına maliktir. İradesi ile başlayan iradesi ile biten bu tahayyülü sayesinde ruh, kainatın maddelerinden kabiliyetine göre, istediği şekli ve kütleyi meydana getirebilir. Yani o, bilmediğimiz bir teknikle kozmik atomların hareketleri üzerinde müessir olarak atomların evsafında bazı tahavvüller vücude getirmek ve bu suretle onları bir araya toplamak veya dağıtmak gibi ameliyeleri ifa etmek kudrdtine muhtelif derecelerde maliktir ki bu dereceler de onun kemaliyle taayyün etmiş bulunmaktadır.    

Esasen maddelerin görünüş ve oluş hallerinde atomik hareketlerinin rolü vardır. Bu hareketler üzerinde gösterilebilecek müessiriyetle muhtelif madde şekilleri ve halleri meydana getirilebilir. Bu hususta Üstattan aldığımız tenvir edici bazı tebliğatı yazıypruz:

<< Atomların vaziyetleri, maddelerin insanlara göre görünüş şekillerini ihtilaflandırır. Maddelerin inkilaplarını yapan, atomların hareketleridir. Ve atomların hareket şekilleridir ki hacimlerindeki tenevvüatı husule getirir. Atomların batınlarındaki ihtizazların büyük mikyasta misalini görüyorsunuz: Mesleki şemsiniz bu bapta size fikir verebilir. Yani bir merkez etrafında deveran eden birçok cisimler.. Mesleki şemsinizde olduğu gibi her yerdeki hareket devridir. Devri hareket başlıca rolü ifa eder. Fakat bu hareketten başka tali birtakım hareketler de inzimam eder ki bu da maddenin eşkali mutelifesinde tali haller tevlid eder. İşte bu tali hareketlerde tenevvüat vardır: Bazen dairevi, bazen helezoni, bazen müstevi olurlar. Bir atomun yaptığı bu muhtelif hareketler müctemi bir haldedir. Ve bu hareketlerin muhassalasıdır ki maddenin şeklini vücude getirir. >>

Şu halde bu ihtizazların şekillerini değiştirebilecek imkanlara malik bulunduğumuz takdirde maddeleri daha kesif veya seyyal bir hale getirebileceğimiz gibi, onların kütlesi ve evsafı üzerinde de istediğimiz değişikliği yapabileceğiz. Perisprilerinin süptilliği sayesinde bu kudretlere muhtelif derecelerde malik bulunan ruhların tekamüllerine yarıyacak tarzda maddi şekilleri ve kütleleri meydana getirebileceklerini tabii görürüz. Fakat ruhlar ve bilhassa geri olanlar, ekseriya bu işin mekanizmasını bilmezler.

Üstadın bu yolda bizi tenvir edici diğer bazı tebliğatını da yazıyorum :

<< Maddeye olan bağdan murat, bütün maddi faaliyeti ifa etmesi için ve bu faaliyetleri sayesinde tekamülünü temin edebilmesi için ruhun madde aleminde bir müddet geçirmesidir. Maddi rabıtaları temin eden vasıtalar ruhun maddeye olan tesiridir, ruhun maddeye olan tesiri kendi varlığında mündemiç bir enerji ile olur.

<< Ruhun arz üzerindeki varlığı ancak madde ile olan irtibatı derecesindedir. Yoksa, maddeden ayrıldıktan sonra derecesine göre dünyaya irtibatını muhafaza edebilir. O irtibattan halas da olabilir.

<< Ruhun dünya maddesine irtibatı evvelki celselerden birinde mevzubahsolan perispri iledir. Perispri de gene, ruhun kendi enerjisi ile tekasüf ettirdiği hafif bir maddeden ibarettir.

<< Evvelce de söylediğim gibi ruh, perisprisine istediği şekli verebilir. Fakat bir bedene merbut olan ruh, perisprisini daima o beden şeklinde tanzim eder. Ruhun enerjisinden çıkan iradesi daha evvel perisprisi üzerine tesir eder, ona şeklini verir, sonra maddeyi onun üzerine kurar.

<< Geçende söylediğim gibi her ruh kendisine layık olan perispriyi maddeden alır. Bu madde tam esir değildir. Ruhun iradesiyle, ruhun kabiliyetine uygun şekilde tekasüf ettirilmiş bir şeydir. Perispri, evvelce de söylediğim gibi ruhun yüksekliği derecesiyle mütenasip olarak esirden daha kesif olduğu gibi daha hafifleşir de.  

<< Ruhun tekamülü için bedenine vermek ihtiyacında bulunduğu mekanizma, ruhun buraya gelmezden evvelki iradesiyle intihabedilmiştir. >>

Bu sözlere ilave edilecek bir kelime bulamıyorum. Yalnız son cümle üzerinde biraz durmak istiyorum. Buradaki fikre göre dünya bedeninde gördüğümüz mihanikiyet, ruhların buraya gelmezden evvelki iradelerine aittir. Nitekim ruhların bedenlerine verdikleri şekil hakkında da vaziyet böyledir. Yani Ispatyom, ruhun imajinatif kreasyon yeridir. İrade orada tahakkuk eder. Ve dünyaya indikten sonra bu serbeslik kalmamakla beraber ruhun oradeki iradesi dünyada da tahakkukunu gösterir. Aşağıda Üstattan vereceğimiz pasajlar bu hususta bizi biraz daha aydınlatacaktır.

Demek ruhlar ihtiyaçlarına uygun bir şekli Ispatyomdaki bedenlerine, yani perisprilerine, oradaki serbes iradeleriyle verirler ve bu da, belki ruhların Ispatyomdaki en mühim vazifelerinden birini teşkil eder. Bu işi yaptıktan sonra ruhlar, onu dünyada tahakkuk ettirecek şartlardan istifade etmenin yolunu ararlar ve ona göre enkarne olurlar. Yani perisprileri üzerine dünya maddelerinden ibaret maddi bedenlerini tedricen kurmak üzere dünyaya bağlanırlar.

<< Ruhun bütün enerjisini kullanabilmesi, maddi alaikten vareste olduğu zamandır. Madde ile merbut olduğu zamanda ( ruhun ) hakimiyeti devam eder, fakat enerjisi azalmıştır.

<< Bedenin neşvünema değişiklikleri ruhun henüz bedenle münasebete geçmezden evvel göstermiş olduğu ilk enerji mahsulüdür. Ruh bedenle birleştikten sonra gene beden üzerinde kısmi müessiriyetini muhafaza eder. Buradaki kısmi tabirine dikkat etmelidir. >>  

Demek ruh, Ispatyomda bedenine vermiş olduğu şekli dünyada değiştiremiyecektir. Fakat onun bu aczi maddi hayatın bir zarureti olduğu gibi tecrübe hayatının da lüzumlu bir icabıdır. Zira bedenini her an istediği gibi değiştirebilen bir ruhun dünyadaki tecrübe hayatı muhtel olur. Bu husustaki mütemmim bilgiyi aşağıki tebliğlerden alıyoruz:

<< Bir beden dahilinde bir hayat müddetince yaşarken ruh perisprisini değiştirmek kudretini haiz değildir. Bedenin dünyadaki neşvüneması esnasında vukua gelen mütemadi tahavvül, madde ile alaka hasıl etmezden evvelki iradesinin hakimiyeti ile olur. Mesela bir insan teşekkül etmiş olan vücudünün eşkalini tesiri ruhisi ile değiştiremez, mavi gözlü bir adam kara gözlü olmaz. Burnu, eli, ayağı, elhasıl bütün vücudü muayyen şeklini almış olan bir beden, bütün bütün kendi şeklini değiştiremez. Bu eşkal ruhun madde ile olan alakasından evvelki iradenin mahsulüdür. Eğer her hangi bir sebeple ruh madde ile irtibatını tamamen veya kısmen bertaraf ederse onun bu ilk enerjisi istikametini değiştirebilir. Zira, dediğim gibi ruhu, bütün enerjisini kullanmaktan alıkoyan madde ile merbutiyelidir.

<< Ruhun beden ile dünyada alakasını kesmesi bazen iradesiyle olur, bazen de harici müessiratla olur. Mesela manyatizma hadisesinde madde ile alakasının inkıtaı nispetinde ruhun enerjisinin madde üzerindeki müessiriyeti artar, yalnız bu sırada ruhun madde ile olan alakası tamamen munkatı olmadığı için enerjisini istimal edebilmesi ancak nispidir. Zira burada ruh, maddeden, ölüm dediğiniz hadisede olduğu gibi tamamen müfarekat ederek istiklalini almış değildir. Binaenaleyh mesela manyatizma gibi bir hadise ile kısmen bedenden tecerrüt etmiş bir ruh, bedeni üzerinde, tamamiyle bedeninden tecerrüt etmiş bir ruhun yapabileceği tesiri yapamamakla beraber bedene merbut bir ruha nispetle bedenini değiştirmek hususunda daha müessir olabilir. >> ( 51 )

Ruhun dünyada intihabedebileceği beden şekli, aile, cemiyet ve ırk şartları onun keyfine tabi olmayıp tekamül ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir durumda olacaktır. Ruh, bütün bu hazırlıklarını yapıp bitirdikten sonra planını çizmiş addedilir ve sıra o planın dünyadaki tahakkukuna gelir. Bu tahakkukun müeyyidesi, ruhun Ispatyomdaki tahayyülünü dünyada mekni bir şekilde temadi ettiren gayrımeşur iradesidir. Zira ruh dünyaya inmeğe hazır bir hale gelince daha orada iken yavaş yavaş maddeye gömülmeğe başlar ve bu hal ilerledikçe onun Ispatyomdaki serbes iradesi, söylediğimiz gibi, kudretini kaybeder. Buna dair elimizde Ispatyomdaki varlıklardan alınmış epeyce tebliğat vardır, ancak bu hal, her şahsa göre teferruatı değişen modaliteler gösterdiğinden biz, okuyucularımıza kabaca bir fikir verebilmek için, bunlardan yalnız bir iki tanesini yazmakla iktifa edeceğiz. Vereceğimiz iki tebliğde ruhların dünyaya inmek için Ispatyomdaki hazırlıklarına dair bazı faydalı bilgiler vardır.

<< ….. Ruh, ruhani planda gerek kendisinin ve gerek diğer ruhların tekamülleri için eprövlerden geçmenin lazım geldiğini anlar. İşte o anda büyük fedakarlığın yapılması lazım geldiği zaman hulul etmiştir.

<< O, bütün geçmiş enkarnasyonları hakkında şuur sahibidir, son dünya hayatında neler kazandığını, neler kaybettiğini bilir. Burada hakiki bir agoni başlar…..     

Ruhta gelecek hayatının ıstırapları karşısında müthiş bir mücadele hasıl olur …..

<< Çok zayıf bir iki zevkli, kısa anla araları kesilmiş olarak geleceğini sezdiği tecrübelerden: Istıraplı izdivaçlar, çocuklarının ölümü, sevgililerden ayrılmak, şerefinin kırılması ve belki de kürek cezaları gibi acı akibetlerle ruhu dolar, ve kendi nurlu varlığının parlaklığı kararmağa başlar. O zaman bağırır. Onun feryadı görünen ve görünmiyen alemlerde çınlar….

<< O zaman hami ruhlar araya girerler. Ecdada ait bütün nurlu varlıklar, yüksek mıntakaların gönderdikleri ilahi nurlar fatal tekamül yolcusunun sıkıntıdan kararmış bu ziyası etrafında toplanırlar, semavi ahenk onu kuşatır ve takviye eder. Ulvi bir hayranlık anında ruh, kendisiyle beraber tekemmül edecek olan bütün planları ve varlıkları gözünün önünden geçirdikten sonra bağırır :  ( Allahım, ben hazırım, yalnız arz üzerinde Allahımızın bir neferi olarak kalmaklığıma müsaade et, ve beni terk etme, içine ihtiyarımla gömüldüğüm bu haki cehennemde senin varlığın beni kurtaracaktır ). Bunu müteakip nisyan deryasının seyyaleleri, astral derya, inmek üzere bulunan ruhu kuşatır. >>  ( 45 )

Yalnız bunun bir misal olduğunu ve inme hazırlığının her ruha, her ruhun kabiliyet ve telakkilerine göre değiştiğini unutmamak lazımdır. Fakat bütün bu nüanslar ve hatta bariz bir şekilde değişen tablolar içinde sabit olarak her ruhun dünyaya inişinde tezahür etmesi icap eden bir hususiyet vardır ki, o da ruhu yavaş yavaş derin bir nisyana götüren ve gittikçe ağırlaşan bir uyuşukluk, bir letarj halinin teessüsüdür.

Aşağıda vereceğim misal, ruhların öbür alemden dünyamıza inmeğe nasıl hazırlandıklarını A. Pauchard’ın güzel sembolik ifadesiyle bize göstermektedir:

<< Biraz bu bahsedeceğim yer, bir Alemdir, bu, ruhların arza inmezden evvel bulundukları bir Alemdir.

<< Ruhlar daha şimdiden orada bir  ( çocuk ) haline girmişlerdir. Bu sizin astral demeğe alışık olduğumuz alemlerden birisidir. Fakat burası ruhların ölümü müteakip geldikleri yer değildir.

<< Birincisinde ve diğerinde Hayat Dalgaları birbirinin aksine cereyan eder. Dünyaya dönen Yoldaki Alemlerde zahiri bir  ( küçülme)  vardır. Burada ruhlar çocuk manzarası arzederler…

<< Benim işim bu, doğumdan evvelki plandadır… Benim vazifem henüz çok mütevazıdır. Ben çocuklara nezaret etmek ve onları son merhalelerine ulaştırmak vazifesile mükellefim.

<< Ben onlarla oynuyorum. Ve onları talim ediyorum… >>

Burada biraz duracağım: Pauchard’ın ifadesinde kullanılan bazı tabirleri yanlış tefsir etmemek lazımdır. Buradaki ( oyun ) tabiri de böyledir; Bu tabirin yüksek terbiyevi bir manası vardır. Yoksa bundan Pauchard’ın, can sıkıntısını defetmek için oradaki çoluk çocukla oynamağa kalkışması manası çıkmaz. Netekim bizim nazarımızda manasız görünen bir çok oyuncakların da çocuklar için çok mühim öğretici kıymetleri olduğunu biliriz. Devam edelim:

<< Biraz benim kafilemden size bahsedeyim mi? Evvela buna ( benim ) kafilem demek biraz iddiakarlık oluyor! Hakikatte o Kafile çok YÜKSEK ve çok ESRARENGİZ bir varlık tarafından sevk ve idare edilmektedir. >>

Burada Pauchrd’ın bahsettiği bu VARLIK Ispatyom bahsinde zikrettiğimiz yüksek alemlere mensup varlıklardan birisi olmalıdır.

<< … Onun tabiatı bütün çocuklarında denize benzer bir intiba bırakır; Bu intiba:

<< Hudutsuzluk

<< Varılmıyan bir dipsizlik

<< Ve daima büyük hareketlilik

ifade eden bir varlık intibaıdır.

<< Böyle bir varlığın çocukları nasıl haki bedenin bağları içinde tutunabilecekler? ! …

<< Ben sevinç içindeyim. Ve aynı zamanda çocuklarımın çekecekleri ıstırapları görerek ağlıyorum.

<< Sevinç ve ıstırap Hayat Şarkısında baş başa gider. Bu, iyidir - İYİ !

<< Bunun iyi olduğu görülünce hazırlanılmıştır… Hazırlanınca Hayat Şarkısını iyi teganni etmek için bir daha Dünyaya dönmek mecburiyeti yoktur. Fakat eğer istenirse, bu yapılır. >>

Buradaki Hayat Şarkısından murat, ruhun aktif hayatını kuran ahenktar hadiseler mecmuasıdır. Ruh, bu Şarkıyı iyi teganni etmesini öğrenmek için dünyaya inmeğe mecburdur. Zira bu işin yeri burasıdır. Bu şarkıda hüzün ve neşe, ahenktar bir şekilde birleşmiştir. Bütün marifet, bu ahengi görebilmekte ve şarkıyı İYİ teganni etme kabiliyetini iktisabetmiş olmaktadır ki bu da bir çok acı tatlı tecrübeler geçirmekle mümkün olur. Bu temin edildikten sonra artık, Pauchard’ın dediği gibi, dünyaya gelmek mecburiyeti kalmaz. Devam edelim:

<< Bazen benim böyle hazırlanmış çocuğum oluyor. Fakat buna rağmen o da inmek istiyor. Bu hali görmek çok güzeldir. >>

Hakikaten olgun bir hale gelmiş ruhlar da bazı vazifeler görmek için arzulariyle dünyaya inerler. Ve bu vazifeler insanı heyecana getirecek yüksek bir sevginin tecellisidir. Mesela bütün dünyadaki tecrübe hayatını ıstıraplariyle ikmal etmiş ve ıspatyomun parlak mıntıkalarına yükselmiş bir ruh, dünyadaki zalim, sert kalbli bir kardeşinin kalbini yumuşatmak ve bu suretle gerilik felaketinden kurtaracak hamleyi ona kazandırmak için dünyaya, o zalim kardeşinin yanına alil, aciz, sefil ve merhamete şayan bir beden içinde inmeğe razı olur. Gerçi bu hal, bize göre tahammül edilmez bir fedakarlık gibi görünebilir; fakat olgun ruhlar için bu hiçbir şey değildir. Bu hususta Üstadımızdan almış olduğumuz bir tebliği de sırası gelmiş iken yayıyoruz:

Sual: –  Tekemmül etmiş ve yükselmiş bir ruh vazife icabiyle dünyaya gelirken kusurlu bir beden alabilir mi, alırsa bunun sebebi nedir?

Cevap: –  Demin söylemiştim, ruh ifa etmek istediği vazifeye en uygun şekli seçer. Binaenaleyh, mütevazı ve merhametli calibolmak maksadına uygun ise ona münasip bir beden teşkil eder. >>

İşte A. Pauchard’ın bahsettiği <<hazırlanmış>> çocuk, Üstadın sözünde geçen bu olgun ruhlardan birisidir. Pauchard’ın tebliğine devam ediyorum:

<< Bütün benim çocuklarım güzeldirler. Fakat onların hepsi henüz renklere malik değildir. Onlar saftırlar ve şeffaftırlar. Oralarında buralarında renkler belirmeğe başlamıştır. Bazılarında bu renkler azdır. Bazılarında ise daha çoktur. Fakat hazırlanmış olanlar etraflarına muhteşem bir renk gamı neşrediyorlar. Bunlar meleklerden daha güzeldirler…

<< Çocuklarım benden daima esefle ayrılırlar. Ben onları valdelerine ilka ederken buradaki bağlarımızı temhir etmek için her birine muhtelif hatıralar veririm: bazısına şiir veririm. Diğerine musiki. Ötekine bir peri masalı. Başkasına, hürriyet ihtiyacını uyandırmak için, bir hapishane odası. Ve bütün kalblere alemşümul sevginin tohumunu ekerim.>> ( 38 )

Bu iki misalde geçen iniş hazırlığına ait bilgiler bize, ruh hayatının bu kısmına ait sonsuz modaliteler hakkında iptidai bir fikir verebilir. Şu halde ruhların dünyaya girişi oradan çıkışı kadar şahsa göre mütehavvil nihayetsiz hususiyetleri ihtiva eden haller içinde vukua gelir.

3   –     Dünya maddelerine bağlanış

Ruh şiddetli bir cazibenin tesiriyle enkarne olacağı muhite ve maddeye doğru şuursuzca çekilir. Bu hal perisprisinin kesafeti nispetinde artar. Bu maddeye bağlanış hakkında elimizde her bakımdan bizi tatmin edici kuvvette bir tebliğ yoktur. Fakat perakende olarak topladığımız bilgilerle bu hususta bazı şeyler düşünebiliriz. Her halde insan varlığına ait bilgilerin daha diğer birçok yerlerinde olduğu gibi bu kısmında da uzun tetkiklere ihtiyaç vardır.

Denebilir ki maddeye bağlanış, ruhun şuursuzluğu içinde vukua gelir. Adeta dünyada kalbimizin, midemizin, ve diğer iç uzuvlarımızın bizden habersiz olarak vukubulan hareketleri gibi ana rahmindeki cenine bağlanmamız da şuursuzca ve sessizce olur. Ruh böylece mihanikiyetini henüz layıkı ile bilmediğimiz bir tarzda dünya bedenini kurmak üzere onun en iptidai haline perisprisiyle nüfuz eder. Artık o andan itibaren o, bu bedene bağlanmış bir halde tesbit edilir ve dünyanın fizikoşimik kanunlarına tabi olmak zaruretinde kalır.

Burada akla bir sual gelebilir: maddi mania tanımıyan, fizikoşimik mekanda yer tutmıyan, ve mevcudiyetini hiçbir görünür maddi vasıta ile belli etmiyen ince ve seyyal bir varlık nasıl olurda bir dünya bedeninin fizikoşimik kaba maddeleri içinde hapsolup kalabilir?

Bu sualin cevabını vermezden evvel bazı eski bilgilerimize müracaat etmeği faydalı görüyoruz. Evvela şunu hatırlatalım ki bedene bağlanan ruh değil, ruhun da kendisine bağlı olduğu perispridir. Halbuki perisprinin bedene doğrudan doğruya bağlanmadığını, ancak asabi seyyaleler dediğimiz maddelere müşabih bir takım mutavassıt ince maddelerle bağlanmış olduğunu beden bahsinde söylemiştik. Hatta gene orada, dünyaya inmek üzere hazırlanmış olan perisprinin, fizikoşimik maddelerle alakalanabilecek kadar tabii halinden ayrılıp tekasüf ettiğini de zikretmiştik. Perispri ile beden arasında mevcut olan bağ, hiç şüphesiz asabi seyyaleler ile bilmediğimiz diğer seyyal maddi amiller arasındaki ihtizazların ahengi ve kaynaşması yolu ile temin edilmektedir. Almış olduğumuz tecrübelerin neticeleri bizi böyle bir fikrin kabulüne sevkediyor.

Bir maddenin diğer bir maddeye başka maddelerden daha yakın ve hususi bir alakasının olduğunu biliyoruz. Evvelki bahislerde bizi bu meseleye yaklaştıran sözler geçmişti. [ 1 ] Mesela, iki albümin nevinin birbirine karşı olan hususi alakasından ve hatta sanayide, tababette, adli işlerde bundan istifade edildiğinden bahsetmiştik. Fakat bu alaka bizim kaba bilgimiz ve tetkik vasıtalarımız ile tayin etmiş olduğumuz hadlerden daha çok şümullüdür. Bu suretle uzviyetin ayakta durmasında kullanılan maddi alakaların hususiyeti yalnız neviler, cinsler ve fertler arasında değil, hatta bir ferdi teşkil eden muhtelif uzuvların en küçük unsurları arasında da mevcuttur.

Demek beden, birbiriyle alakalanmış ihtizazlara malik, şahsa mahsus madde unsurlarından müteşekkil kompleks bir varlıktır. Öyle ki, mesela Ahmetle Mehmedin aynı uzuvlarının aynı yerlerindeki iki huceyre, kaba fizikoşimik haliyle aynı olduğu halde henüz inceden inceye ayırdedemediğimiz biyolojik evsaf bakımından ayrı ayrı şeylerdir. Yani, birisi Ahmedin bedenini ihya eden şahsi hayat ihtizazlariyle, diğeri de Mehmedin bedenini canlandıran ve Ahmedinkinden ayrı olan hayati ihtizazlarla ayarlanmış bir haldedir. Bu ihtizazları biyolojik veya metapsişik usullerle kontakt haline getirip birbiriyle alakalandırmadıkça Mehmedin huceyresini Ahmedin bedeninde ve Ahmedinkini de Mehmedin bedeninde barındıramayız.

Bütün bu mülahazalardan anlaşılıyor ki, bir şahsın bedenini yalnız o şahsa mahsus, mahiyetini henüz bilmediğimiz, birtakım ihtizazlarla alakalanmış maddi unsurlardan mürekkep bir kül halinde mütalaa edersek, perispriyi bedene bağlıyan ve bedeni teşkil eden unsurlar arasındaki sinir seyyalesi, hararet dalgaları, manyetik dalgalar  v.s.  diğer bilmediğimiz ince maddeler gibi mutavassıt unsurları da bu umumi ve şahsi ihtizaz ahenginin tesiri altında görmemiz lazım gelir. Bu hali manyatizma tecrübeleriyle müsbet bir şekilde tahkik etmek mümkündür: Bütün manyatizörler bilir ki :

Evvela, somnambül haline konmuş bir süjeye manyatizörden başka hiç bir  kimse doğrudan doğruya dokunamaz. Manyatizma diliyle kontakt denilen ameliye yapılmadan, yani somnambüle temas edecek insanın eli manyatizörün eli tarafından süje ile temas haline getirilmeden, yabancı insan somnambüle dokunursa süjede tehlikeli neticeler doğurabilecek korkunç ve şiddeti azçok değişen birtakım ihtilaçlar başlar. Ancak bu kontakt ameliyesinden sonra o kimse süjeye zarar vermeden dokunabilir. Fakat süje üçüncü bir şahsın temasına karşı gene yabancı kalır, bunun için de ya manyatizörün veya ikinci şahsın süjeye bu üçüncü şahısla kontakt haline getirmesi lazımdır.

Burada ne oluyor, neden süje kontakt halinde bulunmadığı kimselerin temasları karşısında müteessir oluyor?...

Şimdi uzun uzadıya izahına lüzum görmediğimiz bir vetire ile manyatizör, süjesini manyatizma ederken onun şahsi ihtizazlariyle kendi ihtizazlarını ahenk teşkil edecek duruma, bilmeden, koymuştur. Ve esasen somnambülizma halinin husulünde lazım olan şartlardan birisi de budur. Diğer taraftan manyetik uyku halinde bedeninden azçok ayrılmış süjenin perisprisi, uyanık halde olduğu gibi, dışardan gelen kaba fizik ihtizazları frenliyerek perispriye gönderici bir bedenin koruyucu tesirinden mahrum bulunmaktadır. İşte süje üzerinde husule gelen bu sarsıntılı tezahürat, onun ahenktar olmadığı dış ihtizazlara karşı fevkalade hassas presprisinin doğrudan doğruya o ihtizazlarla temasından ileri gelmektedir. [ 1].  Bu hali, evvelce bahsettiğimiz  [ 2 ]  alerji veya anafilaksi hadiselerine benzetebiliriz, fakat daha yüksek bir tertipte düşünmek şartiyle.

Saniyen, manyantik somnambül yalnız operatörden, yani kendisini manyatize edenden gelen sözleri duyar, diğerlerinden gelen sözleri duymaz. Başkalarının sözlerini duyabilmesi için onun mutlaka operatör tarafından o kimselerle kontakt haline getirilmiş olması lazımdır. Yukarki izahatımız bunun da sebebini anlatır. Demek insanın maddi varlığını kuran ince seyyaleler, kaba fizikçe mahiyetleri aşağı yukarı bir olan, muhtelif insanlardan çıkmış aynı seslerin ihtizazlarını, fizik bedenden daha yüksek bir hassasiyetle, ve hatta onlardan bazılarını hiç duymamak suretiyle birbirinden ayırd ediyor.

Ve nihayet, gene manyatizörler bilir ki, süje ile operatörü arasında büyük bir yakınlık vardır. O kadar ki, somnambülzma esnasında manyatizör süjesini o halde bırakıp uzak bir mesafeye giderse somnambül bundan müteessir olur ve rahatsızlık duyar. Bunun da sebebi, arada teessüs etmiş bulunan ihtizaz ahenginin doğurmuş olduğu rabıtalardır.

Bunlardan ne çıkar ?...

Perispri mutavassıt hayati unsurların yardımı ile tedricen bedenini kurmuştur. Bunun manası şudur: Ruh, kendine mahsus ihtizazlarla ayarlamış olduğu perisprisini kullanarak dünyanın maddi ihtizazları üzerinde fizikoşimik kanunların icaplarına göre ve tekamül gayelerine uygun bir yolda müessiriyet kudretini tecelli ettirir; daha kısa bir ifade ile söyliyeyim, ruh, bağlı bulunduğu perisprinin ihtizazlarını, mutavassıt ihtizazlarla, bedenin ihtizazlarına bağlamıştır. Yukarki manyatizma hikayesinde söylediğimiz, operatörle süje arasındaki muvakkat ve arizi ihtizaz alakasından, daha sıkı ve ayrılmaz bağları husule getiren perispri ile beden arasındaki bu birleşmeyi alelade manada, bir şeyi kapalı bir kap içinde hapsolup kalmasına benzetmemek lazımdır.

Perispri dünyanın en yüksek maddi unsurlariyle alakalanabilecek kadar Ispatyomda kesafet peyda ettikten sonra, adeta arzın bu yüksek maddelerinin cazibesine kapılarak onlardan bazılarına bağlanır. Yani onların ihtizazlariyle kendi ihtizazlarını birleştirir. Ve canlandıracağı hayati-maddi unsurları bu ihtizazlar etrafında toplamağa başlıyarak kendi hususi bedenini tedricen kurar. Görülüyor ki, bütün bu unsurlar birtakım ahenkli ihtizaz kompleksleriyle, ayrılmıyacak tarzda birbirine kenetlenmiştir. Ve, ya perisprinin ihtizazları her hangi metapsişik bir yoldan mutat harici değişmelere maruz kalmadıkça, veya bedenin ihtizazları hastalık, uyku v.s. gibi patolojik ve fizyolojik şartlar altında mutat şeklini değiştirmedikçe yani mutat dışı zoraki hallerden birisi vukua gelmedikçe, hulasa perispriye ait ihtizazlarla uzvi ihtizazlar arasında daima veya gelip geçici nispetsizlikler vaki olmadıkça, perispri bedenden ayrılamaz.

İşte ruhun bedene bağlılığı ifadesinden anladığımız mana budur. Bütün bu ihtizazları sevk ve idare eden varlığın ruh olduğunu ve bunu kendi tekamül ihtiyaçlarına göre ve kudreti derecesinde yapabildiğini unutmamalıyız. Bütün bu işleri ruh, evveldenberi söylendiği gibi Ispatyomdaki serbes iradeli imajinatif faaliyeti ile yapar.

Ruhun bu imajinatif faaliyetiyle tahakkuk eden müessiriyetinin, dünyadaki hakimiyeti, kendinden daha kuvvetli bir maniaya rasgelinciye kadar devam eder. Bu devam hali, adeta muayyen gayesine varmak üzere kurulmuş bir otomatizma tarzında cereyan eder. Bu hususta insanla hayvanın bir farkı yoktur. Dünyaya böylece inen, ruhun, daha Ispatyomda iken yavaş yavaş kararmağa başlayıp dünyaya ilk inişte tamamiyle kapanan şuuru, doğumdan ancak bir müddet sonra ve gene yavaş yavaş açılmağa başlar. Bu açılış nispetinde insanlarla hayvanlar arasında olan mesafe genişler. Şuurun, dünyadaki açılışı, Ispatyomdaki açılışına benzemez. Burada, dünya kanunlarının maddi icaplarına uymak ve onların hududunu tecavüz edememek zarureti vardır. Binaenaleyh ruh, Ispatyomdaki melekelerinin pek çoğu tamamiyle kaybolmuş ve geriye kalanı da değişmiş ve fakirleşmiş bir halde dünyada uyanır.

4 – Dünya bedeninin teşekkülatı

Bedenin şekli tekamül planına uygun olarak ruhun hakimiyeti altında husule gelir. Maddi beden şekilleri ruhun dünyada geçireceği tecrübelere müsait bir durumda olmalıdır. Demek bedenin şekli ruhun halihazırdaki yükseklik derecesiyle mütenasibolmayıp, onun dünyaya inmekteki maksatlarına uygun bir halde bulunur. Bundan şu çıkar ki, ekseriya yapıldığı gibi, bir insanın şekil ve suretine bakarak o adamın ruhen yüksekliği derecesi hakkında müspet veya menfi hükümler çıkarmak doğru olmaz. Burada bizim takdir kabiliyetimizdeki noksanlıktan sarfınazar, yukarda söylediğimiz sebepten dolayı esasen bu işte bir isabetsizlik vardır. Üstatlardan aldığımız tebliğler bu hususta bize çok şeyler öğretiyor, bunlardan birkaçını yazıyorum:

<< Bir insanın yüzüne, tenasübüne veya şekli haricisine bakıp o adamın ruhi kemalatı hakkında az çok bir fikir edinmek meselesinde iki suretle yanılabilirsiniz: Biri, sizin istidlalinizdeki hata ihtimali. Diğeri, o, harici manzaranın hakikate uygun olmaması ihtimali… Bu harici manzara her vakit sadık bir delil addolunamaz. Evvela buradaki ahenktarlık veya ahenksizlik, sizin hükümlerinize tabi kalıyor. saniyen esasen ruhun manzarai hariciyesi ile hüviyeti batınası arasında mutlaka mutabakat vardır, denilemez; mesela, verdiğiniz misaldeki gibi, pehlivan kılıklı, dev cüsseli bir adamda ince ve faal bir ruh ve ona mukabil narin, zayıf yapılı insanlarda da durgun ve kaba bir ruh bulunabilir.

<< Keza, bedende mutlaka ruhun muayyen kusurlarını ifade edici muayyen ayıplar zahir olmaz. Ruhun beden şeklini intıhabetmesindeki nizam, tabiat kanunları tahtında cereyan eder. Fakat tabiat kanunlarının sizin ihata edemiyeceğiniz kadar şümullü ve muğlak olduğunu da hatırlayınız.

<< Ruh istediği kalıbı kendi iradesiyle intihabeder. Binaenaleyh ruhun her hangi bir hayatında irtikabettiği kusurun mukabili olarak kendi bedenini o yolda seçmiş olması da melhuzdur. Yalnız her kusurlu bedende mutlaka kusurlu bir ruh bulunduğuna hüküm vermemelisiniz. Keza her kusursuz ruhun mutlaka kusurlu bir bedene girmesi kaide değildir.

<< Ruh kusursuz hale geldikten sonra dünyaya ancak vazife ile gelir. Ve bedenini o vazifesine en uygun olacak şekilde seçer. Binaenaleyh, mütevazı ve merhameti calip maksadına uygun ise ona münasip bir beden teşkil   eder. >>

Bu ifadelerde ne büyük hakikatler var!... İnsan varlığı ve mukadderatı hakkındaki bilgilerimiz arttıkça bu sözlerin manasındaki zenginliğe nüfuz etmek mümkün olacaktır. Zira insan bedeninin kurulması, bizim sathi ve maddi telakkilerimizden daha çok yüksek ve esaslı sebeplere bağlıdır ki biz onları ancak derin bir tetkikten sonra anlıyabiliriz.