UZAYLI ÖĞRETMEN ASHTAR SHERAN’dan - EŞİTLİK ÖĞRETİSİ HAKKINDA - BÖLÜM 8

http://www.dunyaana.com/images/ashtar1.jpgEŞİTLİK ÖĞRETİSİ HAKKINDA

Komünizm, akıl almaz gelişmeler kaydetmiş ve bu sayede de uluslar arasında yüksek gerilimlerin hayat bulmasına yol açmış olan yeni bir çağı başlatmıştır. Size bu dünya görüşünü tahlil etmem gerekir.

Özünden saptırılmış hâldeki Hristiyan kiliseleri, Dünya insanlığının alt tabakalarının tekâmülünü frenlemiştir. Vasat insanlar ve yoksul halk tabakaları üzerine, zenginler kadar aydınlar da çullanmışlar ve bu insancıkları baskı altına almışlardır. Bu tutum özellikle Rusya’da sergilenmiştir. Bu konuda büyük düşünürler, felsefî teoriler oluşturmuşlardır. İncelendiğinde, Kutsal Kitap’ın (*), her türlü normal mantığa ters düştüğü saptanmıştır. Durum, gerçekten de öyledir. Kutsal Kitap’ın kendi ifadesine göre ise, durum hiç de öyle değildir. Oysa, Dünya hayatını muazzam bir şekilde etkilemiş olan bu kitapta, İMKÂNSIZ kavramı yine de boy göstermektedir.

(*) Bible: Tevrat ve İncil’in biraradaki nüshası.

Rahipler bu İMKÂNSIZI kabul etmemişler ve lafza (*) sadık kalmışlardır. Bu rahipler, insanın muhtemel yanlışlar üzerinde kafa yormasını yasaklayan zihniyetin temsilcileriydiler (**). Kutsal Kitap’a göre bir TABU mevcuttu ve hâlâ da mevcuttur. Bu TABU’ya ilişen kimse, doğru yoldan sapmış bir insan olarak damgalanmakta ve ona, ebedî cehennem azabına lâyık bir şerir gözüyle bakılmaktadır. Bu ebedî cehennem kavramı, müthiş bir yanlış olarak, mevcudiyetini hâlâ sürdürmektedir. Marx ve Engels gibi büyük sosyologlar, ebedî cehennem kavramına inanmama veya onu arı idealizm (***) olarak kabul etme cesaretini göstermişlerdir. O kadar müthiş dinî tehditler karşısında böyle davranabilmek muazzam bir iştir doğrusu!

Spinoza’nın felsefesini izlemiş olan Marx, düşünceleri ve sarsılmaz muhakemesi bakımından büyük dâhi idi. Böyle insanlara karşı biz büyük saygı duyarız. Ama her şeye rağmen, diğer birçokları gibi o da, tahayyül ve tasavvur edilemeyecek kadar trajik bir şekilde yanılmış ve tüm insanların zararına olacak sonuçların hayat bulmasına yol açmıştır.

Dünya insanlığına karşı emsali görülmemiş derecede sevgi beslemiş olan bu sosyologlara karşı nankörlük etmemek gerekir. Gerçi niyetleri pek halisti ama buna karşılık, çabaları da hatadan ve yanılgıdan ibaretti. Anlamsızı ve yanlışı çok iyi şekilde bilmekte ve tanımaktaydılar, ama ne yazıktır ki, objektif hakikate özgü temel ilkelere sahip değildilerdi. Onları bu konuda hiç kimse eğitmemişti. Hakikatin yegâne tanıkları bizleriz; ancak, bu büyük düşünürlerin bizimle hiçbir irtibatları olmamıştı. Hata ve yanılgı temeli üzerine oturtulmuş olan analojik ( örneksemeli) düşünceleri, muhakkak ki, mantık sanatının birer şaheseridir, ama yanlış ilkelere dayalı bulunmaktadırlar.

(*) Kelimesi kelimesine anlamında.
(**) “Hikmetinden sual olunmaz.” zihniyetinin sahipleri.
(***) İdealizim: Varlığı düşünceye indirgeyen öğreti.

Kutsal Kitap’ta, Tanrı, intikama susamış bir görünüm altında tasvir edilmektedir. Marx, Tanrı’nın hiçbir surette böyle olamayacağını ifade etmiştir: Kitap’ta tanıtılmış olan Tanrı, Sevgi Tanrısı olamadığına göre, demek ki böyle bir Tanrı mevcut değildir ve tahtı boş durmaktadır. İşi böyle bir boş inançla noktalamak, ona pek hakkaniyetli bir şey gibi görünmüştür. Onun kanaatine göre, insanların ibadetleri ve itaatleri, yalan yanlış tanımlanmış bir objeye yönelik bulunmaktaydı.

Yerine başka bir şey koymadan, sahip olduğu herhangi bir şeyi insanın elinden çekip almak zor bir şeydir, hele o şey bir Tanrı olursa. Bu düşünce, inkârcı materyalistlere özgü dünya görüşü için X doğum saati değerinde bir düşünceydi. Akıl dışı bir Tanrı’nın şüphesiz, ispatlanmaya ihtiyacı olamaz. Onun akıl dışılığı bile bunun yeterli bir delilidir. Ama kiliseler, bu akıl dışılığa dört elle sarılmış durumdadırlar. Bizi, tasavvur edilemeyecek kadar haşinleştiren sebep, politik dalaşlarınızda bunu bahane olarak kullanışınızdır.

Tanrı’nın mevcut olduğunu ve nasıl bir kudrete sahip bulunduğunu, genel anlamda, insanlar nereden öğrenmektedirler? Tevrat, bu soruyu şöyle cevaplamaktadır:

“Tanrı, insanlara, Sina Dağı’ndan hitap ediyordu.”

Tanrı, yani EVRENSEL RUH, çehresini hiçbir zaman göstermemiştir. Tevrat’ta ifade edildiği kadar gülünç bir tarzda tecelli de etmemiştir.

Binlerce yıldan beri mevcut bulunan, ama zaman içinde mükemmelleşmiş olan uzay gemilerimiz Tevrat’ı etki altında bırakmışlardır. Size gerçek bir Tanrı inancına sahip olmayı ve barış içinde birlikte yaşamayı öğretebilmek için atalarımız çok çaba sarf etmişlerdir. Sina Dağı’nda Tanrı’yı gördüğünü sanan kişi, feci bir yanılgıya düşmüştür. Geçmişte atalarımız, Tanrı elçisi olarak vazife görmüşlerdir; bu vazifeyi bugün ise bizler yürütmekteyiz.

Tanrı’nın mesajları ve geleceğin elçileri konusunda İNKÂRCI, MATERYALİST İDEOLOJİ SAHİPLERİ ne bilmekteydiler acaba? Onlar, kendilerini tesadüfün yarattığını sanmaktaydılar. Onlar, politik kudretin çok büyük bir önem taşıdığının farkındaydılar. Onun için de, insanlığın Tanrı tarafından değil, fakat büyük düşünürlerden oluşmuş bir meclis tarafından yönetilebileceği kanaatindeydiler. Gerçek Tanrı, ki böyle bir Tanrı Kutsal Kitaplarınız’da tasvir edilmiş değildir; insanlık âlemlerini değil, fakat tabiatı ve yıldızları yönetip yönlendirmektedir. O, insanların ve hayvanların birlikte ikametlerini hedefleyen yasalar değil, fakat semavî yasalar vaz etmiştir. Tekâmül yolunda herkes özgürdür. Ama gerçekte, dünyaları yöneten ve büyük düşünürlerden oluşan bir seçkinler topluluğu vardır. Bu ekip, sorumlularınızın kabul etmeye yanaşmadıkları ve hor görü ile andıkları spiritüel mekânlarda bulunmaktadır (*). Bu ekibin direktiflerini dinlemek istemeyen bir kimse boşuna çırpınıp duracaktır, çünki gerçek sorunları herkesi tatmin edecek şekilde çözemeyecektir. Dünya barışının Dünya insanları tarafından kurulamayışının sebebi budur işte. Bu sorun ancak, hakikati hiçbir kısıtlamaya tâbi tutmadan olduğu gibi kabul edebildiğiniz takdirde çözülebilecektir.

Sözlerime kulak veriniz! Biz Küçük Azizler, istikbalinizin en emin teminatıyız. Biz, SEVGİ’yi ve istikbalinizi teminat altına almakla görevlendirilmiş olan MELEKLERİZ.

Dünyanın politik manzarası tam anlamıyla bozuşmuş durumdadır; çünki temel, kaya üzerine oturtulmuş değildir. Hakikat kayası, şu hâlinizle hayal bile edemediğiniz evrende hüküm süren SPİRİTÜEL HAYAT’tır.

Bilimler kapılarını büyük sosyologlara açmışlardır.

Bu dünya görüşlerini şekillendiren yanlış bilgi, tüm bilim adamlarını adamakıllı etkilemiştir. Din ile ilişkisi olan her şeyi, yani TANRI’yı da, cenneti de reddetmeleri bu yüzden hiç de şaşılacak bir şey değildir. Bu insanlar, sözde hakikatlerin etkisiyle kökleşmiş insanlardır. Hakikat, son derece mantıklı ve kudretli bir şeydir. Bu hususu iyi anlamak gerekir.

Örneğin bir sanatçı, pekâlâ tüm zamanlarda takdir edilen bir dâhi olabilir. Ama dehası, kendisine elinin altında gerekli malzeme olmadığı sürece hiçbir şey sağlayamaz. Bu, büyük düşünürlerin hepsi için aynı derecede geçerli olan bir mukayese şeklidir. Bu düşünürler süptil düşüncelere sahip olabilmektedir, ama düşüncelerinin sonuçları doğru çıkmamaktadır. Eğer Marx, bizim mevcudiyetimizin ve faaliyetlerimizin gerçekliği konusunda bilgi sahibi olmuş olsaydı, o takdirde, eşşiz bir dâhiyane esere hayat vermesini mümkün kılacak malzemeye de sahip olacaktı.

(*) “Ekip” terimiyle Rab Mekanizması kastedilmektedir.

Gerçek anlamda spiritüel insanlar, hayatları sırasında ilâhî nitelikten yoksun bir hayatın anlamsız bir şey olduğu sonucuna varmaktadırlar. Evrensel tabiatta, her şeyin bir anlamı vardır.

Tanrı kavramı ile tabiat kavramı arasında bir denklem mevcuttur. Buna göre, doğal olan bir şey aynı zamanda “ilâhîdir” de. İki ifade arasında hiçbir fark yoktur. Komünist tanrıtanımazlığı, dine ilişkin her türlü düşünceyi reddetmekle büyük bir suç işlemiş olmaktadır. Çünki bu, her türlü doğal şeyi reddetmiş olmak demektir.

“Tanrı indinde tüm insanlar eşittirler.” Bu, Kutsal Kitap’ın ifadesidir; ama tam anlamıyla doğru bir ifade değildir. Çünki insanlar arasında büyük farklar mevcuttur. İyi ve zeki insanlar olabildiği gibi, kötü ve ahmak insanlar da olabilmektedir. Bunların hepsi aynı kefeye konulamaz elbette. Sonuç olarak şu söylenebilir ki, insanlar arasında tam bir eşitlik asla mevcut değildir. Bunu iddia eden bir felsefe veya bir resmî bilim yalan söylüyor demektir. Komünizm bir sürü partizana işte bu yalan sayesinde sahip olmuştur. Komünizm, toplumun alt tabakalarına eşitlik vaat etmektedir. Yoksul bir kişi bu sayede bir uzlaşma ortamı yaratabileceğini ve zenginin sahip bulunduğu mülkiyetin bir bölümüne kendisinin de sahip olabileceğini sanmaktadır. Ama bu paya sahip olamadığı zaman da, çıkarını zenginin zedelediğini ifade edip onu düşman ilân etmektedir. Ama ne yazıktır ki, ona herhangi bir topluluk içindeki eşitliğin, ancak tekâmül türü tarafından tayin edildiğini hiç kimse söylememektedir. Bu insancık, iyi veya kötü de olabilmektedir; yardımsever veya acımasız da. Bir topluluğun bünyesinde şefler tabakası da oluşmaktadır. Çünki o topluluğun bazı ayırıcı özellikleri mevcuttur; ama bu özellikler her zaman sırf pozitif olmamaktadır. Acımasızlar acımasızlara doğru, şöhret düşkünleri de  şöhret düşkünlerine doğru çekilmektedirler. Herkes, tekâmül türüne göre gruplaşmaktadır. Bu farklılıkları, Dünya’nın hiçbir politik görüşü silip atamaz. Bu Tekâmül Yasası, tüm ırkları eşit şekilde sarıp sarmalamaktadır. İnsanın beyaz, siyah veya sarı tenli oluşunun hiçbir önemi yoktur. Önemli olan husus, bireyin tekâmül türüdür. Halkın oluşturduğu sınıftan tek bir insan sıyrılıp öne çıkabilmektedir. Az gelişmiş bir toplumun, gelişmiş toplumların sahip bulunduğu tüm nimetlerden yararlanma iddiası olamaz; böyle bir toplum, gelişmiş toplumların rehberliğini kabullenmek zorundadır. Yoksulların kıskançlığı, bütün Dünya için tehlike teşkil etmektedir.

Komünizmin bütünüyle tehlikeli olduğu gerekçesiyle, mahkûm edildiğini de gözlemledim. Bu, hiç de doğru bir şey değildir, çünki onun pozitif yanları da mevcuttur. Biz Küçük Azizler’i pekâlâ komünist diye nitelendirebilirsiniz, ama sizin komünizminiz ile bizimki arasında büyük bir fark mevcuttur; çünki bizim Dünya kardeşliği kavramımız, tanrıtanımazlık temeline oturtulmamıştır. Biz şu hususu iyi biliriz ki, bir gezegen üzerindeki hayat türü, bireyin tekâmül derecesine uygun bir hayat türüdür. İnsanın bireysel tekâmülü için bir sınır söz konusu olamaz ve olmayacaktır da.