RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 27

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%201.jpgESKİ HAYATLARDAKİ İNTİBALARIN İPTİDAİ
BAZI TEZAHÜRLERİ

1 – Umumi bir görüş

Evvelce ilcaların ve hatta fobilerin bir kısım illetleri hakkında bazı şeyler söylemiştik. Fakat bu tezahürler bazen daha ileri giderek geçmiş hayatın hadiselerine ait bazı fikir unsurlarını da ihtiva edebilirler. Bunlara tam bir hatırlama denilemez. Yani bunlarda fikir halinde teşekkül emiş bir bilgi yoktur. Bunlar daha ziyade bazı hadiseler hakkında mevcut duygular veya tanımalar halindedirler ve pek az fikir unsurlarını ihtiva ederler. Ekseriya ortada bu duyguları tahrik edici belli hiçbir sebep görünmez. Klasik bilgilerimizle bunları izah etmek istediğimiz zaman çok büyük güçlüklerle karşılaşırız.

Bütün hadiselerde olduğu gibi burada da ruhi tezahürlerin birbirinden çok az bariz nüanslarla ayrılmış şekilleri vardır. Bu haller dikkat nazarını bile çekmiyecek kadar müphem ilcalar ve insiyaklardan başlayıp – muhtelif renklerin birbirine geçişleri gibi – tebarüz ede ede obsesyonlar, fobiler, dejavüler ve nihayet canlı hatıralar şeklinde bariz tezahürlere kadar gider. Biz geçmiş hayatların intibalarına ait ruhi tezahürlerin iptidai şeklinden, yani ilcalar ve insiyaklardan bu intibaların en yüksek derecesinde rasgelebildiğimiz hatırlamalara kadar derece derece tebarüz eden şekillerini reenkarnasyonizma lehinde kuvvetli birer delil olarak kitabımızın müsaadesi nispetinde mütalaa etmekteyiz. Şu halde bu bahsin mütalaası yapılırken, sonlara doğru verdiğimiz misallerde duyguların adeta birer hatıra kırıntısı şeklini almağa başladıkları görülecektir.

2 – Sevkitabiiler ve ilcalar

Geçmiş hayatlardan yadigar kalmış intibaların en belirsiz şekli bazı sevkitabiiler ve ilcalardır. Bununla beraber varlığı, sanki bir düşünce mahsülü imiş gibi, muayyen bir hedefe doğru sürükleyici mahiyettedirler.

Sevkitabiilerin ve ilcaların bir çoğu, hatta en çoğu menşeini nemalandıracak hadiseler de şimdiki hayatta geçmiş olabilir. Buna dair evvelce bazı sözler söylenmişti.  Esasen ruh hayatının bir dünyada geçen kısmı evvelki dünyalarda geçmiş kısımlarının bir temadisinden ibarettir. Binaenaleyh iç duygularını doğuran hadiseler, dünyadaki hayat safahatiyle ayrılan maddi merhaleleri birer birer çiğniyerek maziye doğru uzanıp gider. Şu halde herhangi bir sevkitabiinin veya ilcanın bu hayatta mı, yoksa geçmiş hayatlarda mı kazanılmış olduğunu araştırmadan evvel onların menşeleri hakkında kati hükümler vermek doğru olmaz. Ve bunun için de reenkarnasyonizma bahsini mutlaka gözden geçirmek lazımgelir. Mesela, bazı akademik telakkilere göre birçok sevkitabiileri ve ilcaları atavizma nazariyesiyle izah etmek noksan bir ifade olur. Zira birçok metapsişik tecrübeler, bu nevi duygulardan çoğunun eski zamanlara ait hadisatın doğurduğu şahsi reaksiyonlardan ileri geldiğini gösteriyor. Ve biz, bu duyguları doğuran hadiselerin mahiyetlerini bazen bu tecrübelerle ortaya koyabiliyoruz.

Esasen klasik psikolojinin dışına taşmış, akademiye mensup bazı zevatın son araştırmaları da istikametini bu yoldaki çalışma sahasına doğru çevirmiş bulunuyor. ( Froydizma ) Fakat ne klasik psikolojiye ait düşünceler ( atavizma ), ne de modern nazariyeler ( cinsi temayüller nazariyesi ) bütün bu sevkitabiileri ve ilcaları reenkarnasyonizma yolu ile olduğu kadar açık, müdellel ve mantıki şekilde izah etmeğe muktedir ve kafi değildir. Bu sözün layıkı ile hakkını teslim etmek için reenkarnasyonizmayı ve onun icaplarını iyice mütalaa etmiş olmak lazımgelir.

Şu halde bu duyguları burada bahis mevzuu etmek faydalı olacaktır. Biz evvela sevkitabiilere ve ilcalara dair bazı misaller vermek istiyoruz. Bu suretle bunların mutlaka geçmiş bir hadise ile alakalı bulunduklarını tebarüz ettirmek mümkün olacaktır ki bu keyfiyet de ileriki mülahazalarımızda bize yardım edecektir.

I – Adanada asfalt bir cadde üzerinde araba ile gidiyorum. Takriben yarım saatlik uzunluğunda olan bu caddenin bir yerinde at birdenbire durdu. Arabacı yere indi, hayvanı başından tutup yürüterek tekrar bindi. Bunun sebebini sordum. Arabacı, takriben iki ay evvel yağmurlu bir havada buradan geçerken tam bu noktada hayvanın ayağı kayarak yere düştüğünü ve o zamandan beri buraya gelince atının durmağı huy edindiğini söyledi.

II – Kabilde iken vazifeme gitmek için uzunluğu bir saat kadar süren bir yolu haftada iki defa araba ile geçmek zorunda bulunuyordum. Bu uzun yolun bir yerinde bulunan çalıştığım müesseseye doğru ince bir yol ayrılıveriyordu. Fakat oraya gelinciye kadar diğer buna benzer yolların da bulunması ve bu yolun gayet belirsizce ayrılıvermesi beni bile alışıncaya kadar uzun müddet şaşırtmıştı. Bununla beraber arabayı çeken beygir bu yolda adeta uyurken bile bulacak kadar kolaylıkla tanıyor ve o noktaya gelince kendi kendine oraya sapıyordu. Bu beygir senelerdenberi bu yolun emektar bir yolcusu idi.

III – Henüz bir lise talebesi iken hocam Ömer Seyfettin’den sınıfta şu hikayeyi dinlemiştim: << ( .... ) de bulunuyordum, orada ne vakit kabineye kitsem canım denizde yüzmek isterdi. Bu, o kadar bariz bir arzu halinde içimde belirirdi ki bütün irademe rağmen kendimi ondan kurtaramazdım. Bunun sebebini bulmak için uzun zaman aklımı kurcaladım. Fakat bir türlü bulamadım. Nihayet bir gün bu mesele halloldu: kabinede pencerelere dikkatlice baktığım zaman çam dallarının oraya konmuş bulunduğunu gördüm. Onlardan hafifçe bir çam kokusu geliyordu. O zaman aklıma geldi: ben 20-25 sene evvel bir deniz hamamına giderdim ve o hamamın etrafı çam dallar ile örtülmüştü ! >>

IV – Klasik ispiritizma külliyetlerinde bu bahsi tenvir edici bir çok misallere rasgelinir. Mesela, X... sebebini bilmediği halde bir köprüden ürkeklik hissi duymadan geçemez. Hiçbir şeyden korkmıyan cessur, aslan gibi bir yeğitin ufacık bir at sineğinden ödü kopar.

Benim bir kedim vardı, bu hayvan henüz memede iken bana getirilmişti. Binaenaleyh onun, etrafında olup bitenler hakkında henüz hiçbir tecrübesi yoktu. Mesela arı ile büyük bir sinekten hangisinin daha zararlı olabileceğini henüz tecrübe etmemişti. Buna rağmen büyük ve gürültü ile uçan sineklerin üstüne korkusuzca atlar onları yakalar, fakat ufacık bir arıyı görünce uzaktan kaçar ve ona asla yaklaşmazdı.

Bütün bu hadiseler marazi ruhiyatta birtakim isimlerle ifade edilir. Ve reenkarnasyonizma görüşü dışındaki düşüncelerle izah edilmeğe çalışılır. Bu izahlar birçok noktalarında tatminkar değildir. Eğer tecribi ispiritüalizma yollarında bu hadiselerin reel illetlerine nüfuz edilmeğe çalışılırsa kelimeler bulmaktan veya anlaşılması müşkül faraziyelere sapmaktan daha verimli ve tenvir edici neticelere varmak mümkün olur. Aşağıdaki misal bu sözümü daha iyi izah eder:

V – Witgenstein tarafından yapılmış bir tecrübe ihtisar edilerek yazılmıştır:

<< Nieder Walley’deki evinde mütemayiz kabiliyette bir medyom ile bazı tecrübeler yaparken canlı bir insanın uyuduğu sırada ruhunu davet edip edemiyecemizi ruhlardan sorduk. Bu sualimizden biraz sonra medyomun yanındaki masanın üzerine tavandan bir madalyon düştü. Bu, küçük bir tunçtan yapılmış beyzi şekilde idi. Bir tarafında İsanın, diğer tarafında da Meryemin resmi vardı. Ve XVI cı asırda yapılmış bir esere benziyordu. Ruhlar bunun şiddetli bir ölümle ölmüş birisine ait olduğunu söylediler. Ve bu şahsın Alamanyada bulunduğunu ilave ettiler. Bu madalyon bizimle onu taşıyan kimse arasındaki seyyalevi irtibatı temine yarıyacaktı ve onun için bize gönderilmişti. Bizden, bu madalyon sahibinin ıstıraplı bir obsesyondan kurtarılması için yardım isteniyordu. Bu zatın isminin ilk harfi A... ile başlıyordu. Ertesi celsede tecrübeye tekrar devam ettik. Aynı ruh gene geldi. Ve aramızda şu muhavere cereyan etti:

<< – Bize isminizi söyler misiniz?

<< – Henüz söyliyemem. Ben bu madalyonu taşıdığım zaman Fransada XIV üncü Louis, devrinde yaşıyordum. Rahibesi bulunduğum manastırın bir pansiyonerini kaçırmak istiyen bir adam tarafından öldürüldüm. . . . . . . . . O beni öldürdükten sonra korktu ve hizmetçisinin yardımı ile beni münasip gördüğü bir yere gömdü. Bu yerin üzerinde şimdi bir ev vardır. Benim cesedim bahçededir.

<< – Burası neresidir?

<< – Pre aux Cleres . . . . . . . . . Ben onları affedemiyorum. Şimdi bile size büyük müşkülatla cevap verebiliyorum. Çünkü o kiliseye musallat olmak ihtiyaciyle ruhum Dreux’ye gitmeğe icbar ediliyor. Bu, geceleri bizi kuvvetlendiren iyi ruhlarla münasebet haline geçerek telakki etmeme mani olan müthiş bir telkindir. Emil, bundan kurtulmama yardım ediniz . . . .

<< – Şimdiki enkarnasyonunuzda evvelki enkarnasyonunuza ait hatıralar var mıdır?

<< – Başımdan yaralanarak şiddetli bir ölümle ölecekmişim gibi korku içindeyim. Bu korku bazen beni asabileştiriyor. Şimdi anlıyorum ki bu hal, geçmiş zamanın bir inikasıdır. . . Aynı zamanda ben arasıra papaz kıyafetli adamları ve öldürmek için onlara hücum eden katilleri ruyamda görüyorum.

<< – Nerde oturuyorsunuz?

<< – Medyom güçlükle ( F... Fu ) harflerini yazdı.

Ben şiddetle bağırdım: Fulda. Aynı zamanda medyom da haykırarak elektrik çarpmış gibi sıçradı ve iskemlesiyle hemen hemen arkaya yıkılacak hale geldi. Bu ruh Fuldada mühim bir mevki işgal eden Kuzinim Amelie de Y... idi. Uzun bir sükuttan sonra sordum:  – Neden medyomu bu kadar sarstınız?

<< – Bunu sizin bilmenizi henüz istemiyordum.

<< – Ben sizin hakikaten kuzinim olduğunuzdan, ve bizimle eğlenmek istiyen sahtekar bir ruh olmadığınızdan nasıl emin olabilirim?

<< – Yakında görüştüğünüz zaman arasıra öldürülüyormuşum gibi ruyalar görüp görmediğimi benden sorunuz. Ben size hayır diyeceğim. Fakat bazen de bir papazın bazı sefihler tarafından öldürüldüğünü görürüm. Keza bana madalyonu da gösterebilirsiniz. O zaman sanki onu evvelce görmüşüm gibi bir vaziyet alacağım . . . . . . . .

<< Birkaç ay sonra kuzinime hemşiremin evinde rasgeldim. O, her vakit yaptığı gibi ispiritizmaya karşı olan imanımla eğlenmeğe başladı. Bunların hepsinin birer illüziyon ve boş şeyler olduğunu söylüyordu. Ben onun bu hücumlarına hiddetlenmeden ve neşe ile cevap veriyordum . . . . . . . Nihayet ona katlediliyormuş gibi ruyalar görüp görmediğini sordum << Hayır >> dedi. Fakat biraz sonra şunları ilave etti: << Mahaza tatsız bir ruya, daha doğrusu bir nevi kabus beni takibeder ve sinirlendirir. Ertesi günü keyfimi kaçırır. >> Bu ruyanın tafsilatı hakkındaki ısrarım üzerine resmi elbisesiyle bir katolik papazı gördüğünü, bunun yanmakta olan bir kiliseden kaçtığını ve onu, öldürmek istiyen silahlı adamların kovaladığını söyledi. Ben mükalemeyi değiştirdikten sonra sanki bir antikacı dükkanından almışım gibi yaparak ona madalyonu gösterdim. Elinde evirip çevirerek onu bir müddet tetkike koyuldu.

<< – Ne oluyorsunuz? dedim.

<< – Bunun neden bana bu kadar yakın geldiğini kendi kendime izah edemiyorum, dedi. Ve bu madalyonu evvelce sanki taşımış gibi bir tesir duyduğunu, fakat bunun nerde ve ne vakit olduğunu hatırlıyamadığını söyledi.

Bundan sonra Prens kuzinine tecrübe celsesinde geçen şeylerin bütün safhasını anlatıyor. Kadın yazıları görmek istiyor. Fakat prens Kontesin yazısı ile ruh tarafından medyoma yazdırılan yazının birbirini tutmadığını biliyor. Zira kendisi yeğeninden alamanca mektuplar alıyordu. Fakat kadın yazıları görünce tamamiyle kendi el yazısı olduğunu söylüyor. Ve bağırarak; kurşun kalemiyle yazdığı zaman böyle yazdığını yazı kalemiyle yazdığı zaman da prense gönderdiği mektuplarda olduğu gibi yazdığını ilave ediyor. Hakikaten prens kendisine kurşun kalemiyle yazdırdığı zaman iki yazının tamamiyle birbirine benzemediğini görüyor. >>

Altıncı ve yedinci misallerdeki hayvan hikayelerine gelelim: Biliriz ki hayvanda tefekkür melekesi henüz münkeşif olmamıştır. Onlar insiyaklariyle hareket ederler. Netekim birinci hayvanın yolda durması ( evvelce ben burada düşmüştüm, tekrar düşmemek için dikkat etmeliyim ) düşüncesiyle vaki olmamıştır. O, bu mahalle gelince ruhunda mevcudolan geçmiş hadiseye ait korku intibaının tesiriyle ve yalnız o zamana ve mekana mahsus olmak üzere gayrı şuuri olarak durmuştur. Atın bu haliyle evvelce zikrolunan P. Janet’in süjesinin şarkı söylemesi arasında psikolojik otomatizma bakımından hiçbir fark yoktur. Keza ikinci hayvanın sanatoryom yoluna sapması da hiçbir düşünce mahsülü olmaksızın aynı otomatizma ile vukua gelmiş bir harekettir. Fakat dikkat edilirse bütün bu iç duyguların doğmasında, hadiseler halinde geçmiş birer illetin mevcudiyeti görülür. Bu illetler beygir misallerinde şimdiki hayata aidolarak görülüyor, fakat mesela kedi misalinde onun arıdan korkma ( fobi ) duygusunun illetini şimdiki genç hayatında bulamıyoruz. Atavizma nazariyesi burada meseleyi izahtan ziyade iğlak eder. Şu halde kedinin bu duygusunu doğuran hadiseyi yakalamak için onun eski hayatlarına uzanmak lazımgelir.

Beşinci misaldeki hikayede daha toplu fakat öğretici noktalar vardır: Burada bahis mevzuu olan kadın, asırlarca evvel geçirmiş olduğu bir hayatın hala tesiri altındadır. Kendisinin manastırda öldürülmesine ait intibalar, hatta azçok fikir elemanlarını da ihtiva edercesine, birtakım ruyalar halinde onu takibetmektedir. Bundan başka asırlarca evvel taşımış olduğu bir nesneyi açık bir fikirle müterafık olmamakla beraber hatırlayabilmesi ve onun tesiri altında dalıp gitmesi bu bahiste bizi düşündürmeğe kafi gelmez mi?..

3 – Fobil’er

Fobi, bazı şeyler veya hadiseler karşısında duyulan ve zahirde hiçbir sebebe dayanmıyan vehpi bir korku halidir. Bu halden evvelce biraz bahsetmiştik ve hatta bir köprü fobisini de misal olarak göstermiştik.

Filhakika bazı insanlar, görünürde hiçbir sebebolmadığı halde en ehemmiyetsiz bir hadise karşısında manasız şekilde bir korku hissine kapılırlar. Akıl hastalıkları mütehassısları bir çok fobiler tesbit etmişler ve bunların her birine ayrı ayrı isimler vermişlerdir.

Bunlar hakkında bir fikir verebilmek için birkaç fobiden bahsedeceğim. Bazıları çarşıdan, pazardan korkarlar ve böyle yerlere gidemezler. Bu korku onlarca sebepsizdir. ( Agoraphobie ) Diğer bazı kimseler kapalı yerlerden korkarlar. Bazıları da yalnız bir odaya, bir eve giremezler, bir evde yalnız oturamazlar. ( Calaustrophobie ) Birtakımları kadından korkar. Bunlar bir kadına yaklaşmaktan, onunla yalnız kalmaktan çekinirler. ( Gynephobie ) Birçok kimseler de kan manzarasından korkarlar. Bir kan akışı veya birikintisi karşısında duramazlar ve sebepsiz bir korku içinde kalırlar. ( Hematobhobie ) Bunun gibi hatta akar sudan korkanlar, akarsuların yanına yaklaşamıyanlar ve ona uzaktan bile bakmağa tahammül edemiyenler vardır. ( Potamobhobie ) Diğer bazıları ölüden korkarlar. Gerçi kadavra görmeğe alışık olmıyan herkeste buna benzer haller varsa da bahis mevzuu ettiğimiz kimselerde bu hal ifrat dereceye varmıştır. Bunları kadavra düşüncesi bile korkutur ve tazibeder. ( Necrophobie ) Bazıları da madeni eşyaya dokunmaktan korkarlar. ( Metallophobie ) Birçok kimselerce malum olan acayip birtakım fobiler daha vardır. Mesela bazıları biçimsiz bir şekle uğramaktan korkarlar ve vücutlarının bir tarafında bir bozukluğun peyda olup olmadığını endişe ile sık sık araştırırlar. ( Dismorphobie ) Hele herhangi bir hastalığa yakalanma korkusu meşhurdur. ( Nosphobie ) Bunlardan bazıları kuduracaklarından korkarlar. ( Lyssophobie ) Diğerleri uyuz olmaktan korkarlar ve bu hastalığa yakalanmak endişesi onları daima takibeder. ( Parasitophobie ) Bazı kimseler de gayri tabii bir şekilde mikroptan korkar. Bunlar çıplak elleriyle bir yere dokunamazlar, birşeyi tutamazlar, hatta kendilerine sevgi ve samimiyetle musafaha için uzatılmış temiz elleri bile sıkmaktan iğrenirler. Kazara böyle bir hadise vaki olsa hemen, daima yanlarında taşıdıkları kolonya şişesini çıkarıp ellerini ve kollarını kolonya ile iyice yıkarlar. Bir yere girdikleri zaman oturacak yer bulamazlar. Şapkalarını, bastonlarını nispeten temiz farzettikleri bir büfenin, bir piyanonun, radyo aletinin veya salonda itina ile ayrılmış portbibloların üzerine koyarlar. Eğer evlerine bir misafir gelse misafirin oturduğu yerlerin mikropla dolduğunu zannederler ve sonradan bütün eşyayı, hatta bütün odayı tekrar tekrar silip süpürürler. Velhasıl bunlar daima korku içinde yaşıyan birtakım zavallılardır ( Bacteriophobie).

Daha birçok fobiler vardır. Biz küçük bir fikir verebilmek için bunlardan birkaç tanesini yazabildik. Gerçi bu hallerin bir kısmı dünyada görebildiğimiz bazı marazi sebeplere bağlıdır. Fakat birçokları da hiçbir sebebe bağlanamaz ve tamamiyle << ruhi >> bir hadise olarak kalır. Halbuki kitabımızda daima tekrar ettiğimiz gibi kainatta maddi hadiselerden mücerret saf ruhi hiçbir hal bahis meyzuu olamaz. Herşey ruhla madde münasebetinden doğmuştur. Binaenaleyh eğer birtakım fobilerin bu dünyada maddi illetleri bulunamıyorsa onları başka hayatların hadiseleri arasında araştırmaktan korkmamalıdır. Aksi takdirde bu da ayrıca manasız bir fobi olur.

Mesela birisini bilirim ki bu zat tamamiyle sıhhatte olduğu halde elli yaşına kadar devam eden bir korku onu daima takibetmiştir. Bu da boş bir eve girmek korkusu idi. Onun bu korkusuna ait hiçbir sebep yoktu. O, ailesinin kendisini bundan vazgeçirmek için sarfetmiş olduğu bütün emeklere rağmen çocukluğundan beri bu korkuya müptela olduğunu söylerdi. Bu adam diğer bütün işlerinde cessurdu, ve her işinde normaldi. Fakat hatta kendi evine bile kimse olmadığı zaman giremezdi. Onun içeri girebilmesi için beş altı yaşında bir çocuğun bile evde bulunması kafi gelirdi.

Keza tanıdığım, içtimai mevkii oldukça iyi diğer bir zat daha vardı ki bunun fobisi evvelkinden daha acaipti. O, bir demir yolunun üzerinden hiçbir vakit diğer insanlar gibi dümdüz geçemezdi. Demiryolunun üzerine bir adım attıktan sonra orada durur ve tam bir dairelik devir taptıktan sonra kendisini yıldırım süratiyle karşı tarafa atardı. O bu hareketini şöyle izah ediyordu: << Tam demiryoluna ayak atınca içimde müthiş bir korku peyda oluyor, sanki tren gelecek ve beni çiğneyip geçecekmiş gibi bir tesirin altında kalıyorum. >> Bu zat, makul düşünen, cessur ve bütün insanlar gibi her haliyle mutedil, ve normal bir adamdı. Bu hissi tevlidedebilecek hiçbir kaza geçirmemişti. O, kendisini bildi bileli böyle olduğunu söylüyordu. Hele denizden korkupta boğulacağım diye ömründe kayığa binmemiş olanlar çoktur. Ve bütün bunlar aklı başında normal insanlardır.

Bu fobilerden bir çoğunun bu hayatta geçen hadiselerle kabili izah olmadığını kabul ettikten sonra onların sebeplerini daha gerilerde araşrırmak zorunda kalırız.

a – Mesela demiryolu fobisini, ecdattan birinin tren kazası geçirmesiyle kazanılmış ve torunlarına intikal etmiş bir misal olarak düşünebilir miyiz?

Bu tarzdaki izah pek zoraki olur ve bizi birçok yerde yarıyolda bırakır ve karşımıza, halli kendisininkinden güç yeni meselelerle çıkarır. Evvelce de söylediğimiz gibi veraset birçok şeylerin izahına yardım eder fakat herşeyin değil. Netekim insiyakların doğuşunda da verasetin rolünü bir vasıta olarak kabul etmiştik. Bununla beraber hadiseleri mutlaka eldeki formüllere uydurmak maksadı ile hareket edilirse dediğim gibi, birçok yerleri fobilerin kendisinden ziyade izaha muhtaç birtakım yeni meseleler karşısında kalınır. Hakikaten burada birtakım duygu komplekslerinden bahsetmek, insiyakları, röfulmanları, itiyatları, veraset kanunlarının resesif tiplerini öne sürmek gibi akla gelen nazariye ve faraziyelere başvurmak mümkündür. Ve herhangi bir nazariyenin birçok zayıf taraflarını ihtimali hükümlere bırakmağa razı olduktan sonra bu nazariyelerden herhangi biri bir dereceye kadar da müdafaa edilebilir. Ancak, evvelce de söylediğimiz gibi bir nazariyeden daha kuvvetli, daha vazıh ve daha müdellel diğer nazariye bahis mevzuu olursa evvelki nazariyeyi zorla yaşatmağa çalışmanın ilmi manası kalmaz. Buradaki mesele de böyledir. Bu fobiyi bilmem hangi meçhul cedden miras kalmış bir korku olarak kabul etmenin birçok itirazlı noktalarını düşünerek geçmiş hayatın bir intibaı gibi kabul etmek doğru bir hareket olur. Zira birinci düşüncenin kuvvetli itirazlarla karşılanmasına mukabil ikinci düşünceyi kuvvetle destekliyecek diğer birçok delillere malik bulunuyoruz ki gelecek bahislerde bu delillerin bir kısmı bahis mevzuu edilecektir.

b – Diğer bir izah tarzı da revaçtadır; bütün fobiler bir hastalık arazıdır. Binaenaleyh marazi bir haldir. Herşeyden evvel iki nevi fobiyi birbirinden ayırmak lazımgelir, bunlardan birisi moral fobiler diğeri de fizyopatolojik fobilerdir. Bunalar ayrı ayrı sebeplere bağlı ayrı ayrı şeylerdir. Hatta moral sebeplerden ileri gelmeyip sadece fizyopatklojik sebeplerden ileri gelenlere fobi tabirini izafe etmek bile doğru olmaz. Fizyopatolojik fobiler esasen başlı başına bir korku duygusu değildir. Bunlar bazı dış amillerin tesiriyle husule gelen uzvi teşevvüşlere bağlı ıstıraplı veya nahoş duygulardır. Binaenaleyh buradaki sebepler bellidir ve tamamiyle bedenin marazi durumiyle kabili izahtır. Bunlara bir korku demekten ziyade mevcudolan maddi ve zararlı dış tesirlere karşı gösterilen bir müdafaa reaksiyonu demek daha doğru olur. Mesela fotofobi böyledir. Buradaki hadise ziyadan korkma değildir. Herhangi bir hastalık yüzünden göz uzvunda ziyaya karşı mevcut olan marazi bir fartı hassasiyetten tevellüdetmiş bir ziyadan korunma reaksiyonudur. Keza hidrofobi de böyledir. Kuduz virüslerinin tesiri altında husule gelen asabi - adali bir teşevvüş yüzünden kudurmuş adam yutkunamaz ve yutkunma hissi gelince bütün boğaz adaleleri şiddetli bir tekasülle büzülür ve hastaya pek büyük ıstıraplar verir. Halbuki suyun manzarası ve hatta düşüncesi bile bu ıstıraplı teşennüçleri tevlidetmeğe kafi gelir. İşte hasta bu ıstıraptan kendisini korumak için sudan kaçar, yoksa burada hakiki bir su korkusu yoktur. Bilakis hasta susuzdur ve su içme ihtiyacı içinde kıvranır. Görülüyor ki fobi ünvanı altında zikrolunan duygular arasında tamamiyle maddi sebeplere bağlı hakikaten marazi olan haller vardır. Halbuki mesela yukarda bahsettiğimiz demiryolu fobisinde böyle maddi hiçbir sebep mevcut değildir. Bu fobi sahibinin uzviyetinde ne maddeten ne de diğer arazla tesbit edilmiş hiç bir bozukluk yoktur. Bununla beraber o sanki bir tren altında kalacakmış gibi gayri ihtiyari ve zahirde sebepsiz bir korku içinde bulunmaktadır.

Demek biz fobilerden bahsederken birincileri değil, hakiki moral fobileri kasdediyoruz. Bunun dışında kalanlar doktorluğu alakalandıran ve bizim mütalaamız dışında kalan hallerdir. Şimdi, bu fobileri topyekun << patolojik bir haldir >> deyivermekle izah etmiş olur muyuz? yukarda söylediğimiz sebeplere bağlı fobiler fizyopatolojik esaslar dahilinde pek güzel izah edilebilirler fakat, demiryolu fobisini hangi uzvi tegayyürle izah etmek mümkün olur? Bunun patolojik bir hal olduğu iddiasını haklı çıkarmak için tekrarlanıp duran birçok lakırdılara ve faraziyelere rağmen ömründe tren kazası görmemiş bir adamın kafasındaki bu korkunun teşekkülünü ilmi ve kanaat verici bir şekilde izah etmek mümkün olmuyor. Bunun marazi kabul edilmesi eğer gayrımutat halinden ileri geliyorsa bu düşünce dar bir realitenin mahsülü olabilir. O zaman elimizde marazi olmıyan pek az haletiruhiye kalır. Mesela, bir dedubluman vakası marazi olur, hipnotik uyku, somnambülizma, ruya, telestezik ve telekinetik bütün hadiseler, yani bütün medyomluk halleri ve hatta yüksek düşünceler, ve duygular, deha... gibi her vakit mutat olmıyan birçok haller de marazi olur. Yalnız burada unutulmaması lazımgelen nokta şudur ki hadisatın mutat veya gayrımutat oluşu bir kısım insanların telakkilerine göredir. Ve kainatın mukadderetı insanların pek mütehavvil olan bu telakkileri ile taayyün etmiş değildir. Bundan başka kendi realitemizle biz fobileri marazi olarak dahi kabul etsek bile onun ruh hayatındaki büyük illetlerini araştırıp bulmak kaydından kendimizi kurtaramayız.

c – Bir izah yolu daha düşünülebilir: acaba fobileri, insanın bir tek hayatında geçen birçok karışık hadiselerin tahteşşuuri intibalarından doğmuş bir duygu kompleksinin fobi şeklinde istikamet almış tezahürü gibi düşünemez miyiz? Bu izah pek doğru ve yerinde olur. Ancak << bir tek hayattaki >> kaydını kaldırmak şartı ile. Esasen tahteşşuura bağlı olan ruhi hadiselerin hiçbirisi birtek hayatta edinilmiş duygu ve fikir kompleksi nazariyesi ile kabili izah değildir. Binaenaleyh fobileri, haklı olarak, tahteşşuur yolu ile izaha başlamazdan evvel tahteşşuur meselesinde anlaşmış olmak için biraz konuşmak icabeder.

A – Şuur ve tahteşşuur meselesi

Tahteşşuur nedir?... Şuur, şuuraltı, şuurüstü... v.s. gibi tabirler, ruhi hallerden bazılarının manzarasına göre insanlar tarafından verilmiş itibari isimlerdir. Haddizatında şuurun üstü ve altı yoktur. Biz ruh bilgisindey alnız bir tek şuur hali tanıyoruz. O da evvelce tarifini Üstadın ağzı ile yaptığımız, ruhun kendi içindeki umumi bilgisidir. Ancak muhtelif alemlerin türlü türlü maddelerine merbutiyet dolayısiyle ruhta mevcut umumi bilgi hali birtakım safahat arzeder ki insanlar bunlara dikkat edip yukarda saydığımız muhtelif isimleri vermişlerdir. Ruh dünyadaki maddelerle münasebete girişebilmek için o maddelerle alakalanabilecek vasıtaları kullanmak ve yalnız bu vesaitin yardımı ile muhitindeki varlıkları idrak etmek zorunda kaldıkça şuurunun tezahür zemini, kullandığı bu vasıtaların maddiliği nispetinde daralır ve ruhun gösterebileceği kabiliyetlerle beraber muhitinden aldığı bilgiler de o nispette dar imkanlar içinde vukua gelir. Eğer biz ruhun bu namütenahi vasıtalar içinde değişmeğe mahkum şuurunu kullanma imkanlarına ayrı ayrı isimler vermeğe kalkışırsak bu isimleri sığdırmağa kitaplarımızın hacmi müsaade etmez.

Fakat yeryüzünde ruhların kullandıkları maddi vasıtalar aşağı yukarı sabit olduklarından biz ruhun bu vasıtalarla olan münasebetleri bakımından taayyün eden muhtelif şuur hallerine izafe edilmiş klasik tabirleri muhafaza etmeği faydalı görüyoruz.

İnsanların umumiyetle yüksek kıymetler verdikleri şuur hali bu bahsettiğimiz asıl şuur halinin dünya maddeleri arasından süzülüpte geçebilmiş pek küçük bir kısmıdır. Binaenaleyh asıl büyük kıymetler geri kalan ve madde aleminde tezahür etmiyen kısımlardadır. Bu hali tecribi ispiritüalizmadaki araştırmalar bariz delilleriyle bize öğretmektedir. Mesela hipnoz halindeki bir süje iyice mütalaa olunursa onun birbirinden farklı bir çok ruhi safhalar geçirdiği görülür. Evvela onun bir kendiliğinden tahayyül hali vardır [ 1 ]. Bu halde iken o, bütün şahsiyetini kaybetmiş bir otomattan başka bir şey değildir, gibi görünür. Kendisine hangi iş telkin edilir veya hangi fikir aşılanırsa onu büyük bir mutavaatla kabul eder. İtiraz etmez. Ve muayyen hudutlar dahilindeki bütün telkinleri tam bir pasivite halinde aynen tahakkuk ettirir. Ona bir avukat olduğunu söylerseniz derhal mahkeme salonunda imiş gibi müvekkilini büyük bir talakatle müdafaa etmeğe başlar. Müdafaasının en hararetli bir yerinde iken, bilakis davasını kaybetmiş bir mücrim olduğunu telkin ederseniz derhal değişir ve bir mücrimin bütün teslimiyetkar ve tazallümkar hallerini takınarak zelilane bir vaziyet gösterir. Fakat yine tam bu sırada kendisine büyük ve muzaffer bir komutan olduğu fikrini aşılarsanız içinde bulunduğu zelilane vaziyeti derhal unutur ve haşmetli bir komutanın hakimane tavırları ile yüksekten emirler vermeğe başlar. Demek kendiliğinden tahayyül hali bir dereceye kadar başkasının tesiriyle hareket etmeği ifade eden bir haletiruhiyedir. Bu hale klasik tabirle tahteşşuurun tezahüratı mı diyeceğiz? Pekala. Şimdi hipnoz halinin klasik ikinci safhasına geçiyorum. Bu safha, katalepsi denilen hali gösterir. Buradaki hal, evvelkinden bambaşkadır. Katalepsi halindeki süjenin telkin kabiliyeti azalmıştır. Yukarda bahsettiğimiz telkinler onda artık tesirini gösteremez. Ve bütün verilen emirler cevapsız kalır. Fakat onda hareketlere ve bilhassa musikiye karşı büyük bir alaka başlamıştır. Mutat halinde iken anlıyamadığı musiki parçalarının bütün ruhuna nüfuz ettiğini gösteren hallerde bulunur. Mesela melankolik bir parça karşısında büyük ve hatta aşırı bir hüzün gösterir. Zahidane bir parça çalınırsa fevkalade bir vecit haline düşer. Bir oyun havası karşısında ise oynamasını bilsin, bilmesin sıçrayıp durmağa başlar. ( 62 ) Halbuki musikiye karşı onun mutat halinde iken hiçbir alakası yoktur. Şimdi onun bu haline ne diyelim? Bu da mı tahteşşuur? Peki öyle olsun. Hipnoz halinin üçüncü safhasına geliyoruz. Bu hale giren süjelerde telkin imkanı hemen hemen ortadan kalkmıştır. Süjede, mutat halinde iken görülmiyen bir zeka ve muhakeme kudreti belirir. Düşünceleri yüksektir, duyguları mutat halinde olduğundan daha temiz ve derindir. Hele somnambülizma dediğimiz bu halin biraz ilerlemiş safhalarında süje, mutat halinde olduğundan daha çok geniş bilgilere malik bir şahsiyet iktisabeder. Bilmediği ve hatta işitmediği yabancı dillerle konuşmağa başlar. Mutat halinde tamamiyle yabancısı bulunduğu birtakım yüksek mevzular üzerinde vukufla mübahaselere girişir. Ve hele somnambülizmanın daha derin safhalarına dalınca büsbütün değişir, mesela başka memleketlerde yaşıyan bir dille adetlerle, etvar ve hareketlerle bambaşka bir insan olduğunu iddia eder. Ve bu haliyle o, hakikaten mutat halindekine benzemiyen yüksek düşünceli, yüksek bilgili ve yüksek duygulu başka bir şahsiyet iktisabeder. Bu
da onun tahteşşuur hali midir? O halde tahteşşuur halini vasıflandıran hususiyet nedir? Zira bu bahsettiğim üç veya dört tipteki şahsiyetin birbirinden ayrıldığı, bunlardan herhangi birisi ile mutat şuur hali arasındaki ayrılıktan daha çok barizdir. Netekim bu halleri tetkik eden alimler tahteşşuur tabirini kafi görmemişler, bir de fevkaşşuur hali tabirini uydurmak mecburiyetinde kalmışlardır. ( superconscience ) Tekrar ediyoruz, bunlara ayrı ayrı isimler uydurmağa hem lüzum yoktur, hem de imkan. Burada mühim olan mesele; ruhların hipnoz, vecit, dedubluman v.s. gibi hallerde vukua gelen madde ile rabıtalarının gevşemesi nispetinde şuur halinin genişlemesi, bilakis bu rabıtaların sıkışmış olduğu mutat hallerde ise şuur halinin daralması keyfiyetidir. Biz ruhun mutat şuur halini asıl şuur halinden << bağlı şuur >> kaydiyle ayırdık. Bağlı şuurla serbest şuur arasındaki hudut asla sabit ve muayyen değildir. Ve bunlardan birincisi ikincisinin ancak kısmi bir tezahürüdür. Bu tezahürün hududu ruhla maddeler arasındaki münasebetlerin derecesine göre değişir.

İnsan düşünmek ve eski bilgilerini kullanabilmek için az çok içine dalmak mecburiyetindedir. Bunun klasik ifade ile manası tahteşşuuruna dalmak, bizim anladığımız manadaki ifadesi ise ruhun, etrafındaki maddelerle az çok alakasını keserek, yani az çok maddi rabıtalarını gevşeterek dikkatini kendi içindeki umumi bilgisine çevirmesi ve az çok serbes şuur haline avdet edebilmesidir.

Şu halde eğer mutat ve klasik tabirimizi kullanarak fobileri tahteşşuur kompleksi nazariyesi ile izah etmek istersek bu tabiri yukarda tarif ettiğimiz umumi ve geniş çerçevesi manalandırmak şartiyle bu izah tatminkar olur. Ve o zaman reenkarnasyonizma bahsi de bu izahı takviye edecek bilgileri hazırlar.

Şimdi bunları söyledikten sonra tekrar misalimize dünebiliriz. Tren altında kalmış veya büyük bir tren kazası geçirmiş veyahut en sevdiği bir kimsesini tren kazasında kaybetmiş ve nihayet trenden uzak kalmağı intacedecek herhangi bir hadise içinde yaşamış bir insanı tasavvur edelim. Bu adam bir hayat sonra tekrar dünyaya geldiği zaman hadiseyi unutmakla beraber onun derin izler bırakmış olan intibalarını  << tahteşşuurda >> saklı olarak dünyaya getirecektir . İşte onun yeryüzündeki << tahteşşuur >> kompleksi bu suretle mütemadiyen zenginleşir. Ve bu kompleks maddi ve içtimai şartlara göre mahiyetini azçok değiştirerek veya değiştirmiyerek insanın hayatında birtakım ruhi tezahürler halinde meydana çıkar. Bize göre dostumuzun demiryolu fobisi böylece, eser halinde fikir izlerini taşıyan geçmiş hayatın << tahteşşuurda >> kalan bir intibaıdır.

4 – Dejavü’ler

Bu bendin mütalaasiyle tam fikir halindeki hatıraların teşekkülüne doğru bir adım daha ilerlemiş bulunuyoruz. Filhakika burada mütalaa edilecek hadise, geçmiş hayatların intibalarına dair azçok fikirle müterafık bazı duygulardır. Bu duygulara dejavü diyorlar. Bu nevi duygularda – pek iptidai olmakla beraber – fikir unsurları mevcuttur ve çok firari bir haldedir. Evvelce görülmüş olduğundan bile şüphe edilemiyecek müphem hatırlamalardan başlıyarak hakiki hatırlamalar denecek derecede kuvvetli intibalara varıncaya kadar gittikçe tebarüz eden maziye ait hatıralar arasında dejavü’ler dikkate şayan bir yer tutar.

Bu, nasıl bir duygudur? Bazı insanlar yeni bir hadise ile karşılaştıkları veya bilmedikleri bir yeri ziyaret ettikleri zaman sanki orasını evvelden görmüş gibi tuhaf bir duygunun tesiri altında kalırlar. Bu tesirle insan bazen o şeyi veya o yeri evvelden görmüş olduğu bir şeye, bir yere benzetir gibi olur. Evvelce vermiş olduğumuz bir misalde geçen Prens Witgenstein’in kuzininin asırlarca evvel kendisine ait olan madalyonunu gördüğü zaman uğradığı duygu  bu nevi ruhi hallerdendir.

Görülen bir şeyin veya işitilen bir sözün insana yabancı gelmemesi muhtelif sebepler daltında vaki olur. Mesela insan evvelce görmüş olduğu bir yerin bazı taraflarına benzerliği yüzünden yeni gördüğü bir yeri evvelce de görmüş hissine kapılabilir. Fakat ne olursa olsun bir galatı histen ibaret olan bu tarzdaki duygularda aşağıdaki misallerde görülen emniyet ve vazahat yoktur.

Filhakika bir bahçe köşesinin diğer bahçeninkine benzemesinden mütevellit yanılmalarda en gizli teferruata varıncaya kadar tafsilat verilemez. Şu halde dejavü’leri izah etmek için klasik düşünce tarzının temayül ettiği noktalardan biri olan bu yanılmalar bütün bu hadiseleri izah etmeğe kafi gelmez. Fakat hem bu yanılmalar, hem de hakiki hatırlamalar aynı derecede mümkün olan ruhi hadiselerdir. Ben, bir şeyi çok eski zamanlarda görmüş ve unutmuş olduğum diğer bir şeye benzeterek onu evvelce de görmüşüm gibi bir galatı hisse kapılabilirim. Yalnız unutulmamalıdır ki galat hadiseler, dürüst olanların kıymetini ortadan kaldırmaz. Ve evvelce görmüş ve unutmuş olduğum bir şeyi tekrar görünce müphem bir şekilde dahi olsa hatırlayabilmem, yukarda bahsettiğim galatı histen daha az tabii bir hadise olmaz. Demek galatı hisle hakiki duyguları birbirinden ayırmak lazımdır ve bunları ayırmak için de her şeyde olduğu gibi düşünceyi tek taraflı değil, her tarafa akıcı, işlek bir hale koymak icabeder. Büyük ruhi hadiselerin mütalaasında hiçbir sabit fikre saplanmamak, herhangi bir tarafın düşüncesi ve otoritesi ile hareket etmek zorunu duymamak ve hadiseleri büyük bir duygu ve düşünce hürriyeti ile müşahede etmeğe çalışmış olmak lazımdır. Böyle bir müşahede kabiliyeti ile bahis mevzuu ettiğimiz hadise tetkik edilirse hakiki duygularla yabancı duygular arasında çok bariz farkların mevcut bulunduğu görülür. İlimdeki bilhassa vital hadiselerin cereyanında bir oluşun hakiki hüviyetini gösteren arazlar bazen o oluştan başka bir hali de gösterip insanı çok defa yanıltabilir. Tabiatta bunun misali çoktur. Menenjizma haliyle menenjit hastalığı ilk görünüşte aynı arazı gösterdiği halde bunlar birbirinden tamamiyle ayrı şeylerdir. İyi müşahidolan bir doktor, birbirine tamamiyle benziyen bu iki sendrom karşısında hangisinin hakiki, hangisinin yalancı olduğunu ayırdetmekte güçlük çekmez. Zira her birinin gene kendisine mahsus – her kaba göze çarpmıyacaki –nce hususiyetleri vardır. Keza yalancı anjin ile hakiki anjin arasında da aynı şekilde şaşırtıcı ve birbirinin aynı görünen müşterek araz mecmuası vardır. Tababette sık görülen bu yanıltıcı hadiselerin içinden çıkmak için hususi bir ihtisasa lüzum varken onlardan daha yanıltıcı ve daha ince olan moral hadiseler üzerinde araştırmalar yapan kimselerin bu ihtiyaçtan vareste kalacaklarını zannetmiyoruz.

Fakat, maalesef dahili tababette oldukça ilerlemiş olan bu hususlardaki müşahede imkanları akıl hastalıkları tababetinde birçok noktalarda geri kalmış bulunuyor. Ve bu halin bir neticesi olarak mutat dışı görünen ruhi haller tek taraflı, yani yalnız marazi bakımdan mütalaa ediliyor. İnsan ruhuna ait bilgilerde büyük inkişaflara hizmet edebilecek en tabii ve kıymetli hadiseler bircok akıl doktorlarına göre herhangi bir hastalığın arazıdır. Ruhun dünyada tezahür eden bazı hallerini muayyen formüllere sığdırmak bir dereceye kadar mümkündür. Ve bu hal ilmi bazı tetkikatı kolaylaştırması bakımından belki faydalı görülebilir. Fakat umumi ruh bilgisi ve insanın dünyalar arasındaki ve hatta muhtelif enkarnasyonlardaki mukadderatının mütalaası bahsinde bu dar formüller içinde düşünmek faydalı ve ilmi neticelerin elde edilmesine engel olur. Bununla beraber bu realiteyi kabul edebilmek bazı şartlara vabestedir ki bu şartların başında realitelerin sonsuzluğunu iyice anlamış olmak, ruhun ebediyetini kabul etmiş bulunmak ve nihayet yer yüzü hayatının üç beş günlük bir tek ömürden ibaret olmadığını bilmek gelir. Zannedersem her biri yüksek birer realite olan icapları ihmal ederek birkaç hastalığın üzerinde yapılmış istatistiklere dayanıp bütün ruh varlığında cereyan eden gayrı mutat hadiseleri hastalık tezahürü addetmek ve bütün ruhi halleri bizim ancak üç beş kalemlik aksiyon, ve reaksiyonlarımıza inhisar ettirmek bilgi hayatımız için faydalı bir iş olmaz. Mesela akıl doktorlarından bazılarının hükümleri taamüm etmiş olsaydı bütün medyomlar, aktif ve pasif bütün metapsişik süjeleri, hatta bütün metapsişik alimleri birer << deli >> diye akıl hastanelerine kapatılmak icabederdi ve böyle yapılmış olsaydı insan hakkındaki bilgimiz en aşağı bu günkünün yarısından az olurdu. Bereket versin araştırıcı ruhun, doğmatik otoriteleri kırmak insiyakı vardır ve bu insiyakın önüne hiçbir menfi hareket geçemez. Binaenaleyh şu veya bu ekole salik bir doktor ne derse desin; mesela bir telestezi, bir telekinezi... hali böyle bir müşahidin tetkik nazarından uzak kalamaz. Fakat o, bu hadiselerin kıymetlerini ölçerken başkalarının yaptığı gibi mutlaka hastane terazilerini kullanmak mecburiyetinden kendini kurtarmış bulunmaktadır.

İşte bu düşüncelerle tetkiki lazımgelen dejavü’lere ait aşağıda birkaç misal verilmiştir.

Birkaç misal

Tahteşşuurun derin tabakalarında uyuklamakta olan pek eski hatıraların, herhangi tenbih edici bir hadise ve herhangi müsait bir hal karşısında meydana çıkabildiklerine dair canlı misallerden bir kısmını ruyadan alabiliriz. Mesela, sık tesadüf edilen bir hadise vardır. İnsan ömründe hiç görmediği bir binayı, bir bahçeyi veyahut bir memleketi ruyasında görür, evvela o, bu ruyete hiçbir kıymet vermez. Fakat günün birinde bir seyahat esnasında, ruyasında gördüğü şeylerin hakikat olduğunu anlayınca şaşırır kalır. Bu nevi hadiseler birçok sebeplerin tesiri altında husule gelebileceği gibi ruhta uyuklıyan eski bir hatıranın pasif uyku esnasında canlanmış olması ve ruya vetiresi ile beyin cevherlerine aksetmiş bulunması suretiyle de izah edilebilir. Hatta diğer dejavü’leri ve hatırlamaları da biz aşağı yukarı buna yakın tarzlarda izah ediyoruz.

Böyle ruyalardan üç tanesini misal olarak yazıyorum.

1 – << Çocukken babamın köprü inşaatında bulunduğu Trilport kasabasına sık sık giderdim. Büyüdükten sonra bir gece, ruyamda kendimi çocukluk zamanımda yaşadığım Trilport kasabasında gördüm.

Yanımda üniformalı bir adam vardı, bu adamla konuşuyordum. Ona kim olduğunu sorduğum zaman C... olduğu ve köprüyü muhafaza ettiğini söyledi. Uyandım. Bu adam kimdi? tanıdıklarım arasında böyle bir kimsenin bulunduğunu bir türlü hatırlıyamıyordum. Beni çocukluğumda sık sık Trilport’a götüren ve hala hayatta bulunan ihtiyar hizmetçimize sordum. Cevaben evvelce C... adında bir köprü muhafızı olduğunu söyledi. Hiç şüphesiz o zaman bu adamı hizmetçimiz gibi ben de görmüştüm. Fakat onu tamamiyle unutmuş olmalı idim. Bununla beraber ruyamda ona ait bu unutulmuş hatıralarım canlanmıştı.

<< 2 – Yukarki ruyayı bir gün dostum M.F. ye anlatmıştım. Onun da bizzat gördüğü bazı ruyalar üzerinde tetkik ve müşahedeleri vardı. Bu münasebetle hakikaten benimkinden daha şayanı dikkat olan bir ruyasını anlattı. M.F. çocukluğunda yaşadığı Montbrison şehrinden 25 senedenberi uzaklaşmış bulunuyordu. Günün birinde baba dostlarını ziyaret etmek ve eski memleketini görmek için Torez’e kadar bir seyahat yapmağa karar verdi. Hareketinin ertesi günü yolda bir ruya gördü. Ruyasında Montbirison’un bir yerinde bulunuyordu. Fakat burası onun evvelce gördüğü bir yer değildi. Karşısında da hiç tanımadığı bir adam vardı. Bu zat kendisine babasının dostu olduğunu ve adının da T... olduğunu söylüyordu. M.F. seyahatini bitirdi ve Montbirison’a geldi. Fakat oralarda dolaşırken ruyasında gördüğü yerle karşı karşıya gelince hayret etmedi. Zira onu ruyasında aynen gördüğü gibi bulmuştu. T... ismindeki zat da oradaydı. O aynen ruyasında ördüğü gibi idi. Yalnız yüzünün çizgileri biraz daha fazlalaşmış ve kendisi ihtiyarlamıştı. >>

<< 3 – Birkaç gün evvel birbiri ardınca ruyamda beyaz kravatlı, kenarları geniş şapkalı acayip yüzlü, amerikalıya benziyen bir adam görüyordum. Bu adamın siması hiç de tanıdığım bir simaya benzemiyordu. Bunu ruyada muhayyilemin uydurduğu bir tip olarak kabul etmiştim. Fakat aradan birkaç ay geçtikten sonra bir sokakta onu tesadüfen karşımda görünce hayretten donakaldım. Hakikatte karşılaştığım bu zat şapkasının şekliyle, beyaz kravatı ile, redingotu ve amerikalı tavrı ile birkaç ay evvel benim birbiri arkasından geceleri ruyamda gördüğüm adamın ta kendisi idi. Bu adamı, Clichy caddesine kadar takibettim. Fakat onun Batignolles’e doğru ilerlediğini görünce yolumun fazla uzıyacağını düşünerek takipten vazgeçtim.

<< Aradan bir ay daha geçti. Gene bir gün Clichy caddesinden geçiyordum. Tekrar aynı adamla karşılaştım. Artık mesele anlaşılmıştı. Ben, bir kaç sene evvel hususi derslerim dolayisiyle haftada üç defa bu sokaktan geçmek zorunda bulunmuştum. Hiç şüphesiz o adama aynı yolda şimdi olduğu gibi, belki birkaç defa rasgelmiştim. Fakat o zaman bu tip, benim nazarı dikkatimi çekmemiş ve hatırımda da ona ait bir şey kalmamıştı. >>

Maury bu hadisenin ruyasında nasıl canlanmış olduğunu pek makul olan aşağıdaki fikirleri ile izah ediyor: << Bu eski hatıranın ruyada neden canlandığını iyice düşündüm ve büyük bir güçlük çekmeden sebebini buldum: Bu adamı ruyamda görmezden bir kaç gün evvel tesadüf ettiğim bir kadınla birkaç saat konuşmuştum. Bu kadın evvelce haftada üç defa Clichy sokağından geçmeme sebebolan işlerim hakkında benimle görüşmüştü. Hiç şüphesiz bu konuşma bende eski hatıraları tazelemiş ve o zaman nazarı dikkatimi çekmiyen beyaz kravatlı adamı da hadiseler arasına karıştırarak ruyamda karşıma çıkartmıştı. >>

Bu zevatın hiç birinde bu ruyaları gördüklerinden dolayı akıl hastalığı vardır denemez. Halbuki bunlar da başka tertipte tezahür eden birer dejavü’dür. Bunların herbiri evvelden görülüp sonradan unutulmuş hadiselerle umulmadık zamanda karşılaşmaktan mütevellit birer hatırlamadır ve hakiki vakıaların ifadesidir.

Böyle dejavüler, ruyalara karışarak nasıl vukua geliyorsa ruya dışında da öylece vaki olabilir. İşte aşağıda vereceğim birkaç misallerde gittikçe canlı hatırlamalara yaklaşan bariz fikir unsurları vardır.

I – Bu misal, Pierre-Jules Bertlay’ın Camille Flammarion’a göndermiş olduğu hatırasına aittir. Bu zat, evvelce hiç bulunmadığı Lyon şehrine gidiyor. Oraya muvasalatının ilk günlerinde talebelerinden birisi kendisini Saint-Just-Doiyeux’e götürmek istiyor. Yolda tam Saint-Paul-en-Jarret’e gelince Pierre-Jules bir hayret nidası çıkarıyor. Zira bu şehri o kadar iyi tanıyor ki hiçbir rehbere lüzum kalmadan istediği yeri ziyaret edebilecek kudreti kendinde görüyor. Çünkü o, buralarını bir sene evvel bütün tafsilatı ile ruyasında görmüştü. >>

İlk nazarda bu da evvelki misallere benzetilebilir ise de biraz dikkat edilince arada mühim bir farkın bulunduğu anlaşılır. Evvelki ruyada tekerrür eden ruyetin ifade ettiği hakiki vakıayı, bu hayatın az çok uzak, geçmiş zamanlarından birinde tesbit ediyoruz. Halbuki bu son misaldeki ruyanın hakiki sebebini evvelkiler gibi bu hayattaki bir vakıa ile tesbit edemiyoruz. Evvelden görülmemiş bir vakıanın hatırlanması bahis mevzuu olamaz. O halde bu ruyada hatırlanan vakıa bu hayatta görülmemiş ise ne vakit görülmüştür? Burada serdedilebilecek kompozisyonculuk kabiliyeti ve klervuvayyans melekesi bir çok noktadan bu hadiseyi izaha kafi gelmez. Buna nazaran ruyada görülen vizyon bir hatıradır ve bu hatıranın kökünü bu hayatta bulamayınca geçmiş hayatlarda aramak icabeder. Burada akla gelebilecek diğer bir izah tarzı da, bu yerlerin evvelce fotografilerde görülmesi veya kitaplarda okunmuş olmasıdır. Fakat aşağıki misal bu düşünceyi sarahaten çürütmektedir:

II – <<... On sene evvel romaya gitmiştim. Bu şehri evvelden hiç bilmiyordum. Fakat orada sık sık tanıdığım yerlere rasgeliyordum. Gerçi bu aşinalığın izahı evvelce görülmüş fotografi ve tablolarla mümkün olabilirdi. Fakat böyle bir izah ancak heykeller ve binalar hakkında düşünülebilir. Halbuki karanlık labirentler, tahtelarz katakomplar için bu yola bir izah bahis mevzuu olamaz. Birkaç gün sonra Fivoli’ye gittim. Orası da bana tanıdık çıktı. Evvelce bu şehre ait hiçbir şey okumamıştım ve hiçbir resim de görmemiştim. Bununla beraber dudaklarıma bir sürü sözler geldi ve eski zamanlarda nelerin nerelerde bulunmakta olduğunu söylemeğe başladım. Etrafımda bulunan rehberler ve müverrihler benim bu şehir hakkında evvelce derin bir tetkik yapmış olduğuma kanaat getirdiler. Halbuki hakikatte ben bu şehri ancak birkaç gündenberi tanımağa başlamıştım. Fakat bu hatıralar bir müddet sonra tekrar kararmağa başladı. O anda rolünü unutan bir kolejli gibi, birdenbire sustum ve hiçbir şey söyliyemez oldum. Bütün bu hatıralar, parçalanan bir mozayik gibi dağılıp gitmişti. >>

Eğer ruhun bakası ve geçmiş hayatların mevcudiyetini herşeye rağmen kabul etmemeği bir prensip meselesi yaparsak dejavül’lere sebebolan vakıaları bu dünya hayatında bulamadığımız halde sırf evvelki hayatların hadiselerini inkar etmek için onları ya akıl ve mantığın kabul etmeyeceği karışık birtakım yollarda izaha çalışırız veya onların izahlarına yanaşmamağı tercih ederiz ki bunlar da bize ilim hayatında hiçbir şey kazandırmış olmaz.

III – A ... meşhur bir romen artistidir. Eski bir romen ailesine mensup bulunuyordu. İlk büyük harpte Londrada idi ve askerdi. Bir gün Comte de Berkshirede manevra esnasında yüzbaşısı ile beraber at üzerinde giderken bir tepeyi uzaktan görünce A... ya bu tepeyi sanki evvelden tanıyormuş gibi bir duygu geldi. Ve o civarı tarif etmeğe başladı. Bundan hayrete düşen yüzbaşı buralarını evvelce görüp görmediğini sorunca A... hayatında buralara asla gelmemiş olduğunu söyledi. Hatta o, yalnız bu tepeyi değil, tepenin arkasında bulunan ve henüz görünmiyen yerleri de tarif etti. Arka tarafta mahruti şekilde bir dağın bulunduğunu, bu dağın küçük bir ormanla tezyin edilmiş olduğunu söyledi ve onun etrafındaki araziyi tarif etti. Buralarda doğmuş olan yüzbaşı her yeri karış karış biliyordu. A... ın tarifi tamamiyle doğru idi. Nihayet bu hadise unutuldu. Aradan zaman geçti. Bir sene sonra orada bir hafriyat yapılmıştı. Bu hafriyat neticesine taştan bir abide meydana çıktı. Bu taş Romenlerin Büyük Britanyayı işgal ettikleri zamana aitti ve üzerinde orada ölenlerin isimleri yazılı bulunuyordu. Bu isimler arasında A... ın ecdadından birinim ismi de vardı. >>

Bu yerelri iyice bilen A... ın, anıtta ismi yazılı zat olabileceğini düşünmekten bizi alakoyacak sebep ne olabilir?

Verdiğimiz bu misaldeki dejavü’ler hakiki birer vakıanın hatırasıdır ve marazi hallerden, galatı hislerden ayrı şeydir. Böyle galatı histen mütevellit dejavü’lerde ne bir şehri eskidenberi biliyormuş gibi rehpersiz olarak dolaşabilmenin, ne bir memleketin katakomplarına ve gizli yerlerine varıncaya kadar her tarafı hakkında diğer seyyah ve müverrihleri hayrete düşürecek derecede malumat verebilmenin ve ne de kendi memleketinden fersahlarca uzak yerlerdeki tepeleri ve dağları tarif edebilmenin imkanı yoktur.

IV – Bu kategoryadan vereceğimiz son misal evvelkilerden daha şayanı dikkattir ve bizi, gelecek kısımdaki hatırlama yolu ile geçmiş hayatların mütalaasına yarıyan misallere hazırlayıcı mahiyettedir. Bu misali nispeten kısaltarak yazıyorum. Hakiki bir dejavü olan bu hadise aslen Fransız olan Bn. Mathilda de krapkoff’a aittir.

<< 1893 de zevcimle beraber Rusyada Rivaldia’ya gidiyorduk. Evvelce ben Rusyayı hiç görmemiştim. Rus hududunu birkaç gün geçmiştik. Biraz da validemin arzusu hilafına genç bir Rusla evlenerek büyük bir arzu ile özlediğim bu uzak Rus memleketlerine gelmiştim. Zevcim Rus asılzadelerine mensuptu. Bu memleket beni meçhul ve şiddetli bir cazibe ile çekiyordu. Tahayyül ettiğim bu yerlerde yaşamanın düşüncesi bile beni mesut ediyordu. Hududa yaklaşınca kalbim ne kadar büyük bir heyecan içinde çarpmaya başlamıştı!... Süslü siyah ve beyaz renkler benim nazarımda en parlak şualara bedeldi. Etrafımda tatlı Rus dili ile konuşuldukça sanki bu dili evvelden biliyormuşum gibi oluyordum. Odeseya geldik... Gördüğüm hiçbir şeyi yadırgamıyordum. Ve ben kendimi vatanımda ( At home ) hissediyordum. Yaltaya çıktığımız zaman yeniliklere teşne olan bir Fransız kadını gibi değildim. Tıpkı, Krımın güzel sahillerinde birkaç gün geçirmek için tekrar gelmiş olan bir yerli gibi idim. İmpratorun mukarribininden kayın biraderim buradaki muazzam ormanları bana tanıtmak için deptebelli bir süvari alayı tertibettirdi. Tenezzühden bir gün evvel benim içim içime sığmıyordu. Sanki bütün varlığım bu gezeceğimiz yerlere doğru fırlayıp gitmiş gibi idi. Fakat bu defaki duygularım Rusyaya ilk geldiğim zamankinden daha garip ve daha şiddetli idi. Gezintimizin daha ilk saatlerinde orman kütleleri mukavemet edilmez bir şekilde benim gözlerimi büyülü bir mıknatıs gibi çekmişti. Alayımıza, buralarını gayet iyi bilen iki tatar rehperlik ediyordu. Birçok yerlerden geçtik, birçok yerlerde durduk. Fakat akşama doğru atlar ve biniciler yorulmuşlardı. Rehperlerimize tabi olarak tamamiyle pasif bir halde yürüyorduk. Benim kalbim binbir türlü acayip ve karışık duyguların tesiri altında çarpıyordu. Ve ruhum sanki yollarda benden evvel yürüyor gibi oluyordu. Hep yürüyorduk. Fakat bir an geldi ki rehperlerimiz telaş alameti göstermeğe başladılar. Sağa sola bakıyorlar ve etrafı araştırıyorlardı. Nihayet bizi durdurdular ve yolu kaybettiklerini söylediler. Dar yollar gittikçe karışık ve belirsiz bir hal alıyordu. Rehperler hangi yola sapılacağını bilemiyorlardı. Ortalığı umumi bir yeis kapladı. Bazıları da büyük bir korku içine düştüler. Vakit geç olmuştu. Bu karanlık ve nihayeti yok gibi görünen koca ormanlarda gece nasıl geçecekti?.. Zevcim beni teselli etmeğe başladı. Fakat ben bilakis çok sakin bulunuyordum. Çünkü nerde bulunduğumuzu duygum ile pekala biliyordum. O anda içime sanki başka bir varlık girmiş gibi idi. Ve bu varlık da bu memleketi ve bu yeri gayet iyi tanıyordu. Bu duygunun tesiri altında amirane bir sesle herkesin sükunet bulmasını ve kaybolmadığımızı söyledim. Sol taraftaki dar yolu takibetmemizi, bu yolun bizi daha büyük bir yola çıkaracağını ve onun da ağaçsız bir meydana açıldığını ve nihayet bu meydanın sonunda ağaçlardan bir perdenin bulunduğunu ve orada yarı tatar ve yarı Rus bir kasabanın mevcudolduğunu ilave ettim. Fakat ben o esnada bütün bu tarif ettiğim yerleri görüyordum. Bu kasabanın evleri dört köşeli bir meydanın etrafına dizilmişlerdi. İleride Bizans üslubunda güzel sütunlar üzerine kurulmuş bir revak vardı. Bu revakın altında güzel mermerden yapılmış bir çeşme duruyordu. Revakın arkasında da eski bir evin peronu vardı. Bu manzara o kadar güzel ve ahenkli idi ki... Bütün bu gördüğüm şeyleri gayet süratli ve emin bir lisanla tarif etmiştim. Gördüğüm şeyler çok vazıh ve net idi. Bunları görmekle beraber bende bütün bunları evvelden biliyormuşum gibi bir duygu da vardı. Herkes etrafımı sarmış bana büyük bir şaşkınlık içinde bakıyordu. Onlara göre benim bu sözlerim ne tuhaf bir şaka idi! Zira bu şaka onlara çok yersiz ve mevsimsiz görünüyordu.... Ben sararmış ve donmuş gibi idim. Zevcim büyük bir endişe ile beni muayene etmeğe koyuldu. Fakat ben bağırarak tekrarlıyordum: << Evet, evet, evet!... Bütün bu söylediğim şeyler doğrudur. Göreceksiniz. >> Atımın dizginini soldaki küçük yola çevirdim. Oradakiler beni şımarık çocuk telakki ederek makine gibi biraz takibettiler. O sırada çok yorulmuş olan rehperlerimiz de yerde oturuyorlardı. Ben hep aynı tabloyu görmekte devam ediyordum. Ve sakin idim. Zevcim çok şaşırmıştı. Kardeşine dönerek: << Mamafi, dedi, zevcemim belki bir << başka görü >> ( seconde vue ) sü vardır. Zaten nasıl olsa yolu kaybettik. Nereye olursa olsun beraber gidelim. >> Bütün kafile beni takibetmeğe başladı. Ben önde yürüyordum. Gittikçe seyrekleşen ormanları geçiyorduk. Ben menzili maksude biran evvel varabilmek için o kadar fazla hızlanmıştım ki... Bu sırada hiç kimse konuşmuyordu. Sis yükseliyordu. Henüz ortada benim tarif etmiş olduğum meydanlığa benzer bir şey yoktu. Fakat ben biliyordum ki bu meydan orada, bizim önümüzde idi. Ve ben bilerek ona doğru yürüyordum. Nihayet kollarımı uzattım ve önümüzde belli olmağa başlıyan meydanı kırbacımla gösterdim. Herkesten hayret nidası yükseldi ve herkes ileri doğru atıldı. Evet, hakikaten bu, bir meydandı. Yarı aydınlık içinde onu herkes görebiliyordu. Meydanın nihayeti sisler içinde kayboluyordu. Fakat şimdi atlarımız bile geldiğimizi anlamış gibi idiler. Ve dörtnala koşmağa başladılar. Büyük bir ağaçlığa geldik. O sırada ben artık kendimde değildim. Son perde de yırtıldı. Zira hafif bir ışık görünüyordu. Bu anda bana bir ses geliyordu, fakat bu ses kulağıma değil ruhuma mırıldanarak şunları söylüyordu: << Marina, o Marina, sen misin ? Gene geliyorsun! Bak, çeşmen hala susmadı, evin hala yerinde duruyor. Hoş geldin Marina. Sevgili Marina. >> Oh! Bu ne heyecandır, ne fevkalbeşer bir sevinçtir!.. Her şey orada... Benim gözümün önünde. Revak, çeşme, ev.. hepsi orada. Fakat artık bu çok olmuştu. Sendeledim ve yuvarlandım. Yere düşerken zevcim beni yakalamıştı.

<< Kendi malım olan bu toprağa ve güzel çeşmenin yanına beni yavaşça yatırdı. Ben hıçkırıklar içinde ve bir vecit halinde idim. Birtakım gölgeler koşuştular, Rusça ve Tatarca konuşuyorlardı. Beni eve doğru götürdüler. Sendeliyen bacaklarım güçlükle yürüyebiliyordu. Evin eşiğini geçerken kalbim parçalanır gibi oldu. Fakat tam bu sırada bütün vizyonlarım kayboldu ve onun yerine realite kaim oldu. Şimdi artık tamamiyle yabancı bir odayı, yabancı şeyleri görüyordum. Marina’nın varlığı silindi. Ben onun kim olduğunu ve ne vakit yaşamış bulunduğunu asla bilmiyeceğim. Fakat biliyorum ki o burada idi ve çok genç yaşında burada ölmüştü. Bunu duyuyorum ve bundan eminim.....

<< Zevcim bana kaynar bir çay içirdi. Bütün seyahat arkadaşlarım etrafımı sardılar. Herkes hayret içinde idi ve herkes bütün bunları benim nasıl bildiğimi öğrenmek istiyordu. Ben eşiğe oturdum. Zevcimden, bu evin kime aidolduğunu ve kimlerin burada yaşamış bulunduğunu sordum. Fakat kimse bu hususta büyük bir şey bilmiyordu. Zevcim bu evin bir lehli aileye ait olduğunu söyledi. Bu evin hakiki eski sahipleri meçhuldü. Fakat ben, Marina, emindim ki bu evde yaşamıştım...

<< Birçok sene Rusyada oturdum. Fakat bu memlekete yabancı kalmadım. Kendimi evimde hissediyordum. Rusça ve lehçeyi büyük bir süratle öğrendim. Tatillerde Fransaya gittiğim zaman orada kendimi buradaki kadar vatanımda duymuyordum. Şurasını da ilave edeyim ki Rusyanın başka hiçbir yerinde bu yakınlığı duymadım. . . .

<< Şimdi vaziyeti daha iyi anlamış bulunuyorum; ve iyi biliyorum ki Marina ile ben, aynı Mathilde de Krapkoff’dan başka kimseler değiliz. >>

Bu hadiseyi bazı kimseler alelade bir klervuvayyans olarak kabul etmeğe mütemayil görünürler. Gerçi burada ruhun bu melekesi işe karışmamış değildir. Fakat klervuvayyans melekesinin bu müdahalesi, bu hadisede eski bir vakıanın hatırası bulunduğu fikrini ortadan kaldırmadıktan mada bu hatırlamanın ne yoldan vukua geldiğini izah etmiş olması bakımından da bilakis enu takviye etmektedir. Hakikaten buradaki hatırlama, basit bir iç duygusu halinde değildir. Ve gidilecek yere daha varmazdan evvel dejavü hadisesinin vukua gelmesi, bu yerler hakkında alelade bir hatırlama değil; canlı, tafsilatlı bir vizyon hadisesinin meydana çıkması ve nihayet bütün olayların içine orada herkesçe, hatta bizzat Bn. Mathilde’ce meçhul bir << Marina >> hikayesinin karışması bu bayanın evvelce de buralarda yaşamış olduğu nazariyesini destekliyen unsurlardır. Binaenaleyh burada, bir dejavü ile beraber, onu destekliyen iki ruh melekesi daha mevcut bulunmaktadır ki bunlardan biri psikometri, diğeri de telestezi dir.

Eğer Bn, M... bahis mevzuu olan kasabaya gittikten sonra orasını tanımış olsaydı bu basit bir dejavü olurdu. Netekim evvelki misallerde bunu gördük. Fakat bu bayan ormanlara girince ve kaybolma tehlikesi karşısında bir tenebbühiyeti ruhiye halinde kalında, daha evvelce yaşadığı evine gelmeden maziye doğru hadiseleri hatırlamağa başlamıştır. Bu bir psikometri halidir. Burada onun hatırladığı vakıalar başkasına değil, gene kendisine aittir. Fakat aynı zamanda bu hatırlama uzaktan bir görü ile vukua gelmiştir. O, yolları, meydanı, ağaçtan duvarı, evleri, revakı, çeşmeyi.. v.s. daha oralardan uzak mesafelerde bulunurken bir vizyon halinde görmüştür ki bu da bir kilervuvayyans ( Telesthesie ) halidir. Fakat bunu böylece kabul etmekle, bu hadisenin geçmiş zamana ait bir vakıayı ifade eden dejavü olduğunu inkar etmeğe lüzum hasıl olur mu? Asla!.. Zira eğer bu vakıa evvelden mevcudolmasaydı onu ne psikometri, ne de telestezi yolu ile izah edemezdik. Ve esasen o zaman bu hadise böyle cereyan etmezdi. Klervuvayyans demek mevcudolan bir şeyi uzaktan duymak demektir. Halbuki burada ev, revak v.s gibi şeyler mevcudolmakla beraber Marina ve onun hatıraları mevcud değildir, binaenaleyh bu nokta psikometri ile kabili izah olamaz.. Mevcudolmıyan bir mazinin uydurulması yolunda bir psikometri tarif edilememiştir. Yani, psikometrik hadiselerde, bir hareket noktasından başlıyarak ileriye veya geriye doğru, gelecek veya geçmiş realiteleri ifade etmek hususiyeti vardır. Şu halde burada mevcudolan hem klervuvayyans, hem de psikometri halleri geçmiş vakıaların dejavü tarzında şuur sathına çıkmasına yardım etmiştir.