RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 10

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%201.jpg REALİTE

1 – Realite nedir?

Bu bahsin mütalasına başlarken realitenin tarifini mümkün olduğu kadar iyi yapmak ve bu kelimenin ifade ettiği manayı iyice tesbit etmek lazımdır.

Realitenin muhtelif tarifleri arasında en şümullü olanı Üstadın tarifidir: << İnsanlar için realite, hislerinin taalluk ettiği mevcudiyete kani olmalarıdır. >>

Bu tarifte üç unsur tebarüz ediyor:

a – Bir mevcudiyet,

b – Bu mevcudiyetle alakalanmış insan duygusu ve

c – İnanış.

Demek, realitenin insanlar indindeki kıymeti bazı şartlara bağlıdır. Ve bu şartlar her an herkeste değişik olabilir. O halde mühim olarak tesbit etmemiz lazım gelen ilk fikir, insanlar için olan realitelerin Mutlak olmayıp nispi kıymetleri haiz bulunmalıdır.

Ruhun duygusu her yükseklik mertebesinde bir değildir. Ruh tekemmül ettikçe duygu kabiliyetlerinde evvelki ile kıyas edilemiyecek derecede inkişaflar vukua gelir. Bu da onun diğer varlıklarla olan alaka sahasını genişletir. Yani yüksek bir ruhun duygu sahasında nispeten daha çok mevcudiyetler ikamet eder.

Bundan başka tekamül icabı olan tecrübe ve görgünün artması da duygu sahasındaki mevcudiyetler hakkında daha şumullü bir tetkik yapmak ve vukuf peyda etmek imkanını arttırır ki bu da ruhta bir inanış halinin husulünü intaceder. Bütün bunlardan, ruhlar yükseldikçe realitelerinin genişlemesi zaruretini çıkarabiliriz.

Duygusu az, fikri dar bir budalanın; tecrübeli ve bilgili bir insana nazaran duyup inanabileceği mevcudiyetler pek mahduttur. Şu halde böyle bir budalanın realite sahası adamakıllı dar olacaktır. Yalnız burada bahis mevzuu olan inanış hiç bir duyguya ve mevcudiyete taalluk etmiyen kör bir imandan ayrıdır. Ve eğer böyle bir iman hakikaten realitenin dayandığı unsurlara müstenit bulunmuyorsa realite sahası dışında kalır.

Buna mukabil, bilgi ve görgüsü pek artmış olan, duyguları iyice inkişaf etmiş bulunan insanların realiteleri aşağı tabakalardakilerin nüfuz edemiyecekleri kadar zengin ve şümullüdür. Üstat bu fikri aşağıdaki misalle çok güzel izah ediyor:

<< Ruhun kabiliyeti nispetinde realiteler değişir. Ruhlar yükseldikleri nispette realiteye maliktirler. Kendinizi bir ovada farzediniz; orada ufkunuzu mahdut görürsünüz. Fakat yüksek bir tepeye çıktığınızı farzediniz. Yukarı, zirveye doğru çıktıkça daha bir çok şeyler görebilirsiniz. >>

Bizim bütün bilgilerimiz izafi kıymetlere dayanır. Felsefedeki, içtimaiyat ve ahlakiyattaki, ilimdeki ve sanattaki telakkilerimizde Mutlak Kıymetler aramak caiz olmaz. Üstat: << …Sizin ancak maddi vesait nispetinde bilginiz vardır, vesaitiniz haricindeki bilgilerde muhakemeniz iş görmez. >> diyor. Şu halde esasen böyle mahdut bir bilgi ile, Mutlak Realiteden bahsetmeğe imkan yoktur.

Mutlak Realite ancak Halika mahsustur. Biz ne kadar yükselirsek yükselelim bilgi ve duygularımızın Mutlak Kıymete varabilmesi bahis mevzuu olmaz. Üstadın aşağıdaki söyleri bu fikri müdafaa etmektedir:

<< Mutlak Realite Halik Hakkında düşünülebilir. Nisbi realitenin Mutlak Realite karşısında kıymeti sıfırdır. Yani nispet kabul etmez. Ancak birbirine nazaran kıymet kazanan izafi realiteler, en yüksek derecelerinde dahi hiçbir vakit Mutlak Realite Kıymetini alamazlar. Bu; uluhiyet iktisabetmek olur. >>

2 – Realite ile verite arasındaki münasebet

Verite nedir? Verite ile realite arasında nasıl bir münasebet olabilir? Bu sualin cevabı üzerinde şimdiye kadar uzun uzadıya durulmamıştır.

Bu iki mefhumu karşılaştırmak için evvela onları ayrı ayrı tarif etmek lazım gelir. Realiteyi tarif ettik. Şimdi de gene en iyi ve tatminkar bulduğumuz Üstadın verite hakkındaki tarifini veriyoruz: << Verite, düşüncenin nefsülemre tevafukudur. Buradaki nefsülemirden murat, Allahın kanunları neticesindeki vaziyettir. >>

Tarifi biraz genişleterek ifade edelim: Allahın kanunları neticesindeki duruma uygun, ruhun düşünme kabiliyetini kullandığı bütün mevzular veritedir. Buna göre, realite ile verite arasındaki farkı ve münasebeti şöylece düşünebiliriz: Evvela her reel olan şey vire ( vrai ) değildir. Yani insanın duyup inandığı bir mevcudiyet Allahın kanunları neticesindeki vaziyetlerden birisine ya uyar veya uymaz. Eğer uymuş ise o şey vire’dir, uymamış ise bir hataya düşülmüş olur. İşte hatanın  tarifini de buradan güzelce çıkartabiliriz. Bu sözümü bir misal ile izah edeyim: A + B = S diyorum, bu neticeye ve düstura ben müşahedemle inanmışımdır. Binaenaleyh bu benim için bir realitedir. Fakat benim bu realitemin bir verite olup olmadığı ayrı bir meseledir. Yani, bu realitemin verite olması için tabiat kanunlarının neticelendirdiği bir duruma uygun olması lazımdır.

İnsanlar evvelce güneşin arz etrafında  döndüğüne inanıyorlardı. Bu, onlar için bir realite idi; fakat bu gün anlıyoruz ki bu bir verite değildir. Zira bu inanış tabiat kanunlarına uygun düşmüyor. Fakat acaba arzın güneş etrafında döndüğüne dair olan bizim bu günkü realitemiz bir verite midir? Belki evet, belki de hayır. Fakat, ileride bahis mevzuu edeceğimiz gibi insanların yükseldikçe daha az hataya düşeceklerini kabul ettiğimizden bizim bu günkü realitemizin geçmiş zamanlardakinden daha ziyade veriteye yakın olduğunu düşünebiliriz. Ve elimizdeki tetkik vasıtalarının nispeten bu günkü mükemmeliyeti de ayrıca bize bu düşünce hakkını verir. Demek realitemizin verite olup olmadığını kati bir lisanla iddia etmekten de aciziz. Esasen bütün ilimdeki araştırmalarımızın, teknik vesaiti tekemmül ettirmekteki gayelerimizin hedefi de kendimizi bu acizden mümkün olabildiği kadar kurtarmaktır. Şu halde dünyamızda aldanmaktan kendimizi hiçbir vakit kurtaramıyacağız. Netekim Üstat bunu şu kelimelerle ifade ediyor: << Hata ihtimali daima mevcuttur. Düşüncenin nefsülemre tevafuk edip etmediği noktası haddizatında ya bilfiil tahakkuk etmiştir, veya etmemiştir. Etmiş ise vire’dir. Etmemiş ise herhangi hatadan birine düşmüş olursunuz. >>

Biraz da dünyamızın maddi ve manevi hayatında içtinabı mümkün olmamakla beraber insan tekamülünde kıymetli ve lüzumlu bir rol oynıyan hata bahsi üzerinde durmamız faydalı olacaktır.

3  – Hata, dünyadaki tekamülün kıymetli
ve lüzumlu bir zaruretidir.

Hata kelimesinden anladığımız mana yukardaki fikirlerden çıkarılabilir. Burada üzerinde duracağımız nokta, hatanın lüzum ve kıymeti ve ondan içtinabın mümkün olup olmadığıdır.

Biz << yüksek hakikatlerden >> dem vururken çok defa yanılmakta olduğumuza dikkat etmeyiz. Bir münakaşada herkesin hakkı ve hakikati kendi tarafında görmesi ve mücadelelerin, kavgaların meydana çıkması hep bu gafletin neticesidir. Herkes veya her gafil, Mutlak Realiteye vasıl olmuş gibi iddiakarlığa girişir ve bundan da hakikatin en yüksek tahtına oturduğunu zanneden dini, felsefi, ilmi, içtimai, ahlaki v.s. <<ekol>> sahipleri meydana çıkar. Bütün bu <<ekolcü>>ler aralarında boğuşurlarken düşünmezler ki hiç birisi inanışında Mutlak Realiteye vasıl olmuş değildir ve hepsinin azçok hatalı tarafı vardır. Fakat işin asıl müşkül tarafı şudur ki hangi şefin, hangi noktada diğerinden daha ziyade hakikate yakın bulunduğunu takdir etmeğe azçok yarıyacak miyarlar da herkesin kolayca kullanıp tatbik edebileceği şeyler değildir. Bu hal bir çok aldanmaları ve bu aldanmalar neticesinde doğacak mühim ve karışık bir sürü istifadeli hadiseleri mucibolur.

İnsanın realite sahası ne kadar darsa o kadar fazla hata yapmak ihtimali mevcuttur. Buna binaen, denilebilir ki en iptidai bir duygu ve düşünce ile yaşıyan bir insanın hükümlerinde ve inanışlarında hemen hemen yok denecek kadar az isabetler vardır. Üstat diyor ki: << Aşağı derecedeki ruhlar için olan realitelerde, daha yüksek derecelere nispetle hata ihtimali daha fazladır. Ruh yükseldikçe bu ihtimal tenakus eder. Fakat hata ihtimalinden kurtulmak bizim gibilere de müyesser olmaz. >>

Şu halde ruh madde aleminde ne kadar yükselmiş olursa olsun asla hatadan salim değildir. Bu hata, nispet itibariyle geri ruhlarınkine nazaran azdır, fakat tamamiyle madum değildir. Üstadın aşağıdaki sözleri bu fikri tamamlar:

<< Yüksek seviyelere çıktıkça ufku ruyet genişler, hata ihtimali azalır; bunun ikisi bir gider. Fakat - sadece dünyada değil !- maddeye merbut kaldığınız müddetçe, yani vesaitinizin noksanlığı içinde kaldığınız müddetçe, hatta demin söylediğim gibi bizim dereceye gelenlerin bile hatadan salim kalmaları ihtimali yoktur. >>

Bu sözlerin hakiki kıymetini taktir edebilmek için Üstadın tekamül derecesi hakkında azçok bir fikir sahibi olmak lazımdır. Mevzuumuz bu olmadığı için bu nokta üzerinde durmıyacağım. Ancak şu kadarını itiraf etmek zorundayım ki senelerce süren tecrübe hayatımızın devamı müddetince Üstadın işgal ettiği mertebe bizim bütün duygu ve düşüncelerimizin üstünde kalmış ve takdir imkanlarımızı aşmıştır. Burada yanılıyor muyuz, doğru mu düşünüyoruz bilmiyorum. Yalnız bugün benim için bir realite olan şey şudur ki bizim şu andaki kabiliyetlerimiz bu yüksek planlardaki zevatın kemal mertebelerini takdir etmeğe müsait değildir. Buna rağmen Üstadın müteaddit defa: << bizler de hatadan masun değiliz. >> demesi bizim için, belki çok kimselerin henüz kavrayamıyacağı derin manaları ihtiva eder. Aşağıdaki tebliğler de aynı fikirlerin tafsilatını verir:

<< Şunu biliniz ki dünyamızda ne kadar yüksek olursa olsun hatadan salim bir fert yoktur. Her zaman bazı şeylerin hatalı tarafları olduğunu göz önünde tutunuz. Zülal gibi hakikate desteres olmağı beklemeyiniz. Bütün hakikati anlıyamazsınız. >>

Hatta dünyanın ağır hayatından kurtulmuş fakat henüz bütün maddi bağlarını çözememiş varlıkların bile hatadan salim olmıyacakları düşünülürse bizim gibi dünyanın içinde yaşıyanların hatadan muaf kalacaklarını farzetmek gülünç bir iş olur.

Hata, bilhassa dünyamızdakilerin kemal yolunda geçirecekleri tecrübe unsurlarından birisi addedilebilir. Tecrübe ve hata birbirini yürütür ve ikmal eder. Binaenaleyh hatadan masun bir tecrübe hayatının manası yoktur. [ 1 ]  Her hakikati kolayca ve cehit göstermeden hatasızca elde edebileceğimize inandığımız anda faaliyetimiz durur. Halbuki insanın madde kainatındaki varlığı, maddeler üzerindeki müessiriyetini artırmak içindir ki bu da ruhun faaliyetini kullanmağa alışmasiyle mümkün olur. Cehit göstermek ihtiyacını duymıyan bir ruh atalete mahkumdur ve bu hal ruhta mündemiç müessiriyet melekesiyle asla kabili delif değildir. Halbuki insanın cehdini kamçılayan ve idame ettiren en mühim amillerden biri de aldanmalar neticesinde husule gelen vaziyettir. Şimdi vereceğim tamamlayıcı tebliğler bizi bu sahada daha ziyade aydınlatacaktır: [ 2 ]

<< Siz dünyada hakikatlere nasıl meşakkatle nail olabiliyorsanız. o kadar meşakkatle bu ahret havadisine nail olabilirsiniz. Yoksa dünyadaki kaideler hilafına hareket edilmiş olur… Çünkü dünyadaki mesaide birçok aldanmalar vardır.

<< Ununtmayınız ki sizin dünyanızda her şey, bir çalışmanın, bir cehdin mevlududur. Nasıl aleminizde her istediğiniz şeye bila zahmet nail olamıyorsanız ve onlara maniasız, hatasız vasıl olamıyorsanız buradaki mesainiz de tıpkı onun gibidir.

<< Siz, dünyanızdan çıkmış değilsiniz. Sizi himaye eden ruhlar da sizi hataya sevkedebilir. Taki dünyanızdaki kaidelerin hilafına hareket etmiyesiniz. >> Bu son cümle hemen fikirleri altüst edebilir. Netekim ilk işittiğimiz zaman bizde de aynı şeyi yapmıştı. Zira insanın hamileri, yardımcıları tarafından hataya sevkedilmesi fikri, böyle bir düşünce tarzına henüz alışmamış olanların zihnini teşviş edebilir. İşte biz bu teşevvüş hali içinde üstattan şöyle bir sual sormuştuk: << – Bu son cümleyi biraz daha izah eder misiniz? >>

Fakat aldığımız cevap tatminkar olmuştu. Ve şimdiye kadar üzerinde durduğumuz fikrin iyi bir hülasasını vermektedir: << –Siz dünyevi kanunlara tabisiniz. Bu kanunların ahkamından sizi kurtarmak lehinizde olmaz. Binaenaleyh cehitsiz, hatasız sizi her hakikate nail etmek sizin lehinizde değildir. >>

Bu sözlerin iyice tetkikinden sonra himaye edilmenin hataya sevkolunmakla münasebeti daha iyi anlaşılır. Üstadın sözlerine devam edelim:

<< Aldanmak sizin mukteziyatınızdandır… Dünyada isabetle hatanın yan yana gittiğini, hakikatle sevabın yan yana gittiğini söyledim. Netekim aldanacaksınız, hamle yapacaksınız… böyle aldanarak, hamleyi arttırarak aradaki fazla bilgiden istifade edeceksiniz…

<< Her vakit tekrar ettiğim gibi hakikatleri kolayca ve eziyetsizce size tebliğ edemem. Bu, lehinizde olmadığı gibi içinde bulunduğunuz dünyanın kanunlarına da muhaliftir… Yalnız size mütevazı bir hakikati anlatmakta beis yok… Fakat istikbalde cehitlerle, hatalarla, istihsal edeceğiniz hakikatleri birer birer anlatmağa muktedir olmadığımı tekrar ederim. >>

Buradaki iktidarsızlığı keyfi veya rasgele bir hal gibi telakki etmemelidir. Muhtelif yerlerde geçen sözlerden de anlaşıldığı gibi bu, tabiat kanunlarının değişmez bir neticesidir. Ve hiçbir mahlukun iradesi bunun önüne geçemez. Fakat şunu da unutmıyalım ki her şeyde olduğu gibi burada da tabiat kanunları daima bizim taalimize yarayıcı neticeler doğurur.

Nihayet sevgili Üstatlarımız, son muvasalamızda, son celselerini gene bu mevzua ait tebliğleriyle kapatmışlardır:

<< ……. Diğer bir kısım hatalar dünyanızda hakim olan kanunlar iktizası olarak kalacaktır. Hatalar insanlara yeni hamle ve daha büyük hatadan içtinap gibi faydalar temin eder. Tebrikler, sevgiler, elveda. >>

Zaten tabii hayatımız bize bu hükümlerin en canlı misallerini bol bol vermektedir. Hangi insan oğlu ta doğduğu günden itibaren bütün hayat programını katiyetle, evvelden bilmekte idi?

O, bir defa gözü kapalı olarak hayata karıştıktan sonra, hayat şartlarının namüntenahi ve daima sarp, ve dikenli yollarında yuvarlana yuvarlana yürümeğe çalışır. Yarın ne olacak? Başladığı bir işin sonunda kendisine ne gelecek? …

Bütün bunlar meçhul olmakla beraber o, yürümesinde devam eder. Burada ona kuvvet ve cesaret veren bir tek amil vardır, o da ekseriya aldatan ümit. Fakat belki ümitler boşa gider, belki emeller tahakkuk etmez. Fakat bu yolda sarfedilmiş cehitlerin gayesi, muhakkak surette tahakkuk edecek olan, bizim asla düşünemediğimiz ve tasavvur dahi edemediğimiz daha faydalı istikametlere müteveccih idi! Binaenaleyh cehit yapılmış ve bizim bilgimiz dışında gayesini tahakkuk ettirmiştir. Bunun dünyevi telakkilerin esareti altında beklediğimiz, zahirde şu veya bu neticeyi vermemesi olsa olsa ancak onların karşısında göstereceğimiz reaksiyonlar bakımından mühim olabilir. Gene aldanma hikayesi! …

Dünyadaki aktif ve yaratıcı insanların hayatlarını araştırırsanız istinasız olarak onların kendilerini klasizma çenberinden kurtarmış olduklarını görürsünüz. Hata yapmaktan ve hatasını kabul ve itiraf etmekten korkanlara karşı ilim kapıları kapalı kalır; zira bu hal, insanı cesaretsiz ve uyuşuk yapar. Buna mukabil iyi niyetle ve iyilik için çalışan insanların düşeceği hatalar yükseltici kuvvetleri haizdir. Böyle bir hatayı itiraf ve kabul ederken insan sıkılmaz, sevinir. Bu sevinç hatayı yaptığı için değil, onu keşfedebildiği içindir; zira bu hal onun bir ilerleme adımı olmuştur.

Bir mektep çocuğu öğrenmek için bir çok hatalar yapacaktır. Bir çırak hatalar yapacaktır. Bunun gibi bir talimgah olan dünyamızın insanları da hatalar yapacaklardır. Yeter ki bu hatalar kasten ve kötü maksatlarla yapılmış olmasın. Ve böyle olursa onlar esasen hata kadrosundan çıkar. Şu halde tekamül yolunda hata insanın hakkıdır, onun bu hakkını refetmek suretiyle serbesliğine karşı yapılacak taarruz zahirde iyi görünse bile, hakikatte zararlı olur.

Demek akıllı bir adam kendisinden daha yüksek düşünen ve duyanlara karşı büyük bir saygı gösterirken geri realitelerde yaşıyan küçük kardeşlerine de geniş bir müsamahakarlık duygusu besler. Ve o, bilir ki bu küçük kardeşi ne kadar hatalarda yuvarlanıyorsa kendisi de o kadar hatadan kurtulmuş değildir.     

4 – Realite ayrılıkları

Şimdiye kadar söylenen sözlerden çıkan netice her insanın diğerlerine nazaran azçok yüksek veya alçak bir realiteye sahip bulunmasıdır. İnsanlar duygu, düşünce ve bilgilerinde ne kadar inkişaf ederlerse o kadar yüksek realitelere sahibolurlar. Demek insanların yükselmeleriyle realitelerinin genişlemesi baş başa gider. Denilebilir ki her insana göre ve hatta bir insanın muhtelif hayat devrelerine göre çeşitli realiteler vardır. Evvela Üstadı dinleyelim:

<< Sizin için realite olmıyan bir çok şeyler. sizden yüksek ruhlar için realite olur. Ve daha ileriye doğru o kadar derecesi yükselmemiş olanlar için realite olmıyan şeylerde daha yüksek ruhlar için realitedir. Mesela sizin realitenizle bizim alemimizin realiteleri arasında [ 1 ] çok fark vardır. Bu farkı ancak burası ile ülfet kesbetmiş olanlar anlıyabilir. Binaenaleyh sizin realiteleriniz haricinde kalan bir çok realiteler vardır. Demin de tekrar ettiğim veçhile ruh aleminde bile birine nispetle mevcut olanın diğerine nispetle mevcut olmaması izafi bir realitedir. [ 1 ]  Dört buudlu alem

<< Aşağı derecelerde bulunanlar için henüz realite olmıyan şeyler yukardakiler için bir realitedir, aşağıdakiler daha yüksek realiteler mevzubahis oldukça onlardan haberdar olmazlar. >>

Şu halde realitelerin değişmesi tekamülün bir zaruretidir. Bu hakikati görmiyen insan tekamül halinde olduğunu fark edemez. Bir fikre, bir inanışa bir telakkiye saplanıp kalmak, onlara Mutlak Realite kıymeti vermek ancak, henüz tecrübeleri noksan olan ruhların yapabileceği bir iştir.

Kemal derecelerinin nihayeti yoktur. Bu sonsuz yollarda tezahür eden realitelerin de nihayetsiz olacağı tabiidir. Her şey değişecektir, ve değişmelidir. Eğer realitelerimiz kolay kolay değişmiyorsa kemal yolunda oldukça yavaş yürüdüğümüze inanabiliriz. Bir insanın hayatında tabiatiyle ve zaruri olarak değişen realitelerden evvelce bahsetmiştik [ 1 ]

Karşı karşıya iki adam tasavvur ediniz, bunlardan biri gözündeki bilmediği bir arıza yüzünden evvelce kendisince malum sarı renkleri mesela mavi ve mavi renkleri de sarı görmeğe başlasın. Bunlara sarı renkli bir kağıdın rengini sorduğumuz zaman normal adam onun sarı olduğunu, arızalı adam ise mavi olduğunu iddia etmeğe başlıyacaktır. Sizin gözünüz bunlardan hangisinin görme şartlarına uygun ise siz de onun tarafını iltizam edeceksiniz. Fakat eğer sizinkinde de bir arıza varsa ve siz de onu bambaşka bir renkte, mesela kırmızı renkte görüyorsanız o zaman aranızda kıyamet kopacak demektir. Burada bittabi herkes kendi görüşünü müdafaa edecek ve diğerleri galatı ruyet sahibi olmakla itham edecektir. Çünkü burada herkes duygusunun taalluk ettiğini mevcudiyete inanmakla, kendince haklıdır. Bu, bir komedyadır, fakat zannediyor musunuz ki hayattaki bütün kavgaların sebebi olan ayrı görüş ve düşünüşler bundan daha az komiktir? …

Renk gibi elle tutulur en maddi hadiselerde bile mümkün olabilen bu görüş ve kavrayış farkları, bizim idrak sahalarımızdan gittikçe uzaklaşan yüksek ruhi ve maddi haller karşısında nasıl kendini göstermiyebilir?

O halde kimin Mutlak Realiteden bahsetmeğe hakkı vardır?…

İşte bu haksızlığı görebilen bir insan, devamlı ve sonsuz bir araştırma mecburiyetini ve << intihai bilgi >> efsanesinden uzaklaşmak zaruretini kabul eder.

Mutlak Realiteye inanmak, beşerin en büyük felaketi olmuştur. Gerçi Mutlak Realiteden bahsetmiş olmak ithamını birçokları red eder ve bunu kabul etmez görünür, fakat hakikatte pek çok kimseler, realitelerinin değişebileceğini akıllarına dahi getirmeğe tahammül edemezler. İşte bu tezat bile, başlı başına bu hareketteki basiretsizliği göstermeğe kafi gelir.

Bir realiteye saplanıp kalmak, ne bahasına olursa olsun ondan vazgeçmemek büyük bir beladır, insan ruhunu kemiren musibetlerin en büyüğüdür. Bu belanın, bu musibetin yapacağı ilk büyük fenalık tekamülün zarureti olan, bütün insanlar arasındaki şümullü segivi düşmanlığa çevirmek ve kini, nahveti ve hodbinliği körüklemektir. Dikkatli olanlar görmüşlerdir ki beşeriyetin başına ne zaman büyük ve küçük bir felaket gelmiş ise insanların bir takım nispi ve hatalarla dolu realitelerini bir ideal haline sokmaları buna sebeb olmuştur.

Esasen geri varlıklarla dolmuş dünyamızın geri realitelerine bir de Mutlak kıymetler izafe edilerek tapılırsa dünya bir cehennem olmaktan kertulamaz. Bunun neticesi ruhi tekamülün yavaşlaması ve ıstırabın artması olacaktır; zira bu iki şey baş başa gider. Dini, ilimi, felsefi içtimai ve emsali bahislerde bu yüzden doğan taassubun fena neticelerine her gün rasgeliyoruz.

Bir gün bir peygamber çıkar; bazı realitelerden bahseder, bu zatın talimatı şüphesiz o zaman için geri olan muhitine nispetle yükseltici ve öğretici kıymetleri haizdir. Netekim onun irşadatı işini görür ve bir çok insanları karanlıktan biraz daha kurtarabilir. Demek her realitenin doğuşu gibi onun da doğuşunun insanlık için faydalı ve yükseltici illetleri vardır. Yalnız unutulan veya anlaşılamayan nokta, bunun da her realite gibi Mutlak olmadığı ve devresini bitirdikten sonra yerini daha yüksek bir realiteye bırakması lazım geldiğidir. Fakat buradaki değişmeler tedrici ve daima müterakki bir tarzda vukua gelecektir.

İşte bu hakikatin anlaşılamaması yüzünden bu dinin temin ettiği faydalar zamanla ortadan kalkar, onun yerine gözleri kapalı taassup sahiplerinin kavgaları ve bu kavgaların zararlı neticeleri kaim olur. Bu, bizim iddiamız değildir, tarihin sözüdür.

Diğer birgün, akademik ilim kürsüsünden bir ses duyarsınız; bu ses herhangi bir bahis üzerinde Mutlak hükümlerden bahseder. Eğer o ses sahibinin fikir temposuna dikkat edersiniz kendisinde kainatın sanki en son hakikat dünyasında doğmuş olduğunu zannedenlere mahsus bir tavır görürsünüz. Bu ses bir << Ekol >> kurar. Bu ekolün asırlarca hüküm süren şakirtleri birbirini takibeder. Bütün bu şakirtler şüphesiz bir realitenin peşinde koşmaktadırlar. Ve bu da tekamülün bir icabıdır. Fakat eğer bu ekolün salikleri günün birinde bu realitelerinin değişmeğe mahkum bulunduğunu ve ancak daha yüksek bir realiteye basamak teşkil ettiğini bilmiş olsalardı dünyada tekamül ne kadar çok süratli olurdu!.. Maalesef böyle olmaz; netekim o realite bütün realiteler gibi dünyada devresini ikmal eder ve günün birinde onun yetiştirdiği ilim ruhu eskimeye başler; daha yüksek ilmi realitelere kabiliyetli ruhları hazırlar. Fkat ekol taassubu yerinde saymakta devam eder. Asırlardanberi devam eden bir kanaatin değişmez hakikatleri ihtiva ettiğine dair olan kör bir  iman eskimiş kafalarda mıhlı olarak durur. Vaktiyle zamanının çok güzel ilmi realitelerini ifade eden bu ekolün esasları, artık bütün bu kıymetlerinden kendisini tecrideden doğmatik ve klasik bir çehre içinde sırıtmağa başlar. Binlerce talebe hocalarının sözünden başka türlü düşünmeği günah sayar, hocalar ise kara kaplı kitaplarından ayrılamaz olur. Fakat bu sırada güzel kainatın harikulade laboratuvarlarında tabiat hadiseleri namütenahi ebedi yükselişinde mutat sessizliği ve sükuneti ile, asla geri dönmemek üzere ilerlemesine devam eder. İşte bu hali sezen bazı ruhlar, bu taassup çerçevesini kırarlar ve yeni realitelerin öncüleri halinde, yeni bir ekol kurarlar. Fakat, bir taassup çenberinin kırılması zorluğu içinde kurulan bu ekol de az çok bir zaman sonra doğmatik çehresini sırıttırmakta gecikmez.

Takriben 1935 senelerinde bir profesörün Üniversitede talebesine ders verirken, yirmi senedenberi müdafaa ettiği bir nazariyesinin yanlış olduğunu anladığı için muarızlarının fikirlerini kabul eden ve kendi iddialarından vazgeçen başka bir alim hakkındaki sözlerini burada tekrarlarsam ilimdeki taassubun güzel bir misalini vermiş olurum: Bu profesör diyor ki; << F… nazariyesini yirmi sene hararetle müdafaa etmiştir. O, bu müdafaasında samimi idi. Fakat yirmi sene sonra mağlup oldu ve muarızlarının fikrini kabul etti. Bu hal ciddi bir alime yakışmaz. Yirmi senelik bir zaman, ilim hayatının yarısı demektir. Bazen de bir ilim hayatı demektir. Bir alimin bütün hayatınca bağlandığı, müdafaa ettiği bir fikri yıkması ilimde bir intihar sayılır, bunu yapmaktansa ölmek daha iyidir!.. >>

Bu hocanın sözlerine iştirak etmekte mazurum.

Metafizikte de bundan daha aşağı olmıyan taassupkar hareketlere oldukça sık rasgelinir:  Mesela birgün bir ses duyarsınız; bu ses şöyle bağırır:  Kainatta maddeden gayrı bir şey olamaz! Her şey bizim hasselerimiz tarafından kabul edilen maddelerle onların hususiyetlerinden ( attributs ) ibarettir. Binaenaleyh insanda maddeden başka bir varlığın mevcudiyeti düşünülemez. O, kendisini teşkil eden maddelerin değişmesiyle düşünen ve duyan varlığını ebediyen kaybeder. Allah, ruh gibi varlıklar mücerret tasavvurlardan ibarettir, v.s…

Bu sesin madde hakkında söylediği sözler hiç şüphesiz bir realitedir. Ve bu realite bir vakitler fikir aleminin mahrum kaldığı maddi bilgi noksanlığını tamamlamak için ruhları kamçılamış ve onların düşüncelerini ataletten kurtararak tekamül kanununa hizmet etmiştir. Fakat bu hikayelerle kurulan materyalist ekol salikleri, inanmış oldukları ademciliğe Mutlak Realite kıymetini verdikleri andan itibaren bu fikirler beşeriyetin manevi bünyesini eritip darmadağınık edecek bir zehir kudretiyle ortalığa yayılmağa başlamıştır. O zaman bu ekol salikleri realitelerinin daha yüksek maddi bilgilere basamak olduğunu tamamiyle unuttular ve doğmatik bir taassup içinde boğulup kaldılar.

Şüphesiz, madde, dünyamızın ve hatta kainatımızın esasıdır. Ve bizim için namütenahidir, kabili ihata değildir. Biz maddesiz hiçbir surette düşünemeyiz ve hiçbir şeyi idrak edemeyiz. Gerek madde ve buut hakkında söylediğimiz sözler, gerek şimdiye kadar maddeye her hasusta verdiğimiz kıymetler, maddeyi şümullü manada düşünmek ve ademci olmamak şartiyle, bizim de ne kadar ileride bir materyalist olduğumuzu gösterir. Bu bakımdan materyalistler haklıdır; fakat yalnız bu bakımdan!... Zira evvela madde, ademci materyalistlerin düşündüğü gibi kaba hislerimiz tarafından tahdit edilmiş olan basit birkaç haldeki maddeden ibaret değildir, ikincisi, maddenin sonu ve ondan sonrası hakkındaki son sözü söylemek bizler için mümkün olmaz, üçüncüsü metapsişik bazı kuvvetlerle fiziko-şimik maddi hususiyetler arasında müşterek noktaların bulunduğunu - materyalistlerin ifadesinde olduğu gibi - mutlak bir hükümle iddia etmeğe hak verdirecek ortada hiçbir ilmi delil yoktur. Halbuki ilmileşmiş bütüm metapsişik hadiseler bunun aksini göstermektedir. Böylece, materyalistlerin yaptığı gibi, sırf hissi ve keyfi hükümlerle Mutlak Realite binasının kurulabileceğinden bahsedilebilir mi?..

Eğer buna rağmen insanlar ademci bir materyalist görüşe bağlı bulusuyorsa bu, yalnız bir taassubun neticesi olabilir.

Beşeriyetin başına bir bela halinde çöken taassubun karanlık misallerini çoğaltmağa lüzum görmüyorum. Engizisyon işkenceleri, din ve hele son zamanlarda ırkçılık uğrunda yapılan boğuşmalar ve cinayetler üzerinde durarak okuyucularımın ruhunu ağır kasvet bulutlariyle örtmek istemiyorum. İlimde, sanatta, fikir ve duygu hayatında ortalığı karartan, sahaları daraltan, ruhları kıskıvrak bağlıyarak, onların bütün serbes tekamül hareketlerine mani olan şey taassubolmuştur. Taassuba bilgisizliğin, görgüsüzlüğün, bir kelime ile, ruh geriliğinin bir nişanesi halinde bakabiliriz. Bundan insanı kurtaracak bir tek yol vardır, o da hiçbir bilginin, hiçbir düşüncenin ve hiçbir inanışın Mutlak olmadığını ve bütün bunların zamanla değişmek ve daha yüksek bilgilere, düşüncelere, inanışlara yerlerini terk etmek zaruretinde bulunduğunu anlamanın çaresini araştırmaktır ki bu da ruhun tekamülü ile olur. Yalnız kitaba, yalnız hocaya körükörüne bağlanmak tekamülün yolu değildir. Eğer kemal bu kadarcık bir işle elde edilmiş olsaydı ne kadar kolay olurdu!.. İnsan ruhunun ilerlemesinde göstereceği cehdin lüzum ve zaruretinden kitabımızda çok bahsedildi ve bahsedilecek de… Bu cehdin gösterilmesine imkan hazırlıyan saha, tabiat ve onun içindeki tecrübelerdir. Bu da tam serbesliğini kullanarak ruhun muhtelif tabiat hadiseleri içinde yaşamasiyle tahakkuk eder. İnsan burada kendi iradesiyle ve kendi cehdiyle düşe kalka yürüyecek ve ilerliyecektir. Gene tekrar ediyoruz: vicdan hürriyetinin bulunmadığı yerde itila yoktur ve taassupla vicdan hürriyeti asla bağdaşamaz!

Burada bir çoklarının düşündüğü gibi klasik bağlardan kurtulup serbes bir fikir ve tecrübe hayatına atılınca, insanın başı boş bir halde hayal ve hata alemlerinde uçmağa başlıyarak kendini kaybedeceğinden korkmak hataların en büyüğüne düşmek olur! Şunu asla hatırdan çıkarmamak lazımdır ki - eğer bir tehlike melhuz ise - büyük bir iyi niyetle ve yükselmek, tabiatta faydalı bir unsur olmak maksadı ile tabiatın nihayetsiz güzelliklerini, ibretli hadiselerini temaşaya koyulmuş bir ruhun uğrayacağı muhakkak olan hatalı yollar; tozlu bir kitaba, geçmiş realitelere bağlı örümceklenmiş beyinli müteassıp bir hocanın donmuş ve modası geçmiş telakkilerine taassupla bağlanıp atalete düşen ve bütün vicdan hürriyetini kaybetmiş olan kimselerin içinde uyuşup kaldıkları hatalı yollar kadar tehlikeli değildir.

5 – Tarif ettiğimiz realite karşısında realizma ve
idealizma meselesi

Buraya gelince karşımıza yeni bir mevzuu çıkıyor; realiteyi bu kadar geniş bir manada kabul ettikten sonra, acaba filezofların şimdiye kadar anlatmış oldukları idealizmayı aynen kabul etmemiz mümkün olur mu? Malumdur ki bir kısım filezoflar insan tasavvuratı dışında eşyaya hakiki bir kıymet verirler. Bunlarca eşyayı hariciye tasavvuratla uydurulmuş şeyler olmayıp hakikatte mevcut olan şeylerdir. Yani insan düşüncesi ve tasavvuratı olmasaydı eşyayı hariciye gene mevcut olacaktı, işte kısaca hülasa ettiğim bu fikre salik filezofların mesleğine realizma denir. Halbuki bunların yanında diğerleri de vardır ki bunlar asıl kıymeti alemi haricide değil tasavvuratta ararlar. Bunlara göre alemi haricide mevcut olan şeylerin hakikat olup olmadığı meçhuldür. Onlara hakikattır dedirten, bizim tasavvuratımızdır. Bunlar da idealizma mesleğine salik kimselerdir. Sanatta, sosyolojide, ontolojide aynı düşüncenin muhtelif tarzda ifade edilmiş şekillerini görürüz.

Realite ve imajinasyon hakkındaki sözlerimiz gözden geçirildikten sonra realizma ve idealizmadan bizim başka türlü bir mana çıkarmamızın icap ettiği takdir olunacaktır.

Filezofların, yukardaki gibi tasnife uğrıyan, fikirlerinden şu veya bu tarafı iltizam edebilmek için bir noktanın iyice tenvir edilmiş olması lazım gelir: İnsan ruhu olmasaydı realite bahis mevzuu olur muydu, madde kainatı mevcut olmasaydı insan ruhu için realite mevcut olur mu idi? Realite, maddi kainattan ve o kainatı dolduran hadiselerden doğmuştur; ve bunu da doğuran, insan ruhudur. Şu halde insan ruhunda dış alemden tamamiyle mücerret bir realite bahis mevzuu olamıyacağı gibi, ruh tarafından duyulmamıs ve inanılmamış, maddi kainatta mücerret bir realite de öylece bahis mevzuu olamaz. Farzımuhal olarak hiçbir ruh varlığının mevcut olmadığı bir kainat tasavvur ediniz; burada realite nerdedir ve kime nispetledir?

Keza bunun gibi bütün maddi mefhumdan tecerrüt etmiş bir ruh alemi kabul edebilirsek buradaki ruhlarca realitenin ne manası ve kıymeti kalır?

Fakat biz ne birinci şıktaki, ne de ikinci şıktaki ihtimali düşünüp tasavvur edemiyeceğimiz ve kabule şayan göremiyeceğimiz için sadece maddesiz ve ruhsuz bir realitenin bahis mevzuu edilemiyeceğini söylemekle iktifa etmek zaruretindeyiz.

Böyle olunca bütün tasavvurlar maddi mefhumlara dayanır, hem de sadece üç buutlu maddi mefhumlara. Zira, yeryüzünde, gerek vasıtalı, gerek vasıtasız, maddi mevhumlarla alakalı olmıyan tasavvurlar mevcut değildir. Burada değişebilen ve uydurulması mümkün olan tasavvurat ancak şekillere ve tertiplere ait olabilir ki bunların reel veya irreel olduklarını tayin edebilmek için de üç buutlu kainatın birçok yüksek realitelerini idrak etmiş olmak lazımgelir. Bu cesareti kendinde görecek bahtiyar adam kimdir?

Ben kanatlanarak uçan bir insanı tasavvur ediyorum, bu hareket, sanatta, kabul edilen klasik inanışa göre, idealizmadır. Fakat acaba?..

Bu acabayı hatır için söylüyorum. Zira hakikatte adam kifayetinde bir ruhun uçması şu duvarda asıllı saat rakkasının hareketi kadar realitedir, fakat bu realite şimdilik bana göre. Yarın da inanmıyanlara göre olabilir. O halde uçan bir adamın, tasvir edilmesi benim telakkime göre, sanatta realizma mıdır, idealizma mıdır?

Eğer siz kendi telakkinizi esas tutarak buna idealizma derseniz bana haksızlık etmiş olursunuz, netekim benim gibi diğer biri daha çıkıp da kendi bilgisini klasik realizma ve idealizma mefhumlarına uydurmağa çalışarak, bu harekete realizma derse o da size karşı haksızlık yapmış olur. O halde burada hem sizi hem de beni aynı mevzu hakkındaki zıt hükümlerimizde haklı veya haksız çıkaran amil nedir?

İşte ben bu amili realizma ve idealizma hakkında yapılmış tariflerin veya bu manada anlaşılan realizma ve idealizma mefhumlarının pek fazla indi bir düşünceye dayanmış olmasında buluyorum.

Keza bu gün her hangi bir mevzu üzerinde ortada mevcut bulunan düşünce ve telakkiye aykırı bir realiteden bahseden birini idealist olarak kabul etmek için elimizdeki kriteryom nedir? 

Mesela fikir ve iş hayatında << ben realistim >> diyen bir adam bu sözü ile neyi kasdetmektedir?

Eğer bu ifadenin manası, ruhunda yaşattığı realiteden başka bir realiteyi tanımamak ise buna biz tam manasiyle bir realizma diyemeyiz, bu nihayet bir taassubolur ve böyle bir insan, kendi realitesinin dışındaki realiteleri boş birer tasavvurdan ibaret şeyler kabul etmekte ne kadar haklı ise başka bir realite içinde duyan ve düşünen diğer bir insan da onun realitesini realite dışı addetmekte aynı sebeplerden dolayı o kadar haklı olmak icap eder, değil mi?

Netekim bugün insanların binlerce kilometrelik yüksek semalarda uçması bir realitedir. Amerikadaki bir insan sesinin ve hatta nefes alıp vermesinin Avrupada bulunan bir evin içindekiler tarafından işitilmesi de bir realitedir. Ve bu gün bu hadiselerden bahseden bir insana biz realist diyoruz. Fakat acaba aynı insan hadiselerden 1000 sene, hatta 100 sene evvel bahsetmiş olsaydı kabul edilen tarife göre ona gene realist diyebilir miydik?

Hayır. O zamanki insanların bu adama idealist demeleri lazım gelirdi, zira o zamanın telakkisine göre bu adamın bahsettiği şeyler realite olmayıp tasavvuri şeylerden ibaret addedilirdi.

Bu gün ben bu kitabımda eski telakkilerin çoğuna uymıyan bazı şeyler yazmış oldum. Cari telakkilere uymuyor diye ben bu kitaptaki fikirleri ortaya atmakla idealist mi oldum?

Eğer böyle düşünenler varsa onlara söyleyebilirim ki benim müdafaa eitiğim mevzu, kendilerinin inandıkları her hangi bir mevzudan daha fazla bir realitedir. Bu bakımdan ben, klasik manada bir idealist değilim. Fakat bir idealistim. O halde benim idealizmadan anladığım mana başkadır; realizmadan anladığım mana da başkadır.

Kainatın hadiselerini sonsuz, ruh tahayyülünü hudutsuz ve realiteleri de sayısız addeden bir insan, bu günkü telakkiye göre bir realist veya idealist olabilir mi?

Realist diyor ki: Ben realitelerim dışındaki rivayetlere kulak asmam. Onlar uydurma birer tasavvurdan ibaret şeylerdir. İdealizmayı ciddi bir bilgi ve inkişaf yolu kabul edemem. Binaenaleyh ben, kendi realitelerimin çerçevesi içinde yükselmek istiyorum. Ve bu realitelerin dışında hakikatlerin mevcut olabileceğine ve onların bana saadet getireceğine inanmıyorum.

Böyle düşünen bir realist, Mutlak Realiteye inanıyor ve o realitenin de kendi realitesi olduğunu zannediyor. Böyle bir kanaatin ne kadar büyük bir gaflet eseri olduğunu yukarki bentlerde münakaşa ettik. Tekrar oraya dönmiyeceğiz.

İdealist de diyor ki:  Ben kabıma sığamıyorum; etrafımda olup biten şeylerin hiç biri beni tatmin edemiyor. Her şey saçmadır. Bu gün itibarda olan bütün reel hadiseler manasızdır. Asıl kıymetler benim kafamda ve kalbimdedir. Ben ne düşünür ne duyarsam ona taparım.

Bu idealiste soruyoruz: Sen düşünce ve duygu unsurlarını nerden alıyorsun?

Eğer sen kafanın ve kalbinin dışındaki kıymetleri tanımıyorsan o kıymetler içinde bir kıymet olan senin varlığının ve varlığınla kaim düşünce ve duygularının ne kıymeti kalır?...

Burada ben, nihayetsiz buutlar içinde yayılan ve her biri bir realite olan madde alemlerinin teşkil ettiği büyük kainattan bahsetmiyorum; sadace bu kainat içinde mahdut ve küçük bir varlık gösteren bize göre muazzam, üç buutlu alemimizin telakkileri ve maddi realiteleri bile ortadan kalkınca ne düşünce, ne de tasavvur diye meydanda bir şey kalmaz. Zira bütün bu düşünce ve tasavvurlar o realitelerden doğmuştur ve onlarla kaimdir.

Demek yukarki manalara göre ne idealist  ne de realist görüşler, bizi selamet diyarına götüremiyor. O halde biz neyiz?

Neo- ispiritüalist görüş ile, eğer mutlaka birbirinden ayrılması lazım geliyorsa, realizma ve idealizma şu manalarda kullanılabilir:

Realizma, içinde yaşadığı realiteyi gaye ittihaz edinen ve bütün inkilapları ancak o gaye yolunda arıyan bir düşünce tarzıdır.

İdealizma ise, bir realitenin büyük bir gaye uğrunda, daha yüksek diğer bir realiteye vasıta olduğunu kabul eden ve hiçbir realitenin gaye olmıyacağını idrak etmiş bulunan bir düşünce tarzıdır.

İşte bizim realizma ve idealizmadan anlıyabileceğimiz en açık mana budur. Bu düşünceye göre realist, tekamül yolunda yürürken; gözlerini, bir daire içinde mahpus adımlarından ayıramıyan ve daima yerinde sayan; İdealist ise gözlerini adımlaryile iyi takibederken bir daha geri dönmemek üzere mütemadiyen parlak, yüksek yeni tekamül merhalelerine varan insandır.

Ben kitabımı yazarken belki bu manada bir idealist oldum. Fakat her attıgım adım, hiç olmazsa benim için bir realitenin ifadesi oldu. Demek dikenleriyle, uçurumlariyle geçilmesi güç, fakat yukarı doğru müteccih düz istikametteki yollarda, bir çok maddi ve manevi acılar elemler ve inkisarlar içinde hiç durmadan ilerliyen adımlarım, her hangi bir realistin olduğu yerde sayan ayaklarının zincirlenmiş bulunduğu sahalara basarak yoluna devam etti. Şu halde ben, bu manada bir idealistim, nasıl ki gene bu manaya göre, tekamülü seven bir insan, günden güne daha yüksek, daha görgülü ve tecrübeli bir varlık haline girmek için cehit göstermek kararında bulunan bir varlık ta bir idealisttir.

Tekrar ediyoruz: Mutlak Realite insanlar için bahis mevzuu değildir. Buna inanmadıkça tekamüle hız vermek mümkün olmaz. Ve insan ergeç taassup belasının pençesine düşer. Bu belanın doğuracağı felaketlerden kurtulmanın yolu, her realitenin kendinden daha şümullü diğer bir realiteyi hazırlayıcı bir basamak olduğunu kabul etmek ve her realitenin hata ihtimali daima mevcut olabileceğini düşünerek, hiçbir realiteyi bir mabut haline getirmemek ve nihayet efal ve harekatını bu anlayış zihniyetine göre düzenlemektir. Bunu becerebilen bir idealist aynı zamanda, merhaleden merhaleye yükselen iyi bir realist sayılabilir.