DÜNYA İNSANLARI
A.S.: İnsan hayatının ebedî mevcudiyetine birçok defa dikkat çekmiştim. İnsanın et ve kandan oluşan kısmından değil, ruhsal prensibinden bahsediyorum. İnsan kâinatın bir parçası, Tanrı’nın daimi bir cüz’üdür.
Dünya üzerinde barış içinde birlikte yaşamanın mevcut olmayışının sebebi üzerinde uzun uzun düşündük. Sebep ruhsal gelişim düzeyinde bulunmaktadır. Dünya insanının bir düşünceyi sonuna kadar takibe yetenekli olmadığına kani olduk. Dolayısıyla sonraki sonuçları görmüyor. Bu yüzden plânları, önceden kestirmediği bir biçimde gelişiyor.
Giriştiğiniz bazı şeylere hiç başlamasanız daha iyi olur. Politikada ve özellikle diplomaside çok yüzeysel düşünüyorsunuz. İnsan beyninin rolü, tembellik dolayısıyla, çok azaltılmış bulunuyor. Beynin büyük bir kısmı hiç kullanılmamış ve ihmal edilmiş durumda kalıyor. Tahmin etmek, daha doğrusu ilerisini görmek çok önemlidir. Bu sizin için pek mümkün olmuyor. Düşünceniz belli bir noktaya çıkar çıkmaz duruyor, daha öteye gidemiyor. Çocukluğunuzdan itibaren çok iyi bir düşünme eğitiminden geçirilmeniz gerekir.
Dünyalı insanların çoğunun ölümden sonrasını anlayamalarının sebebi budur. Tabuttan ötesini düşünmek istemiyorsunuz, zaten tabuttan ötesine ait şeylerde zihniniz duruyor. Meselâ düşünce faaliyetinin ölümden sonra da devam edişi gerçeği size saçma gelir (*). Oysa bilmelisiniz ki düşünce, kimi zaman, somut yaşamdan daha önemlidir.
...........................................................................................................................................
(*) Düşünce beyne bağlı bir fonksiyon olmadığından, ruh, ölüm hadisesiyle maddî bedeni terk ettikten sonra da düşünce faaliyetini sürdürür.
Şuur ölümsüzdür... Evet, geçmiş yaşamların anıları bir sis perdesiyle örtülü gibidir ama, tamamen silinmezler. İnsanın ruhu dünyevî bedenini bırakıp hür hâle geçtikten sonra binlerce yıllık olayları hatırlar (*).
Soru: Diyalektik materyalizm insanın şuurunun maddeye bağımlı olduğunu ileri sürüyor.
A.S.: Eğer tüm hatalarınızı bir bir saymak gerekseydi, ciltlerce kitap yazılabilirdi. Şuur, hiçbir şekilde maddeye bağlı değildir; şuur uzayda hür bir şekilde tekâmül eder. İnsanın, şuurunun kafası içinde yer aldığı zannına kapılması bir yanılgıdır. Bir Ay sonda aygıtının bir uydu fotoğrafını, Dünya’ya, fotoğrafı televizyon ekranı üzerinde belirecek şekilde nakletmesi, kuşkusuz bu fotoğrafın televizyon cihazında yerleşmiş olduğunu göstermez. Bu, söz konusu yanılgıya iyi bir örnektir. Şuurun şümul sahası milyonlarca kilometrelik bir saha olabilir, bununla birlikte nihaî tesiri bedende yer alır. Tesirin son bulduğu nokta ruhsal beden ( perispri), ya da semavî beden ( astral beden) de olabilir. Şuurun, kendisine vasıtalık edecek bir araca, bir âlete ihtiyacı vardır; fakat bu âletin ille de et ve kandan oluşmuş bir beden olması geremez. İnsan ölüp, beyni tüm fonksiyonlarını yitirse de şuur ölmez. Beynin görevi, şuurun kendine özgü titreşimine alıcılık fonksiyonunu yerine getirmekten ibarettir. Bu titreşimden en ufak bir sapma deliliğe sebebiyet verir. Beyin düşünmek için değil, titreşimi kontrol için yapılmıştır.
Soru: İnsan ruhunun ölümsüzlüğüne ilişkin sürüyle kesin kanıtı, bilginlerin kuşkuyla karşılamada ve inkâr etmede direnmeleri anlaşılmaz bir tutum. Bununla birlikte, aralarında olumlu karşılayanlar yok değil.
Bu konuda Prof. Dr. Walter Hınz şöyle diyor: “Tüm gözlemler, insanın ölümden sonra öte âleme, astral bedeniyle geçmek üzere dünyevî bedenini terk eden bir ruhsal benliği olduğunu ispatlar mahiyette görünmektedir. Zaten bu, dinlerce daima öğretilmiş bir şeydir.”
A.S.: Biz Santinerler gezegeninizi sürekli olarak gözlüyoruz, olup bitenlere akıl sır erdiremiyoruz. Yalnızca kuşku ve hata değil, sonuçları hesap edilemeyen büyük cinayetler de hüküm sürmekte. Büyük teknik gelişmeyle gözü kamaşmış Dünyalı insan, genelde yalnızca basın, radyo ve televizyonun aktardıklarına inanmakta. Aydın kişiler ise, korktuklarından hakikati açıklamaktan kaçınmaktadır. Ancak, gerçekleşmesi pek uzak olmayan İlâhî adaletin önünde boyun eğeceklerdir. Bu, bilimin başarılarının beşeriyetinizin bozulup kokuşmasına yol açacak şekilde kötü yolda kullanılması için de geçerlidir.
(*) “Akaşa” ve “zaman meksefesi” gibi adlar ile gayri şuur kastedilmektedir.
Bütün bunlar karşısında hissettiklerimizi ifade edebilmemiz için lisanınız yetersiz kalıyor. Tebliğlerimiz şuurunuzun açılması, uyanması için sanırız yeterlidir. Mevcudiyetimizi kabul etmiyor, sonuç olarak bu tebliğlerin Dünya dışı bir kaynağı olduğuna inanmıyorsunuz. Fakat mevcudiyetimizin gerçekliğinin kanıtları gün be gün tepenizden, misafirperver olmayan gezegeniniz üzerinden geçip durmaktalar. Tanrısızlığı dinin üzerine çıkarmış olan yetersiz bilgilendirilmiş beceriksiz psikologlarınız ise, kesinlikle doğru olan olguları reddedip onları fanteziye ya da halüsinasyona bağlamaktalar. Haksız olduğumu kim söyleyebilir?
Hakikatin kendilerinden saklandığı halklar “yalan”la yönetilmektedir. Büyük cinayetler kahramanlık gibi gösterilmekte, aşağılık işlerin diplomasi adına yapıldığı ileri sürülmektedir. Şiddet, cebir, kaba güç zorunlu bir hâl sayılmaktadır. Irklar arasındaki kin ve düşmanlığa, uygarlığınızda, normal şeylermiş gibi bakılmaktadır. Dinler saptırılarak aslından uzaklaştırılmış ve fanatizme kaydırılmıştır. Tanrı’ya hakaret edilmekte, sövülmektedir. Yaratılışın kör bir tesadüften ibaret olduğu ileri sürülmektedir. Kitle, koyun sürüsü gibi pasifleştirilmiş bir hâlde tutulmaktadır. Kişiler küçümseme, kibir ve küstahlıkla yükselmekte ve toplumun çalışanları arasında asalaklar gibi yaşamaktalar. Kim aksini iddia edebilir?
Eğer toplum daha çok düşünmesini bilseydi, çok şey değişebilirdi. Fakat toplum kaygılanmamak için bundan vazgeçmiştir. Hükûmetler ayrıcalıklarını muhafaza etmeleri için ne yapmaları gerektiğini sezmekte ve iyi bilmekteler. Sunî olarak oluşmuş bu kişiliksiz kaba kişiler birbirlerine pastanın dilimlerini dağıtıp bölüşmekte, tavus kuşları gibi kabarıp kasılmakta ve içki âlemleri düzenleyip iyi yemekler yemektedirler. Onlar için Tanrı, gözle görülür elle tutulur olmadığı için yoktur. Ve masalarına oturamaz...
Onlar, bardağı taşırdıklarını gayet iyi bilmekteler. Ama vicdanları açılacak kadar bir acıya maruz kalmamış olduklarından, en ufak bir vicdanî rahatsızlık duymamaktalar. Faaliyetleri, kendilerinde kalabilecek her türlü müspet düşünce ve inanışı silip süpürmüştür. Bu, objektif bir gerçektir. Ne yazık ki Dünya toplumu bu kadar ilerisini düşünecek hâlde değildir. O, yöneticilerinin halk yığınlarını bilgisiz bırakarak yarattığı karanlık içinde donup kalmıştır ancak...