RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 12

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%203.jpgİMAJİNASYON
( TAHAYYÜL )

1 –  İmajinasyon nasıl bir melekedir?

Varlıkların ancak insanlık mertebesinde başlıyan bu kurucu melekesini Üstat şöyle tarif ediyor: <<İmajinasyon, bir şeyi ruhta suretlendirmektir. >>

Bir şeyi ruhta suretlendirmek ile laalettayin zihinde bir şeyi suretlendirmek manasına gelen tasavvuratı birbirine karıştırmamak lazım gelir.

Binaenaleyh türkçeye << tahayyül >> diye çevireceğimiz imajinasyonu mütalaa ederken tasavvur halinde kalan zihni ameliyeden başka bir mevzu üzerinde bulunduğumuzu okuyucularıma hatırlatmak isterim. Tasavvur alelade bir düşüncedir, ve bu bahiste uzun uzadıya zikredeceğimiz tahayyül melekesinin yüksek kıymetlerini asla haiz değildir.

Bir şeyi ruhta suretlendirmek ruhun maddeler üzerindeki müessiriyetini kullanması ile başbaşa gider. Ve ruh, müessiriyeti ile bir objeye şekil vermek istediği zaman onu imajinasyon melekesinin yardımı ile yapar. O halde, imajinasyon ruhun tetkik edilmeğe değer, tanıdığımız en yüksek melekelerinden biridir.

İmajlar gerek doğrudan doğruya bir insanın ruhunda teşekkül etmiş olsun, gerek başkalarından gelmiş bulunsun alakalandıkları kozmik maddelerden kendilerine uygun kalıpları teşkil etmiş bir halde bulunurlar. Şu halde imajine edilmiş her şey, fizik alemimizdeki kaba tezahüratını göstermezden evvel süptil kozmik maddeler aleminde tahakkuk etmiş bulunur. Ruhi müessiriyetin imajinatif tahakkuklarına ait, elimizde çok misaller ve tecrübelere müstenit deliller vardır. Ruhun müessiriyet vasfını mütalaaya az çok yardımı olan bu imajinatif tahakkuklara yabanbı kalmamak, ciddi araştırıcıların ihmal edemeyeceği bir iş olmalıdır.

Hepimizin yapabileceği basit bir tecrübe vardır: Elinize bir kalem alınız, ucunu bir kağıda dayadıktan sonra bütün varlığınızı bir şekil, mesela bir daire üzerinde toplayınız, o kadar ki o anda sizin için, ruhunuzda canlandırdığınız bu daireden başka bir şey mevcut olmasın. Ruhunuzda kafi derecede bu daireyi canlandırabilmeniz için bir müddet beklemeniz ve bu suretle kendinizden geçmeniz lazımdır. Bunun da sebebi ruhunuzun maddeden, maddi alaiktan azçok kurtularak imajinasyon melekesini nispeten daha çok müessir olan serbest iradesiyle kullanabilmesini mümkün mertebe temin etmektir. Bu durumu temin edince elinizin hemen kendi kendine harekete geçtiğini ve sanki iradenizin dışındaki bir kuvvetle sevk ve idare edildiğini görmekte gecikmezsiniz. Eliniz, hatta bazen, dikkatinizin de takibedemiyeceği bir süratle bir çok daireler çizmeğe başlar. Bu ne demektir ?. Telkindir, diyeceksiniz değil mi? Fakat bununla ne demek istiyorsunuz ?...

Sinirleri tahrik eden seyyalelerden evvelce bahsetmiştik. Asabi merkezlerde imal edilen bu kuvvetler sinir yollarından geçerek fizyolojinin henüz izah edemediği bir tarzda adalelere tesir eder ve onların gerilmesini veya gevşemesini mucibolur. Bu ince mihanikiyet hareket fonksiyonunu temin eder. Bu hareketlerin maksatlı çalışması ancak bunu tevlit eden kör seyyaleye şuurlu bir varlığın müessir olmasiyle mümkün olur. Bu tecrübede ruhunuz bir daireyi imajine etti. Bu imajinasyon perisprital ihtizazlar yolu ile asabi merkezlerdeki seyyaleye tesir ederek orada daire şekilleri vücude getirdi ve bu daire vibrasyonlarını hamil seyyalenin hakimiyeti altında bulunan adeleleriniz zaruri olarak, otomatikman, onun ihtizazlarına uydu ve daireleri kolunuza çizdirmeğe başladı. Binaenaleyh bu müessiriyet serbes iradenizle [ 1 ] hasıl olduğu için şuur sahanızda değildir ve bu sebepten dolayı siz onu yabancı bir kaynaktan geliyormuş gibi kabul edersiniz. Halbuki o, sizin öz malınız, yani ruhunuzun malıdır. Ve tahayyül yolu ile husule gelmiş bir otomatizmadır.

İmajinasyon yolu ile ruh, beden içindeki asabi seyyaleler üzerinde husule getirdiği bu hareketler gibi hareketleri, iradesine uygun bir hedefe doğru alakadar bulunduğu bütün kozmik maddeler üzerinde de hasıl eder. Netekim metapsişik tecrübelere esas olan bütün telestezik ve telekinetik hadiseleri en doğru olarak ancak bu yoldan izah edebilıriz.

Evvelki bahislerde konuşulduğu gibi, kainatta mutlak hala yoktur. Her yer maddelerle doludur. Bu maddelerin namütenahi seyyaliyet derecelerinde uzanıp gitmesi, bir çoklarının bizim idrakimizden uzaklaşmasını ve bunun neticesinde de idrakimizde bir takım boşlukların hasıl olmasını muciboluyor ki hala dediğimiz şey işte budur. Hala telakkisi bilgisizlikle mütenasiben artar. Bir cahile göre hava ile dolu boş bir şişenin içinde hiç bir şey yoktur. Tıpkı bunun gibi hava zerrelerinin arasındaki mesafelerde de hiçbir şeyin mevcut olmadığını zanneden evvelkinden daha az cahiller yok değildir. Fakat << Boşluk >> denilen mefhumun vehimden ibaret olduğunu kabul edenler bilirler ki bir insanın asabi merkezlerinden parmak uçlarına kadar uzanan sinirlerindeki asabi seyyaleler ruhun imajlarını nasıl hamil olabiliyor ve kaba maddeler üzerinde tezahürlerini nasıl gösterebiliyorsa bütün kainatı, bütün << boşlukları >> dolduran kozmik maddeler de öylece imajları taşıyarak fezada imajinasyon mahsüllerinin objektif kıymetlerini neticelendirirler. Bu imajların bizim tarafımızdan duyulup duyulmaması, onları hamil olan maddelerle duygu vasıtalarımızın alakası derecesine bağlı bir meseledir. İşte metapsişik bir süjeyi, bir medyomu hazırlamak demek, onun asabi seyyalelerini, bu kozmik ihtizazları alabilecek bir hassasiyet derecesine ulaştırmak demektir. Bu yapılınca bütün kainatı dolduran, normal duyguların almadığı binbir çeşit varlığa ait imajları yakalamak mümkün olur. [ 1 ] Ispatyoma ait iradenizle.

İmajinasyon mahsüllerinin objetif birer varlık halinde kıymet kazanmaları bir çok tecrübelerle sabit olmuş bir hakikattir. Bu tecrübelerden bir iki tanesini, bu hususta fikir verebilmek için kısaca yazmağı faydalı görüyorum. Evvela Dr. Ochorowiez’in fotoğraf plağı ile bu imajları tesbit etmek için yaptığı tecrübeleri hatırlatmak isterim :

Dr. Ochorowicz bedir halindeki ayı düşünmekte olan süjesinden 30-40 sm. uzak bir mesafede fotoğraf plaklarını bir müddet tuttuktan sonra onları develope etmiş ve üzerlerinde bedir halinde ay resminin hasıl olduğunu görmüştür. Hatta bu imaj plakta o kadar kuvvetli bir iz bırakmıştır ki pozitif hayalin tesbiti için klorürlü kağıdın beş saat, bromürlü kağıdın ise 80 saniye güneş ziyasına maruz bırakılması lazım gelmiştir. Bu tecrübe ile elde edilmiş fotoğrafı iktibas ettim. Bu resim imajine edilmiş, uydurulmuış, fakat kozmik maddeler arasında tahakkuk zemini bulmuş bir imajdır ( şekil 1 ).

Bu tecrübe açıkça gösteriyor ki süjenin ruhunda mevcut imajlar kimyevi bir taamül vücude getirebilecek kadar maddeler üzerinde müessir olmakta ve onlara iradi şekillere uygun kıymetler verdirmektedir.

    

                  Şekil 1 – İmajiner bedir halindeki ay  ( 53 )

Diğer bir tecrübe de şöyle yapılmıştır: Süje hipnoz haline konduktan sonra, kendisine siyaha boyanmış bir disk gösterilmiş ve bunun bir kenarında bir imajın, mesela bir müsellesin mevcudolduğu telkin edilmiştir. Süje bu hayali şekli orada görmeğe başlıyınca disk kaldırılmış ve arkasına, süjenin hayali gördüğü yerin hizasına kimsenin fark edemiyeceği gizli bir işaret yapıldıktan sonra, kendisinden hiçbir surette tefriki mümkün olmıyan diğer 15-20 diskle karıştırılmış ve bütün diskler süjeye birer gosterilmeğe başlanmıştır. Süje mezkur işaretli diske gelinceye kadar gördüğü bütün disklerde hiçbir şekil göremediğini söylemiş fakat işaretli diske gelince onun üzerinde ve aynı noktada evvelki müselles şeklini görmeğe başlamıştır. Demek disk üzerinde görünen şekiller süjenin kafasında değil dışarda teşekkül etmiş bulunmaktadır. Netekim bunu tahkik etmek için yapılan mütemmim tecrübelerden, bu hususta hiçbir şüpheye meydan vermiyecek kati neticeler alınmıştır: Mesela, dışardaki imajla süjenin arasına ince veya kalın kenarlı adeseler konduğu zaman, adeselerin nevine göre hayaller süje tarafında daha büyük veya daha küçük görülmüştür, keza araya bir menşur konunca süje iki hayal gördüğünü söylemiştir. Halbuki süjenin bu malumatı uyduracak kadar optik bilgisi yoktur.

Esasen, herbiri ruhun imajinatif faaliyeti ile meydana gelen bedenimizin içindeki uzvi ve hayati bazı tezahürlerin son zamanlarda bazı ince usullerle hariçte tesbit edilebilmesi, bu yolda, henüz çok iptidai olmakla beraber, atılmış ilk akademik araşdırma adımlarından biri gibi telakki edilebilir. Dahili tababette birçok terakkilere yol açan elektrokardyoğrafi bunlardan biridir. Bu sayede kalbin hareketlerinden doğan ve şimdiye kadar meçhulümüz kalan elektrik dalgalarını filimler üzerinde tesbit edebiliyoruz. Keza elektroansefaloğrafi ile de dimağda muhtelif ruhi faaliyetlere tekabül eden bazı ihtizazları tesbit etmek mümkün oluyor. Fersahlarca uzak mesafelere, hemen hemen zaman mefhumumuza sığmayan bir süratle, varan radyodifüzyon postalarının haberleri odamızdaki bir makineyi sarsacak kadar objektif tezahüratını gösterirken ondan daha yüksek bir kudret olduğu meydanda bulunan fikir dalgaları neden objektif kıymetten mahrum bulunsun ?

Hulasa bütün imajinasyon mahsulleri objektif kıymeti haizdirler. Fakat bunları yakalayabilmek için bu imajları hamil, maddi ihtizazlarla ayarlanmış duygu uzuvları lazımdır. Kendi sinir seyyalelerini, bir insan ne derece, bu imajinatif objelere ait ihtizazlarla alakalanacak kadar hassas bir hale koyabilirse o insan için kainatın hududu o kadar genişler. İşte metapsişik araştırmalarda biz medyomlara bunun için kıymet vermekteyiz.

2 – İradenin imajinasyondaki rolü

İrade nedir?

Burada da Üstadın tarifini esas tutacağız. O, iradeyi şöyle tarif ediyor: << İrade, her hangi bir canlı varlığın bir şeyi istemesidir. >>

Okuyucularım bu tarifin manasına birdenbire nüfuz edemiyecektir. Tarifin kıymetini belirtmek için biraz konuşmağa ihtiyaç vardır. Evvela, burada kullanılan << canlı >> tabiri yepyeni bir mefhumdur. Ve bu mefhumdan şimdiye kadar hiçbir yerde bahsedilmemiştir. Şu halde Üstat ağzından çıkan, iradenin tarifini hakkiyle anlıyabilmek için evvela bu << can >> tabirinin neye delalet ettiğini mütalaa etmemiz lazım gelir.

Can kelimesi esassen türkçede vardır, fakat ne dilimizde, nede başka bir dilde bu kelime Üstattan aldığımız manada kullanılmamıştır. Ve bu manada büyük bir hakikatin ifadesi mündemiçtir. Bunu ancak Üstattan aldığımız tebliğata dayanak neo-ispiritüalizma görüşü ile izah edebilmek mümkün olacaktır :

Dünyada bizim bildiğimiz nebat haliyle başlıyan ruh varlığı çok geri bir safhadadır. Hayvan varlığına yükselmiş ruhlar bu ilk safhadaki nebat ruhlarında görülemiyen bazı vasıflar izhar ederler ki bunlardan biri de iradedir. Bu safha hayvan ve insan mertebelerinde inkişaf ve devam eder. Ve insan mertebesinden sonra daha yüksek melekelerle iştirak eder. İşte Üstat, iradenin başladığı ruh safhasından, yani hayvan mertebesinden insanlığın üstündeki diğer bir tekamül merhalesine kadar geçen ruh safhasına can mertebesi demektedir. Ve bu safhadaki bütün ruhlar canlıdır. Bunun üstündeki ve altındaki ruhlarda ise can bahis mevzuu olmaz. Aşağıdaki tebliğler bu fikri açık bir dille ifade etmektedir:

<< Can, esas itibariyle ruh demektir. Fakat ruhun biraz tekamül etmiş olduğu safhava can diyorum. Ruh, candan daha umumidir. Gerek evvelce ve gerek şimdi verdiğim izahattan anlaşıldığı üzere ruh umumi, can hususi manayı haizdir. Binaenaleyh her nerde can varsa orada ruh verdır, demektir. Fakat her nerde ruh varsa orada can vardır, denilemez. Yani, ruhun biraz tekamül etmiş bulunduğu safhadan muayyen bir tekamül beklenildiği safhaya kadar olan devresine can tabirini kullanıyorum.

<< Can safhası hayvan mertebesinden başlar, hayvanlar da canlıdır. Binaenaleyh onların da kendilerine göre iradesi vardır. Nebatlarda irade yoktur. Çünkü onların ruhları henüz kendisine can denilecek safhaya varmamıştır.

<< Ruh tekamül ede ede biran gelir ki can safhasından kurtulur. İnsanlar dünyadan müfarekatından sonra bir tekamül safhası geçirince onlara da artık can denilemez. Saffeti arttıkça gene ruh ismini alır. Ruhun bu safhasına bir isim verilmemiştir. Fakat bu safha can safhasından daha yüksek bir varlığa aittir. >>

Bu tebliğata göre irade, ruhnn muayyen bir safhasına ait bir melekedir. Yani düşünüldüğü gibi, bizim anlıyabildiğimiz manadaki irade, ruhun en yüksek bir melekesi olmaktan çok uzaktır. Ve insanlık mertebesinin müteakip bir tekamül safhasından sonra bu meleke bizim anlayamayacağımız daha yüksek melekelerin yanında belki pek sönük kalacaktır. Zira iradenin tarifinde ruh yerine canlı varlık tabiri kullanılmıştır; canlı varlıkların bir şeyi istemesi şeklin de tarif edilen irade bu varlıkların ne altındakiler nede üstündekiler hakkında bariz bir vasıf olarak mütalaa edilemez.

Burada sırası gelmişken iradeyi alelade arzudan ayırmanın lüzumnu söyliyeceğim. Bu hususta sözü Üstada bırakıyorum: << Arzu, bir şeye temayüldür. Arzu ile irade arasında çok fark vardır. Zira temayül edilen bir şeyi bilfiil istemek ayrı bir şeydir. >> O halde iradenin imajinasyondaki rolünü araştırırken burada bir şeyi bilfiil istemekle müterafık olmıyan ruhi temayüllerin bahis mevzuu olmadığını daima göz önünde tutmamız  gerekecektir.

Acaba iradenin imajinasyonda bir rolü var mıdır? Bu suale Üstat şu cevabı veriyor: İmajinasyon irade ile başlar, irade ile biter.

Şu halde imajinasyon iradesiz olmaz, ve imajinasyonun bütün imtidadınca irade müessirdir.

Burada belki şimdiye kadar dikkat nazarından kaçmış olan bir noktaya temas edeceğiz; acaba imajinasyonu sevk ve idare eden irade insanlarca her vakit bilinir bir halde midir? Ispatyom bahsinin bilhassa ilk devrelerine ait ruhi halleri tetkik ederken bu meseleye temas etmiştik. Burada vereceğimiz izahat onları tamamlamağa yarıyacaktır.

Bazı sebeplerden dolayı irade şuura geçmeyebilir. Bu sebeplerden en mühimi ruhun maddeye bağlılığı yüzünden hasıl olan melekelerindeki kapanıklıktır. Bundan şu neticeyi çıkarabiliriz: Bir ruh maddi varlıklar silsilesinde ne kadar geri ve maddeye bağlı bir halde bulunuyorsa o kadar iradi faaliyetlerinden haberdar olamaz. Hatta hayvanlarda iradenin mevcudiyetine rağmen onların bundan haberi olmaması da bu bakımdandır. Bu hal, madde aleminde şuurun, ancak tekamül nispetinde ve bunun neticesi olarak maddi esaretin azalmasiyle inkişaf etmesinden ileri gelir. Binaenaleyh maddi bedenlerini terketmiş olmalarına rağmen bilhassa ilk anlarda kendilerini henüz maddi esaretten kafi derece kurtaramamış Ispatyom sakinleri mutat dışı olan iradi faaliyetlerinden az çok bir müddet zarfında haberdar olamazlar. Zira onlar madeye bağlılıkları yüzünden, serbes iradelerine ait şuura malik değildir. Hatta bu yüzden A. Fauchard, bu tarzda ruhların yaptığı imajinasyona << gayri iradi imajinasyon >> demiştir. Biz ise Üstattan öğrendiğimiz gibi buna << Ispontane imajinasyon >> dediğimizi o zaman söylemiştik.

Burada çok ehemmiyet verdiğiniz bu meseleye dair Üstadın sözlerini aynen yazıyorum :

<< İradesiz dediğiniz ıspontane imajinasyonlar dahi gene hakikatte ruhun iradesiyle olur.

<< Demin söylediğim gibi imajnasyon irade ile başlar, irade ile biter. Bu irade sizin nazarınızda her vakit aşikar olmasa bile hakikatte mevcuttur. >>

Bu bilgi bir çok meselelerin halli hususunda bizi tenvir eder. Beden bahsinde söylendiği gibi, uzviyetimizde geçen yüzbinlerce hadiseyi ve hayatımızın muhtelif sahasında ekseriya kendi irademizin müdahalesi olmaksızın vukua geldiğini zannettiğimiz bir takım fiillerimizin neticelerini kendi ıspontane imajinasyonumuzun mahsulü olarak gösterebiliriz. Netekim Üstadın aşağıdaki tebliğatı bu fikri tebarüz ettiriyor:

<< Uzviyette laşuuri olarak husule gelen bütün vejetatif fonksiyonlar imajinasyonla olur. Yalnız imajinasyonun irade ile başlayıp irade ile bittiği ve bu iradenin bazen madde aleminde şuura intikal etmemesinin de mümkün olduğu evvelce mevzuu olmuştu. >>

Hatta bütün beden teşekkülatının dünya hayatı müddetince tamamiyetini muhafaza etmesinin dahi Ispatyomdaki irademizle mümkün olduğunu ve bundan haberimizin bulunmadığını da evvelce söylemiştik. [ 1 ] Bu fikri kuvvetlendiren aşağıki tebliğat dikkate değer :

<< Dünya hayatında bedenin neşvünema değişikliklerini yapan, ruhun madde ile alaka hasıl etmezden evvelki iradesidir. Nasıl ki evvelce dediğim gibi ruh, madde ile alakasından evvelki iradesinin mahsulü olan hakimiyetini tamamıyla muhafaza eder. >>

Bütün bunlardan çıkan büyük ilmi realite şudur:

Biz bilmeden bir çok işler yapıyoruz; ve bu işlerin husulünde amil olan irademizden o kadar haberimiz olmuyor ki ya onların başkaları tarafından yapılmakta olduğuna veyahut kendi kendisine vukua geldiğine inanacak kadar safiyet gösteriyoruz. Bunun en canlı misalini uzviyetimizde geçen hayati bir sürü hadiseler teşkil eder. Kalbimiz muntazaman atar, ciğerlerimiz işler, bedenimizde aklımızın alamayacağı muğlak biyolojik ve fizikoşimik hadiseler cereyan eder. Biz bunların hiç birisinden haberdar olmayız. Bunlar bize adeta kurulmuş bir makine halinde kendi kendine işliyormuş gibi gelir. Fakat, acaba dünya hayatımız için elzem olan ve en küçük bir inhirafı bile hastalık ve hatta ölüm hadiselerini husule getirebilen vücudümüzdeki bu işler kimin eseridir? Burada bizim irademiz görünmüyorsa kimin iradesi bahis mevzuu olabilir?... Gerçi burada zahiren sinir merkezlerinin, etlerin, kemiklerin ... Kendilerine düşen ayrı ayrı rolleri meycuttur. Ve bu rollere htiyaç vardır. Fakat bunlar kurulmuş bir makinenin, tıpkı bizim gördüğümüz gibi, pasif olarak çalışan aksamından başka bir şey değildir. Kendilerinde ne iradi, ne de imajinasyon kudreti bulunmıyan bu atıl maddelerin herhangi maksatlı bir eseri tahakkuk ettirmeleri mümkün değildir. Hatta burada atıl olmamakla beraber hayattar veya yalnız iradeli varlığın değil, aynı zamanda imajinasyon kabiliyetine malik varlığın müdahalesini kabul etmek zorundayız. Bunun içindir ki kendi imajinatif kabiliyetleri henüz inkişaf etmemiş varlıklara yüksek ruhlar yardım eder, diyoruz. Fakat burada mutlaka imajinasyonun inkişaf etmemiş olması da şart değildir. Bir ruha hakim diğer bir ruh, onun maddeleri üzerine, imajinatif faaliyetiyle ve bu ruhun iradesini kullanmak suretiyle müessir olabilir ki biz bu hali, ekseriya bu mihanikiyeti düşünmeden telkin kelimesinin mefadı altında tanırız. Bunun basit ve iyi misallerini gene hipnoz hallerinde görürüz.

Naney de Dr. Liebault’un Focachon’la yapmış olduğu meşhur bir tecrübesi vardır: Bu mücerripler hassas bir süjenin koluna yakı yapıştıracaklarını telkin ettikten sonra yakı yerine adi bir kağıt parçası yapıştırarak bir müddet beklemişlerdir. Fakat bu kağıt parçası tıpkı yakının yaptığı gibi süjenin kolunda papüller, püstüller ve nihayet cerahatlenmeler husule getirmiştir. [ 1 ] Buradaki hikaye nedir?

Burada operatör bir hadisenin vukuunu, yani süjenin elinin yanmasını düşünmüştür. Bu işte yakının veya kağıdın vasıta olmasına da lüzum yoktur, operatör sadece: ( kolunuz yanıyor ) deseydi bile bu yanma hadisesi vukua gelirdi, yeter ki operatörün husule getirdiği imajlara süje inanmış olsun ve serbest iradesiyle imajinatif faaliyetini bu istikamette kullansın. Bunun içinde süjenin iradesinin her noktada operatörünkü ile mutabakat halinde olması kafidir. Hipnoz halinde bunu temin eden şartlar mevcuttur. Kaba bir ifade ile, telkin ve kendi kendine telkin diye yadedilen hadisenin mihanikiyeti bize göre budur. Bu mihanikiyeti temin eden şartlar ne kadar yerinde olursa telkin ve kendi kendine telkinin tesiri de o kadar aşikar olur. Hayvanlara telkin yapamamamızın sebebi, onların imajinasyon melekesinden mahrum bulunmalarıdır. Keza insanlar üzerine telkinin en ziyade hipnoz halinde olması da evvela bu haldeki süjenin iradesiyle operatörün iradesini mutabakat halinde tutacak şartların mevcut olması, saniyen hipnoz halindeki bir insan ruhunun nispeten serbes iradesiyle ruhun imajinasyon melekesini daha iyi kullanabilmesi gibi sebeplerden ileri gelir.

İşte yukarki misalde olduğu gibi süje mutat dışı görünen bu hadiseyi tarif ettiğimiz yoldan kendi iradesinin muvafakatiyle ve imajinasyon kudretiyle yaptığı halde ondan kendisinin haberi yoktur ve bu işe kendisi ve hatta etrafındaki mücerripler iyi tarif edilmemiş bir telkin tesiriyle kağıdın sebepolduğunu düşünebilirler [ 1 ].

Ispatyomdaki insan ruhu da dünya hayatında tahakkuk ettireceği beden şekillerini orada imajinatif faaliyetlerde bulunarak tespit eder. Bu faaliyetin müessiriyeti enkarne olduktan sonra hakimiyetini muhafaza eder ve, aşağı yukarı hipnotik süjelerde olduğu gibi, insan bilmeden müessiriyetinin icaplarını dünyada tahakkuk ettirir. İkinci kitapta post hipnotik telkinlere dair vereceğimiz misaller bu meseleyi daha ziyade aydınlatacaktır.

İrademizin bu müessiriyeti o kadar şümullüdür ve biz ondan o kadar bihaberiz ki evvelce söylendiği gibi [ 2 ] gerek insan, gerek hayvan bedenlerindeki binihaye ruhları idare eden hayvanları bu işe inandırmak bile mevzuu olmıyacağı gibi insanları da inandırmak pek güç olur. Üstat diyor ki:

<< Hayvanlarda yetişmek üzere bulunan ruhlar, hayvan ruhlarının idaresindedir. Fakat nasıl, insan madde aleminde ruhun bu faaliyetine vakıf değilse hayvanlar da bilmez. >>

3 – İmajinasyon ve imaj

Buraya kadar yapılan mülahazalar içinde iki noktayı birbirinden ayırmak icabeder: bunlardan biri, ruhun iradesiyle bir şeyi suretlendirmesi işi, diğeri de bu işten doğan neticelerdir. İmajinasyonun mutlaka tahakkuk eden bir neticesi olacağı meselesi üzerinde ileride duracağız: bu tahakkuk eden neticeye, ister malumumuz olsun ister olmasın, imaj diyebiliriz.

Bütün imajlarda ancak imajinasyon sahibinin iradesi mündemiç olur. İmajda mündemiç olan bu iradeyi bulabilmek, onun sahibini bulmak demektir.

İmajlar ekseriya sahiplerinden gayrı varlıklardan sadır olabilirler. Bu hal, onların başkaları tarafından benimsenmiş olmalarından ileri gelir. Şu halde bir imajın hakiki sahibini bulmak için onun kimden sadir olduğunu bilmek asla kafi değildir.

İmajinasyonda ruhun kurucu bir faaliyeti vardır. İmajlar ise ruha, tabir mazur görülsün, saprofit olarak sokulmuş teşekküllerdir. Bunun bariz misallerini sanat eserlerinde görebiliriz.

Goethe’nin Faust’u, bu müellifin bir imajinasyonu mahsulüdür. Bu eser onun ruhunda suretlenmiş ve şahısları onun ruhunda canlandırılmıştır. Keza Beşinci Semfoni de Beethoven’in ruhunda suretlenmiş ve canlanmıştır. Binaenaleyh bu eserler bu sanatkarlarındır. Ve bunlar birer imajdır. Halbuki diğer taraftan Faust ile Beşinci semfoniyi ruhlarında istedikleri zaman tekrar ayniyle yaşatabilen, onları muhtelif vasıtalarla diğerlerinin ruhlarında da yaşatmağa muktedir olan belki milyonlarca adam bulunabilir. Fakat bunlardan hiç birisi bu eserlerin sahibi sayılmaz.

Bu hal bir makineyi vücude getiren mühendisle onu işleten işçilerin haline benzetilebilir.

Hayvanlarda da vaziyet böyledir. İradeye malik olan bu varlıklar İmajinasyondan mahrumdurlar. Bununla beraber onların bazı işlerine bakarak insan, hayvanlarda da imajinasyon olduğu zehabına düşebilir. Fakat, unutulmamalıdır ki bunlar daima kendilerinden yüksek varlıkların hazırlamış oldukları imajlara göre iradelerini kullanırlar. Eğer bir hayvan dayaktan kaçıyorsa evvelce yediği dayağın intibaıyla bu işi yapıyor demektir. Halbuki insan dayaktan kaçarken bu intibala beraber ondan daha mühim tesirler altında bulunur. Onun nefsini müdafaaya matuf imajinatif faaliyeti bu tesirlerin en mühimidir; dayağın neticesinde kafasının patlayıp ölebileceği, gözünün kör olabileceği, bir tarafının kırılabileceği ilh.. gibi << ihtimali >> bir takım tasavvurat onun dünya hayatındaki bakasına dair olan imajinatif faaliyetlerine uygun gelmez.

Demek bir hayvanda canlanan imajlar, tahtehşuurunda gizli kalmış şeylerdir. Hayvanın kendi iradesiyle imajları teşkil etmek kudreti yoktur. İşte bundan dolayıdır ki yeni şeyleri ibda etmek kabiliyetinden mahrumdurlar. Bir beygiri misal alıyorum: İmajinasyondan mahrum olan bu hayvan yer, içer, hareket eder, çiftleşir v.s. Fakat bu faaliyetlerin hiç birisi hakkında onun kafasında evvelden hazırlanmış bir plan yoktur. Bununla beraber onun birçok hareketlerinde maksatlı bir plana uygun işler vardır; insan oğlu bu beygiri bir arabaya koşar, arabanın hareketinden planlı ve maksatlı bir hadise doğar. Bu hareket şüphesiz beygirin iradesiyle olur, yani o istemezse araba yürümez. Ancak onun bu iradesini kullanması kırbacın tesiriyle olmuştur. Binaenaleyh ona bu hareketi veren amil dışardan gelmektedir. Eğer bu hayvan dile gelmiş olsaydı ( kırbaçtan korktuğum için koşuyorum ) derdi. Halbuki o, bu yürüyüşü ile maksatlı bir iş yapmış oldu. Ve o işi yapmak için yürüdü. O halde beygirin eseri gibi görünen bu iş hakikatte onun değil arabacınındır. Bundan şu neticeyi çıkarabiliriz: bir işin husulünde tek başına hiçbir müessiriyeti olmıyan irade, başkalarının imajlarına refakat ettiği zaman onların tatbik mevkiine konmasında mühim roller oynar.

4 – Tekamülle imajinasyon arasındaki münasebet

Acaba imajinasyonun inkişafı üzerinde ruhi tekamülün veyahut ruh tekamülü üzerinde imajinasyonun inkişaf ettirici müessir rolleri var mıdır?... Yüksek alemlerle temasımız esnasında bu mühim mesele de bizim için ayrıca bir tetkik mevzuu olmuştur.

İmajinasyonun irade ile kaim olduğunu öğrendikten sonra onun ruh tekamülü ile alakadar olduğunu kabul etmek zaruri olur. Nebatlarda iradenin olmadığına göre onlar hakkında imajinasyon bahis mevzuu olmıyacaktır. Üstadın söylediği bazı sözleri burada da iktibas edebiliriz : << Nebatlar intihar edemez. Nebatlarda can olmadığını ve iradenin canla başladığını evvelce söylemiştim. Binaenaleyh onların ölümü harici bir kanuna ve iradeye tabi olarak vukua gelir. >> İmajinatif faaliyetlerle, işlerin tahakknku arasındaki münasebeti mütalaa ederken geçecek olan sözlerle bu tebliği karşılaştırırsak nebatlarda imajinasyonun olmadığı neticesine varırız.

Acaba iradeye malik olan hayvanlarda imajinasyon kabiliyeti var mıdır? İmajinasyonun iradesiz olmıyacağını öğrendik. Şimdi de imajinasyonsuz iradenin mevcud olabileceğini göreceğiz. Üstat bir tebliğinde: <<İmajinasyonsuz irade mevcudolabilir >> diyor. Bundan şunu anlarız ki iradenin mevcudolduğu bir varlıkta mutlaka imajinasyon olması şart değildir. Netekim Üstat : << Hayvanlarda imajinasyon    yoktur. >> söziyle bu meseleyi açıkça izah etmiş oluyor. Filhakika hayvanlar iç ve dış saiklerin ve amillerin esiri altında iradelerini kullanarak istedikleri gibi hareket etmekte serbestirler. Tabiatta bütün kudretler ruh melekelerinin inkişafı nispetinde kazanılır. Binaenaleyh hayvanlarda kendiliğinden hareketin görülmesi onlardaki irade melekesinin inkişafına bağlı bir iştir. Netekim bu melekeden mahrum olan nebatlarda hareket kudreti yoktur.

Şu halde imajinasyon melekesi insan mertebesinde başlar. Ve bunun içindir ki insanlarda bu melekenin kullanılmasına yarıyan kabiliyetler mevcuttur. Bütün bu sözlerden anlaşılıyor ki dünya varlıklarında irade melekesi imajinasyon melekesinden evvel inkişaf etmiş bulunmaktadır. İrade hayvanlarda hareket kabiliyetini temin ederken imajinasyon da insanlardaki kuruculuk ve yapıcılık kudretlerini inkişaf ettirir ki bu, insanlarla hayvanlar arasındaki en mühim farikayı teşkil eder. Eğer bir örümcek on bin senedenberi, ne kadar hesaplı olursa olsun, yapmakta olduğu ağını değiştiremiyorsa bu kabiliyetsizliğin sebebini imajinasyon yokluğunda aramak icabeder.

İmajinasyonu hangi yüksek varlıkta, hangi yüksek melekenin takibedeceğini bilmiyoruz. Fakat iradenin insan üstü bir varlıkta daha yüksek ruh melekeleriyle iştirak ettiğini ve imajinasyonun da irade ile kaim olduğunu düşünürsek insan üstü varlıkların bir mertebesinde imajinasyonu bizim şimdi tahmin etmekten çok uzak bulunduğumuz ruh kudretlerini tevlit edici daha yüksek melekelerin takibedeceğini söyliyebiliriz. Fakat kendisinin henüz mahrum bulunduğu imajinasyon melekesi nasıl bir hayvanın idrak sahasına giremezse, bu yüksek ruh melekeleri de onlardan mahrum olan biz insanların öylece idrak sahamıza giremez.

Fakat, imajinasyonun ruh kemalatı ile mütenasiben inkişaf ettiğini böylece kabul ederken bir noktayı gözden kaçırmamak icabeder; ruhun tekamül yolları pek muhteliftir. Bu yollardan bazıları onun imajinasyon melekesini, diğeri de başka melekelerini nispeten daha süratli olarak inkişaf ettirebilir. Mesela güzel sanatlar üzerinde, keşif ve ibda işlerinde fazla çalışmış olanların bu melekesi, ömrünü bir büroda yazı yazmakla geçirmiş insanlarınkinden şüphesiz daha ileride olmak lazım gelir. Zira evvelki şekildeki işler ruhun imajinasyon melekesini daha çok kullanmasını icabettirir. Ruhun her hangi bir melekesi üzerinde fazlaca cehit sarfederek durması, tabiatiyle onun inkişafını mucibolur. Binaenaleyh bir insanın imajinasyon melekesinin yükseklik derecesi, onun her sahada tekemmül etmiş olduğunu göstermez. Üstadın aşağıki sözleri bu hususta bizi tenvir eder:

<< İmajinasyon ruhi kabiliyet ve kemalat ile mütenasibolarak inkişaf eder. Ancak, kemalat muhtelif istikametlerde vaki olduğu için imajinasyonun mevcudiyet ve inkişafı ruhun her sahada tekamülünü ifade etmez. Yani ruhun her noktai nazardan kemalatına imajinasyon kafi bir miyar olamaz. Binaenaleyh ruhun bir şubei tekamül takibetmesi ile imajinasyonun fazlalaşması kabil olduğu gibi, o şubei tekamülü takibetmiyen diğer bir ruhun imajinasyonundan daha dun mevkide kalması mümkündür. >>

Biraz da imajinasyonun ruh tekamülü üzerindeki tesirlerinden bahsedelim. Onun bu hususta oynadığı rol büyüktür. İmajinasyon kabiliyeti insanın tasavvur halinde bulunan düşüncelerini manen veya maddeten tatbik mevkiine çıkarmasına yarar ve bu da ruhun müessiriyetini arttırmak suretiyle onun tekamülünü mucibolur. Binaenaleyh imajinasyon melekelerini iyice inkişaf ettirmiş olanların ellerinde daha müsait tekamül vasıtaları ve imkanları vardır, demektir. Şu tebliğler bunu gösieriyor:

<< İmajinasyonun insan tekamülünde çok büyük rolü vardır. Tekamülde imajinasyonun rolü, tasavvur halinde bulunan ruhun düşüncelerini ya manen veya maddeten mevkii tatbikata çıkarmasiyle tecelli eder. >>

5 – Ruhi faaliyetin tahakkukunda imajinasyonun rolü

Bir işin tahakkuk edebilmesi ancak imajinasyonla mümkün olur. Yani ruhun maddeler üzerindeki müessiriyeti ancak imajinasyon yolu ile vaki olur. Bu söz bittabi bizim alemimiz hakkındadır, daha yukarılarda daha yüksek melekeleri iktisabetmiş ruhlar hakkında sözümüz yoktur.

Evvelce de söylediğimiz gibi bir işi yapan kimse bazı ahval dolayısiyle bu imajinasyonundan haberdar olmıyabilir, fakat, eğer bu iş kendisinin ise mutlaka o kimsenin imajinatif faaliyeti vukua gelmiştir. Üstadın aşağıda ki sözleri bunu ifade eder:

<< Bir işin olabilmesi için imajinasyon şarttır. İnsan ister bilsin, ister bilmesin muvaffakiyetle yaptığı bir işte muhakkak imajinatif bir faaliyet göstermiştir. >>

Burada akla bir sual gelebilir: acaba imajinasyondaki müessiriyet doğrudan doğruya bu melekeye mi aittir, yoksa imajinasyonu sevk ve idare eden iradaye mi aittir?..

Eski bilgilerimize göre bir işin yapılmasında müessir olan amil irade dir. Üstatlarla temasımızın bize öğrettiği realiteler arasında bu bilgimizi değiştirecek veya daha doğrusu tashih edecek noktalar vardır; işlerin tahakkukunda tek başına iradenin doğrudan doğruya hiçbir müessiriyeti yoktur. İrade ancak imajinasyon melekesinin bir unsuru haline girdiği zaman o melekeyi sevk ve idare etmek suretiyle hadiselerin tahakkukunda müessir olur. Yani canlı varlıklar tarafından istenilen bir şey imajine edilerek veya imajlara tevafuk ederek tahakkuk imkanını bulur. Aşağıdaki tebliğler bunu gösterir:

<< İmajinasyonsuz irade mevcuttur: fakat tek başına irade, bir eserin tahakkukunda katiyen müessir olamaz. Bir işin tahakkuku için imajinasyon şarttır. >>  ( 51 )

Hatta Üstat daha ileri giderek bir iş yalnız irade ile meydana gelmiş görünürse o iş onu iradesiyle yaptı görünenin eseri olmaz, diyor. Fiilhakika bazen öyle olur ki hiç bir imajinatif faaliyet zahir olmaksızın bir insan tarafından bir eser ortaya konabilir ve bu insan bu eser hakkında hiçbir imajinatif faaliyette bulunmuş olmıyabilir. Bu eserin bu zat tarafından ortaya konulmasında şüphesiz onun iradesi rol oynamıştır. Bütün bunlara bakarak bu eserin imajinasyonsuz bir irade ile vukua geldiğine hüküm vermek doğru olmaz. Böyle bir hal iki yoldan mümkün olur: Birisi geçen bentte zikrettiğimiz gibi imajların doğrudan doğruya ikinci bir şahıs tarafından hazır olarak alınması ve benimsenmiş olmasıdır. Bir kompozitörün bestelediği bir parçayı çalan veya söyliyen bir virtüoz da olduğu gibi. Burada eser virtüozdan çıkar, onun iradesiyle olur, fakat kompozitörün eseridir; Zira onun imajıdır. Eğer biz kompozitörü tanımasak eserin virtüoza ait olduğuna inanabiliriz. O zaman bu eserin vücude getirilmesinde virtüozun imajinatif faaliyetinin geçmiş olduğuna inanmamız lazım gelir ki bütün bu düşüncelerimiz hatalı olur ve bizi bu hataya sevkeden amil de virtüozun iradesini kullandığını görmemiz olur. Şu halde tek başına irade ile yapılmış bir işin, mutlaka o işi yapanın imajinasyoniyle müterafık olup olmadığını doğrudan doğruya anlamak mümkün değildir. Bir eseri ortaya koyanla onu vücude getirenin muhakkak aynı kişi olması lazım gelmediği gibi bunları birbirinden ayırt etmek de ilk nazrda mümkün olmaz. Aşağıdaki tebliğat bunu açıkça gösterir.

<< Eğer bir ruhun imajinasyonu dışında tahakkuk etmiş bir iş varsa o, onu yapan ruhun eseri olmaz. Bir işi tahakkuk ettirmiş olan bir insan o işin sahibi sayılabilmek için muhakkak o iş hakkında imajinatif bir faaliyette bulunmuş olmalıdır. İnsan bunu ister bilsin, ister bilmesin! >>

Bir eserin meydana gelmesinde imajinyonun tezahür etmemesinin ikinci yolu da şudur : Evvelce de söylendiği gibi, imajinasyonu sevk ve idare eden irade, ruhun maddeye merbutiyeti yüzünden bazen şuur sahasına geçmiş olmıyabilir. Bu takdirde imajinatit faaliyetinden şahıs bizzat haberdar olmaz. Post hipnotik telkinlerin tahakkuku bunun en güzel misalini teşkil eder. Burada uyku halinde iken yapmış olduğu imajinatif faaliyetinin uyandıktan sonra, yani maddeye bağlılığını arttırdıktan sonra, hakimiyeti altında kalarak iş gören süjenin bu husustaki imajinasyonundan haberdar olmaması sırf maddeye bağlanmış olmaktan mütevellit şuur sahasının daralmasından ileri gelmiş bir hadisedir. Hayvanlarda da hal bir çok defa böyle olur: Hayvan ruhlarının maddeye girmezden evvel azçok imajinatif faaliyetleri vardı, fakat onların sıkı sıkıya maddeye bağlanmış olmaları dünyadaki hayatlarını idameye imkan verecek hadiseler husule getirmeleri, bizim kabaca ve esaslı bir şey anlatmayan insiyak dediğimiz amilden daha derin ve yüksek amillerle yani, ruh halinde yapmış oldukları imajinatif faaliyetlerinin, madde dünyasında laşuuri olarak devam eden hakimiyetleriyle olur. Evvelce bahsettiğimiz veçhile bizim de hayati fonksiyonlarımızın cereyanında olduğu gibi. Bize bu ilhamı veren aşağıdaki tebliğler olmuştur:

<< Ruhun madde ile alakasının, onun melekatını gölgelendirdiğini evvelce söylemiştim. Binaenaleyh bu alakanın tesiriyle ruh bir iş hakkında imajinasyon yaptığının farkında olmasa bile gene imajinasyon eserini gösterir. >>

Şu halde yaptığımız veya yapar gibi göründüğümüz eserlerden hangisinin bize aidolduğunu ve hangisinin başkalarından geldiğini, eğer görünürde bir delil yoksa madde aleminde tayin etmek hakikaten kolay bir iş değildir. İşte bu yüzden kendi eserimiz olan bir çok işleri başkalarına veya başkalarına ait olan bir çok işleri de kendimize ait gibi düşünür ve bir çok hadiseleri de tesadüflerle izah etmeğe kalkışırız, bu hal bizim madde alemindeki çocukluk halimizin bir tezahürüdür !

Demek yaptığımız işler ya bizim şahsi imajinasyonumuzun mahsulü eserlerdir, o zaman biz bunlara haklı olarak kendi efalimiz diyebiliriz. veyahut bizim imajinatif faaliyetimizin dışında vücude gelmiş şeylerdir ki bunlar bizim eserimiz olamaz. Bunlara efalimiz demekten ziyade ahval ve harekatımız demek doğru olur, yani ahval ve harekatımız bizden başkalarının eseridir. Bunu Üstat şu dille ifade ediyor : <<Bütün ahval ve harekatınız kendinizden başkalarının ve ekseriya hamilerinizin asarıdır.>> Bunlar, faydalı olmak, bir felaketten kurtarmak, iyi yola sevketmek gibi maksatlarla ekseriya bizi seven, himaye eden varlıklar tarafından bizde birtakım ilcalar, insiyaklar v.s. uyandırmak suretiyle müessir olmak için gönderilmiş imajinasyon mahsülleridir. Fakat bunlar bazen de fena kaynaklardan gelip zayıf ruhlarımızı felakete sevkedebilir. Obsesyonlar bunun en iyi misalini teşkil eder.

İmajinasyonun tekamüldeki rolünü ilmi ve moral hayatımızda da bariz olarak görürüz. İmajinasyonsuz ilim olmaz. İnsan bilgisini arttıran bütün keşifler ancak imajinatif faaliyetle mümkün olmuştur. Ilmin laboratuvarlari, nazariyeleri, araştırmaları... herşeyi imajinasyon ile beslenir. İmajinasyonun yıkılması ilmin yıkılması demektir. En küçük sanatlardan en büyük ilmi araştırmalara kadar dünyadaki bütün işlerde görülen terakkiler imajinasyon sayesinde olmuştur.

Güzel sanatlarda imajinasyonun oynadığı ehemmiyetli rollerden uzun uzadıya bahsetmeğe lüzum görmüyorum. Diğer işlerdeki bütün ibdalardan daha fazla buradaki ibdalarda imajinasyon kendi mevcudiyetini hissettirir.

Moral sahada imajinasyonun iyi veya kötü istikametlerde rolü olabilir. İmajinasyon irade ile başlayıp irade ile bittiğine göre iradenin alacağı istikamete göre imajinasyon faydalı veya zararlı bir müessiriyet gösterebilir. Sevgi, fazilet, diğerkamlık gibi insanı yükseltici veya kin, intikam, hodkamlık gibi alçaltıcı duyguların seyri üzerinde imajinasyonun münebbih veya uyuşturucu tesirleri muhakkak vardır. Hatta yalnız bu bakımdan bile söyliyebiliriz ki gerek ilimde, gerek bilhassa güzel sanatlarda imajinasyondaki iradenin tabi bulunduğu iyi veya kötü duygularla alacağı istikamete göre ortaya çıkacak eserler gerek onların sahipleri için, gerek cemiyet için ahlak bakımından ya yükseltıcı veya geriletici hatta tehlikeli olur. Bu halin insan cemiyetlerinde ....  zaman bir çok misallerini görmek mümkündür.

Bir alimin adam öldürmek için sarfettiği imajinatif faaliyeti neticesinde ortaya çıkacak bir eserin insanları saadete kavuşturacağına inanmak güç olur. Dünyaya egoyistçe fikirleri ve duyguları yayan bir filezofun zihinlerde yerleşmiş kötü imajları hakkında da aynı şeyi düşünmek icabeder. Hele uçkur havalarını terennüm eden saz, söz ye şekil sanatları hakkında söylenecek hiç bir söz yoktur. Bunlara güzel sanat demek caiz olmaz. İnsanı alçaltan, kaba ve hayvani duyguları nemalandıran hiç bir şey güzel olamaz. Ete ve kaba maddelere müteallik hırsları, iştihaları körükliyen ve tatmin eden her hangi bir fikir ve duyguda güzellik kabul etmek geri realitelerden doğmuş bir telakki mahsulü olabilir.

Şu halde, cemiyetin ve insanlığın selameti, saadeti ve moral kıymetlerin inkişafı uğrunda beslenmiş asil duygularla imajine edilen şeyle; insanı iyiliğe, güzelliğe ve kemale doğru zaruri olarak yükseltirken sinsi bir eğoizma bataklığının alçak ve nefsani duygu çirkeflerine gömülerek kullanılmış tahayyül melekesi de tekamülün önüne ekseriya aşılması çetin uçurumlar ve manialar çıkarır. Demek, imajinasyonla yükselmek istiyorsak onu kullanırken başımızı yere değil gök yüzüne çevirmeliyiz; zira o, almış olduğu istikamete doğru bizi zaruri olarak sürükler.

6 – İmajinasyonun ehemmiyeti hakkında

İmajinasyon, bu kadar ehemmiyetine rağmen akademik mahafilde layık olduğu mevkii yazık ki henüz almış değildir. Birer imajinasyon mahsulü olan romanların, sanat eserlerinin, hatta çocuk masallarının bu günkü ilmi telakki karşısında << reel >> kıymeti yoktur. Bir çok << Ciddi >> insanlar indinde bunların kıymeti, ekseriya beyhude vakit geçirten, bir eğlence vasıtası olmaktan ileri gidemez.

Bundan başka bir çok insanları tahayyüli faaliyetlerden ürküten bir sebep de; onun kurucu, yapıcı ve daima, daima yenileştirici ve icadedici tabiatta olmasıdır. Esasen onun yükseltici ve insanlık alemini vasıflandırıcı tarafı da budur.

Halbuki, bilhassa henüz geri realiteler içinde yaşıyan insanların çoğu, yenileşmekten ve değişmekten hoşlanmaz. Hatta bu hoşlanmayış kendilerinin yükselmemesi pahasına dahi olsa.

Binaenaleyh, böylelerince tahayyüli faaliyetler yalnız << kıymetsiz >> olmakla kalmaz, << zararlı ve tehlikeli >> bile olur. Zira bu faaliyetler onların rahatlarını ve keyiflerini kaçırtabilecek neticeleri kendilerine ifham eder.

Sanatta, ilimde, içtimai hareketlerde kendini yeni eserleriyle göstermis imajinatif bazı faaliyetlerin zaman zaman tekfir edildiğini bildiren tarih sayfaları bu fikrimizin canlı misalini teşkil eder.

Hatta bu gün bile bu husustaki gafletimiz bazen o kadar ileri gider ki fizik ve metafizik bahsinde imajine edilmiş şeyler, eğer her hangi bir sebepten dolayı akademinin donmuş kesif vasıtalariyle kıymetlendirilemiyecek bir durumda bulunuyorsa onlara, ilim hayatında tutunabilecek hiç bir yer vermek istemeyiz.

Ben üniversite kürsüsünde: << laboratuvarların bıçaklarını kullanmadan ruhi melekeler hakkında ciltler dolusu kitap yazan filezofların ve ruhiyatçıların hayalhanelerinde uydurmuş oldukları boş fikirler >> den bahseden hocaları dinledim. Bu sözlerin ilme ve ilmi araştırmalara ve bu faaliyetlerden doğacak kazançlara matuf manasına asla itiraz etmiyorum. Zira gene, içinde bulunduğumuz bahiste, umumi tekamülün imajinasyon melekesini inkişaf ettirmekteki ehemmiyetli rolünü kabul ettiğimize dair geçen sözleri unutmuş değilim ve tecrübe ile görgünün tekamülde ne kadar kıymetli ve esaslı bir unsur olduğuna da inananların başında bulunmaktayım. Bizim hücumumuz << hayalhanede uydurulmuş boş fikirler >> tabirine karşıdır. Zira hayalhanede uydurulmuş boş fikir tabirinden maksat eğer evvelce bahsettiğimiz alelade zihinde bir şeyi suretlendirmek manasına gelen tasavvurat değil de imajinatif faaliyetlerin neticesi ise biz bunların boş şeyler olduğuna inanmıyoruz. Ve şuna da kaniyiz ki << boş şeyleri doğuran >> hayalhane, bu sözleri söyliyen muhterem hocaya yalnız ilmi hüviyetini kazandırmış olmakla kalmamıştır, aynı zamanda ona insanlık vasıflarını da iktisabettirmiştir. Zira evvelce de söylediğimiz gibi eğer imajinasyon melekesine sahibolmasaydı bu zatın, on binlerce seneden beri yaptığı ağının şeklini değiştiremeyen bir örümcekten farkı kalmazdı.

Bir masal bir çocuğun şu veya bu tertipten bir insan olmasında, çoğumuzun henüz anlamaktan uzak bulunduğu büyük tesirlere maliktir. Ve bu da laboratuvarların bıçak oyunlariyle anlaşılabilecek işlerden değildir. Büyük bir filezofun, büyük bir müzisyenin, büyük bir romancının, nihayet imajinasyon melekesi iyice inkişaf etmiş büyük bir alimin cemiyet hayatında oynadığı rollerin gizli tesirlerini görmek lazımdır. Bu tesirlerin insanlık hayatında çok iyi veya çok kötü neticeleri olabilir. Binaenaleyh insanlığa istikamet veren bir ruh melekesinin << boş >> şeyler doğurduğunu kabul etmek bir gaflet eseri olur.

Tebliğatından çok istifade ettiğimiz A. Pauchard’ınbu bahsi alakalandıran şu iki cümlesini zikretmeden geçemeyeceğim:

<< Şunu iyice anlayınız! şiir ( Poesie ) hayat kaynağına ( Source de Vie ) mantıktan ( Logique ) daha yakındır. << Peri masalları >>, << Tarihi vakıalar >> dan daha reeldir. >> ( 38 )

İmajinasyon vasıtasiyle ruhun müessiriyeti iyice mütalaa edilmedikçe Pauchard’ın bu sözlerindeki manayı anlamak mümkün olmaz.

İyice tahayyül edilmiş bir roman tabiatta diğer varlıklar için reel bir sahne olabilir; onu okumuş olan bir insan, hususi usullerle tecerrüt haline [ 1 ] sokulduğu zaman hakiki bir hayat sahnesinde yaşıyormuş gibi romanın bütün teferruatında yaşar. Bir tablo veya bir semfoni ve opera parçaları karşısında da vaziyet aynen böyledir. İyi tahayyül edilmiş bir obje, mesela bir bina bir alet, bir heykel... Tahayyül edenin kabiliyeti derecesine göre az çok süptil ve az çok devamlı bir halde tabiatta mevcuttur. Bunların süptillik dereceleri yüksek esiri ihtizazlardan adeta donmuş şekillere kadar değişik farklar gösterir. Bize göre fikir intikallerinin, telepatilerin, ilhamların ve hatta sonradan husule gelmiş bazı sempati ve antipatilerin.... teknik izahına bu noktadan girmek icabeder. Binaenaleyh tahayyül sahibinin bu işteki kudreti derecesine göre, tahayyül mahsülleri, istikametini aldığı yollardaki canlı veya hatta bazen cansız varlıklar üzerinde az çok bariz tesirler yapabilir. Bu tesirler iyi olabileceği gibi kötü de olabilir. Fakat bu sözlerin manasını iyice anlıyabilmek ruh bilgisine, daha doğrusu, ruhun maddeler üzerinde müessiriyeti bahsine ait etütleri derinden derine tetkik etmiş olmağa vabestedir. Bu işi, halihazırdaki fizikoşimik bilgilerle veya onun çizmiş olduğu hudutlardan dışarı çıkmayan klasik ruhiyat bilgisi ile kavrıyabilmek pek güç ve zoraki bir iş olur. Zira bütün bu klasik çalışmalar ruh müessiriyetinin maddelerle olan münasebetleri üzerinde değil, yalnız maddenin ahvali ( o da pek mahdut ) ve evsafı ( attributs ) üzerinde toplanmaktadır. Binaenaleyh, amili mütalaa edilemediği için inkar olunan veya pek fena hurafevi telakkiler içinde boğulan bir müessiriyetin bu yarım yamalak mütalaası, ruhun maddeler üzerinde gene maddeler yolu ile olan yüksek tesir mihanikiyetlerini açık ve ilmi bir dille izah etmeğe imkan bırakmaz. [ 1 ] Her hangi bir usulle şuur baskısından şuur altını kurtararak onu bağımsız ve serbest bir hale sokmak

İmajların ruhumuzda nasıl objektif birer kıymet aldıklarını mütalaa etmek hakikaten enteresandır. Ve bu mütalaanın ilerlemesi bizi birçok yeni düşüncelere ve hakikatlere götürür. İleride okuyucularım bu bahse ait bazı orijinal tecrübelerimin neticeleriyle karşılaşacaklardır. Mesela orada bahis mevzuu olan Bayan N... yalnız bir göz atışı ile görebildiği adi bir resimde mevcut imajların içinde, tecerrüt halinde iken, hakikatte yaşıyormuş gibi yaşamaktadır; bir Arabistan çölünü tasvir eden resim ona uzaktan bir tablo halinde görünmüyor: Bayan N... kendisini; kumların üzerinde yürüyen, develerle, devecilerle ve ehramlarla karşı karşıya bnlunan, çölün ortasındaki bir insan halinde duyuyor. Onun o andaki realitesi ile çölün ortasında olduğu zamanki realitesi arasında hiçbir fark yoktur.

Ruyalarda da hal böyledir. Gündüz ruhta, şuurlu veya şuursuz, yerleşmiş olan bir imaj, yarı maddi saiklerin tesiri altında bazen olduğu gibi, bazen de sembolik sahneler içinde canlanır. Ve insan bunları, kendisinin veya başkalarının imajinasyonları mahsulü olduğunu düşünmeden, bir realite olarak kabul eder.

Ispatyom bahsinde verilmiş misallerden bazıları burada da gözden geçirilebilir. İmajların reel kıymetlerini yalnız şekil ve kelam işlerinde değil, aynı zamanda ses işlerinde de görürüz; A. Pauchard, iktibas ettiğimiz aşağıdaki sözleriyle bunu bize pek güzel anlatıyor:

<< ... Ben uzakta, uzakta, uzaktayım - siz beni işitemiyorsunuz... Bir ay ışığı üzerinde daha yaklaşmak istiyorum:

<< Büyük baba beni böyle çağırıyor!

<< İşte geldim.

<< Ben fülütün inci sesleri üzerinde geldim.

<< Evet: Önümden berrak bir çay akıyordu. İçinde inciler vardı. Bunlar ayaklarımın basabileceği kadar büyüktü.

<< Ben bu suretle inciden inciye atlıyarak geldim. Ve çayın öbür ucunda büyük baba beni çağırmak için bu incileri ( fülütünden ) çıkartıyordu. >> ( 38 )

Bu sözler ruh ve madde münasebetlerine ait bilginin esaslarından haberi olmıyanlara göre bir takım saçmadan ibaret kalır. Fakat tetkikatta ilerlemiş olanlar, tabiat bilgisinin yüksek öğretici hakikatlerini Pauchard’ın bu sözlerinde sezmeğe başlarlar.

Büyük baba diye anılan mücerriplerden birinin çaldığı fülüt sesleri, görülüyor ki, Ispatyomda inci tanesi kadar kesif ve oranın maddi bedenlerine çarpacak kadar sert bir hale giriyor. Dünya maddeleri arasında ancak kulak uzvumuzu harekete getirebilen bu ihtizazların yüksek maddeler aleminde ne kadar bariz tezahür imkanlarına malik olduğunu bu misal de bize gösteriyor. Bir imajinasyon mahsulü olan bu ihtizazların hedeflerine vardığı zaman orada elle tutulur bir hale girişini, perispriye dair evvelce vermiş olduğumuz izahla imajinasyon bahsini karşılaştırdıktan sonra anlamak kolay olur.

Şu halde imajinasyonu iyi mütalaa etmekle onu şu veya bu yolda kullanmak imkanlarını daha kolay bulmuş oluruz. Bu kazancın dünyadaki tecrübe hayatımız üzerinde büyük ve faydalı tesirleri olacaktır. Ve bu faydalardan biri de yaptığımız işler kadar tahayyül ettiğimiz işlerden de vicdanımıza karşı mesul bulunduğumuzu öğrenmektir. Binaenaleyh biz işlerimizdeki ve tahayyüli faaliyetlerimizdeki gizli ve kapaklı kabahatlerin, hiçbir << hilei şeriye >> ile hafiflemeksizin, hesabını vicdanımıza karşı daima vermeğe mecbur olduğumuzu biliriz ki bu hesap da evvelce misalleriyle gösterdiğimiz gibi bütün çıplaklığı ile Ispatyomda verilecektir [ 1 ].

İmajinasyonun tabiat kanunları karşısındaki durumu da çok mühimdir. İşlerimizdeki mesuliyet meselesini alakalandıran bu durum gelecek bahiste gözden geçirilecektir.