EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - AMERİKA’NIN KAYBOLMUŞ MİLLETLERİ - BÖLÜM 10

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%203.jpgİNKALAR MUAMMASI

İnsanın, dünya üzerindeki hayatının uzun süren taş devri boyunca Asya’dan gelerek Kuzey ve Güney Amerika’yı kolonileştirdiği söylenmektedir. Göçlerin tarihlerini kesin biçimde saptamak mümkün değildir, ancak M.Ö. 25000’e doğru başlamış olabilirler. Bazılarına göre bunlar buzdan bir köprüden veya günümüzde Alaska ve Rusya arasında bulunan ve Bering Boğazı adını verdiğimiz yerde mevcut olan ve şimdilerde sularla kaplı durumdaki dar bir geçitten geçerek gelmiş olmalıdırlar.

Şayet ırk kelimesinin, insan varlığının değişik türlerini belirtmek gibi bir anlamı var ise, göç edenler gayet bariz bir şekilde Moğollar olmalıydılar.

Ziraat henüz uygulanmadığından dolayı hepsi de avcı idiler ve hiç şüphesiz av hayvanlarının peşinden koşarak böyle uzun yolculuklara kalkışmışlardı. Tek ve büyük bir göç olmamıştı. Asırlar boyu kadınlı, erkekli ve çocuklu küçük gruplar, beraberlerinde köpekleri ile de birlikte yollarını kaybetmişler ve batıya doğru giderek Amerika’ya gelmişlerdi. Bazıları da güneye doğru inmişler, Meksika’ya ve daha ötesine kadar da ulaşmışlardı. M.Ö. 10000 senesinde, bunlar hiç şüphesiz ki Andlar bölgesine, Peru’ya yayılmışlardı. Zira buraları hem yaşanabilir bölgelerdi, hem de av hayvanları ve yenebilir bitkiler bakımından zengindi.

Arkeologlar Peru tarihini incelediler ve birbiri ardısıra gelmiş olan kültürlerin M.Ö. 9000’e dek uzandığını keşfettiler; ancak maalesef bu İnka-öncesi uygarlıktan geriye hiçbir iz kalmamıştır. Yazı mevcut değildi, tarih belirtilmiş vesikalar ve para yoktu. Bu ilk gelenlerin isimleri hâlâ bilinmemektedir; onlara basit olarak İlk Avcılar adı verilmektedir. Orta Amerika’daki Mayalar’ın Ülkesi’nde bulunanlar gibi “konuşan taşlar” da yoktu. 16. yüzyılda İspanyol Pizzarro’nun buraya gelişinden ve Güney Amerika yerlileri içinde en ileri millet olan İnkalar’ın Ülkesi’ni zaptedişinden önceye ait zamanı belirleyen hiçbir unsur mevcut değildi.

Bilmekte olduklarımızın hemen hemen tümü de bu fetihçilerin arşivinden gelmektedir. İyi Yönetimin İlk Yeni Kroniği, 1908 yılında Kopenhag Kraliyet Kütüphanesi’nde bulunmuştur. Bu paha biçilmez hikâye ancak 1927’de yayınlanabilmiştir.

Ama yine de ilk avcılar hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece Cayce’in okumalarında rastlanan “Ohums” ismi de görünüşe göre zamanın karanlıklarında yitip gitmiştir. Karbon-14 ile yapılan tecrübeler Chavin (*) kültürünün M.Ö. 3000 yıllarına dek uzandığını ortaya çıkarmaktadır; ama insan, Peru’nun kuzey kıyılarında zaten binlerce yıldan beri yaşamaktaydı. Chavin sakinleri hakkında pek az şey de kumaşları, seramikleri ve yapıları süsleyen desenlerden elde edilmiştir.

Tradisyona göre ilk İnkalar, Peru’nun güneyindeki Titicaca Gölü’nden inmişler ve Cuzco Vadisi’nden Andlar’a çıkarak burada imparatorluklarını kurmuşlardır. Arkeoloji bu tezi doğrular gibi gözükmekle birlikte bazı bilim adamları bunu reddetmekte ve İnkalar’ın dışarıdan gelerek burada yaşamakta olan ve örf ve âdetleri, dilleri ve efsaneleri birbirinden farklı sayısız küçük kabileleri boyunduruk altına almış olduklarını iddia etmektedirler. Bununla beraber, bunların hepsi de aynı bitkileri yetiştiriyorlar, aynı kaba âletleri kullanıyorlar ve en güçlü yük hayvanları olan lamayı evcilleştiriyorlardı.
.......................................................................................
(*) Peru’da bir şehir.

En eski kültürlerden biri olan Chimular’ın Lemurya ya da Mu halklarını anımsatan mu hecesini taşımakta olduğunu görmek enteresandır. Chimu halkı, dağlardaki İnkalar tarafından yenilgiye uğratılmadan evvel Pasifik kıyısında yaklaşık bin kilometrelik bir şeridi işgal ediyorlardı. Dokumacılık ve çanak-çömlekçilik sanatında en yüksek seviyeye varmışlardı.

Chimular’dan pek çok asır önce ülke, 243 metre uzunluğunda, 143 metre genişliğinde ve 60 metre yüksekliğinde kerpiçten bir piramit inşa etmiş olan Mochicaslar tarafından işgal edilmiş durumdaydı. Tradisyona göre bu piramidin içinde gizli odalar ve geçitler bulunmaktaydı ve bunlardan birinde de güçlü bir prensin bedeni yatmaktaydı. İlk kabileler kendilerinin kuşların ve hayvanların ve yıllarca evvel denizden gelmiş olan yabancıların torunları olduklarına inanmaktaydılar.

Bu İnka-öncesi insanlar kumaşlar dokuyorlar, seramik yapıyorlar, ölülerini gömüyorlardı ve görünüşe göre savaşçı değildiler. Tapınaklar ve piramitler inşa ediyorlardı. Ama bir muamma çözümsüz kalmaktadır: Dağlardaki duvarları kim yapmıştı? “Peru’nun esrarengiz surları” adı verilen bu duvarlardan biri 80 kilometre uzunluğunda, 5 metre genişliğinde ve 5 metre yüksekliğindedir. Taştan ve kerpiçten yapılmış olan bu duvarların kökeni bilinmemektedir.

İnkalar’ın kendilerinin de bir tradisyonu vardır ve buna göre işgalciler güneyden gelmişler ve kendilerini, büyük medeniyetlerini ve güçlü İnka İmparatorluğu’nu kurmuş oldukları dağlara püskürtmüşlerdir. Bazı kalıntıların düşündürdüğü şekilde, bunların bir bölümü Mayalar ile karışmak üzere Meksika’ya göç etmişlerdi. Diğer taraftan yeni keşiflerden elde edilen sonuçlara göre Mayalar, İnkalar’la karışmak üzere güneye doğru göç etmişlerdi.

Konu Cayce’in “okumaları” ışığında incelendiğinde, İnkalar’ın kökenleri hakkındaki tartışmalar enteresandır. Bazı kanıtlara göre İnkalar Pasifik’deki bazı adalara, ta Polinezya’ya kadar göç etmiş olabilirler ( Thor Heyerdahl’ın “Kon-Tiki”si). Ama bunun tersi de olmuş olabilir; ilk Perulular pekâlâ Polinezya Adaları’ndan gelmiş olabilirler.

Diğer yandan Prof. John Rowe’un yaptığı kazılar İnkalar’ın Peru asıllı olduklarını belirtmektedir. “Her şey, İnka medeniyetinin Cuzco Vadisi’ndeki uzun bir gelişme sürecinin neticesi olduğunu ispatlamaktadır ve dolayısıyla bu uygarlığın kökenini dışarıda aramak gereksizdir.” diye yazmaktadır ( Konkistadorlar Zamanında İnka Kültürü).

Bir İnka kabilesi olan Quechuaslar kızılderili idiler ve tipik Amerikan hatlarına sahiptiler. Victor Von Hagen “İnkalar Krallığı” adlı kitabında “Bunlar orta boylu, hatta kısa ve şişman ( tıknaz), büyük elleri olan, ince bilekli, anormal şekilde gelişmiş göğüs kafesine sahip ( yüksek irtifada solumanın neticesi), iyi biçimlenmiş bacakları ve düz ve geniş ayakları olan insanlardı. Kafaları genişti, elmacık kemikleri çıkık, burunları kavisli ve güçlü, gözleri küçük ve badem gibiydi.” diye  yazmaktadır. Bunlardan hâlâ beş milyonu Andlar’da yaşamaktadır.

Bunlar çevrelerine kolayca uyum sağlayabiliyorlardı -ağaç bulunmayan bir çevre- ve ellerinin altında bulunan şeyden, yani taştan yararlanıyorlardı. Tıpkı Meksika’daki Mayalar ve Mısırlılar gibi bunlar da olağanüstü duvarcılardı ve aynı şekilde harç kullanmadan piramitler, tapınaklar, surlar, kaplıcalar ve diğer binaları inşa ediyorlardı. Taş bloklar birbirlerine öylesine sıkıca bitiştirilmiş durumdaydı ki, aralarına bir jilet sokmak bile imkânsızdı. Bu insanların bu eserlerinin seviyesine günümüzde henüz ulaşılamamıştır, ama bunlar Mayalar’ın işleri ile rahatlıkla kıyaslanabilir.

İlk Perulular kıyıdaki düzlüklerde ve Andlar’da yaşıyorlardı. Diğer tüm yaratıklar gibi insan da çevresi tarafından devamlı olarak etkilenir, sonuç olarak birbirinden çok farklı iki tip -en az- insan toplumu gelişti. Kıyılardaki düzlükler kurak çöllerdi ve bunlar doğudan batıya doğru dağlardan gelen ve verimli vadiler oluşturan sellerle yarılıyordu. Bu vadiler insan için doğal bir mesken oluşturuyordu, çünki buralarda av hayvanı bulabiliyordu. Ama Güney Amerika av hayvanı bakımından bir hayli fakirdir ve türlerin sayısı da pek azdır. Bununla birlikte killi ve verimli toprakları, yenilebilir meyveler, tohumlar ve kökler sunmaktaydı.

Zamanla bazı kişiler bitkilerin sağda solda ve uzaklarda aranması yerine bizzat yetiştirilebileceğini öne sürdüler; onlara yol gösteren şey belki de kuşlar tarafından getirilen ya da humus tabakasında keşfedilen tohumlar oldu. Kısa zamanda, av hayvanlarından mahrum vadiler ilk avcıları bahçeciliğe ve sonuç olarak da tarıma zorladı. Başlıca ziraat, tipik Amerikan ürünü olan, mısır yetiştirilmesiydi. Bunun kökeni tam bilinmemektedir ama M.Ö. 3000’e uzanan Maya öncesi mezarlarda mısır tohumlarına rastlanmıştır.

Pasifik’ten Amazon’un kaynaklarına dek tüm İnka İmparatorluğu birinci derecede öneme sahip bir ziraat merkezi oldu. Sebzeler, meyveler, ilâç olarak kullanılan bitkiler burada, dünyanın başka hiçbir bölgesinde görülmeyen biçimde, gayet sistemli olarak yetiştiriliyordu. Bu yetiştirilenler arasında patates, büyük kabaklar, domates, fasulye, fıstık, yeşil biber, papay, kaşu, ananas, kakao, avokado, dut, çilek, vs... de bulunuyordu. Bu ürünler, Avrupa’da bir hayli uzun zamandan beridir yetiştirilmekte ve yenmektedir. Öylesine ki, hepsinin de Amerika’dan gelmiş olduğu unutulup gitmiştir.

Harika çiftçiler olan ilk Perulular ve onların torunları aynı zamanda yetenekli zanaatkârlardı da. G.H.S. Bushel, “Peru ve eski Uygarlıklar” adlı kitabında “Orta Andlar’da yaşayan toplumların en önemli karakteristiklerinden biri, âletlerinin gayet basit olmasına rağmen el işlerine son derece yetenekli olmalarıydı.” diye yazmaktadır. “Dokumaları gayet özel, tipik ve dikkate değerdi. Basit bir dokuma tezgâhından yararlanırlar, keten ve yün kullanırlar, bilinen tekniklerin çoğunu uygularlardı. Çanaklar ve çömlekler gayet ustaca biçimlendirilip resimleniyordu ve tornanın henüz mevcut olmamasına rağmen, sanatsal değeri yüksek vazolar ve mutfak eşyaları yapıyorlardı. Altın, gümüş, bakır alaşımları sanat değeri yüksek biçimde çeşitli yöntemlerle işliyorlardı; ayrıca bronzu işlemeyi de keşfetmişlerdi. Lüzumlu madenler
içinde eksik olan sadece demirdi, ki bu da zaten tüm Amerika’da hiç bilinmiyordu. “Bu zanaatkârlar tahtayı da işliyorlar, sepetçilik yapıyorlar, taşı yontuyorlardı.

Din, Amerika yerlisi üzerinde önemli bir etkiye sahipti; hayat pratikti, din gerçekti. Kişinin kaderi görünmez güçlerce kontrol ediliyordu ve çok sayıda tanrı olmasına karşılık yalnızca bir tanesi, Yaratıcı-Tanrı ya da Tici Viracocha en güçlü olandı. Her tanrı kendine has, özel kudretlere ve fonksiyonlara sahip bulunmaktaydı. Küçük insan, öldüğü vakit küçük tanrılarla yetinmek zorundaydı. Doğumunda olduğu gibi, ölümünde de çok basit törenler yapılırdı. Ölümsüzlüğe inanmaktaydı; hatta hiçbir zaman ölünmediğine inanılırdı, çünki son nefes verildikten sonra ölmüş olan beden yeniden doğmakta ve görünmez güçlerin sahip oldukları kudretlere kavuşmaktaydı.

İnka-öncesi Peru’da ve tüm İnka İmparatorluğu süresince de, dinî ve medenî kanunlar öylesine birbirlerine karışıyorlardı ki, günah olanı suç olandan ayırt etmek çoğu zaman hayli zor oluyordu; görünüşe göre birbirine benziyorlardı. Ama namussuzluk ya da cinayet, birazdan inceleyeceğimiz gibi, belki de sosyo-ekonomik sistem sayesinde hayli seyrekti. İnka milletinin, insanın yeryüzüne gelişine ilişkin bir hikâyesi ve kurtulmak için kaçanların Aztlan ismindeki bir ülkeden gelmiş oldukları bir tufana ilişkin tradisyonları vardı.

Güneş kültü ve güneşin zevcesi ve kızkardeşi olan ay kültü, İnkalar’ın dinlerini teşkil etmişe benzer. Ancak Andlar bölgesini ele geçirdiklerinde bunu imparatorluklarına kattıkları tüm toplumlara kabul ettiremediler, çünki otoriteleri, Büyük Canlandırıcı tarafından İnkalar’ı doğurmak için vazifelendirilmiş olan güneş tanrısının doğrudan evlâdı olarak kabul edilmelerine dayanmaktaydı. Geometriyi, astronomiyi biliyorlar; müzik ve felsefeyi inceliyorlardı.

Yüksek ve asil olan diğer bir tanrı kavramı vardı ve adı Pachacamac idi. “Pachacamac” basit olarak Dünya’nın Yaratıcısı anlamına geliyordu, ama bu isim muhtemelen bir fikri ve daha seyyal duyguları ifade etmekteydi. Garcilaso de la Vega’ya göre ( “İnkalar” adlı eserinde) bu kelime şunu ifade etmektedir: “Ruhun bedene yapmakta olduğu şeyi kâinata yapan.” Bir İspanyol papazı yerlilerin bir triniteye ( üçlem) taptıklarını iddia etmişti: Baba Tanrı, Güneş Tanrı ve Ay Tanrı.

Rahip sınıfının nezaretinde pek çok güneş tapınakları ve güneş saatleri yapılmıştı. Bir hiyerarşi vardı ve ruhanî reis, hüküm sürmekte olan Sapa İnka’nın, yani Büyük İnka’nın yakın bir ebeveyni idi. Kötü davranışlarda bulunmuş kadın ya da erkek, “sözlerle ve fiillerle günah işlemiş olduğunu” halk önünde, bir rahibe itiraf ederdi. Rahip akan suda yıkanarak arınmak zorunda olan ve bunu yaparken hiç şüphesiz bir tür vaftiz ve kurtuluş şekli uygulayan günahkâra, yerine getirmesi için dinî bir ceza verirdi. Kehanette bulunulurdu, Orakller’e (*) müracaat edilir, hayvanlar kurban edilirdi. İnka-öncesi dönemde insan kurban etmenin hayli yaygın olduğu da şüphesizdir.

(*) Orakl: Vahiy, tanrısal cevap. Esası durugörü ve duruişitiye dayalı, şuurlu tesirlerin alındığı, kendi çağına uygun bir medyomluktur.

Ekonomik bakımdan, İnka sistemi, sosyalist bir devletinkine benzemekteydi. Hyams ve Ordish, “İnkalar’ın Sonuncusu” adlı eserlerinde, “Tüm üretim, dağıtım ve değiştirme imkânları yönetimin elindeydi.” diye yazmaktadırlar. Ülke aşırı refah içindeydi ve zamanımızın en korkunç felâketi olan sefaleti tanımıyorlardı. Bu sosyal sistemin, And Dağları’nda yaşayan toplumların İnka yönetimi altına girmelerine yol açan fiziksel şartların bir neticesi olduğu kesin gibidir. Tüm bu bölgenin jeolojik yapısı, toprağının cinsi ve iklimi öyle bir yapıda idi ki büyük birlikler, toplumların ancak katı bir disipline ve bir plâna uyarak beraberce çalışmaları ile oluşabilirdi. Bizim Batılı hür teşebbüs sistemimiz kolayca elde edilebilen ve tükenmek bilmez doğal kaynaklar sayesinde başarıya ulaşabilir; bizler doğanın zenginliğini israf edebilir ve kooperatifleşmeyi ve ihtisaslaşmayı sınırlayabiliriz. Ama Andlar’da yaşayan toplumlar bunu yapamıyorlardı; birlikleri ve zenginlikleri ancak büyük sulama sistemleri inşa ettiklerinde ve ziraate elverişli alanları, dağı ele geçirmek suretiyle genişletebildiklerinde bir gelişme gösterebilmekteydi. Ekili alanlar dağlarda kat kat teraslar hâlinde, dev bir merdiven gibi oluşmuştu. Ve hepsi de sanatçı, becerikli zanaatkâr ve doğuştan mühendis olan ve teknik bakımından bronz çağını yaşamakta olan bu toplulukların yaşadıkları devirde böyle kayda değer çalışmaları tamamlayabilmenin tek yolu sıkı bir şekilde organize olmuş bir cemiyet hâlinde birleşmekten geçiyordu. Allyu, İnkalar’ın temel sosyal birimleri idi. Bu ailelerden oluşan bir klân, beraberce özel bir bölgede yaşayan ve arazileri, çiftlik hayvanlarını ve hasatları ortaklaşa kullanan bir kabileydi. Özel mülkiyet yoktu. Her yerli küçük ya da büyük, köyde ya da şehirde, bir allyu içinde doğmuştu. Başkent olan Cuzyo bile aslında dev bir allyu idi. Bu ortaklaşa ve cemaat hâlinde yaşama biçimini İnkalar icat etmiş değildi; bu, onlardan önce de, Andlar’daki bu ilkel toplumda mevcuttu. Ama İnkalar bunu organize ettiler ve genişlettiler.

Allyu, seçilmiş bir lider ve bir ihtiyarlar konseyi tarafından sevk ve idare ediliyordu. Bu topluluklardan pek çoğu bir nahiye reisi tarafından yönetiliyordu; belirli sayıda nahiyeler bir vilâyet oluşturuyordu ve bunlar sadece İnka Krallığı’na hesap vermekle yükümlü bir yöneticinin otoritesi altındaydı. Topraklar din müessesesi, devlet ve allyu arasında paylaşılmıştı.

Politik bakımdan bu sistem esas itibarıyla teokratik bir sosyalizmdi. Ekonomik bakımdan piramit şeklindeydi. Tabanda emekçi ya da işçi bulunuyordu ve bunlara purik ( pürik) adı veriliyordu. On işçi, seçilmiş bir ustabaşı âmir olarak vasıflandırılacak olan kişiyi seçiyorlardı. On âmir de genellikle köy reisi olan bir efendi seçiyorlardı ve böylece ta 10 000 işçiden oluşan kabilenin reisinin seçilmesine dek uzanmaktaydı. Taşranın ve imparatorluğun “dört parçası”nın yöneticileri, zirvede bulunan Sapa-İnka tarafından tayin ediliyorlardı. 10 000 işçi için 1 300 ustabaşı, âmirler ve ustalar vardı. Bir yerli normal olarak kendi allyu’su içinde doğar, büyür ve ölürdü; kendisini tamamıyla ona adamıştı, ki bu da yüksek bir ruhsallık seviyesinin belirtisidir. Kişinin, topluluğunun yararlarını kendi çıkarından önde tutması, yakınları ile rekabete girişmekten ziyade onlarla işbirliği yapması için dinî bakımdan erişkin olması gerekiyordu. Essenîler, sürdürmüş oldukları, Yahudiler’e ait o birleşik yaşam tarzı ile, İnkalar’ınkine çok benzeyen sosyal bir yapıya sahiptiler. Ama günümüzde, Peru’da, ziraî reformlara ve bazı endüstrilerin ulusallaştırılmasına rağmen elli civarında büyük İspanyol ailesi devlet topraklarının çoğunluğunu kontrolleri altında tutmaktadırlar. Doğal kaynaklar, altın, bakır, gümüş, vanadium, bütünüyle yabancı kuşatıcıların, özellikle de Kuzey Amerikalılar’ın ellerinde değildir.

İnka uygarlığı en parlak dönemini bin yılına doğru yaşadı ve altına susamış Pizzarro’nun 1600 yılına doğru gerçekleştirdiği kanlı istilâdan sonra da ortadan kalktı. İnkalar’ın günümüzde yaşayan bazı torunları, dünyanın en eski milleti olduklarından emindiler. Daima güneşe taparlar ve binlerce yıldır sürüp gelen âdetlere göre göz alıcı festivaller düzenlerler. Büyük medeniyetlerinin kalıntıları ve kaldırımları merak uyandırıcı basamaklara sahip yollarının bazı kısımları hâlâ varlıklarını korumaktadırlar. Bu yolların, tıpkı Mayalar’da olduğu gibi yalnızca dinî tören geçitleri için inşa edilmiş olduğu varsayımı haricinde, ne için yapılmış olduklarına ve ne şekilde kullanıldıklarına dair bir açıklama getirilememektedir.

Cayce Dosyalarından Aktarmalar

Afetler sırasında kıtadan kaçan Atlantisliler’in ilk göç ettikleri ülkelerden biri de o devirde Og veya Oz, ya da On adıyla bilinen Peru idi. Bu, Güney Amerika’nın sularla kaplanmamış yegâne önemli bölgesiydi ve Lemurya asıllı esmer ırktan olan ve Ohums ( Ohumlar) ya da Ohlms ( Ohlmlar) adıyla bilinen, bir kabile tarafından istilâ edilmiş durumdaydı.

Lemurya ya da Mu, ilk tufan esnasında Pasifiğe gömülüp gitmişti. Ohlmlar, kıtalarının alçak toprakları M.Ö. 50700’e doğru sulara gömüldüğü sırada ve güneyden gelmişlerdi. Topluluklarını ülkenin kuzeyine yerleştirdiler, evler yaptılar ve Mu Tapınakları inşa ettiler. Gruplarında rahipler, rahibeler, öğretmenler ve çalışanlar bulunuyordu. Sulh içinde yaşamakta olan bir milletti.

Bölgede doğal kaynaklar, altın ve kıymetli taşlar keşfettiler ve kısa zamanda becerikli zanaatkârlar durumuna geldiler. Müzik ve resim sanatında mükemmel seviyeye ulaşmışlardı ve ayrıca, seramik boncukları ipe diziyorlar, süsler ve mücevherler yapıyorlardı. Din sadece bir iman meselesiydi, bir yaşam biçimiydi ve bazıları insanın kâinat ile olan ilişkisini mükemmel şekilde anlıyorlardı. Mu Tapınağı’nda adak olarak en kusursuz hasatlar ve hayvanlar sunulmaktaydı.

Halk bir hükümdarlar hanedanı tarafından yönetilmekteydi; bunların en azından biri kadın oluyordu ve her birine Büyük Ohlm adı veriliyordu. Ancak, son hükümdarlık esnasında çıkan bir isyan, yeni demokratik prensiplerin ve bir halk yönetiminin kurulmasına yol açtı. Bu isyan hiç şüphesiz ki birtakım felâketleri de beraberinde getirdi, bir süre kan döküldü, zulüm ve gaddarlıklar yapıldı, sefalet çekildi; ancak yeni bir sosyo-ekonomik sisteme de hayat verdi. Bu yönetim, tüm dünyanın gelecekteki idare sistemleri üzerinde çok daha üstün ve hayal bile edilemeyecek bir etkiye sahip olacaktı. Kastlar ve sınıflar hâlâ daha mevcutturlar, ama zenginliklerin “sağlıklı olanlarla hasta olanlar, güçlüler ile zayıflar” arasında yeni bir bölünmeye tâbi tutulması da söz konusuydu. Pek tabiî ki bu felsefeyi reddedecek ve bununla mücadele edecek kişiler de hemen hazırdı.

Atlantisliler ve On ile Og’dan gelen güney milletleri buraya ulaştıklarında büyük değişiklikler oluştu. Son adalardan, yani kuzeyde Poseydia ve Eizen, doğuda Aryaz, güneyde Latinia Adaları’ndan gelen Atlantisliler yalnızca ülkelerini kaplayan sulardan değil, aynı zamanda Bir Yasası’nın Çocukları ile Belial Oğulları arasındaki iç savaştan da kaçıyorlardı. Bu her iki tarafın da mensupları Peru’nun yüksek topraklarında barınacak yerler aramaktaydılar; bunlara bir de güney halkları eklenince zaten karışık olan durum giderek daha da karışıyordu.

Bu devirde, Ohlmlar’ın Ülkesi, kendisini cinsel aşırılıklara kaptırdığı için giderek düşen zayıf bir lider tarafından yönetiliyordu. Atlantisli istilâcılar çatışmalara ve ayaklanmalara yol açtılar, ama Büyük Ohlm’u devirmeyi ve sürgüne göndermeyi de başardılar ki, bu da onlara halkın desteğini sağladı ve tüm bölgeye yerleşmelerine yardım etti.

Atlantisliler otoritelerini idarenin içinde de kullanıyorlar, tarımsal ekonomi ve dinî dogmalarla da meşgul oluyorlardı. Daha modern tarım metotları oluşturuldu ve maden ocaklarındaki çalışmalarda büyük gelişmeler kaydedildi. İçlerinde daha büyük kaidelere dayalı yeni ayinlerin yapıldığı yeni tapınaklar inşa edildi.

Sosyal ve demokratik devlet gelişti. Halkın refahı her şeyden önde geliyordu, çünki İnka liderleri hükümdardan çok, birer vasi durumundaydılar. Kastlar yok oldu, eşitlik kuruldu. Halkın maddî ve eğitime dayalı ihtiyaçlarını karşılamak üzere ortak evler ve depolar yapıldı. Bununla beraber, her zamanki gibi, zenginlik ve kudret tutkunu bazı Atlantisliler diğerlerini köle etmenin yollarını aramakla meşguldüler.

Sonuç olarak İnkalar’ın ahlâkında düşüşler başladı. Güneş kültü, dinî ayinlerde ve insan kurban etmelerde kendini gösterdi. Altın ve kıymetli taşların biriktirilmesi, bunların sonunda para gibi kullanılmalarına yol açtı. Hırslı ve otorite düşkünü Belial Oğulları tapınakların en dinî olanına fesat getirmekte gecikmediler.

Bu arada, yeni ürünler kullanılıyor, yeni enstrümanlar icat ediliyor ve eski olanlar da geliştiriliyordu. İnce kumaş, işleme, sepetçilik, çanak-çömlekçilik, madenlerin işlenmesi ortaya çıktı. Altın, bakır ve kıymetli taşlar önemli miktarlarla topraktan elde ediliyor ve böylece ülkenin zenginleşmesini sağlıyordu.

Orta Amerika’daki Atlantisliler uzun yıllar boyu sürekli olarak Peru ile Yucatan arasında yolculuk ederek Og’a ve On’a gelmeye devam ettiler. Ohlmlar giderek kaybolmaya yüz tuttular. Kızıl ve esmer ırklar tıpkı kültürleri ve dilleri gibi birbirleriyle karıştılar. Her şeye rağmen büyük İnka ulusu işte bu büyük insanlık potasından ortaya çıktı. “Dağlardaki duvarları” ve “kanalları” yapanlar İnkalar idi ve çağımıza dek ülkeye hâkim oldular.

Böylelikle, Atlantisliler’in gelişleri Ohlmlar’ın kaybolmalarına ve İnkalar’ın doğmasına yol açtı. Ülkelerinden kaçan bazı Ohlmlar Yucatan’a sığındılar ve burada büyük kalabalıklar hâlinde göç etmiş olan Poseydialılar’la birlikte yeni Maya Krallığı’nın kurulmasına iştirak ettiler. Bazıları da kuzeye doğru, günümüzdeki Birleşik Devletlerin güneybatısına kadar -Amozon, New Mexico, Nevada- uzandılar ve bölgedeki mağaralarda yaşayan Lemuryalı ya da Atlantisliler ile karıştılar. Ohlmlar millet olarak yeryüzünden silindiler. Tarih bakımından onlar hakkında hiçbir şey bilinmemektedir ve günümüzde onların isimlerini hatırlatacak hiçbir şey kalmamıştır.

Cayce’in “Okumaları”ndan Aktarmalar

“Varlık, günümüzde Peru adı verilen bu ülkede, o devrin halklarını, topraktaki unsurları insan tarafından kullanılacak hâle getirme konusunda eğitmekte olan Ohlmlar arasında bulunuyordu. Bu yüzden varlığın şimdiki enkarnasyonunda mücevherler, kıymetli taşlar ve parıldayan bu şeyler özel bir çekiciliğe sahiptirler; bu arada, bunları biriktirmesi endişe verici boyutlara varmış durumdadır.” ( 2731-1)

“Varlık, Peru adı verilen bu ülkede, İnkalar’ın ve Poseydia halklarının gelişlerinden önceki Ohlmlar devrinde, ayaklanmaları başlatanlar ve daha sonra halkı büyük ölçüde şahsî arzu ve isteklerini tatmin etmeye zorlayanlarla birlikte olan bu hükümdarlık evinde ya da hükümdarlığın ortağı olan evde bir prenses idi. Bununla birlikte varlık yüksek bir ruhsal yapıya sahipti, bir hayli gelişmiş bir insandı ve bu devir boyunca bunu kaybetmedi ve daha da kazandı.” ( 1916-5)

“... Bu yaşamından önce, varlığın Peru Ülkesi’nde kendisini etkilemekte olan diğer kişiler yüzünden aşırı dinî gayret göstererek hataya düşmüş olduğunu görmekteyiz! Varlık kendi kendisiyle meşguldü ve kitlenin yararını düşünmüyordu.” ( 949-11)

“Bu yaşamından önce, varlık, adalara ayrılmasına neden olan ilk tufandan sonraki sıkıntılı dönemde, günümüzde Atlantis adı verilen bu ülkede yaşamaktaydı. Varlık, tek tesirin, ya da insan ile yeryüzünde tezahür etmekte olan Yaratıcı Güçler’in ilişkisi olarak bilinen güçlerin oğulları ile mücadele eden Belial Oğulları’nın taraftarlarındandı. Bununla beraber, tahrip oluş sırasında varlık kendini yararlı bir faaliyete verdi. Bu bölünmeler meydana geldiğinde, varlık diğer ülkelere gitmek için bu topraklardan kaçmaya çalışanlar arasında yer almıştı; ve bu faaliyetleri günümüzde Orta Amerika denilen yere getirdi. Bu enkarnasyonu boyunca varlık, yaşamının sonlarına doğru, İnka ulusunu meydana getiren aktif güçlere, yönetim düzeninde ikinci kişi olarak katıldı ve yaşamının son bölümü süresince rahip oldu.”(670-1)

“... Günümüzde Peru’nun denilebilecek olan bu topraklarda, çok daha sonra İspanyollar tarafından yapılan değil, Maya veya Yucatan Ülkesi’nden olanlar arasındaki bölünmeden dolayı meydana gelen ve zulmün hüküm sürdüğü bu devirde... Burada, varlığı bir rahip, ya da kralın veya büyük rahibin oğlu olarak görmekteyiz, ama tam bir otoriteyi elinde bulunduran bu enkarnasyondan yararlanamıyor. Bununla beraber varlık, grupların etkinliklerinin pek çoğundan haberdardı; bu ilgisi yalnızca tüm bedensel ihtiyaçlar için kurulmuş olan ortak kullanıma açık depolar ile ilgili olarak halkın yararı için değil, ayrıca ruhsal ve zihinsel uygulamalarla da meşgul olmak şeklindeydi. Çünki o devirdeki yönetim şekli böyleydi ve varlık bu depolardan ya da evlerden birini yönetmekle vazifeliydi; halbuki ailesinde senyör durumuna gelip yakınlarını köleleştirmek amacını güdenler vardı... Varlığı, bundan önce de Peru topraklarında ancak başka bir bölgede, daha çok Atlantis’in ve ayrıca On ya da İncal Ülkesi (*) durumuna gelecek olan ülkenin bir kısmını oluşturan bölgede yaşarken... ve Bir Yasası Çocukları’nın faaliyetlerine katılırken görmekteyiz. Burada varlığı grupların çok çeşitli etkilerinin birleştirilmesi için sürdürülen faaliyetlere çok iyi uyum sağlamış olarak görüyoruz. Çünki varlıkta lisan ve grup hâlinde çalışma yeteneği vardı. Bu, varlığın enkarnasyonlarının bir bölümünü oluşturduğu için, varlığın günümüzdeki enkarnasyonunda çeşitli dilleri konuşma ya da lehçeleri tanıma ve insan gruplarının yöresel hayat şartlarını bilmenin özel bir alâka konusu teşkil ettiği görülmektedir.” ( 1637-1)

(*) İnkal okunur.

“Varlığın, Peru adı verilen ve Ohlmlar’ın egemenliğinin son bulduğu bu ülkede Atlantis’ten gelmiş ve halklara evleri ve tapınakları inşa etme ve süslemede yardım etmiş olanlar arasında bulunduğunu görüyoruz. Varlık, güneş kültünü ve güneşe ait güçleri, adak olarak insan kurban etmeye varıncaya kadar ülkeye soktu; çünki varlık, bu ülkede, o devirdeki ilk insan kurban edilişini yöneten ve güneşin ilk büyük rahibesi olan kişi idi. Ruhunu önce yitirmiş, sonradan yaptığı bir hizmet ile yeniden kazanmıştı. İsmi Rariru idi.” (2887-1)

“Bu enkarnasyonund, varlık, daha sonra incallar adı verilecek olan, Kayıp Kabileler, Atlantis Ülkesi’nin halkları, Lemurya Ülkesi’nin batısından gelmiş olan halklar içinde bir rahibe idi. Bunların tüm faaliyetlerine iştirak ediyordu ve bu da günümüzdeki enkarnasyonunu etkilemektedir. Çünki madenler, cam, çanak, çömlek, dokuma..., bunların ikamet edilen yerlerde sadece ihtiyaç için değil, eğlence ve kült için de kullanılmaları ve uygulaması, bu faaliyetleri birbirinden ayırmaya çalışan varlığın ilgisini çekiyordu. Eski zamanlarda, ya da pek çok eski enkarnasyonlar esnasında herkes birlikte yaşıyordu. Varlık bir ayrılık istiyordu, ama bu kendisine sıkıntı getirdi.” ( 1159-1)