MUKADDERAT VE İCABAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 21

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%207.jpgMÜRAKABEİ NEFİS

Mürakabei nefis mevzuunun mütalası, aşağıdaki 4 bahsin ayrı ayrı incelenmesile, istifadeli bir şekilde yapılmış olur.

A – Ölüm korkusu ve hesaplaşma endişesi,
B – İnsanların dünyada yapmakla mükellef bulunduğu vazifeler,
C – Nefsaniyet ve hotkamlık,
D – Mürakabei nefis

A – ÖLÜM KORKUSU VE HESAPLAŞMA ENDİŞESİ

İnsanın en ziyade korktuğu şey, kendi duygularının ölçüsü ile kötü telakki ettiği bazı hayat şartlarının içine günün birinde düşmesi tehlikesidir. Mesela neticelerinin çok kötü çıkması muhakkak görünen bu günkü vazifelerdeki ihmali, bir insanı yarının tecelliyatından elbette korkutur. Çok sert ve haşin bir hocanın dersini hazırlıyamamış olan bir talebe eğer o dersten kaçamıyacak durumda ise yalnız o hocadan, yalnız o dersten değil, mektebe gitmekten bile korkar. İşte ölüm korkusunu hazırlıyan sebeplerden bir tanesi de budur.

Hiç bir talebe tasavvur edilebilir mi ki dersini en mükemmel ve hocasını fevkalade memnun edebilecek şekilde hazırlamış olsun da o hocasının dersine girmekten korksun veya ondan nefret etsin! Bilakis o, dersini büyük bir heyecanla bekler. Adeta hocasının karşısında o dersin imtihanını vermeğe can atar. Zira bundan kazanacağı muvaffakiyet derecesi daha şimdiden onun ruhunu sevinç ve huzurla doldurur. Ve bu muvaffakiyetin temin edeceği ilerki hamlelerin saadetli duyguları onu müphem heyecanlara garkeder. İşte bu da dünyada duyulan iç huzurun bir misalidir.

Nasıl ancak tenbel ve haylaz bir talebe dersinden nefret eder ve imtihandan korkarsa tıpkı onun gibi, hayattaki vazifelerini ihmal etmiş, ruhunu; müstakbel ve ebedi hayatının icaplarına göre hazılıyabilmesi için kendisine verilen imkan ve fırsatlardan istifade etmeği aklına bile getirmemiş bütün hayatını maddi zevk ve ihtirasların esaretine kaptırarak ve nefsani cazibeler peşinde koşarak geçirmiş bir insan da öylece ruhani hayattan ve ölümden korkar, nefret eder. Zira ruhani hayat onu, ifasile dünyada mükellef tutulduğu birtakım vazifelere davet eder. Ölüm ise bu vazifelerin ifasındaki muvaffakiyet derecelerinin tesbit edileceği bir imtihan kapısıdır.

Bazıları dünyada yalnız para kazanmak, resmi vazifelerini – amirlerine hoş görünmek hırsile – en ileri derecede yapabilmek için gecelerini gündüzlerine katarak, uykularını feda ederek çalışırlar ve bu kadar yorgunluğa bedel olan faaliyetlerine bakarak da dünyadaki bütün vazifelerini hakkiyle yapmış olduklarına bunların bir kısmı samimi olarak inanır, diğer bir kısmı da kendisini inandırmağa çalışır. Bunun için de kendi kendisine bir sürü mazeretler uydurmağa kalkışır.

Bazıları da kendilerini hiç bir şekilde çalışma kaydına tabi tutmak lüzumunu görmez ve bomboş, avare bir hayat içinde sayılı olarak geçen bir kaç eğlenceli ve zevkli gününü hakiki kazanç sayarak bunlarla dünyadaki varlığının icaplarını yerine getirmiş olduğunu sanır. Burada da bunların bir kısmı buna samimi olarak inanır, diğer bir kısmı da işin böyle olamıyacağını içten içe hissettiği halde buna zorla kendisini inandırmağa çalışır.

Gerek evvelkinde, gerek ikincisinde samimi olarak inananlara hiç bir denecek söz yok. Onlar gözleri açılıncaya kadar mukadderlerinde yürüyeceklerdir. İşin kötülüğünü hissederek kendisini aldatmağa çalışanlara gelince elbette bunların ölümden korkuları o nisbette şiddetli olacaktır. Güçleri, kuvvetleri yerinde olduğu müddetçe böyle ruhani hayattan kaçmak istiyen insanların bu hareket tarzlarını tekzip edici herhangi bir kötü hadise ile karşılaşmamaları onların bu vadideki cesaretlerini arttırabilir. Hele araya karışan gelip geçici tatmin edilmiş iştihaların verdiği uyuşturucu zevkler onların bu hareketlerini bilakis teşvik bile edebilir. Ve bu suretle onlar tutmuş oldukları nefsani yolun doğruluğuna bu aldatıcı neticeleri birer bürhan olarak ileri sürmekle ruhani vazifelerinin ihmalinden mütevellit sıkıntılarını örtbas etmeğe çalışırlar. Fakat bu hal ancak maddi güç ve takatin zafa yüz tutmağa başladığı ana kadar sürebilir. Ölümün beşaretçisi olan bu za’f hali görünmeğe başladığı andan itibaren nefsaniyet sönmeğe yüz tutar, vicdan da sesini gittikçe yükseltir.İşte ne olursa olsun, insan ne kadar kendisini avutmağa çalışırsa çalışsın bu hakikati derinden derine ruhunda duyar ve neticelerin tecelli edeceği günleri endişe ile karşılar. Burada onunla vicdanı arasına kimse giremez. Bütün bu işler yalnız ve yalnız ikisinin arasında kalan, hiç bir dış kuvvetin müdahele edemiyeceği dahili bir mesele olur. şte bu hale ruhun intibahı olarak bakabiliriz. Acaba ruhta bu uyanış nasıl olur?

Batan gemisinin bütün emniyet ve konforunu kaybetmiş ve bir tek tahta parçasına sarılarak okyanusun korkunç dalgaları ortasında tek başına kalmış bir insanın akibeti bize bu uyanışın dehşeti hakkında küçük bir fikir verebilir. O, böyle bir durumda kaldığı zaman o durumun icabatına uygun tedbirleri vaktile almamış ve hatta bunu düşünmemişti bile!... O halde şimdi ne yapacak? Hiç!... Zira bu tedbirleri alabilmesi için kandisine maddi hayatında verilmiş olan imkanların hepsini şimdi o, kaybetmiş bulunuyor. O imkanlar ancak maddi imkanlardır. Ve onları dünyada boşu boşuna sarfetmesi için değil, bu güne hazırlanması için kendisine vermişlerdi. Ve esasen dünyaya da bunun için gelmemişmiydi?

O halde şimdi onun yapacağı iş sadece, başkalarından yardım beklemekten ve içinde yuvarlandığı korkunç dalgaların hangi tarafından çıkıp geleceği belli olmıyan binlerce tehlikeyi sabır ve tahammülle karşılamaktan ve Allaha yalvarmaktan ibaret kalacaktır. Taki kendisine tekrar ve yeniden hazırlanabilmesi için maddi imkanlar verilsin, yani geçirmiş olduğu hayat yolunu ters yüzüne dönerek bütün acılıklarile birlikte yeniden tepmeğe başlasın. Fakat bu müsaade kendisine acaba ne vakit müyesser olacak? Onu ancak Allah bilir. İşte mukadder... Fakat bir de bunun yanında, dünyada iken ilersini görerek ve ağustos böcekliği yapmıyarak çok iyi hazırlanmış bir arkadaşı daha vardı ki o hemen kendisi bırakmış ve kuş gibi uçarak mesut şahikaların sonsuz saadetleri içinde pervaz etmeğe başlamıştır. Artık o, tekrar sefil dünyaya inmiyecek, bu iptidai sınıflardan kendisini ebediyen kurtaracak ve çok yüksek yerlerde büyük vazifeler görecektir. Bu da ona Allahın bahşetmiş olduğu bir lütuftur. İşte mukadder...

İşte bu ikinci insanın dünyada ölümü huzurla beklemesine mukabil, birinci insanın, yani maddesi için bütün hayatı boyunca yalnız maddesi için çalışmakla iktifa eden ve onunla dünyadaki vazifelerini ikmal etmiş sanan insanın, ölümü endişe ile karşılamasını bu bakımdan haklı görmek icap eder. Amma ne kendisinin, ne de bizim bu hali sadece haklı görmemiz onun böyle kötü akibetini ortadan kaldırmağa kafi gelmez. Binaenaleyh yapmakla mükellef bulunduğu işleri ihmal ederek sadece ölümden korkmakla da o insan ölümün arkasından gelecek olan kötü akibetlerden kendisini kurtarmış olmaz. Bunun için bu hakikati görmemekteki inadı bir tarafa bırakıp silkinmek, tenbelliği bırakmak ve hemen dünya işlerinde olduğu kadar ruh işlerinde de kendisinden beklenen vazifelere dört elle sarılmak lazımdır. Başka kurtuluş yolu yok.

Bir sene zarfında derslerini ihmal etmiş bir talebe, imtihan kapısının önüne geldiği zaman onun korkudan tir tir titremesi hiç bir fayda vermez. Ve onu, intihandan zavallı çocuk pek korkuyor diye de kimse bu müşkül durumdan kurtaramaz. O, bu tam bir sene süren tenbelliği ile, bir dakika sonra imtihan odasında karşılaşacağı akibeti haketmiştir. Bu akibet onun mukadder bir nasibi olmuştur. İşte çalışma zamanı olan hayat seneleri ve imtihan kapısı olan ölüm döşeği de böyle! Gerçi mektep imtihanlarında tenbel çocukların hallerine acıyan bulunur ve bazan onlara iltimas yapmak istiyenler çıkar ve iltimas yapar. Fakat öbür tarafta böyle laübalilikler yoktur. İlahi irade kanunlarının önüne kimse duramaz. İşte mukadder...

Bu sözlerim birer faraziyeden ibaret değildir. Spatyoma yeni geçmiş varlıklar üzerinde – Allahın iznile ve yüksek ruh dostlarımızın kıymetli yardımlarile – yapmış olduğumuz tetkikler bu izahatimizin canlı misallerini vermektedir. Ben de okuyucularımın istifadeleri için bunlardan bir kaç tanesini burada arzetmek istiyorum.

İstanbulda Metapsişik Cemiyetindeki faaliyetlerimiz sırasında ve son zamanlarda bize, öbür aleme yeni intikal etmiş varlıkların hayatları ve müteakip spatyom safhalarında karşılaştıkları daha yüksek hayat şekilleri gösterilmiş ve bu hususta ilmi bir etüd yapabilmemize ve ibretle dolu olan bu etüdlerden büyük dersler alabilmemize yardımlar yapılmıştır ve halen de bu yardımlar Allahın lütfu ile devam etmektedir. Her müşahedeyi müteakip cemiyetimizin manevi rehberi olan Şihap dostumuz, bu varlıkların ilk ve müteakip hayatları hakkında izahlar vermekte ve bu suretle istifademizin daha açık olmasını temin etmektedir. Biz de takdim ettiğimiz bu müşahedeleri müteakip Şihap dostumuzun izahlarını da kaydedeceğiz. Evvela, hayatını vaktile müraice geçirmiş ve bir din adamı kisvesi altında nefsaniyetine mağlup bir hayat sürmüş bir zatın spatyomdaki hayatını gösteren tabloyu arzediyorum. Buradaki ifadeler medyom tarafından fransızca olarak verilmiştir. Biz türkçesini takdim etmekle beraber orijinal tebliği de ayrıca yazıyoruz: ( 1 )

( 1) << Est – ce reve... Est – ce realite?... İl me semble que je suis tout trempe. Alors qu’un nuage de poussiere infernal m’empeche de tout voir...
<< Je ne vois plus mon soleil, ni ma lunne, ni la Terre... ni ma propre personnalite!..
<< İl etait une fois, tout au fond des temps, on m’appelait Reverend pere... Je sais et j’avoue que je n’etais jamais digne de cette reverence... Je netais qu’un ignoble monstre!...
<< Ohhh!... Cette poussiere... Ce nuage de poussiere qui m’envahisse. Je sens chaque particul en une brulure, en une plaie douloureuse ingerissable... İl me suit comme une mere suit son enfant quand il fait ses piremiers pas...
<< O Ciel, O mon Dieu!... Serais – Tu si cruel et indifferent a mes gemissements?... Restraj – je en cet enfer pour roujours et pouguoi?... Tu m’a cree et laisse au monde et puis Tu a repris mon corps... Pourqoi laissera – Tu mon ame. As – Tu le droit de me faire seouffrir? C’est enigme!...
<< O mon Dieu!... Grace, grace a ce moribond qui ne meurt jamais! >>

MÜŞAHEDE: 1

Şubat 28, 1952

<< Acaba bu rüya mı... Yoksa hakikat mi?... Hiç bir şey göremiyorum. Cehennemi bir toz bulutu ile sarılmış bulunuyorum... Artık ne güneşi, ne ayımı, ne dünyayi... Ne bizzat kendimi görebiliyorum!...

<< Çok eski zamanda bana << Muhterem peder >> derlerdi. Biliyor ve itiraf ediyorum ki ben bu ihtirama asla layık değildim. Ben menfur canavardan başka birşey değildim. Ah!... Bu toz... Beni saran bu toz bulutu... Her zerreyi bir yanık, şifası mümkün olmıyan acı bir yara halinde duyuyorum. Bu, beni, ilk adımlarını atarken çocuklarını takip eden bir anne gibi takip ediyor.

<< Ey Sema... Ey Allahım!... Benim bu iniltilerime karşı bu kadar zalim ve bigane mi olacaktın? Bu cehennemde ebediyen mi kalacağım?... Niçin? Sen beni yarattın, ve dünyaya gönderdin... Sonra da bedenimi geri aldın. Niçin ruhumu terkettin? Beni böyle çektirmeğe hakkın var mı? ( 1 ) Bu bir muammadır... Ey Allahım, asla ölmiyen bu can çekişmekteki varlığa rahmet... rahmet!... >>

Muhterem ruh dostumuz Şihabın bu varlık hakkındaki vermiş olduğu izahat da şudur.

ŞİHAP: Şubat 28, 1952

<< Size bir az evvel işittirilen sözler, aranızdan buraya intikal etmiş muztarip bir varlığın teessüründen başka bir şey değildir. İşte böyle dünyadaki efaliniz buraya münakistir. Ve insan layık olduğu şekilde buraya intikal eder. Bu, tabii ve ilahi bir neticedir.

<< Bu akşam verilen nümune ilahi bir kanunun spatyoma münakis tecellisidir, dedik. Bu sözlerimi yanlış tefsir ve telakki etmemenizi diler ve isterim. Sanmayiniz ki bu ıztırap bu varlığa bir ceza şeklinde verilmiştir. Hayır. Bu ıztırabı, bu varlık muhakkak ki kendi ellerile hazırladı ve burada neticesini alıyor.

<< Bu akşamki varlık teşevvüşten kendini kurtarmak üzere bulunan bir ruh oduğunu muazzam ıztırap içinde kıvranmasile göstermektedir. Iztırap, sanmayiniz ki kötü bir şeydir. Iztırap çekmeseydik bu günkü varlığımız mertebelere hiç bir zaman erişemezdik. Bu varlık da pek tabii olarak kendini kurtarmaktan hali kalmıyacaktır.        

( 1 ) Geçen bahisteki bu hususa dair olan mülahazaları sevgili okuyucularımıza hatırlatırız.

<< Bu gibi ıztıraplar doğrudan doğruya duyulan vicdan azaplarıdır. Vicdan ıztırabını duymak da gene biliniz ki her varlığa maalesef nasip olamaz. Bu varlık sanıldığı kadar geri bir varlık değildir. Bunu şundan da anlıyoruz ki vicdanı ile ıztırap duymaktadır. Eğer bazı efalimiz, dünyadaki harekatımız daha dünyada iken vicdanımızı kurcalamazsa pek tabii olarak biz o menfur hareketimize dünyada devam ederiz. Fakat iş buraya gelince pek tabii, bir az değişir. Fakat bu değişme, bu tebeddül o zaman bir az geç kalmış olmaz mı? Dilenir ve arzu edilir ki vicdanınızın sesini dünyada duyasınız. Ve hareketlerinizi yapmadan tadil yoluna gidesiniz. Hiç olmazsa dünyada çekerek buraya daha hafif yükle gelmeği tercih ediniz. Ne kadar uğraşsanız gene maalesef yükünüz olacak. Bu bir zarurettir. Esasen dünyanızda bunu icap ettirir. Aranızdan demin bahsettiğim mahiyette yüksüz gelenler çok azdır.

<< Dostlarım, insanlar nefislerinin zebunudurlar. Bu bir az da öyle olmak zaruretindedir. Buna cevaz vermek zorundayiz. Ben size desem ki hiç egoist olmayiniz. Bu sizden, henüz varmadığınız merhalenin neticesini beklemek olur. Hotkamlıktan, nefis arzularının tatmininden dünyanızda tamamen kurtulmağa maalesef imkan yoktur. Hatta bir az daha ileri mertebedeki alemlerde gene yoktur. Fakat tedricen azalacak ve nihayet bu nefis tazyikinden bu hotkamlıktan kurtulacağız. Ve geçmişe hayretle atfı nazar eyliyeceğiz. Dünyanızda kabil olduğu kadar hotkamlıktan kurtulmağa çalışmanız sizden beklenen neticedir. Ne yapsanız tam manasile hotkamlıktan dünyada kurtulamazsınız. Çünkü hayatınızı korumak için bu lazımdır. Fakat bunun da bir derecesi var.

<< Yaşamak için alacağınız gıdalar hotkamcadır. Ya bir nebat, ya bir hayvan dezenkarne edeceksiniz. Bu bir zarurettir. Denizde bir balık kaldıkça daha küçüğünü yutacak. Bu balığa ahlaktan bahsetsen bundan hiç netice alamazsın. Sanmayiniz ki sizin durumunuz bundan farklıdır. Siz de balık vaziyetindesiniz. Fakat bir misalle maksadı izah edelim: Yaşamanız için tegaddi etmeniz lazımdır. Bu da ancak nebat ve hayvan yemekle oluyor. Fakat bu işi bir ihtiyaç karşılığı olarak yapmak başka bir şey, zevk için yapmak başka bir şeydir. Tüfeğini omuzuna vurup av dediğiniz işi yapan av meraklılarını siz bir zaruret diye kabul edebilir misiniz? Yaşamanız için tabiat kanunu icabı öldüreceksiniz. Bu misal de durumunuzun pek ilerde olmadığını gösterse gerek.    

<< İnsan ezeli tekamül yolunda olduğunu bilmelidir. Kendilerini ileri varmış sananlar daima aldanırlar. Tekamülle içinizde bazı hisler uyanacak, tatbik etmeseniz bile, yediğiniz hayvanların, sizin yaşamanız için mecburiyet altında yenildiğini duyarak üzüleceksiniz. İşte o zaman bu dünyada işinizi, vazifenizi bitirdiğinizi anlamalısınız. O zaman bu dünya size bir yurt olmaktan uzaklaşır ve başka alemlere geçmeniz kaabil olur. Yeter ki bu gibi düşünceleri ta derundan büyük bir samimiyet ve vicdan azabile duyasınız. Kalbinizden en ufak bir hotkamlığı bile reddediniz. >>

Yukarki müşahedeye mukabil, gene spatyomdan aksettirilen fakat evvelkinin tamamile aksine olarak büyük bir ruh huzurunu ifade eden başka bir müşahedeye geçiyorum. Bu müşahedede gördüğümüz varlık, dünyada nefsaniyetinden yani hotkamlığından kurtulmuş ve spatyoma çok hafif olarak geçmiş bahtiyar bir ruhtur.

MÜŞAHEDE: 2

Mart 13, 1952                                                       Medyom: B. R.

<< Gökyüzü dal ve yaprak... Ye ot ve toprak... Sağım ağaç, solum ağaç... Bütün afak ağaç... Ah... isimlerini bilmem ki ... Fakat ne zararı var? Onlarda benim ismimi bilmezler... Amma iç bağlarla bağlıyız birbirimize biz.

<< Koca asır dide gölgeleri var... Vakur ve gün görmüş hallerile bana müşfik, babacan birer ihtiyar gibi bakıyorlar. Ve sanki lisanı hal ile bu düşüncelerime, fikirlerime iştirak ediyorlar...

<< Ben ağaçları çok severim... Ötedenberi... Ey ağaçlar... Ağaçlar! Sizden olmak istiyorum... Siz olmak istiyorum, siz olmak istiyorum... Koca göğdelerinize kollarımla sarılmak, yıllarca orada kalmak istiyorum... Damarlarımdaki kanı size vermek, parmaklarımla dal olmak, ayaklarımdan kök salmak istiyorum... Siz olmak istiyorum.

<< Civarımdaki ağaçlar alt dallarını indiriyorlar... İndiriyorlar da sırtımı okşuyorlar... Sıvazlıyorlar. Ve sanki bana lisanı hal ile: yürü, yürü yolun açık olsun, diyorlar...

<< Yürüyorum... Yürüyorum... Hep yürüyorum. Yolumdaki ağaçlar, dallarını ayni müşfik eda ile kaldırıyor... Gayet girift çalılar tarakla taranmış gibi, ayrılıyor, çözülüyor... Bana yol açıyor... Yürüyorum... Yürüyorum... Daima ileriye...   
   
Ahhh, lütfen ağaçlar, çalılar, dallar kuş dolu... Ne güzel renkleri var... Ne güzel ötüşleri var... Ama, hepsinin, hepsinin... Yolumdaki otlar, çemenler ne yeşil... Bir tutam sarı ot bulmak muhal... Ayaklaya basmağa kıyamıyorum da papuçlarımı çıkarıp fırlatıyorum. Yalın ayak yürümek çok daha rahat... Daha insana kalb istirahatı veriyor... Geçtiğim, ezdiğim otlar arkamdan hemen doğruluyor, düzeliyor...

<< Burada, bu diyarda insan olarak yalnız ben varım... Ama hiç de yalnız değilim... İşte ağaçlar, kuşlar, otlar ve bir çok hayvanlar var... Bir çoğunu tanıyorum... Aslanlar, kaplanlar, yılanlar... Hepsi, hepsi burada yanyana birer kardeş gibi huzurla yürüyorlar... Ne garip!... Hiç birinin diğerinden korkusu görülmüyor... Asıl garibi o değil de benim mevcudiyetim onlara hiç bir korku, hiç bir endişe vermiyor.

<< Ey hayvanlar.. Siz insan oğlunu tanımıyorsunuz galiba... Ben onlardan ne de olsa bir mümessil olarak bulunuyorum... Ben onları çok iyi tanırım... Çok iyi tanırım. Ehhh... Onun için zaten onlara kızgınım... Küskünüm. Ahh, onlar burada olsalardı bir kısmınızı muzır diye itlaf eder, bir kısmınızı da faydalı veya ehli diye gene imha eder veya istismar ederdi. Siz onların bu gaddarlığını tefrik etmek için çok safsınız. Hayvanlar, hayvanlar da insanlar gibi böyle bir tasnifi yapabilselerdi muhakkak ki en muzır ve gaddar mahlukatın başına insanları yazmakta hiç tereddüt etmezlerdi. Ne yazık!... Onlar gaddarlıkta o kadar ileri giderler ki hatta Allahın, sizleri, siz hayvanları kendileri için yarattığını bile sanırlar. Ve utanmadan hatta söylerler...

<< Ehhh... Yürüyorum... Yürüyorum... Ey hayvanlar ne olur beni de kendinizden sayınız. Beni de sizden farzediniz... Şu karşıdaki kuş ne güzel... Yanındaki ceylanla adeta şakalaşıyor... Sırtına konuyor, kulağını gıdıklıyor... Ceylanda adeta mukabele ediyor... Benim düşüncemi duydumu ki uçtu... Uçupta omzuma kondu. Avucumun içine oturdu... Yerleşmeğe çalışıyor... Ne mesut hayvan... Bir kanadını ileriye... Bir kanadını geriye uzattı... Yerleşiyor. Avucumun içinde depreniyor... Gagasını arkaya çevirdi... Tüylerinin içine saklıyor... Ahhh... Uyandırmasam.

<< Akşam da nerede ise olacak... Gel kuşum, gel kuşum... Seninle şu ağacın altında uzanalım... Şu ağacın altında uzanalım. Seninle... Seni yavaşcacık göğsümün üstüne oturtayim. Böyle bir ormanda uykuya dalmak için insana deli derlerdi... Ben ağaçları, hayvanları, kuşları severim, diye bana deli dediler, veli dediler...

<< Ohhh... Ne rahat. Ne huzurla başlıyan bir uyku başlangıcı... Ne rahat bir uyku başlangıcı... Allahım sana çok şükür. >> ( Ses kesildi ) .

Bu varlık hakkında Şihap dostumun izahı:

<<  Bu akşam da teşevvüş halindeki bir varlıktan diğer bir sahne gösterdik. Evvelki toplantımızda gene teşevvüş halindeki bir varlığın hayatından (1) bir sahne göstermiştik. Aradaki farkı zabıtları okursanız göreceksiniz.

<< Teşevvüş halinde bulunan varlıkların bütün teşevvüş safhalarını başından sonuna kadar göstermeğe pek imkan yoktur. Olamaz da. Ancak sizlere en lüzumlu, en karakteristik nümuneleri veriyoruz. Bir varlığın teşevvüş halini, bu teşevvüş halinden sizlere gösterilen sahne ile tesbite tamamile imkan yoktur. Fakat genede az çok bir fikir verecektir. Ve faydadan hali kalmıyacaktır.

<< Bu akşamki temas ettiğiniz varlık, ufak tefek bazı pürüz ve kusurlarından, bu teşevvüş halinden sonra kurtulursa artık dünyanızdan ebediyen ayrılmağa namzet bulunan varlıklardan biridir. Evvelki varlık ise daha dünyaya gelip gitme vazifesi yeni başlamış olan bir varlıktır. Bu günkü varlığın tabiata, kuşlara hayvanlara ve bilhassa ağaçlara sevgisini tahlil size düşer. Bunu düşünecek ve göreceksiniz ki bilhassa ağaçlara olan meclubiyeti, bu varlıkların, hayatlarını idame ettirmek için diğer hiç bir varlığın zararına çalışmadığı zan ve düşüncesidir. Ağaçları o kadar sever, o kadar onları yüksek ve kutsi tutar ki kendisi de onlardan olmak ister. Çünkü bu mahluku hiç zararsız, yani diğer bir enkarneye hiç zarar vermeden yaşıyan bir mahluk zanneder de ondan. Onun da bu düşüncesi doğru veya yanlış... Bu, mevzuumuz değil.

<< Hayvanları da sever. Onları insanlardan üstün görür bu da mevzuumuz değil. Fakat burada gösterilmek istenen şudur ki dünyanızdan kurtulmak üzere bulunan bu varlık hiç bir varlığa zarar vermemek düşüncesile o kadar meşbu bulunuyor ki bu da kendisinin, dünyanız mektebini bitirmesine müncer olacaktır. >>

Şimdi de, yukarda huzur içinde teşevvüş halini geçirdiğini gördüğümüz bu varlığın bu tarihten 20 gün sonra, teşevvüşten kurtulmuş olduğu ve asıl hakiki hayatına girmiş bulunduğu halini de Nisan 3 da aldığımız bir müşahede ile arzetmek istiyoruz. Bu müşahede görüleceği gibi budostumuz teşevvüşünü bitirip uyandıktan sonraki halini bizzat kendisi anlatmaktadır:

MÜŞAHEDE: 3

Nisan 3, 1952

<< Benim can kardeşlerim, insan kardeşlerim. Hepinize huzur dilerim. Öyle bir huzur ki uzun süren ve meşakkatle geçen bir yolculuğun sonunda menzili maksuda varınca beklenilen, aranilan huzurdan bambaşka. Yol sadece uzun değil de ayni zamanda sonsuzdur. Erişeceğimiz, varacağımız bütün şahikalar menzili maksut değil, birer merhaleden ibaret kalır. Menzili maksut kendi azametini bu merhalelerde yükseldiğimiz nisbette bize gösterir, ayan ederken süratimiz nisbetinde de derinlere dalar giderse bundan da nevmidiye, bedbinliğe düşmemeliyiz. Bu hal bizi ümitsizliğe değil, ancak düşünceye sevketmelidir. Evet düşünelim, düşünelim. Bize mevut bu nuranur ve bi hesap merhaleleri düşünelim... Ve bunların her birini süratle katederken Allaha layık bir kul olmağa çalışalım. Hiç olmazsa bu düşünceler esnasında herhangi bir hicapla kıvranmıyalım, bunalmıyalım. İşte o zaman derin bir haz ve huzura varırız ki bu haz ve huzur, bütün benliğimizi, derunumuzu sarar, istila eder. Ben de size, sözlerime başlarken böyle bir huzur temennisiyle işe giriştim. Gene sözlerime başlarken can kardeşlerim, insan kardeşlerim dedim. Evet bütün canlı mahlukat hep benim kardeşimdir. İnsan kardeşlerim dedim. Ehh ne de olsa onların arasından henüz yeni ayrılmış ve insanlık merhalesini yeni bitirmiş bir varlığım. Ben sizleri, insanları, bütün canlı mahlukatı, hatta cansızları da çok  severim. Öyle severim ki tarifi bilmem imkan dahiline girer mi. Her şeyi çok sevdim de başıma binlerce badireler geldi. Her şeyi sevdim de bana deli dediler, veli dediler. Deli dediler... desinler. Veli dediler, desinler. Ben hepsinden hoşnudum, memnunum. Ulu Tanrıdan onlara da bu benim vardığım merhaleye varmalarını niyaz ederim. Ve henüz varamıyanların da kendilerine deli denmesini, veli denmesini yalvarırım. Henüz şimdi görüyor ve idrak ediyorum ki bütün bu badireler ve müşfik mezalim hep benim nefime çalıştı. Görüyorum ki bu merhaleleri, bu badireleri atlatmağa borçluyum. Yalnız o ıztırap ve badireler mi benim nefime çalıştı? Hayır. Henüz gene yeni görüyor ve idrak ediyorum ki kime el uzattım, kime yardım etmek istedimse, hangi zavallı mahluka nazarı muhabbetle baktımsa kendi nefime çalıştım. İşte beni de bu üzüyor. Çünkü bunu düşünmekle kendi menfaati için çalışmış bir hotkamdan farklı olmuyorum.

<< Ulu Tanrı bilir ki ben böyle menfur bir gayeyi gütmedim, aramadım. Kardeşlerim, ben buraya aranızdan ne de olsa yeni ayrılmış bir şahıs olarak gelmiş bulunuyorum. Beni sizlere, hissiyatımı söylemek üzere vazife ile gönderdiler. Sizlere bu bir kaç sözüm içinde bir şeyler verebildisem memnunum ve mesudum. Allaha çok şükür. Beni buraya gönderen, şimdi medyomunuzdan aldığım intibalara göre, ikinci defa gönderen varlığa ve sizlerin hepinize derin sevgilerimi sunarım. Yolunuz açık olsun. Allahtan hepinize huzur dilerim. Allaha ısmarladık. >>

Rehberiniz Şihabın izahati:

<< Bilmem ki fazla izahat vermeğe hacet kaldı mı? Size bir az evvel tebliğ veren varlık, hiç de yabancınız değildir. Kendisi medyomunuzla o kadar sıkı irtibata geçti ki bundan sizler de ben de memnun olmalıyız. Öyle zannediyorum ki kendisinden icabında istifade edeceğiz. Bize düşen vazife bu varlığın teşevvüş haline müteallik sahne ile bu günkü tebliğin mukayesesini yapmaktır. Bu mukayese sizler için faydalı olacaktır. Bu fayda da aranızdan yeni ayrılan bu varlığın ulaştığı merhaleye varmak için efalinizin eksik taraflarını, kusurlarınızı görmektir. Siz de oraya varmağa namzetsiniz. Bu varlığın gerek teşevvüş halini, gerek bu günkü tebliği mukayese ederken kendi noksanınızı görürseniz kazancınız büyük olur. >>

Fakat ne yazık ki henüz ıztırap çeken dostumuz rahibin teşevvüş halinden kurtuluşuna dair bu güne kadar herhangi bir müşahede alamadık. Fakat öbür tarafta böyle ıztırap çeken ve huzursuzluk içinde kıvranan bu rahip dostumuz gibi maalesef milyarlar var. Kurtulmuş olanların hatırası nasıl içimizi sürurla dolduruyorsa ıztırap çekenlerin hatıraları da bizleri öylece yeis içinde bırakıyor.

( NOT: - Bazı sebeplerden dolayi kitabımızın matbaadaki işleri bir az gecikmişti. Kitabımızın bu sayfalarını yazdığımız bu güne kadar – bu gecikme yüzünden – takriben 2-3 aylık bir zaman geçti. İnanıyoruz ki tesadüf diye bir şey yoktur, binaenaleyh bu gecikmenin de lehimize bir illeti ve sebebi olduğuna kani bulunuyorduk. Netekim bu sebeplerden bir tanesi, yukarda yarım kaldığından teessüfle bahsettiğimiz rahip dostumuzun, rehberimiz Şihap vasıtasile verilen ve çok öğretici mahiyette olan ikinci müşahedesini de almaklığımız ve kitabımıza yetiştirebilmekliğimiz oldu. Bundan başka, diğer bir rehberimiz olan Kemal Yolcusunun bir az sonra nakledeceğimiz çok kıymetli müşahedesi de bu gecikme sayesinde okuyucularımıza takdim edilebilmiştir.)    

Şimdi yukarda bahsettiğimiz teşevvüş halindeki varlığın ( rahibin ) uyanmıya yüz tutan ve yavaş yavaş dünyadaki telakkilerinin ruh alemindeki hakikatlere uymadığını idrak etmeğe başlıyan durumunu göreceğiz. Bu durum ile gene yukarda müşahedesini takdim ettiğimiz, dünyadan kurtulmuş varlığın kurtulduktan sonraki durumu karşılaştırılınca aradaki fark çok açık ve ibret verici bir şekilde görülecektir:

MÜŞAHEDE: 4

MEDYOM : R. Bayer,                                                                   Ağustos 7, 952
HAZİRUN: M. Bayurgil, Dr. Bilge, H. Nuri,                                         Saat    20, 20
N Selen, E. Kahya, Cemil Taner, Abide Koray,
İsmail Koray, Sedat, Hüseyin Demirhan,
Behçet Kurom, B. Ruhselman    

( Bu  müşahede evvelce, 28/2/1952 tarihinde celsemize takdim edilmiş olan ve ıztıraplı bir teşevvüş içinde görünen bir rahibin spatyomdaki müteakip hayatına aittir. Burada ayni şahsiyet derhal tebarüz edecek fakat hem ıztırabın hafiflediği, hem de uyanmağa doğru bir durumun hasıl olduğu görülecektir. )

<< Ey ekseri insanların ruhuna ismini işlemiş olan, ey bir elini sürmekle amaların gözünü açan, zır delileri anı vahitte makul adamlar sırasına koyan ey peygamberlerin ulusu neredesin? Asırlarca, asırlarca ıztıraplar... Iztıraplar altında hep, hep inledim... Iztıraplar çektim, bunaldım... Şimdi bu ıztıraplar dindi mi?... Evet, dindi. Ama ben rahat mıyım, sakin miyim? Bir kere elini uzatıp sormadın bana!... Ben hep seni andım. Seni aradım...

<< Iztıraplar dindi. Fakat ben yaptıklarımın acısını çekmek istiyorum. Bunları ödemek istityorum. Gene ıztırap çekerek... Kaabil olsa da bir kere daha o dünyaya inebilsem ve evvelce yaptığım hataları tamir edebilsem... Oh... Kaabil olsa da oraya bir daha insem ve yaptıklarımı ödesem!... Fakat ne yazık.... İnsanlar dünyaya ancak bir defa gelirler. Bunu biliyorum, ne zamandan beri biliyorum?... Fakat dünyaya tekrar rahip olmak, ıztırap çekmek için inebilsem!... Fakat insan dünyaya nasıl inebilir? Biz bunu kitabı mukaddeste görmedik. Oh keşke hakikat olsa da dünyaya insem ve borçlarımı ödesem. Ve gene farzı muhal  olarak buraya gelsem de huzur bulsam...

<< Ey isa, ey peygamberlerin ulusu, sen bana ne zaman yardım edeceksin? Sana olan imanım sarsıldımı ki?... Allahın hür oğlu nerdesin?...

<< Diyorlar ki Allahın oğlu olmaz. Sana biz yardım etmek istiyoruz. Sen gene bizi dinlemiyorsun da Allahın oğlundan hahsediyorsun. Sana İsa da yardım etmek ister, herkes de... Yeter ki sen takılmış olduğun fikirleri terket. Sen dünyaya gideceksin. Ve borçlarını ödiyecek ve tekrar buraya geleceksin... Oh, kaabil olsa da dünyaya gitsem ve bu sözlere inansam!... >

( Cemiyetin manevi rehberi Şihap dostumuzun bu varlığın ruh haline dair verdiği izahat:)

<< Merhaba ey hazirun, benim aziz kardeşlerim. Hepinizi muhabbetle kucaklarım, selamlarım. Bir az evvel dinlediğiniz varlık size her halde, anlamış olacağınız gibi, ikinci defa gelmektedir. Bu onun, sizinle ikinci irtibatını teşkil ediyor. Bu varlık dünyaya inecektir. Ve kendisine layık olan hayatta yaşıyacaktır. Ve tekrar buraya intikal edecektir. Sizin bu nümunelerden çıkarmanız lazım gelen bir değil, bir çok meseleler var. Bunları şu anda hemen takdir edemiyorsanız üzerlerinde durduğunuz zaman anlıyacaksınız.

<< Bir az evvelki sözlerine dikkat atfolundu ise bu rahibin yavaş yavaş, kendi dininin peygamberi olan İsaya karşı itimat ve itikadını kaybetme yoluna girdiği görülecektir. Bu varlık bir az daha yüksek bir ruh seviyesine varmış olsaydi şimdiki düşünceleri dünya görüşlerinden çok daha uzakta, başka bir realite içinde tecelli edecekti.

<< Ruhlar, teşevvüş hallerini müteakip dünyadaki görüşlerini, düşüncelerini terkederler. Ve terketmek mukadderdir. Bu, onlar için bir zarurettir, bir tekamül hamlesidir. Hiç bir varlık dünyadaki iddialarını ruh aleminde sonuna kadar ısrarla sürdürmez. Hangi mezhep, tarikat ve dine mensup olursa olsun, kendi önüne serilecek ve hakikate makes olacak görüşleri burada netice itibarile kendisini, düşüncesinden, tarikatından, her şeyinden, başka türlü görmeğe sevkedecektir. İnsan dünyada başkadır, ruh aleminde gene başkadır. Dünyadaki görüşler, itikatlar, bağlılıklar fanidir. Muhakkak ki her görüşte, ne kadar ileri olursa olsun, buraya gelince büyük farklar, büyük nurlar olacaktır. Dünyadaki görüşler hakikate ne kadar yakın olursa olsun, buraya gelince milyon kere nurlanacak, milyon kere parlıyacak...

<< Bu varlık henüz gene hayatındaki rahip kılık ve üslubunda konuşuyorsa bu da kendisinin henüz tamamen icap eden mertebelere varmamış olduğunu gösterir. Gün gelecek ki o da dünyadaki görüşlerini değiştirmek zaruretinde kalacak... Bundan hiç bir kimse istisna edilemez. Hatta dinlerin banileri olan peygamberler bile. >>

Şimdi sonuncu olarak arzedeceğimiz müşahede ne klasik ne de modern araştırmalarda rasgelinmemiş bir tecrübenin mahsulü olmak itibarile çok mühim ve öğretici kıymeti haizdir. Bu müşahede son aylarda Allahın büyük bir lütfu olarak gene cemiyetimize manevi yardımlar yapmak üzere vazifelendirilmiş yüksek bir varlığın yardım ve delaleti ile elde edilmiştir. ( 1 ) Bu tecrübenin mahiyeti şudur: Şimdiye kadar ölüm esnasında hadis olan meseleler hep bu eşiği geçmiş olan ora varlıklarının hatıralarına ait nakillerden ibaret kalıyordu yani ölmek üzere bulunan bir insanın tam intikali sırasındaki halini bütün safahatile bir sipiritizma celsesinde tesbit etmek nasip olmamıştı. İşte ruh dostumuz Kemal yolcusunun kıymetli yardımı ile böyle bir tecrübenin yapılmasına imkan hasıl oldu ve ölüm anının ruhi halleri hakkında çok yeni ve mühim bilgiler elde edildi. Takdim edeceğim tecrübeye ait aşağıdaki müşahedenin mevzuu budur. Fakat ne yazık ki müşahede tam olmamıştır. Ve bunda da hata gene bizdedir. Zira medyomumuzu verilmiş olan karara göre tam vaktinde tecrübeye hazırlıyamadık ve yarım saat geç kaldık. Halbuki agonisinin devam müddeti 40 dakika süren adamın ölüm anından yarım saatinin bu suretle geçmiş olması bizim ancak, onun geriye kalan 15 dakikalık agoni halinden istifade edebilmemize imkan verdi. Eksik kalan kısımlar gene Kemal Yolcusu dostumuzun izahatile ayrılabilecek ve anlaşılacaktır.

Bu tecrübenin yapıldığı akşam birbiri arkasına üç celse aksedilmiştir. Bunlardan birincisi, tecrübeye hazırlık celsesidir. Bu celsede Kemal Yolcusu dostumuz, tecrübenin mahiyeti ve şartları hakkında bizimle konuşmuş ve bazı izahatta bulunmuştu. İkinci celse ise doğrudan doğruya tecrübeye tahsis edilmiştir. Üçüncü celseyi bizzat Kemal Yolcusu açmış ve tarafımızdan vaki olan teahhür yüzünden tecrübenin istenildiği gibi muvaffakiyet vermediğinden  bahsetmiş ve eksik kalan kısımları – mümkün olduğu kadar – nakil suretile tamamlamıştır. Şimdi biz bu üç celseyi de sırasile aynen okuyucularımız takdim ediyoruz.

( 1 ) Bu kıymetli dostumuzdan böyle fiili tecrübeler kanalile muhtelif ruhi ve metapsişik müşahedeler almağa devam ediyoruz. Bunları imkan buldukça Ruh ve Kinat mecmuasında okuyucularımıza muntazaman takdim edeceğiz.

MÜŞAHEDE: 5

MEDYOM : Bilbas
HAZİRUN : Dr. Muammer Bilge, Muammer Bayurgil,                    8/12/952
Ayhan Uluarda, Hüsrev Nurlu,                                  Saat 19
Orhan Köseraif, Dr. Bedri Ruhselman.

BİRİNCİ CELSE

<< Kemal Yolcusu – Medyom için söyliyeceklerim var: Medyomunuz ve bütün medyomlar şunu bilsinler ki alacakları tebliğat ne kadar yüksek olursa olsun, bundan yersiz bir iftihar duymamalıdırlar. Bunlar, icap ederse dağ başında bir çobana da verilebilir.

<< Medyom bir insandır. Ve sadece cemiyet içindeki hususi ve umumi kıymetlerile bir kıymettir. Yüksek tebliğ ona sadece vazifesini yaptırır, o kadar. Beşeriyete fayda temin eden radyomuzun çerçevesinin tahtası ne ise medyomun da rolü o kadardır. Hiç bir medyom, insanlığa ben faydalı oluyorum diye gururlanmamalıdır. Ötekilere de söyleyiniz: Onlar sedece bir radyo çerçevesinden başka bir şey değildirler. Ve insaniyete hizmetleri de bu nisbettedir.

<< Biz göndereceğimiz vibrasyonları bazı, daha geri varlıklara müracaat ederek onların kanalile size aksettirmeğe çalışıyoruz. Bu, bizim vazifemizdir. Medyomun vücudünü, bedenini bu vibrasyonlara ayarlamak bizim vazifemizdir. Bunda iftihar duyulacak hiç bir şey yoktur. Mamafih medyomunuz böyle bir his taşımamaktadır.

* * *

<< Merak ettiğiniz bir mevzu var: Spatyom nerededir diye sorarsanız kendi kendinize... Bir misal verirsem anlarsınız: hasselerinize çarpmıyacak kadar küçük zerrecikler vardır. Bunları güneşli havada isimlendirir, toz dersiniz. Nasıl tozlar sizi muhit ise ruh alemleri de öylece muhittir. Ara yerde sempati, ahenk olmazsa birbirinizden habersiz kalırsınız. Ölümün başladığı bir insan hayatının sonu spatyomdur. Ben bu kelimelerden hoşlanmam. Bunlar sizin bulduğunuz kelimelerdir. Ben bütün insanlığın anlıyacağı, kavrıyacağı kelimeler istiyorum. Tebliğleriniz, tebliğlerimiz herkese hitap eder mahiyette olmalıdır.

<< Bir az sonra şu ölüm münasebetini hazırlamağa çalışacağım. Dışardan hiç bir müdahele olmamalıdır. İsminizle hitap etmedikçe medyoma yardım edemezsiniz. Belki çağırır bir şey ister, vermelisiniz. Tekrar ediyorum: Çeşitli yollarla göndereceğimiz vibrasyonlar menşe’lerini kaybederlerse medyom kötü duruma düşer. Siz de. Tecrübe esnasında düşse, kalksa hiç bir müdahelede bulunmıyacaksınız. Bunlar, gelen vibrasyonların size aksidir. Medyom burada sadece bir oparlör rolündedir, binaenaleyh korkulacak hiç bir şey yoktur. Ancak kendi bünyesini kötü hissettiği zaman isminizle size hitap eder o zaman yardım etmelisiniz. Vibrasyonlar çeşitli kaynaklardan geleceği için onları ayırmak size düşer. Bu tecrübede göreceğiniz tezahürleri şu safhalar içinde ayırarak mütalaa edebilirsiniz:

<< 1 – Medyom kendisini fena hisseder. Ve uzanır. Etrafındakilere seslenir. Ailesini çağırır. Onlarla konuşur. Fakat bu seslerin bir kısmını ailesi alamıyacağı için ona yardım edemezler. Yavaş yavaş hayattan ferağat lazım olduğunu anlar. Ruh, bedeni yavaş yavaş terkeder. Bu sırada hasta konuşur. Fakat onu, etrafındakilerden hiç bir kimse duyamaz. Çünkü o artık bedeni ile konuşmamaktadır. O her şeyi terke hazır bir durumdadır. Son olarak hüviyetini de kaybeder.

<< Medyom, etrafında: yani hasta, etrafında ölüm anına girerken varlıklar görür. Bunlar kendisine yardım edecek olan hami varlıklardır. Fakat kısa bir zaman sonra onları da kaybeder. Bu hal bir ölüm sükunudur. Bunun arkasından medyom derhal kalkar. Etrafını, yani etrafındaki insanları görmeğe başlar. İşte o anda, bir insan anlayişine göre hasta ölmüştür. O da bu ölen kimsenin kim olduğunu merak eder. Diğer insanlarla beraber onun kim olduğunu araştırır. Ondan sonra asıl teşevvüş devri başlıyacaktır.

<< İşte bu noktada hasta, hüviyetini tamamile kaybeder. Hami varlıklar bir müddet için aradan çekilirler. O, kendi kendisini teşhis etmeğe çalışır. Hasselerini arar, cismini arar... Bulamaz. O zaman, yani bedenini bulamayince maddeden sıyrıldığını farkeder. Bu, teşevvüşün kısa bir devridir. Fakat o, gene hayatla ölüm arasında tereddütler geçirmektedir. Hayata karşı olan sempatisi henüz bitmiş değildir. Etrafı karanlıktır. Bu karanlık sizin anladığınız manada bir zulmet değildir. Bu karanlık şuurun boşalması gibidir. O, bir şey düşünemez. Bir müddet sonra yavaş yavaş aydınlıklar başlar. Fikirler gelir. Hamiler yaklaşmağa başlar. Ona: yeni hayatının kendisini beklediğini, hakiki hayatın bundan sonra başlıyacağını, isterse dünyada ve dünyalarda tecrübeler yapabileceğini, önünde imkanların mevcut olduğunu bildirirler. İşte o zaman o, teşevvüşten kurtulmuş ve ne yapacağını tasarlamağa çalışabilecek duruma girmiş bir varlık halini alır.    

<< Bir az sonra medyomun almağa başlıyacağı çeşitli vibrasyonları siz bu söylediğim planın yardımı ile tefrik edebileceksiniz. Bu program bunları ayırabilmenize müsaittir. >>

( Birinci celseye muvakkaten nihayet verildi. Bu fasıladan istifade ederek tecrübeyi daha iyi tesbit etmek maksadile tecrübe odasına, medyomu rahatsız etmiyecek şekilde ses alıcı bir aletin yerleştirilmesi için hazırlık yapılmağa karar verildi. Fakat bu iş evvelden hazırlanmamış olduğu için bir türlü kolay yapılamıyordu. Ve vakit geçiyordu. Bu suretle 45 dakikalık bir fasıla – medyomun bariz sabırsızlanmalarına rağmen – araya girdi. Ve nihayet bu işte muvaffakiyet temin edilemiyeceğine karar verilerek ses alma tertibatı hazırlığına devam edilmedi ve tecrübeye başlandı. İkinci celse, yani tecrübe saat 20,50 de başladı. )

İKİNCİ CELSE – 6

MEDYOM ve HAZİRUN : Ayni                                                                      Saat 20,50

( İki dakikalık intizar... Medyom yavaş yavaş ve hasta, bitkin bir hal içinde ayağa kalktı ve inliyerek kanapenin üstüne uzandı. Konuşuyor: )

<< Ayyyhh... Ortalık kararıyor. ( ses çok yavaş ve derinden geliyor. ) ıhhh.. ıhhh... kızım... kızım... ıhhh... beni duymuyor... ıhhh... ıhhh... kızım... ahhh... ne boş yere okuyup duruyorlar!... Okuyorlar... Ne okuyorlar? Onlar... yalnız beni kaybediyorlar... ıhhh... ıhhh... ahhh.... ben... ben... bütün bir hayatı... teker teker onları yaşamayı... duymayı... her şeyi kaybediyorum... ıhhh... görmüyorum..... Hayatım... bunca beslediğim... itina ettiğim... şu kaba maddem... bana yar olmuyor şimdi...... bana ne!... ( yattığı yerde ellerini birbiri üzerine koyuyor ) ellerimi kavuşturuyorlar........ Başımın altından yastığı çekiyorlar.... yastıktan... yataktan... onlardan bana ne!... vücudümün yarısı bir demirbaş eşya gibi daha şimdiden terkedilmiş........ ( oldukça uzun bir sükuttan sonra ) Işıklar...

<< Işıklı bir alem... başka mahluk bunlar... beni çağırıyorlar... ışık... bir ışık... artık hiç bir şey göremiyorum... hiç bir şey... (evvelkinden daha uzun bir sükut. ) Bu kaba hüviyetim bile bana ait değil artık. Hiç bir şey beni alakadar etmiyor... ne ilgim var!... aralarında... son olarak hüviyetim ve ismim de kayboluyor.. evet... madde ve ruhun birleşmesinden doğan bir insan ismi beni alakadar etmiyor... artık.. ( gene uzun bir suküt ) .. ( birdenbire yattığı yerden kalktı, diz çöktü, etrafına şaşkın, şaşkın bakınıyor. Adeta bağırırcasına çok yüksek ve acele bir sesle: ) gürültüler var.. gürültüler oluyor... bağırıyorlar... bağırıyorlar... ne berbat gürültüler bunlar... Ayyyy... bir ölü... ( keskin ve acı bir tonla bağırarak: ) bir ölü var... herkes ağlıyor.. acaba kim ölmüş olabilir?... (sesini gene perde perde yavaşlatıyor ) evet... bana ne!... ( gene heyecanlı ve korkuyu andıran bir telaşla: ) ya ben?... ya ben? (acıklı ve ümitsiz bir haykırışla: ) ben neyim?... ben neyim şimdi?.. taş parçası?... evet... bir taş parçasıyim... asırlarca kalacağım... sessiz kalacağım..... fakat düşünüyorum... ben bir taş parçası değilim... bir ağaç...... dim dik duracak bir ağaç... hayır... hayır.... ben insanım.... Ahhhhh.. insanım ben... ama ötekiler beni neden görmüyorlar?... ( telaş ve büyük bir endişe içinde vücudünü yokluyor ve çabuk çabuk telaşla: ) ayaklarım.. kollarım.. etrafım... hiç bir şeyim yok benim... o halde ben insan değilim... ( büyük bir ıztırap ve endişe içinde: ) ama ben neyim?... kimim ben?... ( çok acı ve korkunç bir haykırışla bağırarak: ) neyim?... neyim ben?... karanlık... bomboş... bomboş... simsiyah bir alem.... ben bunun içinde kaybolmuşum... neyim ben... hiç birisi değilim ben... ötekiler ne?... maddem yok benim.... fakat... fakat.... kafama bu fikirler nerden geliyor?.... aydınlık.... beynimin içinde... ama beynim yok.... öyle bir hüviyetim ki... ( şiddetle, korku ve heyecanla bağırarak ve çabuk çabuk konuşarak: ) görülecek, tutulacak hiç bir şeyim yok... ama ben varım...ben bir şeyim... maddesiz varlık.... ( bir müddet sükut ) ... evet... evet... evet... demek benim hafif de olsa bir bedenim var... bu bedenim olmasa hiç bir varlıkla temas edemem... iptidai ruhların da demek bir bedeni var... Acaba yeniden hayata katılsam mı?... yapabilir miyim... Yapabilir miyim bunu?... Orada kızım vardı... ( tam bu sırada ton değişiyor amirane fakat metin, kati ve müessir bir sesle ve kelimeleri tane tane, açık olarak söylemek suretiyle: )

<< SEN BU HAYAT YOLCULUĞUNUN İÇİNDE HER İSTEDİĞİN ZAMAN EVLATLARIN MUHİTİN OLABİLİR. HAKİKİ HAYATIN ŞİMDİ BAŞLIYOR.... ( sesi çok hafifledi teemmülle ve teslimiyetle: ) evet... hayat şimdi başlıyor... Bu aydınlıkların ötesinde bana tekamül yolunu işaret ediyorlar... Artık kızım, evim ve ötekiler beni alakadar etmezler... Dünya hayatının icap ettirdiği birer üniformadır onlar... bedenim, hüviyetim, hatta ismim bile. ( ses kesildi. ) ...... ( medyom transtan kurtuldu. ) >>

( Yukarki celseyi hemen müteakip medyom tekrar trans haline girmek ihtiyacını gösterdi ve adeta gayri ihtiyari olarak kendinden geçti ve bu suretle saat 21,10 da üçüncü celse açılmış oldu. )

ÜÇÜNCÜ CELSE

<< Bu tecrübe istediğim neticeyi vermedi. Saati geçmişti. Sizin dakikalarınızla bu tecrübe 40 dakika sürecekti. İlerde başka bir meseleyi hallederken ameli olarak bu noktaya gene temas ederim. Bir iki celse sade yazı ile iktifa edeceğiz. Ameli kısımlarda eksik kalan parçalar tarifle tesbit edilsin.

<< Medyom kendisine tecrübe esnasında gelen vibrasyonların çoğunu alamamıştır. Buna alışması lazımdı. 15 gün sonra başka bir observasyon müşahede edeceksiniz. Bu obsesyona aittir. Bilmem ki buna ihtiyacınız var mı?

<< B. R. – Evet, var.

<< O haldebunu yapacağız.

<< Yalnız yukardaki müşahedede medyomun zaptedemediği vibrasyonlardan eksik kalan bilginin bazılarını tebliğ halinde size ben anlatmak istiyorum taki bilginizde çok azla eksiklik kalmasın.

<< Ruh – beden münasebetleri kesilirken hasta tedricen bütün hayatı ve eşyayı unutmaya çalışır. Onlara karşı bir << adam sende >> cilik başlar. Teşevvüş devresi kısa geçecek kimselerde ölümden bir müddet önce hayatla olan münasebet gevşer. O, ruhunda bir hazırlık hisseder. Hasta olsun, olmasın. O, bunu bilir. Bazan kendisine bildirilir.

<< Ruh bedeni kolay bırakamaz. Ve bırakırken de pek çok esef eder. O, kendisini bekliyen hakiki hayatının başlıyacağından bihaberdir. Ölüm anında asıl cesedini ve hüviyetini bırakırken pek çok konuşur. Size o konuşmaları aksettiremedik. Medyom katılaştı. Gelen vibrasyonları alamadı.

<< Ölüm devresi kısa sürer. Ölürken insan, yani ruh henüz, öldüğünü bilmez. Öteki canlıların içinde dolaşır. ( Bu dolaşma bittabi imajinasyonladır. ) Niçin kendisini onların göremediklerini merak eder. Onlara seslenir, sesini duyuramaz. Çünkü artık onun hasseleri yoktur. Arar. Hasselerini arar. Bulamaz. Ve asıl biz ruh aleminin sakinleri, buna ölüm deriz. Hüviyetini kaybeder, benliğini kaybeder… Bizim anladığımız manadaki ölüm budur. O zaman ona kimse ilişmez. O bu devri yalnız geçirmeğe mecburdur. Bu anda o, her aklına gelen şeyi hüviyet edinmeğe çalışır. Fakat nihayet, kendisinde bir cevherin mevcut olduğunu anlar. O cevher ne taştır, ne ağaçtır, ne insandır… o cevher, kainat boyunca kendisine yetecek iktidarı, iradeyi toplamış bir şuur melekesidir.

<< Sayısız alemlerin, insan anlayişi ile hudutsuz dünyaların arka taraflarında her türlü imkanlara uyarak tekamül yapacak olan bir  hazinedir, bu şuur melekesi... Kainat boyunca kendisine lazım olan kaabiliyetler bunda meknuzdur. Şimdi onları, bir nebatı yetiştirir gibi inkişaf ettirecektir. Onun her cephesi bir alemde ziynetlenecek, ve benliğinde saklı olan, meknuz bulunan bu cevherleri o, alemlerin, kainatın seyrine ayarlıyacaktır. Bunun içindir ki insan basit bir mahluk değildir. Onun arkasında kainatları kucaklıyabilen, yani kainatlar boyunca inkişafa hazır olan bir cevher saklıdır.

<< B. R. – Bu akşamki müşahededen çok müstefit olduk ve aydınlandık...

<< K. Y. – Aydınlattığımı pek zannetmiyorum. Kısa ve katı oldu. Belki sadece sizi düşündürür, o kadar.

<< B. R. – Ölürken hasta ıztırap çeker mi?

<< K. Y. – Iztırap bedenin terkedildiği son hadde kadar devam eder. Ruhun bedenle ilişiği olduğu müddetçe vardır. Fakat dediğim gibi medyomumuz bu akşamki tecrübesinde buna ait vibrasyonları alamadı ve size aksettiremedi. Sorunuz.

<< B. R. – Bu tecrübede teşevvüş halinin çok kısa sürdüğünü gördük. Bu kadar kısa süren teşevvüş hali olur mu?

<< K. Y. – Teşevvüş hali safha safhadır. Teşevvüşü siz şu manada anlıyorsunuz: Sizce teşevvüş ne yaptığını bilmez bir halin ifadesidir. Fakat teşevvüş bazan ne yaptığını bildiği halde, içinde yaşadığı bir durum da olabilir. Burada öyle varlıklar mevcuttur ki kendilerine göre mükemmel addedilirler. Fakat onlar, hakiki nizama intibak edemedikleri için teşevvüş halinde sayılırlar. Teşevvüş derece derece, kademe kademedir.

<< Öyle varlıklar mevcuttur ki teşevvüş devrelerinde iken plan tanzim ederek yeniden bedenlenmek isterler. Ve şayet bedenlenmelerine bir engel yoksa bu müsaade kendilerine verilir. Bu suretle onlar hayata inerler. Tecrübeler yaparlar. Onların tanzim etmiş oldukları dünya planları başkaları için zararsız, kendileri için faydasızdır. İşte bu hal onların bu duraklama devresinde olduklarını ve teşevvüşten kurtulamadıklarını izah eder. Başka bir şey daha söylemek istiyorum: Bundan evvelki celselerde mesela bir zelzele neticesinde hayatlarını topyekün kaybeden insanlardan bahsetmiştik. Bunlar, planları iyi hazırlanmamış varlıklar olabilirler. Bir...

<< İki, teşevvüş devrine has planlar olabilir.

<< Üç, başkalarının tekamülüne yardım etmek için dünyaya gelmiş olabilirler. Gözlerinizin önünde yanarak ölen bir çocuğun halini düşününüz. Buna acırsınız. Fakat o size hiç bir zaman unutmıyacağınız ıztırabı tattırır. Bununla hem kendi planını tamamlamış, hem de size yardım etmiş olur. Fakat unutmayiniz ki  bu varlık dünyaya yalnız böyle bir adama ıztırap tattırmak için gelmiş değildir. Onun kendine mahsus bir tekamül planı vardır, hatta onun bu planı diğer bir çoklarının planlarile münasebettardır.

<< B. R. – Yanlış planla dünyaya inen varlıklardan bahsettiniz. Ve neticede bu planın geriye çevrileceğini, söylediniz. Halbuki biz şuna da kaniiz: hayatta ve kainatta boş, manasız ve faydasız hiç bir hareket yoktur.

<< K. Y. – Bunu yanlış anladınız. Boş ve manasız hiç bir şey yoktur. Netekim böyle teşevvüş halile yerinde ve uygun olmıyan planlar tanzim ederek dünyaya inen ve bu suretle de görgü ve tecrübesini arttırmış olur ki bu da hayata bir defa inmeğe değer.

<< Bir planı hazırlıyabilmek için varlığın evvela hüviyetine sahip olması lazımdır. Yani kendisini bir şey sanması lazımdır. Teşevvüş hali de gene kendisini bir şey sanmaktır. Şimdi teşevvüştekileri bırakalım da normal bir plan tanzimi üzerinde duralım. Bunun için başvurulacak çareler şunlardır:

<< Evvela farzediniz ki o, dünyada bir etüt yapacaktır. Bu arzusunu evvela kendi hami varlığına bildirir. Hami varlık da, dünyayı himaye eden varlığa böyle bir arzunun hasıl olduğunu bildirir. Ve bunun tatbikinin müsait olup olmadığını ondan sorar. Şayet hayata inmesinde bir mahsur yoksa planını tanzim etmesi o varlığa hamisi tarafından söylenir. Diyelim ki bu varlık dünyada Ahmet olmak istiyor. Kendisini hayata nakledecek iki varlığa ihtiyacı daha onun ihtiyacı vardır. Anne, baba. Böyle iki varlık arıyacaktır. Bunların da ruh aleminde, kendisini hayata indirmeği kabul etmiş olduklarını farzedelim. Fakat Ahmet hüviyetini daha önceden, bu anne ve babadan başka birisi tasarlamışsa plan reddedilir. Bu sefer o, ayni gayeye matuf başka bir zemin arar. Bu dafa da bulduğunu kabul edelim. Yani anne ve babalığa diğer iki ruh razı olsunlar. İş bununla da bitmez. Bir muhit lazımdır. O muhitte de birinci, ikinci, onuncu... ilh. Derecede alakalanacağı kimseler mevcut olacaktır. Bunların da daha ruh aleminde reylerini almak icap eder. Mesela Ahmet evlenecektir. Bir kızı dünyaya gelecektir. Eğer kızının ruhunu ruh aleminde ikna edebilmiş ise ona baba olabilir. Aksi takdirde plan gene bozuktur.      

<< Dünyaya inmek kolay değildir. Çok geniş bir mülahazaya ve pek hassas bir sansüre ihtiyaç vardır. Önüne gelen her varlık her alemde tecrübe yapamaz. Kainatta bir nizam vardır. Siz bu nizamın içinde olduğunuz için onu göremiyorsunuz. Yüksekten baktığınız zaman, öyle ahenk, öyle akış bulursunuz ki ancak alemler, arasında fizik, şimi kanunları, matematik formülleri kuran yüksek varlıkların bu işleri nasıl idare ettiklerini o zaman anlıyabilirsiniz. Kainatta tekamül seviyeleri vardır. Her basamakta o basamağa mensup olan varlıklar hürdürler. Fakat daha üsttekilerinin daima himayesi ve kontrolü altındadırlar. Ebediyen karanlıklar içinde gömülmüş ve hüviyetini kaybetmiş, yani kainatta yok olmuş bir varlık mevcut değildir. Şayet muvakkaten böyle bir durumu andıran bir hal varsa o, bir tecrübeye arzedilmiştir, tekamülün safha ve icaplarını geçiriyordur. >>

Yukarda verilmiş olan misaller nefis mürakabesinin lüzumu ve bu ameliyeye hangi yollardan girilmesi lazım geldiğini çok açık ve canlı olarak gösteriyor.

İlk verilen misallerden anlıyoruz ki dünyadan ayrılıp öbür tarafa geçtikten sonra, dünya hayatına ait olan bütün realitelerin bırakılması lazım geliyor. Bu, oranın bir zaruretidir. Zira ruhlar aleminde dünyaya ait kıymetlerin hiç birisi yoktur. Dünyaya ait kıymetler ancak maddelere bağlı ve maddelerle kaimdir. Halbuki orada dünyamızdaki maddelerin hiç birisi yoktur. Şu halde ruhlar aleminde cari olan realiteler dünyadakinden başka türlüdür.

Şimdi bir insan tasavvur edelim ki dünya realitesini gaye edinerek bütün hayatı boyunca yalnız o realitenin gerçekleşmesi için çalışmış ve ondan başka bir şeyi düşünmemiş ve hatta kabul etmek istememiştir. Böyle bir insanın ruhunda elbettte dünya realitesini ayakta tutacak olan maddelere ve maddi hadiselere, hülasa dünya işlerine ve kıymetlerine karşı büyük bir bağlılık husule gelmiş ve bu bağın çözülebilmesi çok güç bir hal almıştır. Binaenaleyh, tamamile maddeye, dünyadaki maddelerin ve tabii, zaruri olarak başta gelmesi icap eden bedenin elden kaçırılmamasına ait ve matuf insan ruhundaki bu kökleşmiş ve itiyat halini almış istekler, temayüller, incizaplar ve bağlanışlar orada yerleştikçe yerleşecek ve bu hal ta ölüm eşiğinde bırakılıverilmesi zaruri olan şeylerdir.

Bunların bir tanesi bile öbür tarafa geçemez. Demek ki dünyada lüzumlu olan bu kıymetler ölüm geçidinin öbür tarafında hiç bir işe yaramaz birer ağırlık, birer yük, birer cüruf oluyor. Ve bunları taşıyan bir insan da oralarda katedilmesi icap eden nurlu yollarda, sırtındaki bu lüzumsuz ve faydasız yüklerin ağırlığı altında ezilerek bir adım bile atamıyacak hale geliyor. İşte yukardaki misallerin hepsi bize bunu gösteriyor. Hatta gene yukardaki misallerden anlıyoruz ki dünyaya ait olan ve insan ruhunu tazip etmiyen, yani vicdanın rencide olmasını neticelendirmiyen maddi realiteler bile orada terkedilmeğe mahkumdur. İşte 2 inci müşahededeki varlığın hali böyledir. Bu zat ruhlar aleminde gördüğümaddi imajlardan memnundu, sevdiği ağaçlar, kuşlar, tabiat, hep onun dünyada hoşuna giden şeylerdi. Ve şimdi de onlardan ayni haz ve zevki duymaktadır. Bununla beraber onun gene bunları orada en kısa bir zamanda terketmesi lazım geliyordu ve terketti. Zira bunlar oraların değil, dünyanın kıymetleridir.

Hele son misal bize ölürken insanların ruhunda geçen ameliyelerin ana hatlarını o kadar bariz olarak gösteriyor ki bunun karşısında  artık izaha mühtaç. Bir  nokta kalmıyor. Bu ameliyelerden birisi bilhassa bir << adam sende! >> ciliğin, << bana ne >> ciliğin ruhta belirmesidir. Bu suretle varlık, yavaş yavaş ve tabii bir revişle dünya kıymetlerini ayaklarının altına almağa çalışıyor. Sonra gene ölürken ruhun yavaş yavaş evvela maddi bedenini kaybetmeğe başladığını görüyoruz. Bu da ayni, gayeye matuf bir harekettir. Fakat bunların hepsinden mühim olarak; nihayet ruhun bütün inançlarile, itikatlarile, bağlarile, realiteleri ile bizzat kendi hüviyetini de kaybetmeğe başladığına ve kaybettiğine şahit oluyoruz. Çünkü bunların hepsi onun insanlık hayatının lüzum ve icaplarına ait şeylerdir ve onun insanlık hali, yani ruhun bir insan kıyafetindeki bedene bağlı durumu ortadan kalkınca bütün bu kıymetlere dayanan manevi hüviyetin de ortadan kalkması lazımdır. O, bu hüviyetini o kadar kaybediyor, o kadar kıymetsizleştiriyor ki artık kendisinin bir taş parçası, bir ağaç olması, nihayet bir hiç olması ihtimalini ve imkanını dahi duymak zorunda kalıyor. Bununla beraber dikkat edilirse çok ehemmiyetli olan bir nokta gözden kaçmaz: Ruh beşeri ve dünyaya bağlı hüviyetini böyle tamamile kaybettiği bir sırada bile asla kendi öz varlığını bir an bile kaybetmiyor, yani bir adem, ve yokluk haline girmiyor. Ve mütemadiyen anlıyamadığı, takdir edemediği hülasa hüviyetlendirmek kudretini gösteremediği << var olan >> bir tarafından bahsedip duruyor ve bunu teşhis edemediği için de derin ıztırap ve huzursuzluk duyuyor.

İşte onun bu sırada duyup da anlıyamadığı var olan tarafı bizzat kendi öz benliği, hakiki varlığı ve dünyada milyonlarca insanın ihmal ve inkar ettiği ruhudur. Ve şimdi o, içine girmiş olduğu bu muhteşem hakiki hayat aleminin öz malı olan ruhu ile şu anda tekü tenha olarak baş başa bırakılmıştır. Bu da bir çok diğer mühim icap ve lazimelerle beraber ayni zamanda hem kendisine, hem de diğer ihtiyacı olanlara bir ders vermeğe yarar.

İşte dünyaya ait bütün bu kıymetlerin öbür tarafta kolay kolay terk edilmiyecek olanları, bilhassa insanın yalnız kendi bedenine ve şahsına ait iyilikleri kendisine dünyada gaye ihttihaz etmiş bulunduğu şeylerdir ki bu halin adı da hotkamlıktır.

Şimdi bu hotkamlık uğrunda ve lehinde gösterilen bütün hareketler nefsaniyetin ifadesi olur. Demek ki dünyanın realiteleri öbür tarafa geçince zaruri olarak bırakılacaktır. Fakat bunların nefsaniyete müteallik olan kısımlarıdır ki orada kolay kolay terkedilemiyecek ve ruh için bir yük, bir azap ve işkence kaynağı olacaktır. Diğerlerini bırakmak kolay ve çabuktur.

İşte bu kötü ve felaketli olan nefsani faaliyetlerden, daha dünyada iken kurtulmağa çalışmak elbette hayırlıdır. Bunun için de tutulacak yol, yapılacak ameliye sık sık ve her fırsatta ifası lazım gelen nefis mürakebesidir.

BEDRİ RUHSELMAN