EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - 1998 VE ÖTESİ - BÖLÜM 15

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%206.jpgMODERN AMERİKAN KRİZİ

Birleşik Devletler’in geleceği hakkında Edgar Cayce’in söyleyecek pek çok şeyi vardır. Tarihin çarkları dönmeye devam ederken insanlık da hızlı bir şekilde yeni bir devre geçmektedir. Bizler şimdi bir geçiş dönemi yaşamaktayız: “Bu zamanlar sona ermektedir. Doğrular yeryüzünün mirasçıları olacaklardır.” denilmektedir “okumalar”da...

Ancak bu öyle pek de kolay olmayacaktır; tam tersine, insanların ruhlarını sınayacak olan bir anlaşmazlıklar, talihsizlikler ve felâketler dönemine girmekteyiz ve “pek çokları telef olup gideceklerdir”. Ancak incinin de, istiridyenin içindeki sürtünmeler ve karışıklıklar neticesinde oluştuğunu unutmamak gerekir. Terslikler olmadan gelişme olmaz.

Sık sık tekrar etmekte olan tarih bizlere her güç için bir karşıt-güç bulunduğunu, her negatif için bir pozitif bulunduğunu öğretmektedir. Bu, insanoğlunun tekâmül sürecinin bir parçasıdır.

1998’de yeni bir çağın başlayacağını Cayce 1930’larda söylemişti. O zamandan bu yana diğer birtakım kaynaklar da hemen hemen aynı tarihi öne sürmüşlerdir. Amerikan Sanatlar ve Bilim Akademisi gibi Ortodoks bir topluluk, Batı toplumunun 2000 yılındaki geleceğini araştırmak üzere bir komisyon kurmuştu, çünki o senenin yeni ve önemli bir “kırılma sistemini” başlatacağını düşünmektedirler. Bildiri panoları şimdiden tüm kavşaklara dikilmiştir.

Sosyal bilimler profesörü olan Henry Winthrop: “Batı -ve özellikle de A.B.D.- büyük bir ekonomik zenginlik yaşayacaktır. Pratik olarak şundan eminiz ki, 2000 yılına doğru önceden de görmekte olduğumuz gibi otomasyon, ordinatörler ve gerçekleştirilecek olan diğer teknolojik gelişmeler sayesinde tam bir bolluk yaşanacaktır.” diye yazmaktadır.

Yazar büyük ve hassas bir sorun olan dağıtım hususundan ( en başlıca sorun) söz etmemekte ancak insanların “eğitime, kültüre, şuurun ufuklarını genişletmeye ve dinî bilgilerin araştırılmasına” daha fazla zaman ayırabileceklerini iddia etmektedir. Tüm bu faaliyetler sanatların, bilimlerin, matematiklerin incelenmesini; yeni mimarî formların ve toplu çalışma biçimlerinin, yeni sosyal kurumlar hususunda daha gerçekçi ve deneysel bir tutumun araştırılmasını içermektedir.

Ütopya! diye haykırmaktadır bazıları. Belki de öyledir. Ancak pekâlâ da mümkündür ve hiç şüphesiz arzu da edilmektedir. Şimdiden, pek çok şeye yeni bir görüş ile yaklaşılması nesiller arasında bir hendek   -bir bilgi hendeği- oluşmasına neden olmuş ve gençlerle daha az genç olanlar arasında sunî bir duvar yükselmiştir adetâ. Gençliğin değerini takdir etmemek gibi trajik bir hataya asla düşmemeliyiz ve bunun yerine, yaşlı nesilin günümüzün gerektirdiği beceriyi mi göstermeyi başarabileceğini, yoksa bunun yerine, bugünün gençliğinin pek gerçekçi olmayan bir öğrenci kuşağından ibaret olduğunu ileri sürerek sahip olduğu materyalist değerleri empoze etmeyi mi sürdüreceğini kendi kendimize sormalıyız. Ayrıca yine kendi kendimize öz idealimiz doğrultusunda yaşayıp yaşamadığımızı da sormalı, hatalarımızın şuuruna varmalıyız.

Evet, gençler başkaldırmaktadırlar, çünki seks ve uyuşturucu konusuna bakışları ne kadar hatalı olursa olsun, bu isyanlarının temelinde iki yüzlü bir toplum tarafından aldatıldıkları şeklindeki izlenimleri yatmaktadır. Örneğin, evde ve kilisede onlara başkalarının mülkiyetine ve haklarına saygı göstermeleri öğretilmektedir. Büyüdüklerinde ve asker olduklarında ise onlara bu kez tahrip etmeleri ve öldürmeleri öğretilmektedir. Dolayısıyla vicdanî sebeplerden ve inançlarından ötürü askerlik görevlerini yapmaktan kaçınır ve askerlik cüzdanlarını yakarlar. Üstelik, kendilerinden öncekilerin mahrum oldukları bir kardeşlik duygusuna ve bir beden anlayışına sahiptirler. Onlar, üstünde durulması gereken ilk nesli temsil etmektedirler.

Pek tabiî ki, Yeni Çağ’a girilmeden önce çözümlenmesi gereken başka ihtilâf alanları da mevcuttur. Toplumumuzda fakirliğin maliyeti çok yüksektir. Tıpkı Gunnar Myrdal’ın söylediği gibi: “Amerika, yaşlı insanlarına, çocuklarına, hastalarına ve sakatlarına ekonomik güvence sağlama söz konusu olduğunda, en büyük işsizlik ve meskensizlik yüzdesine sahip olan yegâne zengin ülke olarak kalmak istememekte ve en cömerti olmaktadır.”

Çağımızın en acı tuhaflıklarından ve çelişkilerinden biri de belli bir azınlık için onca zenginlik ve çoğunluk için de onca sefalet olmasıdır. Ahlâkî ve manevî sebeplerden ötürü yaşamaya ve başkalarının da yaşamasına imkân tanımaya ihtiyacımız vardır ve bu gayet normaldir; ancak modern felâketlerle, yani şiddetle, cinayetlerle, vergi kaçakçılığıyla, yalanla, enflasyonla, deliler gibi dolar peşinde koşan zengin bir toplumun düşüşünü açığa vuran fiyat artışlarıyla da savaşmak zorundayız. Amerikan toplumunu ezen kötülükler herkesçe malûmdur, ancak bunların altında yatan sebepler daha incedir.

Soğuk savaşın nedeni askerî değil, sosyal ve ekonomik sorunlardır: Uluslararası pazarlar, doğal kaynaklar, az gelişmiş ülkelerin hâkimiyet altına alınması, zengin ulusların hegemonyası, halkın sosyal güvenliği gibi... Komünizm tehdit değil, bir kafa tutmadır. Gerek cevaplanması gereken soru kapitalizmin sosyalizm ile rekabet edip edemeyeceğidir. Yoksa silâhlara sarılması mı gerekmektedir?

Cayce, Büyük Savaş sırasında tam iki kez, gizlice Washington’a davet edildi; Woodrow Wilson’ın hazırladığı barış antlaşmasının on dört noktası, tıpkı yine kendisine ait olan Uluslar Cemiyeti konusundaki projesi gibi, “okumalar”ın felsefesini yansıtmaktadır. Bu iki adamın birbirlerine neler söyledikleri bilinmiyor ancak, daha sonraya ait bir “okuma”, Wilson’ın düşünülenden çok daha spiritüalist bir insan olduğunu ortaya koymaktadır. “İsa’nın ruhu barış masasına oturmuştu.” demişti Cayce. Wilson’ın biyografileri bunu doğrulamaktadır. Belial Oğulları’nın şiddetli muhalefeti Wilson’ı mezara götürdü, 14 noktayı güçsüz bir hâle koydu ve Uluslar Cemiyeti’ni de ortadan kaldırdı. Karma! Müttefikler bunun bedelini İkinci Dünya Savaşı boyunca ödediler.

O zamandan beri de ulus dejenere oldu. İdareciler buna rağmen halktan, kendilerinin göstermeyi başaramadıkları yüksek bir maneviyat göstermesini istemişlerdir. Bu da gerçekleşmesi imkânsız bir ütopyadır.

Tüm bunlar, bazı kişilerin hırsından kaynaklanmaktadır. Silahlar imal etmek, şiddet filmleri ve porno edebiyatı yapmak gayet “kârlıdır”; halkı bin türlü yollarla dolandırmak amacıyla değersiz toprakları ve hisse senetlerini satarak fiyatları yükseltmek gayet kazançlıdır. Kurtların başıboş kalmış oldukları bir ortamda kurbanların isyan ve haykırışlarına şaşmamak gerekir elbette!

Küçük ve dürüst tüccar, tıpkı aileden gelen tarlalarını süren çiftçi gibi giderek kaybolmaya yüz tutmuştur. Büyük, güçlü ve vicdandan yana nasibini almamış anonim kuruluşların saldırıları karşısında hürriyetin ve ahlâkî temizliğin yaşama şansları pek azdır.

Kapitalizm intihar etmekle meşguldür. Gerek oto-disiplin ile, gerekse de mecburiyet ile kendini yenilemeyi başarabilecek midir, ya da bunu isteyecek midir? Hür teşebbüsün, herkesin yararına daha iyi hizmet etmek ve kendini değiştirebilmek için yeterli zekâyı gösterebilmesi mümkündür, ancak bu muhtemel gözükmemektedir ve maalesef bu güveni de vermemektedir.

Üniversitelerdeki öğrenciler tüm bunları, kendilerinden öncekilerden çok daha iyi anlayabilmekteler. Ortada dönen oyunun gayet iyi farkındalar. Arherst Üniversitesi’nden Prof. Calvin H. Plimpton, Başkan Nixon’a yazdığı bir mektupta, kampusunun görüşlerini gayet kısa ve öz bir biçimde şöyle ifade ediyordu: “Yöneticilerimizin sosyal sorunları en etkin biçimde çözmeye gayret edecekleri zamana kadar, gerekli değişimlerin getirilmesi maksadıyla, gençlerin ve insanlık için kendilerini adamış olanların ruhlarında meydana gelen o alt üst oluşları anlatabilmek için sesimizi yükseltmemiz ve bunu sürdürmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Üniversitedeki karışıklık ve sıkıntıların büyük bir bölümü, Amerikan rüyası ile hakikat arasındaki uçurumdan kaynaklanmaktadır.”

Bunun çaresi nasıl bulunacaktır?

Yeni nesile ilişkin ilk ifadeler, Cayce tarafından 1917 ile 1920 yılları arasında doğanlar için verilmiş “okumalar” da yer alıyordu. Bunların çoğu, günümüz dünyasına, kesin bir amaç taşıyarak yeniden doğan Atlantisliler’den oluşuyordu. Deneyimli, gelişmiş, sahiplenme duygusu taşıdığı ölçüde de saldırgan olan bu ruh varlıklarının biraraya toplanmış olmaları bir grubun ya da ulusun “karma”sını temsil ediyor gibidir. İçinde bulunduğumuz çağ onlara, Atlantis’in çöküşünden buyana ilk kez benzer şartlar altında bazı sorunları çözümleme fırsatını sunacaktır.

Bu insanlar yeni bir ahlâk anlayışı getirmektedirler ve varlıkları dünyanın sayısız bölgesinde kendini hissettirmektedir. Bedensel güçleri ve yüksek anlayışları, tarihleri, geçmişleri, şuuraltına depolanmış bilgileri tüm yeryüzündeki toplumları değiştirecektir. Bazı ülkelerde daha şimdiden bunu yapmaya teşebbüs etmişler ve bazen başarılı da olmuşlardır. Güney Kore gençliği bir despotu, Syngman Rhee’yi 1960 yılında devirirken, bunu yapan ilk gençlik olmuyordu; Castro da benzerini 1958’de gerçekleştirmişti.

“Okumalar”a göre, “Geçiş dönemi 1958 ile 1998 arasında yaşanacaktır. Bu dönemin sonunda Yeni çağ başlayacaktır.” ( 364)

Dünya küçüktür ve günden güne de insan için ufalmaktadır. İnsan nüfusundaki patlama faydalıdan çok zararlı olacağa benzemektedir ve zaten de feryatların yükselmesine neden olmaktadır. Kaza sonucunda değil, tam tersine maksatlı olarak meydana geldiği şüphesizdir. Hükûmetleri, asırlardan beri kenara itilmiş sosyal ya da ekonomik sorunlara eğilmeye mecbur etmekte ve bir önceki kuşağın daha hayal bile edemediği değişiklikler meydana getirmektedir.

“İnsanın, tüm sorunları için gördüğü tek çözüm iktidar, para gücü ve mevki idi. Bu asla Tanrı’nın istediği değildi ve hiçbir zaman da olmayacaktır. Çünki insan, zirvedeki mevkileri işgal edenlere değil, genel olarak tüm insanlığa hizmet etmek zorundadır.” ( 364)

Aşağıdaki pasaj, grup karmasına, önceki bir fiili telâfi edici reaksiyona iyi bir örnek teşkil etmektedir: 1932 yılında Cayce şöyle diyordu: “Avrupa, iskambilden bir şatodur. Birkaç sene önce, güçlü milletlerin, başkalarının halklarına saygısı olmayan bir azınlığın arzularına ve bencilliğine boyun eğdiği görüldü. Bu milletlerin fertleri tekrar bedenlenmektedirler ve Avrupa’nın ve dünyanın pek çok ülkesinin etine batmış birer diken durumundadırlar.” ( 364)

Sorulan bir soruya verilen cevap, tekrar doğmakta olan bu milletin Rus halkı, ve hiç şüphesiz çarlar döneminin en çok ıstırap çekmiş varlıkları olduğunu ortaya koydu.

“Değişimlerin meydana geleceği, dinî fikirlerde bir tekâmül veya devrim şeklinde değişikliklerin oluşacağı şüphesizdir. Bu, Rusya’dan gelecektir, ancak bu komünizm olmayacaktır, HAYIR! Daha ziyade onun temelinde yatan, İsa’nın öğretmiş olduğu, o nun komünizm anlayışı gerçekleşecektir.” ( 425-5)

Bu pasajın kesin anlamından emin olamıyoruz. Küçük çocuk İsa’yı yetiştiren Essenîler topluluk hâlinde yaşıyorlar ve tüm mallarını paylaşıyorlardı. Resullerin işlerinde bap 2:4 ve bap 4:32’de malların bu ortaklaşa oluşuna değinmeler vardır. Bununla birlikte, bunun “temeli”, bir grubun bireyleri arasındaki birliği daha güçlendiren kardeşlik ruhu olmalıydı.

1934’de Cayce şöyle söyledi: “Şayet daha sıkı bir kardeşlik, dostluk ve komşusunu da kendi gibi sevme fikrini kabul etmeyecek olursak, uygarlık batıya doğru göç edecek ve lânetler yağdırılmış bir millet olan Moğollar yeniden yükseleceklerdir.” İnsanların ve ulusların birbirlerine tâbi ve muhtaç oluşlarını da şöyle ekleyerek açıkladı:

“Tüm yeryüzündeki insanların yaptıkları işlerde, dünyayı, bazı insanlara ait olarak değil, tüm insanlığın ortak malı olarak ele almanın gereği kendini göstermiştir ve göstermektedir.” ( 3976)

İhtiyaçlar büyüktür; zaman da kısıtlıdır. Uyarı herkes içindir ve bilhassa da, “sermayenin kontrolünü yönetenler ya da elinde bulunduranlara” yöneliktir. Cayce hiçbir zaman tarih belirtmedi, ancak 1940 yılında bazı malûmatlar verdi: “Okyanusun sayısız adası, toprakların birçoğu, ne insandan ne de şeytandan korkmayanların, ancak tersine en güçlü olanın hakkını övenlerin hâkimiyetine girdiğinde... ( varlığın) ülkesi, kardeşin kardeşle savaştığı o devirdeki gibi kan aktığını görecektir.”

Bu ifade, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan kontrolüne geçen Pasifik’teki 2000 adayı ve Lâtin Amerika’daki ya da Asya’daki bazı ülkeleri mi imâ etmektedir acaba? Bu durumda zaman hayli kısalmış demektir.

Sovyetler Birliği hakkında 1933’de söylenenler de hayli çarpıcıdır: “Rusya’nın dinî gelişiminden dünyanın büyük umudu ortaya çıkacaktır. Böylece bu varlık ya da grup, derece derece, meydana gelen değişimlerden ve dünyanın hâkimiyet altına alınmasına ilişkin şartların son kez oluşturuluşundan en büyük faydayı sağlayacaktır.” ( 364-Sa 3)

Bu beyanat ancak 1944’de aydınlatılmıştır.

“Dünyanın ümidi Rusya’dan doğacaktır, ama bu komünizm, bazen de bolşevizm adı verilen şey sayesinde olmayacaktır, hayır! Hürriyetten doğacaktır, hürriyetten; her insan için benzeriyle beraber yaşama hürriyetinden. Prensip doğmuştur. Kristalize olması için seneler gerekecektir, ancak dünyanın ümidi yeniden, bu kez Rusya’dan ortaya çıkmaktadır. Bunu yöneten nedir? Parası üzerine ‘Tanrı’ya güveniyoruz.’ yazmış olan ulus ile ( A.B.D.) dostluktur!” Ve daha ileride şunu okuyoruz: “... Çünki, yarın Çin uyanacaktır!’”

Çin giderek tahrip olmakta olan bir kapitalizmin yükünü üzerinden atarak uyandı, ancak maalesef Çin halkı diğer bir otokrasi şeklinin boyunduruğu altına girdi. Onun tekâmül edeceğini yine de ümit edebiliriz.

A.B.D. ve S.S.C.B. yıllardan beri birbirlerine yaklaşmaktadırlar. Bir sükûnet ve anlaşma ortamının gerçekleşmesi kimseyi şaşırtmayacaktır. Yeni düşmanın adı korkudur. Büyük sebep, barış ya da korku olabilir, ancak son neticeler aynı olacaktı: Daha  geniş seviyede ve barış içinde bir beraberlik. Sovyetler Birliği yavaş yavaş sağa doğru kaymaktadır; Birleşik devletler de, 1930’dan beri ağır ağır sola doğru meyletmektedir. Her iki ulus da, özel isteklerini tatmin edebilmek için ellerindekinin en iyisini birbirlerine ödünç vereceklerdir. Politikadan ayrı olan ekonomik sistemler, engelleri daha kolay aşabilmektedirler. Ve şeytanları birer aziz hâline dönüştürmeyi biraz daha iyi bilmektedirler.

Maalesef Amerika’nın dertleri başlamıştır; politik, sosyal ve ekonomik krizler patlak verecektir. Cayce dosyasına göre, 1958 ile 1998 arasındaki dönem, batı yarımküresinin ve bilhassa kuzey Amerika’nın coğrafyasında önemli değişiklikler meydana getirecektir. Birleşik Devletler’in şekli değişecektir.

Adının açıklanmasının istemeyen ünlü bir jeolog, “Edgar Cayce’nin ‘okumaları’ndan elli kadarının incelenmesinin, ‘okumalar’ tarafından verilen bilgilerin hem mantıklı, hem de mümkün olduğunu ortaya çıkardığını” belirtmişti. “Yalnızca bazı ayrıntılar, günümüz biliminin olguları ile uygunluk göstermektedir; geriye kalanların büyük bölümü yeryüzünün tarihine ait günümüzde kabul edilen fikirlere ters düşmektedir.”

Yazar şöyle devam ediyor: “Bu dönemde gerçekleşeceği bildirilen sayısız doğal felâketler, üniformitarizme (*) ait jeolojik verilere uymamaktadır. Yine de, ‘okumalar’da, 1928 ile 1958 arasındaki dönemde olacağı önceden bildirilen bazı hadiselerin gerçekleşmiş olması hayli enteresandır. Örnek olarak California’da 22 Ekim 1926’da meydana gelen bir depremi, 1926 senesinin 15-20 Ekim tarihleri arasındaki şiddetli fırtınayı; California’da 1926 ve 1950 yılları arasında meydana gelen yeni yer sarsıntılarını gösterebiliriz.”
......................................................................................
(*) Anî olmaktan çok, derece derece meydana gelen değişimler.

1934 yılında, Cayce şöyle bildiriyordu: “Yeryüzünün pek çok bölgesi alt üst olacak. İlk bölüm süresince ( 1958-1998) Birleşik Devletler’in batı kıyılarının fizik görünümünde değişiklikler meydana gelecek. Groenland’ın kuzeyinde körfezler ve su akımları belirecek. Karaibler Denizi’nde yeni kara parçaları su üstüne çıkacak... Güney Amerika, kuzeyinden güneyine kadar sallanacak ve Antarktika’da, Ateş Ülkesi’nin kıyıları açıklarında kara parçaları belirecek ve denizi kabarık bir boğaz meydana gelecek.” ( 3976-15)

1959 senesinde, A.B.D. Jeodezi (*) Dairesi, Macellan Boğazı’nı kuzeyinde, Amerika Kıtası’nın en güney ucunda daha önce hiç yer sarsıntısı olmamış bir bölgede önemli bir deprem meydana gelmiş olduğunu rapor etti. Şili, California ve Alaska’da yer sarsıntıları olmaktadır. Yoksa bunlar gelecekteki olayların habercileri midirler?

“A.B.D.’nin batı kıyısındaki, aynı zamanda doğu kıyısındaki ve orta kısmındaki çok sayıda bölge altüst olacak. Önümüzdeki yıllarda Atlantik ve Pasifik’te karalar belirecek. Ve pek çok ülkenin kıyı bölgeleri sulara gömülecek. İçinde bulunduğumuz devre ait ( 1941) pek çok savaş alanları bile batıp gidecek. New York şehrinin çevresindeki kıyı parçalarının ve hatta bizzat şehrin kendisinin büyük bölümü kaybolup gidecektir. Ancak bu, diğer bir nesilde meydana gelecektir; halbuki Carolina ve Georgia’nın güney kısımları çok daha erken bir zamanda batacaktır.” ( 1151-11)

Birkaç seneden beri, Kanada’nın doğusunda, New England’da ve New York Eyaleti’nde yer sarsıntıları giderek artmış durumdadır. En azından bir sismolog, Harward’dan Don Leet bu işten epeyce endişe duymaktadır ve bu yüzyılın bitiminden önce ülkenin doğu kıyısında büyük bir deprem olabileceğini düşünmektedir. Carolina ve Georgia’ya ilişkin fazla malûmat olmamasına rağmen 1959’da yapılan sondaj, Savannah bölgesinde toprak yüzeyinin 1933’ten bu yana sekiz santimetre alçaldığını ortaya koymuştur.

“Büyük Göller’in suları Meksika Körfezi’ne dökülecektir ve bu iş çok sözü edilen o su yolu ( Sain-Laurent) vasıtasıyla olacaktır. Bununla beraber, Ohio’nun, İndiana’nın ve İllinois’in en büyük bölümleri felâketten kurtulacaktır.”
.....................................................................................
( *) Jeodezi: Yerkürenin biçimini ve boyutlarının ölçümü ile uğraşan bilim dalı.

Cayce’in de günün birinde bahsetmiş olduğu “kutupların yeniden yer değiştirmesi” hadisesinin, büyük Göller’in sularının Mississippi Vadisi’ne doğru çekilmesine ve belki de, Nil ya da Amozon’a eşit yeni bir nehrin oluşmasına yol açması kuvvetle mümkündür. Bu olgu doğrulanmıştır, zira göllerin güneybatıya doğru yüz senede altı santim kadar kaydıkları saptanmıştır.

“Tüm ülkede, az ya da çok önemli değişimlere tanık olacağız. En büyük değişiklik Atlantik kıyılarında oluşacaktır. New York Eyaletine, Connecticut ve komşularına dikkat ediniz.” ( 311-8)

Manhattan Adası ve ileride A.B.D.’nin en büyük deniz limanı hâline gelecek olan Virginia’daki Norfolk en büyük zararı görecek olan bölgeleridir.

“Los Angeles ve San Francisco, New York’dan önce tahrip olacaklardır.” Tarihi de bir sonraki pasaja belirtilmiştir: “Şayet Vezüv ve Pele Yanardağları’nda büyük faaliyetler oluşursa, bundan üç ay sonra Güney California kıyısı ve Tuzlu Göl ile Nevada’nın güneyi arasında kalan bölgeler, yer sarsıntılarına ve sel baskınlarına sahne olacaklardır.” ( 270-35)

Cayce, ayrıca, Etna Yanardağı’na ve bunun yeni patlamalarına da dikkat etmeyi tavsiye etmektedir.

California, yer kabuğunun 20 kilometre derinliğinde ve 3000 kilometreden fazla uzunluktaki kırıklarından biri olan büyük San Andreas Çatlağı üzerinde yer almaktadır. Yer sarsıntıları konusunda hiç şüphesiz en büyük uzman olan, Teknoloji Enstitüsü’ndan Prof. Hugo Benioff, Los Angeles kentinin tek bir günde harabeye dönüşebileceğini iddia etmiştir; zaten kimse de bunu reddetmemektedir. Şayet son yıllarda California tarafından cezbedilmiş büyük insan sayısını düşünecek olursak bu felâketin karmik ( *) bir anlamı olduğundan şüphemiz kalmamalıdır; bu konuya başka bir bölümde değineceğiz. ( *) Karma’ya ait.

“Atlantik’te ve Pasifik’te karalar ortaya çıkacak”. Şayet çok yakın bir zamanda, 1963 Kasımı’nda, İzlanda açıklarındaki volkanik bir patlamanın anîden yeni bir ada yaratmış olduğunu unutursak, bu ifade bize hayli garip gelecektir. Surtsey adı verilen bu ada bir gün zarfında on metreden fazla bir yüksekliğe ulaşmıştı ve hâlâ da orada durmaktadır.

Cayce, “Poseydia Adası, Atlantis’in sular üzerine çıkacak olan ilk parçaları arasında yer alacaktır.” demiştir. “Bu, 1968 ya da 1969’da, çok kısa bir zaman sonra olacaktır!” Kendisiyle aynı ismi taşıyan büyük deniz limanının da bulunduğu Poseydia, Atlantis’in ilk tufandan sonraki adaları içinde en önemli olanıydı. Deniz dibinin bu bölgesinde 1968, 1969 ve 1970 yıllarında Prof. Manson Valentine tarafından keşfedilen ve tapınağı çağırıştıran yapılar Cayce’in kehanetini doğrulamaktadır.

“Değişiklikler zamanı yaklaştıkça, içinde ( Atlantisliler’in) belgelerinin Tek Tanrı’nın yasasının inisiyeleri için muhafaza edilmiş olduğu bu üç yer belki de açılacaktır: Bimini Adası yakınındaki tapınak yeniden su yüzeyine çıkacaktır; Mısır’da arşivler tapınağı bulunacaktır; ve hiç şüphesiz ki Atlantis Ülkesi’nin kalbine yerleştirilmiş olan bu belgeler de keşfedileceklerdir. Belgeler aynıdır.” ( 5750-1)

Bununla birlikte, Cayce asla aldanmaz da değildir; Alabama’da 1936 ile 1938 yılları arasında meydana gelecek değişiklikleri bildirmişti. Ancak hiçbir şey olmadı.

Doğal olarak akla şöyle bir soru geliyor: Günümüzde, Birleşik Devletler tarihinin en özel dönemini yaşarken, bu değişimler ve alt üst oluşlar da nereden çıkmaktadır? Ve niçin gerçekleşmek zorundadırlar? Cayce dosyaları, bunun başlıca nedeninin insanların günahları (*) olduğunu belirterek bazı şaşırtıcı sebepler ortaya koymaktadır. Günün birinde güneşteki lekelere ilişkin bir soruya cevap verirken şöyle dedi:

(*) Günah: Burada “günah” sözü ile kastedilen anlam, insanların İlahî İrade Yasaları’na aykırı davranışlarıdır ( Ç.N.)

“Güneş, Güneş Sistemi’ni yönetmek üzere yaratılmış olduğuna göre, yeryüzündeki mineraller ve bitkilere olduğu kadar, insanlara da bir etkide bulunuyor olması gayet normal değil midir?... Güneş, yeryüzündeki Tanrı çocuklarına ışığı ve ısıyı getirmek için yapılmış olduğuna göre, insan ile ve dolayısıyla dünya ile aynı bileşime sahiptir; bununla birlikte şunu da biliyoruz ki, katı madde, sıvı ve buhar da mevcuttur. Hepsi birleşmişlerdir, ancak hangi amaçla? İnsan için, ilâhî insan için! Şayet o, Tanrı’nın şanını, güzelliğini, rahmetini, ümidini ve sabrını yüceltmek için meydana getirilmiş bu ışığa meydan okur ve karşı koyarsa, insanın işlediği, bu gü-nahların sebep olduğu o sıkıntıların ve alt üst oluşların güneşin yüzeyine yansımasına pek şaşmamak gerekir.” (5757-1)

Şayet bu doğru ise, Güneş’in hassasiyeti çok şaşırtıcıdır. Cayce şöyle açıklıyor: “Öfke, kıskançlık, nefret, düşmanlık sizleri nasıl etkiliyor? Tıpkı yeryüzünde sebep olunan bu sıkıntı ve karışıklığın Güneş’te bir leke oluşturması gibi... İnsanlar arasındaki her türden iletişim kopukluğu neyin nesidir? Tarihi, dilerseniz Babil Kulesi’ne ait temsilî hikâyeyi anımsayınız.” Cayce şu uyarı ile noktalıyor: “Çünki, aranızda en küçük olana yaptığınız şeyi Yaradan’a yapmış oluyorsunuz, tıpkı sizde meydana gelen karışıklıkları, zelzelelere, savaşlara, nefretlere, günlük yaşamdaki tüm olaylara varıncaya dek yansıtan Güneş’e yapmış olduğunuz gibi. O zaman Güneş’teki bu lekeler nedir? Tanrı’nın Oğulları’nın yeryüzünde maruz kaldıkları bu sıkıntı ve karışıklıkların doğal bir sonucu, bir yansımasıdır.” ( 5757-1)

30 Ekim 1968’de Kentucky’de, Louisville “Kurye Gazetesi”, Associated Press’in şu telgrafını yayınlıyordu: “Güneş’te meydana gelen fırtınalar, dün, kısa dalga radyo yayınlarında bozulma ve karışmalara neden oldu... Güneş manyetik alanının bazı bölgelerinde yoğun bir faaliyet gözlenmektedir. Bu beklenmedik faaliyetin, 1969 olarak tahmin edilen ‘öfkeli Güneş’in yılı’nda meydana gelecek faaliyetlerin bir parçası olduğu sanılmaktadır. Demek oluyor ki, önümüzdeki sene, Güneş faaliyetinin on bir yıllık devrinin en azgın etkinliğine sahne olacaktır.”

10 Ağustos 1969’da bir Güneş gözlem uydusu olan OSO 6, A.P.’in bildirdiğine göre, “yeryüzündeki radyo haberleşmelerini bozan ve astronotlar için gerçek bir tehlike oluşturan Güneş dalgaları hakkında kesin bilgiler vermek” maksadıyla uzaya fırlatıldı. Bilim adamları özellikle dalgaların gücünü arttıran enerjetik dalgalar ile, Güneş yüzeyinde meydana gelen ve uzaya, yeryüzündeki iklimlere, canlıların hayatına etkide bulunan ve hatta zelzelelere de sebep olan radyasyonlar yollayan termonükleer patlamalar ile ilgilenmektedirler.

Böylece Etki ve Tepki Yasası’nın ya da başka deyişle, Karma’nın evrensel olduğu görülmektedir. Cayce, bıkmadan, usanmadan, geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki karışıklıkların, sıkıntıların, alt üst oluşların, zelzelelerin insanın itaatsizliğinin sonuçları olduğunu tekrarlayıp durmaktaydı. Şayet bu doğru ise, Kutsal Kitap’daki “Kendi kendinizi kandırmayınız, Tanrı kendisiyle alay ettirmeyecektir.” ayeti yeni bir anlam kazanmaktadır. Sebep-Sonuç Yasası, şimdiye dek düşünemediğimiz ölçüde önemli olabilir.