EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - ATLANTİS’İN PARLAK DÖNEMİ VE ÇÖKÜŞÜ - BÖLÜM 6

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%201.jpgEflâtun batık bir kıtanın şaşırtıcı hikâyesini yazdığından beridir insanlar bu ifşaatın doğruluk derecesini kendi kendilerine sorup durmuşlardır. Hiçbir tarihî konu, bu denli uzun süren tartışmalara ve gerçeği öğrenme tutkusuna sebep olmamıştır. İşte tarih tarihçilerin tamamen bihaber oldukları, zamanın karanlığında yitip gitmiş bir kıta ve bir millet. Eflâtun’un anlatısına ve bu konuda üstüne yazılmış 25 000 adet esere rağmen modern araştırmacılar arasında ancak en cesur olanları Atlantis’e inandıklarını ilân etme yürekliliğini gösterebilmişlerdir.

Bu kara parçası hakkında ilk kez Eflâtun’un M.Ö. 5. yüzyılda yazmış olduğu Timea ( Timaios) adlı eserinde söz edildiğini görüyoruz. Büyük filozof bu eserinde, bazı Mısırlı rahipler ile M.Ö. 7. yüzyılda yaşamış Atinalı politikacı Solon arasındaki bir görüşmeyi aktarıyordu.

Rahipler, Atlantis’in dev adada olduğunu, Anadolu ve Libya’nın birleşmiş hâlinden de daha büyük olduğunu ve Cebelitarık Boğazı’nın ya da o zamanki adıyla Herkül Sütunları’nın ötesinde yer aldığını anlatıyorlardı. Bu ülke Solon’un doğumundan 9 000 sene önce çok güçlü bir krallıktı ve buradan gelen işgalci kabileler, Akdeniz kıyısındaki tüm ülkelere yayılmışlardı.

Atlantisli işgalcilere yalnızca Atina başarıyla direnmişti. Sonuç olarak üzerinde yaşayanların insafsızlıkları yüzünden zelzeleler Atlantis’i epeyce salladı ve sonunda okyanus da onu yuttu. Eflâtun, yarım kalmış olan Kriton adlı eserinde buna Atlantis’in başka bir çağın politik ütopyası niteliğindeki ideal yönetimin bir hikâyesini de ekler.

Romalı doğa bilimci Pilinius’da, birinci yüzyılda yazmış olduğu ve bir tür ansiklopedi olan “Doğal Tarih” adlı eserinde Atlantis’ten bahseder. İlk Arap coğrafyacıları haritalarında Atlantis’i gösteriyorlardı. Orta Çağ yazarları onun varlığına kuvvetle inanıyorlardı ve bu kanaatleri Atlantis ile sayısız benzerlikler taşıyan eski adalara ait tradisyonlarla ( geleneklerle) destekleniyordu. Bu batmış adalardan bazıları 16. yüzyıla kadar haritalarda hâlâ yer alıyorlardı.

Hemen hemen tüm eski ırkların büyük tufana ilişkin sözlü gelenekleri vardır; bu da onların ortak bir kökenleri olduğunu ve bu efsaneye olan inancın evrensel bir yaygınlığı olduğunu gösterir. 17. ve 18. yüzyıllarda Atlantis konusu çok şiddetle tartışıldı ve varlığı Montaigne, Buffon ve Voiltaire gibi kişiler tarafından kabul edildi. 1627’de yayınlanan “Yeni Atlantis” adlı temsilî eserinde Francis Bacon bu ülkeyi sanatların ve doğa bilimlerinin geliştirildiği bilimsel prensiplere dayanan sembolik bir ütopya olarak temsil etmiştir.

Atlantis’in hikâyesini kanıtlamak amacıyla pek çok eser meydana getirilmişse de bunların içindeki en iyisi muhtemelen İgnatius Donnelly tarafından yazılan “Atlantis: Tufan Öncesi Dünya” isimli eserdir. Bu kara parçası sırasıyla Amerika, ardından İskandinav Ülkeleri, sonra Kanarya Adaları ve daha sonra da Filistin ile bir tutulmuşsa da genel olarak Atlantik’in ortasında yer almış olduğu kabul edilir.

Onun en ateşli savunucusu hiç şüphesiz, yirmi dört sene boyunca A.B.D.’nin Yucatan konsolosluğunu yapmış olan, arkeleog Edward H. Thomson’dur. Orta Amerika’nın esrarengiz kabilesi Mayalar’ın Atlantis kökenli olduklarına daima inanmış olarak 1935 yılında öldü. Bilim adamlarının çoğunluğunun onunla alay etmesine rağmen diğer bazı kişiler kendisini desteklediler.

Jeologlar, Avrupa’nın batı kıyılarının eskiden Amerika istikametinde denizin çok daha açıklarına dek uzanmakta olduğunu ve bu alçak toprakların tarih öncesi çağlarda sular altında olduğunu keşfettiler. Atlantiğin dibinde dağ silsileleri, vadiler ve bilinen çıkıntılar vardır. Günün birinde Brest ile A.B.D.’nin kuzeyi arasındaki bölgede bir deniz altı kablosu kopmuş ve böylece jeologlar, burada, en az 15 000 sene öncesinde, atmosfer şartlarında -yani açık havada- katılaşmış olan lâv parçaları keşfetmişlerdi. Colorado’da bulunan bir köpek kafatasının Avrupa kökenli olduğu ortaya çıkmıştı; hayvan 12 ya da 15 milyon yıl evvelde yaşamış eski bir türe aitti ve bu da, Avrupa ile Amerika arasında bir kara köprüsü olduğunu düşündürüyordu.

Arkeolojik keşifler, Eski Mısır ve Orta Amerika’da bulunan mimarî, sanat ve yazıtlar arasında çarpıcı benzerlikleri ortaya çıkarıyordu. Oysa ki bu iki ülke birbirlerinden binlerce kilometrelik dev bir okyanusla ayrılmaktaydılar. Bu muammanın en akla yakın çözümü, bu her iki bölgeye de bir Atlantis göçünün yapılmış olmasında yatmaktadır; zaten başka bir açıklama da getirilebilmiş değildir.

Atlantis, Cayce tarafından ilk kez 1923 yılında yapılan bir “okuma”da söz konusu edildi. Bunun ardından, yirmi üç sene boyunca, değişik kişiler için yapılan yüzlerce “okuma”da, Atlantis tarihinin sayısız çehresi gözler önüne serildi. Bu “okumalar” kayıp kıtanın varlığını kanıtlamakla ve onun hakkında şimdiye dek tüm söylenmiş ve yazılmış olanların içinde en kayda değer olan niteliğini taşımakla kalmıyor, ayrıca pek çok ifşaatta da bulunuyor ve bu kıtanın ve üzerinde yaşayanların da çok ayrıntılı, eksiksiz bir tablosunu çiziyordu. Bundan da başka ve belki de en önemlisi, bu şaşırtıcı uygarlık ile çağımız arasında heyecanlandırıcı, inandırıcı ve telâşa düşüren ürkütücü bağlar kuruyordu.

Böylece, Atlantis kültürünün son çağına ait, günümüz dünyasının güncel sorunlarını doğrudan ve anlamlı şekilde etkilemekte olan unsurların varlığı ortaya çıkmaktadır. Bu bir rastlantı değildir; her iki medeniyet arasındaki sayısız paralellikler, Amerika’nın bugün almaya mecbur olduğu bazı kesin kararların önemini kavrama imkânı vermektedir.