TESADÜF
1 – Tesadüf nedir?
Eski bir Üniversite profesörü bana, başından geçen şu hikayeyi anlatmıştı: Kendisi bir tarihte laboratuvarı için devlet hesabına bazı mübayaatta bulunmak üzere Viyanaya gitmiş. Gazinolardan birinin önünde bir koltuğa kurulmuş, kahvesini içmiş ve garsonla hesabını görerek dışarı çıkmış. Tramvayda giderken cüzdanını yoklamış, fakat ekserisi kendisine ait olmayan külliyetlice bir parayı muhtevi cüzdanının yerinde olmadığını görmüş.
Devlete ait birkaç bin liranın böyle yok oluvermesi, maddi bir felaketten ziyade manevi rezaleti mucibolacağını düşünerek aklı başından gitmiş. Deli gibi tramvaydan atlayıp koşa koşa tekrar gazinoya gelmiş, garsonu çağırmış. Oturduğu koltuğu, yeri, masanın üstünü, altını velhasıl cüzdanının düşmesi melhuz olan her yeri aramışlar. Cüzdan bulunmamış. Nihayet gazinocular paranın orada kaybolmadığını, olsa bile birisinin eline geçip götürülmesi muhtemel bulunduğunu söylemişler bu suretle ümidi büsbütün kesilen profesör yıldırımla vurulmuş gibi ayakta duramaz olmuş ve evvelce oturmuş bulunduğu koltuğa takatsizce çöküvermiş. Fakat bu hadisenin doğurduğu sıkıntıdan, dökmekte olduğu terini silmek üzere pantolonunun arka cebindeki mendilini çıkartmak için elini arkasına götürmüş, nasılsa eli cebine gideceği yerde dışarı kaymış ve koltuğun iç kenarına sıkışıp kalmış olan ve profesör oturunca ucu meydana çıkan cüzdana değmiş, bu suretle kaybolan parasını tam olarak bulmuş.
Bu hikayede, profesörün cüzdanını bulmasına yarıyacak şekilde sıralanan hadiseler acaba rasgele olmuş şeyler midir?
Profesörün vaka yerinden daha ziyade uzaklaşmadan cüzdanını yoklaması, tekrar gazinoya gelinceye kadar kimsenin gelip mahut koltuğa oturmamış olması, cüzdanının koltuğa düşmesi, koltuğun kenarına sıkışması, görünmez bir halde kalması, profesörün aynı koltuğa oturmak ihtiyacını duyması, o sırada terlemesi, terini silmek için elini arka cebine kütürürken elinin kayması ve nihayet tam cüzdanının bulunduğu hizaya elinin uzanması rasgele mi sıralanmışlardır ?..
Rasgele ne demektir ?..
Bizim bu tabirden anladığımız şey, hiçbir maksada matuf olmadan ve evvelce tasarlanmadan hadiselerin birbiriyle karşılaşmasıdır.
Tesadüfte şuurlu bir tezahür aranmaz. Yukarda verdiğimiz misaldeki sekiz on hadisenin birbirine bağlanmak üzere sıralanması, milyarlarca imkanlardan bir tanesidir !. Ve bu milyarlarca imkanlardan ancak bu bir tanesidir ki profesöre parasını buldurtmuştur. Acaba bu sayısız imkanlardan bu bahsettiğimiz karşılaşmalar rasgele vukua geldiği için mi profesör parasını bulmuştur, yoksa parasını ona buldurtmak için mi bu milyarlarca imkanlardan en müsaidi intihabedilmiştir?
Bu ikinci ihtimali kabul etmek daha çok yerinde olur zannındayız. L. Denis’nin güzel bir teşbihini burada tekrarlayacağım: Avucunuza bir sürü harf alıp onları yere serpsek acaba muntazam bir cümle meydana çıkar mı?
Veyahut daha doğrusu bu şekilde hareket etmekle istediğimiz fikri ihtiva eden her hangi bir cümleyi meydana getirebilir miyiz?
Tesadüfle böyle bir şeyin vukubulması milyarda bir ihtimalden daha uzak olsa gerektir.
Halbuki bizzat kendisinin tesadüfle izah etmek istediği profesörümüzün başından geçen bu hadiseye benzer << tesadüfler >> nadir değildir ve hatta pek çoktur. O halde tesadüf nedir?
Hadiselerin arkasında gizli duran illetleri inkar etmek için hiçbir bilgiye ve esasa dayanmaksızın kullandığımız bu kelime neye delalet eder?
Tesadüfün en iyi tarifini üstat veriyor: << Tesadüf, hadiselerin umulmadık bir zamanda vukuudur. Ummak veya ummamak insanların havvasındandır. Binaenaleyh tesadüfü tarif ederken insanlık nazarı itibarda tutulmalıdır. >>
Bu sözler çok şey ifade ediyor. İnsanlar bütün hadisatın hangi amiller altında ve hangi maksatlara matuf olarak cereyan ettiğini bilmezler. Bu bilgisizlik, hadiselerin husulü hakkında onların hiçbir tahminde bulunmalarına imkan bırakmaz. Binaenaleyh bu hadiselerin husulü insanlara göre umulmadık bir zamanda umulmadık bir tarzda vukua gelebilir. Fakat acaba insanlar için böyle olan hal hakikatte de böyle midir ?..
Daha doğrusu tabiattaki bütün hadiseler evvelden tasarlanmamış ve neticeleri taayyün etmemiş hareketlerin rastgele çarpışmalarından mı ibarettir ?..
2 – Tabiatta tesadüf var mıdır?
Tabiatta nispeten iyi tetkik edebildiğimiz hadiseler arasında illet - netice prensibini gösteren muntazam rabıtaların bulunduğu malumdur. Hadiseler arasındaki bu münasebetler ve bağlar katidir. Fakat, bilgimizin nihai hudutlarına yaklaştıkça bu hadiseler zincirini kuran halkaların arasındaki bağlar bize göre yavaş yavaş gevşemeye başlar. Ve nihayet büsbütün çözülür. O zaman biz, karanlık bir sahada bu halkaların teker teker parladığını görürüz. Fakat bilgimizi teşkil eden nur, o sahayı aydınlattıkça bu mücerret gibi görünen halkaların arasında, evvelce varlığından şüphe bile etmediğimiz sıkı birtakım bağların da parlamağa başladığını görmekte gecikmeyiz.
Tabiatla her hareketin kemal haline doğru yürümesi, milyarlar ve milyarlarca değişmelerden daima güzel, daima yüksek ve daima maksatlı neticelerin doğması, bir tek kelime ile tabiatta ne yaptığını bilen ve istediği gibi yapabilen şuurlu müessiriyetlerin tezahürlerinin görünmesi bizi orada cereyan eden bütün hadiselerin evvelden tasarlanmış ve düşünülerek muayyen maksatlar uğrunda yapılmış şeyler olduğuna inanmağa zaruri olarak sevkediyor. Ve biz bu zarureti ancak fikir ve duygularımızın inkişafı nispetinde anlıyabiliyoruz. << Tabiatta meşur kuvvetler yoktur, bütün hadiseler rasgele çarpışmalardan doğmuştur >> diyebilmek için her şeyden evvel tabiatta eserlerini gördüğümüz değişmez kanunları inkar etmemiz lazımgelir. Bunu nasıl inkar edebiliriz ?..
Eğer tabiat kanunlarını ve onların nizam üzere olan maddeler üzerindeki tecellileri inkar edersek herşeyden evvel bütün ilim kapılarımızı kapatmamız lazımgelir. Zira, ilim tabiattaki münasebetler kanunu üzerine müessesdir. Bu hakikatı reddettiğimiz anda şimdiye kadar toplamış olduğumuz bütün bilgilerin bir hayalden ibaret olduğunu ilan etmiş oluruz.
Etrafımızda her şeyin muntazam kanunlar altında cereyan etmesi, illetler hakkındaki nüfuzu nazarımız arttıkça tesadüfi görünen hadiselerin azalması bize bu hadiselerin müselsel bir surette birbirini takibettiği ve tabiatta tesadüfün yeri olmadığı fikrini telkin eder. Biz, müspet ilim sahasında münasebetler kanunundan azade hiçbir hakikat tanımıyoruz; birçok münasebetleri de yeni yeni öğrenmemiz, bilmediğimiz birçok münasebetlerin mecudiyetini gösteriyor. Şu halde bazı hadiselerin hiçbir münasebet kaydına tabi olmadığını neye nazaran iddia edebiliriz?
Üstadın aşağıki tebliğatı bu hususta bizi aydınlatır.
<< Hadiselerin tabiat kanunlarına göre [ 1 ] umulmadık tecellisi mevzubahis olamaz. Kevni hadiselerde tesadüfün rolü yoktur. Herşey gayet muntazam kanunların neticesidir. Tesadüf yalnız insanlar nazarındadır. >>
Şu halde tabiatta herşey illiyet prensibi ile birbirlerine bağlanmış bulunmaktadır. Tabiat kanunları ahkamınca her hangi bir hadiseyi doğuran diğer bir hadise, gene aynı kanunlar altında başka bir hadiseden doğmuştur. Tabiatta tek başına olup biten bir hadisenin mevcut olabileceğini bugünkü terbiyemiz kabul etmeğe müsait değildir. İlliyet prensibi tekamülün ve belki de kainatın en temelli ve manalı bir tezahürü olarak kalacaktır. İlerlemek isteyen her insanın bu kanununa inanması ve onun etrafında araştırmalar yapmağa çalışması lazımdır. Kainatta << niçin >> i olmıyan hadiselerin mevcudiyetine inananlar henüz yaşları kafi derecede ilerlememiş olandır. [ 1 ] İnsanlara göre değil ! ( müellif )
Maddi kainatta hiçbir şeyin yoktan var olmadığını her şeyin başka şeylerden teşekkül ettiğini ve başka şeyleri teşkile vasıta olduğunu bugünkü ilim alemi sezip dururken, hadiselerdeki teselsülü ve rabıtaları inkar etmek münasebetsiz bir iş olur.
Her hareket bir hadisedir. ( A ) hareketi ( B ) hareketini husule getirmek için olmuştur. ( B ) hareketi ise ( A ) hareketinden ötürü hasıl olmuştur. İşte ne yaparsak yapalım buradaki << için >> ile << ötürü >> kelimelerinin ifade ettiği manaları değiştiremeyiz. Ve bunlardan birincisi illeti, ikincisi de neticeyi tayin eder. Bir tek hadise hakkında kabul etmek zorunda kaldığımız bu muta bütün hadiselerde caridir. Zira bir hadise hakkında mevcudolan bu zaruretin diğer bir hadise hakkında gayrıvarit olduğunu gösterecek, isbat edecek elimizde hiçbir ilmi delil yoktur.
3 – İnsan bilgisi ve duygusu ile tesadüfi
görünen hadiselerin münasebeti
Bir tek halka bir zincir değildir. İnsanın zinciri kabul etmesi için birçok halkanın birleşmiş olduğunu görmesi ve bilmesi lazımdır. Hadisat hakkında da vaziyet aynen böyledir.
Tabiatta tesadüfün yeri olmadığını, herşeyin muntazam ve müselsel kanunlar dahilinde, illiyet prensibine uygun olarak cereyan ettiğini tam manasiyle duyup anlıyabilmek için kainatın bütün illetleri hakkında vukuf sahibi olmak, yani bütün hakikatlere ( verites ) ermiş bulunmak icabeder. Bu derecelere yükselmiş bir ruh mertebesi, olsa olsa bizim ideal gördüğümüz fakat mahiyetini anlıyabilmekten çok uzak bulunduğumuz tekamül şahikalarına varabilmiş ruhlar hakkında düşünülebilir.
Hadiseleri tayin eden kanunların çoğundan hiç birimizin haberi yoktur. Yarım yamalak bildiğimiz birkaç fizik kanununu ile canlı varlıklara ait yeni yeni sezmeğe başladığımız müphem bazı kaideler, kainatın hudutsuz sahalarındaki binihaye tabiat kanunlarının duygularımıza çarpan bir iki serpintisinden başka bir şey değildir. Fakat, şu dar dünyamızın icaplarını tecavüz edemiyen bazı maddi keşiflerde bulunmamıza yaradığı için, bu küçük bilgimize, büyük bir gaflet eseri olarak biz, bizi manasız bir iddiakarlığa sürükliyecek kadar fazla kıymetler vermekteyiz.
Bütün hadiselerin illetlerini bilmiyoruz. Bir misal verelim: Şiddetli ruzgarlı bir havada, bir çatının altından geçmekte olan bir adam tasavvur ediniz. Onun o saatte oradan geçeceğini bilen ve damda bulunan diğer bir dam, geçenin kafasını yarmak maksadiyle, kimseye sezdirmeden kocaman bir kiremidi kaldırıp onun kafasına atsa ve onu öldürse kiremidi atanın niyetlerinden ve oradaki varlığından haberi olmayan diğer insanların bu hadisede kolayca verecekleri hüküm şu olacaktır; Ruzgarın şiddetiyle damdan bir kiremit düştü ve << tesadüfen >> oradan geçmekte olan zavallı bir adamın kafasına << rasgelerek >> onu öldürdü! Burada iyice tasarlanmış ve belki de birçok güçlüklere ve cehitlerle tatbik sahasına konmuş planlı bir hareket vardır, fakat bu bazı müşahitler içinde << tesadüf >> den başka bir şey değildir.
Biz kendi zekamızın imkanları içinde bile ufak bir bilgi noksanlığı yüzünden bu kadar kolaylıkla aldanabildikten sonra, aklımızın bütün kavrayış imkanlarını fersah fersah aşan ve kainatın yüksek şuur sahipleri tarafından husule getirilen nihayetsiz hadiselerin illetlerine nasıl aldanmadan nüfuz edebiliriz ?...
Zahiren tesadüfi görünen fakat arkasında birtakım şuurlu maksatları gizleyen hadiselerin en iyi misalini hipnotizmada görürüz. Mesela: A… i hipnoz haline koyunuz, kendisine şöyle bir telkin veriniz: << Pazar günü saat ikide (…) sokağında (…) numaralı evin kapısının önünde dolaşınız, orandan B… geçecektir. Onun kafasına bir taş atınız. >> Aynı zamanda B… i de hipnoz haline koyunuz ve şu telkini veriniz: << Pazar günü saat tam ikide (…) sokağındaki (…) numaralı evin önünden geçeceksiniz. >> Uyandıktan sonra hiçbir süjenin aklında bu telkinlere ait hatıra kalmaz, fakat, vakti merhunu gelince her iki süje de kendilerine verilmiş olan emirleri harfiyen ifa ederler. Şimdi bu, hadise hakkında A… ne düşünür?
O, mahut yerde dolaşırken << tesadüfen >> B… in geçtiğine ve içinde ona bir taş atmak arzusunun doğduğuna inanır. B… de gene << tesadüfen >> oradan geçerken A… tarafından taarruza uğradığını zanneder. Bütün bu hipnoz işlerinden haberi olmıyan bir müşahit ise aşağı yukarı aynı şeyleri düşünür. Ve bunlardan hiçbiri perdenin arkasında gizli duran asıl amili, yani hipnotizörün maksatlı emirlerini nazarı itibare alamaz. Ve bu da hadisenin tesadüfe bağlanmasını intaceder.
Şüphe etmiyelim ki insan hayatının her safhasını dolduran hadiseler böyle ekseriya bizim meçhulümüz kalan ve perdelerin arkasında gizli duran amiller tarafından, çoğu bizim tekamülümüze ve iyiliğimize göre tertiplenmiş planlı birtakım insiyaklar ve ilcalar yolu husule getirilir. Ve bütün bunlar bizim tarafımızdan tesadüflere bağlanır. Üstadımızın bu fikri kuvvetle canlandıran evvelce yazdığım bir tebliğini burada da tekrarlıyorum: << Bütün ahval ve harekatınız sizden başkalarının ve bilhassa hamilerinizin asarıdır. >>
İlletsiz hiçbir iş yoktur, fakat illetlerini bilmediğimiz binihaye işler vardır. Ve insanları tesadüf hurafesine inandıran amil de işte bu bilgisizliktir.
4 – İnsan tekamülü karşısında tesadüfün kıymeti
Yerler ıslandı, çünkü yağmur yağdı. Yağmur yağdı çünkü bulutlar gökyüzünde toplandı. Bulutlar gökyüzünde toplandı, çünkü bulutların gökyüzünde toplanmasını intaceden tabii ve cevvi şartlar bir araya geldi. Bu şartlar bir araya geldi, çünkü…… Bilmiyorum. Acaba bu hadiselerin bir araya toplanmasına ait illetleri benim bilmemekliğim, bunların mevcut olmadığına kafi bir delil teşkil eder mi?
Ben kimim ki << bilmiyorum >> dediğim yerde sonsuz tabiat hadiseleri durmak zorunda kalsın, alemşümul illiyet prensibi sıfıra müncer olsun! Kainat benim ilmim, benim marifetimle mi oldu onları ben mi yaptım ben mi kurdum ki benim: << Dur ! >> dediğim yerde orada ezelden beri cereyan etmekte olan hadiselerin zincirleme akışı dursun ve benim bilgim, duygum dışındaki bütün hadiseler yok olsun! Bu ne saçma ve ne budalaca bir iddia olur!
Buradaki <<bilmiyorum>> kelimesinin mevzu bulunduğu nokta bir cahil çocuğa, bir köylüye, bir mektep talebesine, bir alime, bir hakime göre daha ileride veya geride olabilir. Fakat mesela cahil bir insanın bulutlar toplandığı için yağmur yağdığını bilmemesi, bu yağmurun bulutlardan geldiği hakikatini ortadan nasıl kaldırmış olmazsa tıpkı onun gibi <<alim>> sayılan bir insanın da bulutları bir araya toplıyan tabii şartların sebeplerinden bihaber bulunması o sebeplerin mevcut olmamasını icabettirmez.
Şu halde realitelerin genişlemesi, ruhların yükselmesi tesadüf fikrini daraltır. Bir cahil için herşeyde tesadüf vardır. Onun etrafı rasgele hadiselerle doludur. Fakat realite sahalarında yükselmiş olan hakim bir insan bilmediği iletilerin de mevcudiyetine kani olabilecek ve kendisince malum illetler kadrosunu nispeten genişletebilecek bir duruma gelmiştir. Üstadın aşağıdaki sözleri bu bakımdan bizi tenvir eder:
<< İnsanlara tesadüfi görünen şeyler, insanların maddeye merbutiyet dolayısiyle idrak melekelerinin noksanlığından ileri gelir. Yoksa illetleri de, neticeleri de ihata etmeğe müsait vüsatı nazarları olsa ona tesadüf demezler. İnsanların tekamül dereceleriyle, tesadüfi hadiselerin azlığı veya çokluğu arasında çok münasebet vardır. Deminki izahatımdan da anlaşıldığı üzere insanların vüsatı ihatasını çoğaltan bütün inkişafları tesadüfleri azalır. Çünkü artık tesadüflerin bir kısmına başka bir nazarla bakarlar. >>
Fakat dediğimiz gibi insanların hiçbir vakit Mutlak Kemale ermesi bahis mevzuu olmayacağına göre hadiselerin Mutlak İlletlerine nüfuz edebilmeleri de düşünülemez. Binaenaleyh insanların <<vüsatı ihatası>> genişledikçe belki bazı hadiselerin ön illetleri kendilerince malum olabilir, ve nihayet kevni hadiselerin tesadüflerle olmadığı hakkında kendilerine bir bilgi husule gelebilir. Fakat bu, ancak muhakeme yolu ile mümkün olur. Netekim bu hususta Üstatla aramızda geçen bir muhavere bu fikrimize tamamiyle uygun gelmektedir:
<< S – Şu halde insanlar ne kadar geri olursa onlar için tesadüfü şeyler o kadar fazla olur, bilakis ne kadar ilerlerse tesadüf mefhumu o kadar manasız ve kıymetsiz kalır öyle mi?
<< C – Evet. Manasız ve kıymetsiz demeyiniz. Çünkü ilerledikten sonra gene ihata edemediği geniş ve binihaye sahalar vardır. İnsan tekamülü durmıyacağı için ancak muhakemesiyle: ( Öyle olmak lazım gelir. ) şeklinde düşünebilir. Yoksa bütün illetlerin neticesini taktir edemez. >>
Esasen insanın bilgi ve görgüsünün artması ve realite sahasının genişlemesi ile, tesadüf şanslarının azalması ve hadiselerin illetleri hakkındaki vukufun şümullenmesi başbaşa gider ve bunların heyeti umumiyesindeki inkişaf, insanın kemalini tetviceder. Buna mukabil varlıklar tekamül serisinde geriledikçe bu inkişaflar azalır ve hatta bir müddet sonra kaybolur. Bir hayvan için illiyet prensibinin bahis mevzuu olmaması şöyle dursun, tesadüfe inanmak dahi onun fehim ve idrak sahasına sığmayacak kadar geniş bir mevzu olur. O kadar ki hayvanlık hayatında << niçin! >> mefhumu yoktur. Hayvan yalnız hadiselerle temasını duyar. Halbuki biraz daha aşağılara inip nebat hayatına girersek bu kadar basit bir duygunun dahi ortada kalmadığını görürüz. Onlar için ne illiyet prensibi, ne tesadüf faraziyesi, ne de duygu imkanı bahis mevzuu değildir.
5 – Hadiselerin oluşundaki gaye
Akla daima şöyle bir sual gelir: Acaba kainatta cereyan eden bütün hadiselerin oluşundaki gaye nedir?
Şimdiye kadar ileri sürmüş olduğumuz fikirler bu sualin tam bir cevabını vermek hususundaki aczimizi göstermeğe kafi gelir. Yalnız bu günkü malul realitelerimiz içinde şu kadar görüp söyleyebiliriz ki etrafımızda gördüğümüz, bütün hadiselerin cereyanında devamlı, tedrici ve asla geri dönmiyen bir ilerleme, bir tekamül vardır. Herşey iyiliğe, güzelliğe doğru, daha yüksek kudretler iktisabetmek üzere ilerliyor.
Hayatımız esnasında vukua gelen hadiseleri ekseriya biz hoş görmeyiz ve hatta onları kendi varlığımız için zararlı telakki ederiz. Fakat bu da yukardan beri yazdığım gibi illiyet prensibi hakkındaki bilgisizliğimizin neticesi, yanlış bir telakkiden ibarettir. Netekim evvelce çirkin ve zararlı görünen ve belki de zahiren felaketimizi mucibolan bir hadisenin sonradan hayırlı neticeler doğurmasına çok defa şahit olmuşuktur. Ben hayatımda hiç hoşuma gitmeyen, üzüntü ile karşıladığım birçok hadiselerin uzun zaman sonra hakiki selamet ve saadetime yardım edici diğer büyük hadiseleri hazırlamış olduğunu görerek evvelce onlara karşı isyankar davrandığım için ne kadar üzülmüşümdür ! Herkesin hayatında en aşağı bunun birkaç misali vardır:
Birgün en büyük bir felaketle karşılaşırsınız, o gün o felaketin sizce hiçbir manası ve iyi tarafı yoktur. Hatta siz onu bir gaddarlık, bir zulüm telakki edersiniz. Ve teselli kabul etmez ıstıraplar içinde kıvranırsınız. Bütün isyan hislerimiz kabarır, kainata ve hatta sizce mukaddes tanınmış varlıklara küfredersiniz. Dünyadaki iyilik ve adalet mefhumlarının boş şeylerden ibaret olduğunu söylemeğe başlarsınız. Fakat, bu karanlık hükmünüzde ne kadar aldanırsınız!.. Sizin bu haliniz, evde kimse yokken beş katlı bir binanın üst katından aşağı yuvarlanmasın diye kapalı bir odaya hapsedilen küçük ve bilgisiz bir çocuğun ıstıraplı ve isyankar halinden farksızdır. Eğer çocuğun o sıradaki arzu ve temayüllerine nüfuz ederseniz onun bu halindeki mantıksızlığın, sizinkinden daha çok safiyane ve masumane olmadığını anlarsınız. Onun gözyaşlariyle sizinkiler aynı illetin, yani bilgisizlik ve görgüsüzlüğün neticesidir. Netekim sizde az çok bir zaman sonra ıstıraplarınızı mucibolan hadiselerin sizi büyük tehlikelerden korumağa ve size mesut günler getirmeğe sebebolduğunu görebilecek bir duruma gelince, evvelki isyanlarınızın ne kadar yersiz olduğunu sakinane bir tebessümle hatırlayacak ve filezofça düşünmeğe başlıyacaksınız.
Her şey iyiliğe, her şey Mutlak Yaratıcının hiçbir şeyle nispet kabul etmiyen, bizim ancak sevgi kelimesiyle ifade edebileceğimiz, ilahi Alakasının cazibesine kapılmış olarak ebedi kemal şahikalarına doğru ilerlemektedir. Ve bu itilayı hazırlayan ön safta görebildiğimiz kanun da illiyet prensibidir.. Bu kanun kainatın o kadar güzel bir kanunu, ilahi Alakanın o kadar adilane ve cazibeli tezahürüdür ki insan ona nüfuz edebildikçe ve onun tükenmez manalarını ceste ceste kavrıyabildikçe yalnız etrafında gelip geçen hadiseleri anlayıp zekasını inkişaf ettirmek gibi kemal yolunun zaruri fakat çorak bir kenarında yürümekle kalmaz, aynı zamanda her an karşısına çıkan binbir türlü ıstırabın manalandırdığı güzelliği ve hayatın sonsuz cilvelerini illetleriyle birlikte anlamak ve bundan mütevellit saadetleri doya doya tatmak imkanını da elde etmiş olur. Ve böylece insan ruhu; yüksek, şuurlu bir vecit halinde, kendisini yaratan Halika karşı duyduğu sevgi tufanı içinde akıp bizce meçhul semtlere doğru gider.
Akil olan bilir ki nasıl hadise ile karşılaşırsa karşılaşsın, o hadise uzak veya yakın bir istikbalde kendisine mutlaka bir iyilik getirecektir. Fenalık zannettiğimiz her şey gelecek bir iyiliğin müjdecisidir. Fenalık hakikatte yoktur. Fakat bu sözün manasını böylece kabul edebilecek kaç kişi bulunur!
Ve bunun içindir ki dünyada henüz ne kadar ıstırap ne kadar çok gözyaşı ve bu gözyaşlarını besliyen ne kadar yanlış görüşler ve inanışlar vardır !...
Ben bilirim ve kabul ederim ki bana fenalık yapmak istiyen bir insan bilmeden iyilik yapmaktadır. Ve o adam çok zavallı bir gafildir. Zira eğer bana yaptığı bu << fenalık >> ın büyük iyilikler getireceğini bilecek kadar hakim olsaydı bu fenalığı bana yapamazdı. Bu benim bu güne kadar varabildiğim en yüksek realitemdir. Ve ben bunu yükseltici ıstırabın bağlı bulunduğu illiyet kanunundan öğrendim. Bana kini, intikamı ve gelip geçici izafi kıymetler ve mefhumlar için beyhude kavgaları unutturan büyük bilgi bu oldu.
Acaba bütün insanlar böyle düşünebilselerdi bundan mütevellit telakkilerde belirecek vahdetin bu gün en korkunç cehennemden beter olan dünyayı ruhlar için biraz daha sakin, biraz daha mesut bir köşe haline koymasına yardımı olur mu idi dersiniz ?...
Fakat heyhat!... dünyanın belki daha çok uzun müddet bir chennem halinde kalması zaruridir. Çünkü orada o cehennemi hayattan ve onun sayısız acılarından faydalanarak yükselmek ihtiyacında bulunan bir çok ruhlar vardır. Biz kendi hesabımıza dünyayi böyle görmekten ne kadar meyus oluyorsak onlar hesabına da bu hali o kadar zaruri görüyoruz. Zira bu, illiyet prensibinin değişmez ve kıymetli bir tezahürüdür.