EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - TEKRARDOĞUŞ HAYATIN SÜREKLİLİĞİ - BÖLÜM 17

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%203.jpgBöylece dünün, bugünün ve yarının mütecaviz ve ilerlemeyi seven tabiatlı insanları olan Atlantisliler’in hikâyesi sona eriyor. Bu kronikte verilen bilgileri ancak zaman güçlendirebilir ya da zayıflatabilir. Atlantis ve tekrardoğuş olgusu, insanın yeryüzündeki varlığının karmaşık sorunlarının tek çözümü olmasa bile, yine de en güçlüsü olarak görünmektedir. İnsan yalnızca doğru ve âdil bir yaşam beklentisi içinde değildir; bu yaşamın bir anlamı olmasını da ister. Atlantis ve insanın tekrardoğuşu teorileri en azından, şimdiye kadar yayınlanmış diğer hiçbir varsayımın yapamadığı ölçüde pek çok soruna çözüm getirecek yapıdadırlar.

Ancak geriye, incelenmemiş iki soru daha kalmaktadır.

Hayatın anlamı ve amacı, “Niçin yeryüzünde bulunmaktayız?” sorusunun cevabı, insan ruhunun varoluşunda ya da olmayışında yatmaktadır. Şayet insan ilâhî ruha sahip değilse, o zaman bizler hepimiz diğerlerinden daha gelişmiş olan hayvanlardan ibaretiz, zeki primatlardan ( *) gelişmiş bir ırkız demektir. Hayatın ne bir anlamı, ne de sürekli bir amacı olamaz; ebediyet içinde bir varoluş kıvılcımından ibaret kalır, daha fazlası değil. O zaman bizler de, tek kelimeyle uygarlaşmış hayvanlardan başka bir şey değiliz demektir. Hayat da sadece bir hiç uğruna pek çok gürültü yapmaktan ibaret olur.

( *) Primatlar: Maymunların dahil olduğu hayvanlar sınıfı.

Ancak, uygarlaşmış kelimesinin biraz aydınlatılması gerekmektedir. Modern şehirlerden, ulaşım ve haberleşmeden, taşımacılıktan, yeni elektronik âletlerden daha başka şeyleri kapsayan bir sözcüktür. Şayet gerçekten bir anlamı varsa, bu daha çok manevî bir yasanın kabul edilişidir, insan onurunun ve haklarının şuurlu olarak müdafaa edilmesidir. İnsanın bir aklı, bir iradesi, bir şuuru vardır. İdealleri, prensipleri, asaleti vardır. Eflâtun, hayatın en büyük üç kuralını, Doğruluk, Güzellik ve İyilik olarak yazmıştır.

Neden? Neden sadece insan için?.. Başka hangi hayvan doğruluğun, güzelliğin ve iyiliğin değerini takdir edebilir ki? Güzellik tamamen izafîdir ve görülen şeyde değil, onu görenlerin gözlerinde ve ruhunda mevcuttur. İyilik ise, bu dünyada her şeye rağmen hâlâ mevcuttur ve ilâhî saltanatın dışına çıkıldığında sahip olunması imkânsız bir fazilettir. Doğruluğa gelince, bu uçup gidici soyutlama, emin olabiliriz ki insan ailesi dışında hiçbir anlam ifade etmemektedir. Hiçbir şempanze bundan söz edildiğini duymamıştır!

Şayet sadece iyi yetiştirilmiş hayvanlardan ibaret olsaydık, hayvanî içgüdülerden fazla pek bir şeye sahip olmazdık. Hayat sadece orman kanunu ile yönetilmek zorunda kalırdı; kas kuvveti ve hile her şeyden önemli olurdu. Kanun, adalet, edep ve terbiye için sebep kalmazdı; kibir, hırs, icatlar ve güven olmazdı; ve ne müzik, ne yaratıcı sanatlar ve ne de görünmeyene tapınma olmazdı. Ancak insan, nerede bulunursa bulunsun, nerede rastlanırsa rastlansın daima yüce bir varlığa hürmet gösterme ihtiyacı duymuştur. Şayet yeryüzünde yüce ise, her şeyi tamamen miras almıştır; kendisi için, bağımlılığını ve aşağı oluşunu anlamak için gözlerini yukarı kaldırması yeterlidir.

İnsanın bu uygarlığını ve bunun için harcadığı çabaları ancak insan kalbindeki ilâhî bir kıvılcım açıklayabilir. Hataları ve eksiklikleri ne olur olursa olsun, günümüz insanlığını; ruhun, insanın binlerce yıl boyunca gerçekleştirdiği olağanüstü manevî ve kültürel gelişmeleri açıklayan bu ruhsallık kıvılcımının varlığına inanmadan ele alabilmek imkânsızdır. Bu, onu ileri doğru iten harekete geçirici güçtür ve onu sık sık hayvanların bir hayli üstüne, neredeyse meleklerin biraz altına kadar yükseltir. Mark Twain günün birinde insanın, utanan ve buna da aslında ihtiyaç duyan tek hayvan olduğunu söylemişti.

Şayet insanın bir ruhu varsa, bu durumda o ruhsal kaynaktan geliyor demektir. Demek ki onu yaratmış olan evrensel bir güç, varlık ya da şuur mevcut olmalıdır. Mutlaka yaratıcı bir Tanrı olmalıdır. Kanun, bir kanun yapıcıyı gerektirir. Ve bedenin meyvelerinden ve zevklerinden haz almanın dışında da bir amaç, bir anlam bulunmalıdır. “Doğa Yasaları” öyle tesadüfen yapılmış değillerdir.

Şayet tüm bunlar doğru ise, gerçekte bizler, yeryüzündeki yabancılarız. Ve hiçbir endişe duymaksızın şunu iddia edebiliriz ki, eğer bizleri sığınağımıza doğru götüren herhangi bir işaret, bir anlam, bir ışık olmasaydı burada bulunmayacaktık. Şu da bir gerçektir ki hiçbir baba evlâtlarını zalim bir dünyanın tehlikelerine vicdan azabı çekmeden terk edip gidemez, onları “yaşamın” rastlantılarına teslim edip de tamamen unutamaz. Demek ki, içine dalmış olduğu bedbahtlıktan insanı kurtaracak olan bir çıkış yolu mevcuttur. Tekrardoğuş ( reenkarnasyon) ve Karma, bu içinden çıkılamaz gibi görünen durumun tek gerçekçi çözümleri olarak belirmektedirler.

Tekrardoğuş teorisi, bilimsel olarak ispatlanması imkânsız görünmektedir ancak, onun geçerli olduğunu gösteren sayısız kanıtlar bulunmaktadır. Bunlardan bazıları ise gayet maddî, elle tutulabilir cinsten kanıtlardır.

Hemen hemen tüm insanlar, tanımadıkları birileri ile karşılaştıklarında ya da yabancı bir ülkeyi ziyaret ederlerken bir “dejavü” (*) hâlini yaşamışlardır. Şuuraltı hafızasına derin biçimde gömülmüş durumda bulunan bir şey anîden tanınan, bilinen bir hâle gelir. Şair Shelley, ülkenin daha önce hiç gitmemiş olduğu bir bölgesinde bir dostu ile birlikte seyahat etmekte iken, yanındakine buralardan daha önce geçmiş olduğuna dair garip bir duygu taşıdığını söylemişti. “Şu tepenin ötesinde eski bir yel değirmeni vardır.” demişti. Yollarına devam etmişler ve tepenin üstüne ulaştıklarında ileride öylece durmakta olan yel değirmenini görmüşler ve hassas ruhlu bir kişi olan Shelley hemen bayılıvermişti.
....................................................................................
( *) Dejavü: Önceden görmüşlük, önceden yaşamışlık duygusu.

Psişik ilimler sahasında ünlü bir uzman olan Prof. Hereward Carrington, eski bir şatoyu hayatında ilk kez ziyaret eden bir adamın öyküsünü anlatır. Tuğladan örülmüş bir duvarı işaret ederek “Burada bir zamanlar bir kapı vardı.” demişti. Kimse böyle bir kapının varlığından söz edildiğini duymamıştı; ancak yapılan bir anket sonucu yüzyıllarca öncesinde duvar örülmeden evvel burada gerçekten de bir kapının bulunduğu kanıtlanmıştı.

Laure Reynaud isimli bir Fransız kadın, sürekli olarak kendisinin geçmiş bir hayatında daha sıcak bir iklimde ve bir konakta yaşadığını, gayet zengin ancak verem hastası olduğunu söyleyip duruyordu. Evi ve manzarayı çok net biçimde hatırlıyordu. Kırk beş yaşına geldiğinde İtalya’ya ilk kez gitti ve Genes’de İtalyan bir dostuna “hatıralarından” söz etti. Konuşmasının bir yerinde İtalyan arkadaşı “Ama ben bu evi tanıyorum.” diye haykırdı ve onu oraya götürdü. Söz konusu yere vardıklarında Laure Reynaud başını iki yana sallayarak “Hayır, burası değil ancak ev pek uzakta değil.” dedi. Kendi bilgileri sayesinde, tarif etmiş olduğu yeri sonunda buldular. “İşte, yaşamış ve ölmüş olduğum yer! Ama mezarlığa gömülmemiş olduğumdan çok eminim. Beni kiliseye gömdüler.” Kütüklerdeki kayıtlara bakılınca, Laure Reynaud’nun bahsettiği kişinin uzun bir hastalıktan sonra Albaro’nun evinde öldüğü ve Notre-Dame du Mont Kilisesi’ne gömülmüş olduğu ortaya çıkmaktadır.

Buna Hindistan’da, Muttra’daki meşhur Shanta Devi vakası da eklenebilir. O da eski yaşamındaki kocasını, aile büyüklerini, evini ve yaşadığı semti tanımıştı.

Birçok Amerikalı, Birleşik Devletler’de konser turnesine çıkan beş yaşındaki küçük Çinli kızı hatırlamaktadırlar hiç şüphesiz. Çocuk hiçbir müzik öğrenimi görmemişti ve ailesindeki hiç kimse de müzikle uğraşmamıştı. İçgüdüsel olarak çalıyordu ve bununla beraber inanılmaz bir yeteneği vardı. Piyanonun klavyesine yetişebilmek için bile ayak parmakları üstünde kalkan bu minik kız, herhangi bir parçayı tek bir dinleyişten sonra aynen çalabiliyordu.

Harika çocuğun sırrı, ruh varlığın geçmişteki bir ya da birçok yaşamında mükemmel bir sanatçı olmasında yatmaktadır.

Bu fenomen hiç şüphesiz Amerikan Kuzey-Güney Savaşı’na karşı son zamanlarda gösterilen ilgi artışını da izah etmektedir. Bu savaşa katılmış olan çok sayıda kişi günümüzde yeniden dünyaya gelme fırsatı elde etmişlerdir. Böylelikle insanın sezgisel içgüdülerinin temelinde yatan neden açığa kavuşmuş olmaktadır.

Londralı bir marokenci olan Ted Sterrett vakası da en şaşırtıcı olanlardan biridir. Sterrett resim yapmayı çok seviyordu ancak yeteneği orta düzeydeydi. Günün birinde, kendisine ıstırap vermekte olan ve tıbbın da iyileştiremediği astım hastalığını kendi kendisinin geçirip geçiremeyeceğini sormak üzere bir ipnotizöre gitti. Ancak ipnoz durumuna geçtiğinde çok şiddetli biçimde resim yapma arzusu duydu. İpnotizör kendisine derhal bir resim sehpası, tuval, boyalar ve fırçalar getirdi. Bir saat kadar sonra Sterrett uyandı ve karşısında bilinmeyen bir sokağın tanımadığı bir stilde yapılmış olan bir resmini görünce hayrete düştü.

Sterrett bu tuvali dükkânına astı ve birkaç gün sonra da bunun, Sterrett’in hiçbir zaman gitmemiş olduğu Milano’daki bir sokak olduğunu söyleyen bir müşterisi satın aldı. Cesaret bulan Sterrett yeniden ipnotizöre gitti ve uykuya geçtikten sonra bu kez, devrilmiş ya da kesilmiş ağaç gövdeleriyle dolu bir arazinin resmini yaptı. Bir yabancının dükkânına gelmesine ve bunun Güney Amerikalı bir yerli kabilesinin mezarlığı olduğunu kendisine anlatmasına kadar resmin mânâsını anlamadı. Sterrett ipnoz altında resim yapmayı sürdürdü. Bir hafta içerisinde on dokuz tuval sattı ve bir resim galerisi kendisine eserleri ile bir sergi açması teklifinde bulundu.

Bridey Murphy, İrene Specht ve Jean Donnelson olayları da hayli tanınmıştır. Bu kişiler ipnoz altında iken, 19. yüzyıl İrlandası’nda, Eski Mısır’da ve A.B.D.’deki iç savaş sırasında sürdürmüş oldukları geçmiş yaşamlarının ayrıntılarını hatırlamışlardır. Bu kişilerin anlattıkları şeyleri çürütmek maksadıyla yapılan bazı açıklamalar, tekrardoğuş varsayımından çok daha fantastik bir görünümdedir. İpnotize edilmiş olan süjenin ipnotizöre zevk vermek amacıyla her şeyi söyleyebilecek bir hâl içinde bulunduğu, ancak anlattıklarının gerçeklerle alâkası olmadığını iddia etmektedirler. Bu üç kadın da iddialara karşı çıkmakta asla tereddüt etmemekte ve seans esnasında ipnotizör tarafından yöneltilen şaşırtıcı ve yanlış soruları kesin ifadelerle düzeltmektedirler. Soruları soran kişiler tarafından etki ve telkin altında bırakıldıkları da iddia edilmiştir, ancak bu da imkânsızdır. İpnotizörler bu iş için yeterli bilgiye sahip değildiler; söz konusu devirler ve ülkeler hakkında hemen hemen hiçbir şey bilmiyorlardı. Son olarak ve özellikle şunu belirtmek gerekir ki insan kişiliği öyle çabucak etki altına alınamayacak denli derinlere demir atmış, karmaşık, çelişkili ve garip tavırlıdır.

Bizler hepimiz kendine has varlıklarız; ancak aramızdan bazıları diğerlerine nazaran biraz daha özeldirler. O hayatlarında içinde bulundukları durumu tek bir yaşamda elde etmiş olması imkânsız kişilerin sayısı çoktur! Kalıtım ve genlerin de bir rolü vardır ancak sadece nasıl sorusunun cevabı olarak söz konusu edilmektedirler; asla neden sorusuna cevap oluşturmazlar ve fiziksel sebep ve sonuçlarla alâkalıdırlar, asla psişik olanlarla değil.

Virginia Üniversitesi psikiyatrlarından Dr. Ian Stevenson, geçmiş yaşamlarını hatırlayan kişilerle ilgili sayısız vakayı inceledi ve başka şekilde açıklanması imkânsız olan en az 44 olay tespit etti. Ancak kendisi, bilimsel çevrelerde tekrardoğuşa inanan ve ilgilenen tek kişidir. Enteresandır, bir Çekoslovak araştırmacılar grubu da bu konuda araştırmalar yapmaktadırlar. Ve Sovyetler Birliği, parapsikoloji incelemeleri için bir senede on üç milyon dolar harcama yapmaktadır. A.B.D. yönetimi ise buna karşı tamamen ilgisizdir.

Amerika’da hâlâ daha duyular dışı idrakin ve Duke Üniversitesi’nden Dr. Rhine’in çalışmalarının gerçekliğini “ispat etme” peşinde koşulurken, Ruslar ise bunu iletişimde, vs., nasıl daha iyi kullanabileceklerini araştırmaktadırlar. PSİ’yi ( psişik kabiliyetler) etkileyen faktörleri kontrol etmeye teşebbüs  etmektedirler ve makaleleri bilimsel dergilerde yayınlanmaktadır. Bilim adamları Cayce, Croiset, Serios ve diğer “durugörürler” ile ilgili görüşmeler ve konferanslar yapmaktadırlar. Rus bilim adamlarının telepati, telekinezi ve ipnotizma alanındaki çalışmaları A.B.D.’de yapılmış olanları aşmaktadır ve hatta auranın fotoğrafını çekmek için, özel bir âlet bile yapmışlardır; bu Amerikalı bilimciler tarafından hiç bilinmeyen ve hatta kötülenen bir fenomendir. Osrtander ve Schroeder, Demir Perde Gerisinde Psişik Keşifler isimli kitaplarında, insan bedenini çevreleyen elektromanyetik alanı tespit eden âletin Leningrad Üniversitesi biyolojik sibernetik lâboratuarında kullanılmakta olduğunu yazmaktadırlar.

Tüm bunların dinî anlamı gayet bellidir. Tüm dünya ile âdeta alay edercesine, insan ruhunun varlığını bilimsel olarak ilk kanıtlayacak kişiler belki de komünistler olacaklardır. Ateizm de ölüp gidecektir. Bununla beraber ortodoks dinler kendilerini anîden gayet sıkıcı bir konumda bulma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar.

Kilisenin tekrardoğuş karşısında almış olduğu tavır geçici gibidir. İnsanî sorunları açıklamak için yaptığı teşebbüsler gayet belirsizdir, hayalîdir ve pek ikna edici değildir. Şüpheciler durumuna gelmiş olan entellektüeller kiliseyi terk ettiler, çünki rahipler bunun anahtarını kaybetmiş bir hâldedirler. Bu zalim dünyanın tüm kötülükleri ve haksızlıkları, belirsiz bir “ahirette” tamir edileceklerdir. Asla kesinlik kazanmamış olan herhangi bir maji sayesinde “kurtarılmış olanlar” hak etseler de etmeseler de ebedî hayatı miras olarak alacaklardır. Şüphesiz, böyle bir “cennet” dünyanın tüm günahlarına bulanmış bir hâlde, bütün cennetsi vasfını yitirecektir. “Cehennemlikler” ise ebediyen arafta bırakılacaklardır; halbuki Kitab-ı Mukaddes “Tanrı, ne günahkârın ne de ruhun ölümünü istemez.” açıklamasını yapmaktadır. Daha da garip olanı, kilise, doğumdan itibaren ruhun ölümsüz olduğu hususunda fazlasıyla ısrar etmekte, ancak onun “doğumdan önceki” durumuna değinmekten âdeta korkmakta ve bunu yok saymaktadır.

Şayet kilise haklıysa, Yaradan’ın, evlâtlarının %99’unu yitirmekte olduğu rahatlıkla düşünülebilir, ki bu da ihtimal dışı bir hâldir. “Ebediyen cehennemde kalmak” ise, gayet kısa sayılabilecek bir yaşam süresince işlenmiş birkaç günahın bedelini ödemek açısından biraz fazla uzun bir zaman ve biraz fazla abartılı bir ceza değil midir? Ancak “cehennem” ve “ateşte yanmak ve lânetlenmek” korkusu artık mazide kalmıştır ve yetersiz olmaktadır. İşte bu yüzden modern vaizler artık seslerini yükselterek ve âdeta gürleyerek konuşmayı bir kenara bırakmış, tehditkârca tavırları çoktan terk etmişlerdir ve daha özgür, ancak iki anlama da gelebilir nitelikli konulara itibar etmektedirler.

Geleneksel tarihte anlatılan İsa’nın ( Ebedî Mesih’ten ayrıdır) tekrardoğuş fikrini doğrudan öğretmiş olduğu hususunun Yeni Ahit’te asla söz konusu edilmemiş olduğu doğrudur. Ancak bu onun inanmadığı ve asla söz etmemiş olduğu anlamına da gelmez; sadece İncil yazarları bunun hakkında hiçbir şey söylememişlerdir, o kadar. Fiilen, ölümsüzlük, ta başlangıçtan itibaren zımmen gerçek olarak kabul edilmiş görünmektedir. Bu, bazı toplumlarda, bilhassa Essenîler’de ve Gnostikler’de basit bir dogma durumundaydı. İşin en çarpıcı yanı, İncil yazarlarının, tekrardoğuşu ne reddetmiş, ne de mevcut olmadığını iddia etmiş olmalarıdır. Çünki bu, onların yaşamış oldukları dönemin ortak bir inancı durumundaydı ve sadece, materyalist Saddukîler tarafından sert biçimde reddedilmekteydi, o kadar.

Cayce’in “okumaları” İsa’nın Essenîler tarafından yetiştirildiğini, İsa’nın onların öğretisini aldığını ve Essenîler’in de doktrinlerinin temeli olarak hayatın sürekli oluşunu kabul ettiklerini belirttiğine göre, İsa’nın, bu ortak şekilde kabul edilmiş olan kavram üzerinde hiç durmamış olduğunu varsaymak pek makûl olmayacaktır. Ya da şayet bundan söz etmişse ve İncilciler de onun sözlerini sadakatle aktarmışlarsa, demek oluyor ki o bölümler daha sonra metinden çıkarılmışlardır. Sayısız kaynaklar bunun aynen böyle cereyan etmiş olduğunu ortaya koymaktadırlar; ayrıca Nâsıralı’nın ( *) tüm söylemiş olduklarının Kutsal Metinler’de yer aldığını ispat edebilecek hiçbir kanıt da mevcut değildir.

( *) Nasıralı: Hz. İsa.

Londra’daki City Temple’ın ( Şehir Tapınağı) ünlü tanrı bilimcisi Prof. Leslie D. Weathead, “İlk Hristiyan kilisesi 533’deki İstanbul ( Constantinople) ruhanî meclisine dek tekrardoğuşu kabul etmiş ve bu olgu, bu meclis tarafından ikiye karşı üç oyla reddedilmiştir. Orijen, Aziz Augustin ve Aziz François d’Assise bunu gerçek kabul ediyorlardı.” açıklamasını yaptı. O devirdeki sayısız lânetlemelerin kurbanlarından biri olan ilk Hristiyan tanrı bilimcilerden Orijen ( 185-254), ruhun ölümsüzlüğü hakkındaki fikirleri yüzünden diğer pek çoklarıyla birlikte aforoz edilmişti.

Yeryüzündeki her doğumun yeni tek ve özel bir yaradılış olduğu yalnızca insan tarafından varsayılmıştır. Sonuç olarak, tek bir hayatın mevcut olduğu fikri Hristiyanlığın yanlış bir tefsirinden kaynaklanmaktadır. Zaten Tevrat’ta ya da İnciller’de hiçbir bölümde bunu destekleyen bir ifadeye rastlanmaz. Tabiatta da bunun en ufak bir kanıtı bile yoktur. Tam tersine, tabiat bizlere bitip tükenmek bilmez şekilde hayatın sürekli oluşunun örneklerini verip durmaktadır; tıpkı sonbaharda “ölen” ve ilkbaharda “tekrar doğan” ağaçlar gibi; tıpkı mevsimler siklusunun tekrarlanışı, tıpkı yeni günlerin doğuşu gibi...

Cayce’e ve diğerlerine göre reenkarnasyon ( tekrardoğuş) doktrini, Hristiyanlığın ilk kilise babaları tarafından halka benimsetildiği zamanda terk edilmiştir. Yalnızca Yahudiler’in gizli dinleri olan Kabbala ve Gnostikler’in mukaddes kitapları bu prensibi muhafaza etmişlerdir, çünki Essenîler uzun süreden beri ortadan kalkmışlardı. Bunu bilen insan sayısının da az olduğu göz önünde tutulursa, din adamları tarafından kısa bir sürede hasıraltı edilmiş olduğunu düşünebiliriz. Halkın bunu bilmesinin yararlı olmayacağı düşünülüyordu. Ve ardından da kitleler için daha cazip ve daha kolay bir dinin yaratılmasını sağlamak üzere sorumluluğun yükü bireyin omuzlarından alınıp İsa’nın omuzlarına aktarıldı. Ve Hristiyanlık dogmatikleştirildi, şekerlendirildi ve insana adapte edildi, çünki insan ona ruhsal bakımdan uyum sağlayabilecek bir kapasitede değildi.

Rahiplerin düşünce tarzları mantıklı idi ama ahlâkî olmaktan uzaktı. Materyalist olan insan Karma’nın, Sebep-Sonuç ve Şaşmaz Adalet Yasası’nın sonuçlarını unutmak ya da göz ardı etmek suretiyle şöyle düşünme eğiliminde olacaktı: “Mademki başka hayatlarım da olacak, o hâlde şimdiki yaşamım için neden endişe edeyim?” Bundan, zaafları için mazeret uydurma şeklinde yararlanma yoluna gidecekti. Üstelik de tekrardoğuş, ruhban sınıfının gücünü ve otoritesini azaltacak, itaat altına alma kudretlerini yok edecekti. Sonuç olarak tekrardoğuş doktrini, o devir için belki de bilgece sayılabilecek bir teşebbüs neticesinde ortadan kaldırıldı.

Bu arada Cayce’e göre tıpkı piramitlerde olduğu gibi, Vatikan’da da insan ruhunun tekâmülünün tüm öyküsü muhafaza edilmektedir ve bütünüyle açıklanması ancak insan bunu anlayabilecek ve buna bağlı sorumlulukları üstüne alabilecek bir ruhsal olgunluğa eriştiğinde mümkün olacaktır. Bazı kişiler başlangıçtan itibaren tüm hakikati bilmişlerdir.

Hayatın sürekliliği prensibine inananlar kiliseyi insafsızca suçlama hatasına düşmemelidirler. Çünki ne de olsa iki bin sene boyunca meşalenin taşıyıcısı o olmuştur; zaman zaman eksik bir biçimde de olsa sevgi mesajını vaaz etmiş ve insanların kardeşliğini ve Tanrı’nın babalığını öğretmiştir. Günümüzde daha derin bir felsefeyi içermeyişi, üzücü olmaktan ziyade gayet açık ve anlaşılır bir durumdur. Kilisenin değerini takdir ederken dürüst davranmak zorundayız. Günümüzün rahipler sınıfı ve tanrı bilimcileri mabet merdivenlerinde ıvır zıvır satanlar derekesine düşmüş olmalarına rağmen 6.yüzyılda cereyan etmiş olanlardan yine de şahsen sorumlu değillerdir. Tıpkı Billy Graham’ın dediği gibi: “Kilise kusursuz değildir ve şayet öyle idiyse bile siz içine gireceğiniz andan itibaren kusurlu hâle gelecekti.” Bununla beraber doktrinlerin en müphem olanını vaaz etmektedir.

Böylelikle, asırlar boyunca etkisini ve gücünü yitirmiş olan kilisenin, içine düşmüş olduğu çıkmazın sorumlusu yine bizzat kendisidir. Şimdilerde ise geçmişteki yetersizliklerinin ve aşırılıklarının bedelini ödemek mecburiyetiyle karşı karşıyadır. Karma!

Kilise ayrıca, tekrardoğuş gerçeğinin en ufak bir şüphe dahi olmaksızın kabul edileceği ve yerleşeceği gün gayet sıkıntılı ve yıkılmaya mahkûm bir duruma düşme rizikosu içinde bulunmaktadır. Ölü Deniz elyazmaları ya da keşfedilecek olan herhangi başka bir kadim belge bize bu kanıtı sağlayabilir. Böyle bir durum karşısında kilisenin ne yapacağı bilinmemektedir. Bekleyiş sürerken, yapabileceği tek şey bu konuda açık bir bakış açısı içinde bulunmak ve bir doktrin değişikliği durumuna karşı bir çıkış yolu aramaktan ibarettir.

Kutsal Kitap, yorulmak bilmez şekilde ebedî hayatı, ruhun ölümsüzlüğünü, insanın başlangıçtaki yaradılışını hatırlatıp durmaktadır. Cayce, “tekrar diriliş” sözünün esas olarak “tekrardoğuş” anlamına geldiğini ve bu bütünlük içinde ele alındıklarında Yeni Ahit’te bulunan pek çok metnin daha derin bir anlam içerdiklerini söylemektedir. Fikir yeni değildir ancak Kutsal Kitap’ı ( *) incelemiş olanlara, daha önce hiçbir zaman iyi açıklanamamış olan karanlık bazı bölümleri aydınlatarak yeni bir anlayış ufku kazandırmaktadır. Diğer pek çok kısım da tekrardoğuş fikri göz ardı edilerek anlaşılmaya çalışıldığında pek makûl gelmemektedir. Bu arada tekrardoğuş kelimesini kullanışımız asla transmigrasyon ( ruh göçü) ile karıştırılmamalıdır; bu sadece bazı Hindular’a ait olan ve ruhun insan bedenini terk ettikten sonra hayvan bedenine bağlanarak doğabileceği şeklindeki bir inançtır.

Tekrardoğuşun bizzat kendisi o kadar önemli değildir; Kutsal Kitap’a ters düşmez ve Hristiyanlık ya da Museviliğin temel prensiplerinde hiçbir değişiklik meydana getirmez. Asıl önemli olan onun alt ürünüdür: Bu Karma’dır.

Toplumlar uzun bir süre kendilerine şu soruları sorup durmuşlardır: İnsanlar arasında eşitsizlik neden vardır? Niçin bazıları tüm imkânları, parayı, eğitimi ve mutlu bir aile ocağının avantajlarını sağlayan ortamlarda doğarlarken diğerleri ise fakirlik, cehalet, elem ve sakatlıklar içinde dünyaya gelmektedirler? Niçin şu kişi zekâ ve yetenek ile ödüllendirilirken bir diğeri daha hayatının başlangıcından itibaren kendi hatalarından kaynaklanmayan ve tamamen kendi dışında gelişen bazı şartlar yüzünden geri zekâlılık ya da bozuk bir sağlık durumu ile cezalandırılmaktadır? Âdil bir Tanrı’nın adaleti nerededir?

Her insan kendine has bir kişilikle, hayli erken tezahür eden iyi ve kötü hatların karışımı olan bir şahsiyetle dünyaya gelir. Bu doğuştan mevcut olan eğilimler geçmiş hayatların hatıralarıdır. Fakat şayet ruh daha önce mevcut değil idiyse, o zaman bu karakteristikler
.....................................................................................
( *) Kitab-ı Mukaddes: ( Tevrat ve İncil ya da Eski Ahit ve Yeni Ahit)

bizzat varlık tarafından meydana getirilmiş değildirler ve gerçekten ona ait olamazlar; bunlar ona önce kalıtım ve ardından da çevre tarafından empoze edilmişlerdir. Bu takdirde kişi, gerçekte kendine ait olmayan ve kendi kontrolü dışındaki şartlar yüzünden oluşmuş olan arzuları ve zaafları dolayısıyla Tanrı tarafından nasıl sorumlu tutulabilir ki?

Bu soruların cevabını yalnızca “Karma Yasası” vermektedir. “Her kim ki esaret altına almaktadır, kendisi de esaret altına alınacaktır. Her kim ki kılıçla öldürmektedir, kendisi de kılıçla öldürülecektir.” ; bu da tek bir hayat olduğu prensibi kabul edildiğinde, hiç anlam ifade etmemektedir. “Bir hayata karşılık bir hayat.” , “Göze göz ve dişe diş...” Bu eski yasanın yaşlı kuralları efsaneleri oluşturacaktı. Ancak Karma Yasası ışığında bakıldığında, tekrardoğuş ile birlikte asıl anlamlarına kavuşmaktadırlar.

Karma, tıpkı “Kendinize yapılmasını istediğiniz şeyleri başkalarına yapınız.” sözünün de açıkladığı gibi, faaliyette olan Sebep ve Sonuç Yasası’dır. Karma’dan kaçmak mümkün değildir. “Kendi kendinizi kandırmayınız: Tanrı kendisiyle alay edilmesine izin vermez. Çünki insan ne ekecekse onu biçecektir.” Tıpkı Nasıralı’nın dediği gibi: “Doğrusu ve doğrusu size derim ki; yer ve gök sürüp gittikçe, her şey tamamlanıncaya dek, yasadan tek bir harf bile çıkarılmayacaktır.” Ve ayrıca: “Doğrusu ve doğrusu size derim ki; tüm borçlarınızı ödemeden buradan gidemeyeceksiniz.” , “Doğrusu ve doğrusu size derim ki; bu nesil her şey tamamlanmadan önce ortadan kalkmayacaktır.” İnsan, hatalarının borçlarını son kuruşuna varıncaya dek ödemek zorundadır ve insanın yeryüzündeki soyları, her şey tamamına ermeden, tüm borç ödenmeden sona ermeyecektir. İnsan ancak faaliyette bulunarak öğrenebilmektedir, çünki ancak yaşamış olduklarını gerçek anlamıyla bilebilmektedir. Tekâmül ıstırapla olmaktadır.

Hayatın sürekli olduğu fikri ışığında, Tanrı gerçekten de merhametli, adaletli ve bilhassa sabırlı bir Tanrı’dır. “Kusursuz olunuz.” , görünüş olarak gerçekleştirilmesi imkânsız gelen bu emre, İnciller’in hemen her kısmında rastlanmaktadır.

Böylece insanların hayatı, yine bizzat insanlarca tasarlanmış bir plânı izlemektedir. Bu, aşkların, sevgilerin, nefretlerin, korkuların, arzuların, ailelerin, dostların, grupların ve ulusların oluşturduğu bir karmik plândır. Cayce’e göre her ruh varlığının kendi özel karmik şeması vardır. Bunlar iki tiptedir ve tıpkı ölüm gibi sadece bir varlık seviyesinden diğer bir varlık seviyesine geçişten ibaret olan doğum ile birlikte getirilirler: İlk olarak beden dışındaki, kozmik plândaki yaşamlardan hâsıl olan zihinsel itilimler; ikinci olarak da çeşitli dünya hayatlarının sebep olduğu heyecansal eğilimler. “İlgi” kelimesi gezegenlerde sürdürülmüş olan yaşamlardan kaynaklanan manevî eğilimleri tam hakkıyla ifade eder; “duygu” kelimesi ise geçmişteki bedenli yaşamlarımızdan kaynaklanan ve ortada görünür bir sebep yokken bizlerdeki kavramak, hissetmek ve öğrenmek gibi heyecansal itilimleri en iyi biçimde ifade etmektedir.

İşte bu yüzden insan hayli karmaşık bir varlıktır. Her düşünce, her kelime, her hareket, doğasının genel yapısına katılırlar ve karmik şemasının bir parçası hâline gelirler. Cayce, “ ‘büyük inşa edici’ ruhtur ve hiçbir çaba asla boşuna değildir.” demektedir. Ağır ve derece derece, şimdi olduğumuz ve gelecekte olacağımız varlığı inşa etmekteyiz. İçinde bulunduğumuz şartlar hak etmiş olduğumuz, lâyık olduğumuz şartlardır. Ve bugün yaptıklarımız bizlere daha ileride, daha sonraki bir yaşamda etkide bulunacaktır; çünki insan kendi ruhunun kaptanıdır, kendi kaderinin yaratıcısıdır. Eski bir deyişe göre: “Tanrıların değirmenleri ağır dönerler, ancak çok ince öğütürler.”

“İyi” ve “kötü” karma mevcuttur. Mutluluk, dostlar, sağlık, kabiliyetler, başarı ve refah “iyi” karma’ya aittirler. Hastalık, keder, imtihanlar ( eprövler, hayat imtihanları), fakirlik ise “kötü” karma’nındırlar. Prof. Gina Cerminara bu konu üzerine yazılmışların en mükemmeli olan eserinde ( Many Mansions) insanın, iyi talihi içgüdüsel olarak bir hak gibi gördüğünü, ayrıca pozitif karmik şartları da bir hak olarak gördüğünü yazar.

Ancak, negatif karma, hastalık, trajedi ve talihsizlik onu yolundan çıkarmakta ve isyan ettirmektedir. Analar ve babalar için de bir karma’nın söz konusu olduğunu unutarak “Benim çocuğum niçin öldü?” diye sorar durur.

Her neticenin bir sebebi vardır. Hiçbir şey rastlantıya bağlı değildir. Kazalar bu kuralı doğrulayan istisnalardır. Şayet insan düşüncelerinin ve fiillerinin bedelini ödediğini anlarsa ve ödemeye de devam ederse, sadece bilgeliği değil, aynı zamanda iyi yaşamanın da lüzumunu anlayacaktır ( *). Karma öyle iyi düzenlenmiş, öyle kesin bir yasadır ki, adaleti daima garanti etmektedir. Amacı, ruhsal tekâmülü ve güçleri tahrik edici bir manevi eğitim sağlamaktır ve bizler bunu her gün en iyisiyle ya da en kötüsüyle yeniden yaratmaktayızdır. Yaptığımız her tercihte, aldığımız her kararda kendimize sürekli şekilde yeni bir karma dokumakla meşgulüz. Bazen tepki ya da sonuç ( reaksiyon) hemen hemen neredeyse derhal geliverir, genel olarak ise sonuçlar kendilerini bu yaşamımızda ya da bir sonrakinde veya daha geç hissettirirler. Örneğin, şayet sefahat ve nefsanî hazlara düşkün ve aşırılıklarla dolu bir yaşam sürdürülüyorsa, dejenerasyon belirtilerini görebilmek için senelerce beklemek gerekir. “Bir ulus diğer bir ulusa savaş ilân ediyorsa savaşın kendi aleyhine döndüğünü görecektir.” demektedir Cayce.

( *) İyi yaşamaktan kastedilen, doğru ve faydalı işler yaparak sürdürülen dürüst ve faal bir hayattır. (Ç.N.)

“Kötü” karma, borcun ödenmesidir; eksiklikler aşılmalı, aşırılıklar yatıştırılmalı ve makûl ölçülere getirilmelidir. Bunu doğuran sebepler ölçüsüzlük, ihmalkârlık, kibirlilik, hırs, hasret ve her türlü kin nefret olarak özetlenebilir. Şayet bununla mücadele edilmez ve sebeplerinin üstesinden gelinmezse bu rezilet çemberi, yaratıcısını tüm hayatları boyunca kuşatıp durur.

Affedici olmak Kutsal Kitap’ın başlıca temalarından biridir. Bu, negatif bir karmaya son vermenin, neredeyse yegâne yoludur. “Affediniz ve sizler de affedileceksiniz.” diye yazar Aziz Luka. Niçin? İntikam almak ateşin üstüne yağ atmak gibidir; bu yeni bir karma oluşturmak ve kötülüğü devam ettirmek demektir. Aziz Luka “İntikam almak yalnızca Tanrı’ya mahsustur... Çünki hepiniz aynı terazi ile tartılacaksınız” diye yazmaktadır.

Şayet Karma Yasası özgül ise, bu durumda kronolojik bir sıra takip etmiyor demektir. Varlık bunları üzerine alabilecek denli hazır bir duruma gelinceye dek, aynı şartlar oluşuncaya kadar pek çok hayatlar boyu geciktirilebilir ya da “atlayabilir”. Ruhlar, ruh grupları, yasaya göre ya da kendi istekleriyle tekrar gelirler, ancak bu asla otomatik bir düzgünlük içerisinde cereyan etmez. Diğer kişileri kapsayan karmik sorunlar, enkarnasyonları ile uygunluk kazanabilmeleri amacıyla geciktirilebilirler. Samimî ve uzun süreli birlik-beraberlikler hemen hemen kesinlikle, iyi ya da kötü, karmik bir yapıdadırlar.

Sonuç olarak, aslında “kötü” karma diye bir şey yoktur, çünki amacı ruhsal tekâmülü harekete geçirmek, tahrik etmektir. Bu tıpkı dişçiye gitmeye benzer; o an için çok kötüdür, bayağı ıstıraplı anlar yaşanır, ancak daha sonra kendimizi çok daha iyi hissederiz. İyi karma sabrın, anlayışın, iyiliğin, sevincin, nefsinden fedakârlığın, zorlu çalışmanın, cömertliğin, ruhun ürünlerinin bir sonucudur. Şayet mükemmelleşme aranıyorsa, bu ilk önce bizzat kendisi için aramaya başlanmalıdır!

Yeryüzünde ümitsiz durumda, yetersiz beslenen, kötü yerde oturan, mahrumiyet içinde ve hayal kırıklığına uğramış sayısız toplum vardır. Bunların maddî ya da ruhsal sebepleri neler olursa olsun, bu insanların ihtiyaçlarına asla sırt çevirmemeliyiz, çünki bizler kesinlikle kardeşimizin koruyucusuyuz, demektedir Cayce. Onların yükünü hafifletirsek, başkalarının dertlerine deva olmaya çalışırsak, yalnızca onlara bir hizmette bulunmuş olmaz, aynı zamanda kendimiz için de iyi bir karma ve belki de aynı zamanda iyi bir toplum yaratmış oluruz. İşte bu yüzden, vermek almaktan daima iyidir.

Cinsiyet, ırk, din, bir enkarnasyondan ( bedenli hayattan) diğerine değişiklikler gösterebilir, ancak varlık genellikle aynı cinsiyeti muhafaza eder. Müsamahasızlık, ırkçılık ve yabancı düşmanlığı birer çılgınlıktan ibarettir. Kendimize başkaları hakkında hüküm verme imkânı tanıdığımızda, aslında bizzat kendi kendimizi mahkûm etmekteyizdir. Görülüyor ki tekrardoğuş ve Karma, tüm bu kötülükleri kökünden silip atmaktadır. Tüm insanlar birbirlerinin kardeşleridirler.

Tıpkı bir merdivenin basamakları gibi, ruhlar için de sayısız tekâmül dereceleri vardır. Dünyadaki ve diğer gezegenlerdeki mevcudiyetlerin denge unsurlarını henüz benimseyip özümseyememiş durumda olanları vardır; bunlar isteklerin ya da hür iradenin, her yaşamı iyi ya da kötü şekilde etkilediğini bilmeyen ruhlardır. Tekâmül yolunun hangi safhasında olursa olsun insan sürçebilir ve geriye adımlar atabilir; bu duruma girdiğinde başkalarını da kendisiyle beraber sürüklemesi mümkündür. Atlantis’te olmuş olan da budur ve bozulmaya, manevî dejenerasyona, kendi kudretinden sarhoş olmuş bir imparatorluğun çöküşüne ve ortadan kalkışına damgasını vurmuştur. Atlantis’in bitip tükenmek bilmez bir kibri ve gururu vardı.

Bazı Atlantisliler ellerinde bulunan psişik ya da elektriksel kudretler vasıtasıyla diğer insanları istismar ettiler ve böylece kötülüğün güçleri hâlini aldılar. Ünlü psikolog Prof. Cerminara, elektriğin, ipnozun ve psikolojinin mevcut olmadığı çağlarda, böylesine bir karakter bozukluğunun selâmete ulaştırılmasının mümkün olmadığını yazmaktadır. Demek ki bu kudretleri kötüye kullanmış olanlar içlerindeki bu üstünlük hırslarını, ancak aynı şartlar içinde bulunarak, aynı imtiyazlara sahip olarak, ama bu kez bu kudretleri yapıcı amaçlarla kullanmak suretiyle değiştirebilirler.

“İnsanlığın devresel ilerleyişleri, 20. yüzyılı bu çağlardan biri hâline getirmiştir... Çok büyük ve giderek artan sayılarda Atlantisliler günümüzde tekrar doğmaktadırlar... Çağımızın şaşırtıcı teknolojisi demek ki... bu mucit, dâhi, gözü pek, ve bu dünyaya Atlantis başarılarının bir hatırasını taşımakta olan bu varlıkların gelişlerinin sonucudur.”

İçinde yaşamakta olduğumuz çağ, “geçtiğimiz yüzyıllar içerisinde varlıkların, egoizmanın ve uygarlaştırılmış barbarlığın temayüllerine karşı direnmelerinde kendilerine yardımcı olabilecek vasıfları ve faziletleri elde edip edemediklerinin belirlenmesi maksadıyla” bir imtihanlar dönemidir. Bu garip devrenin meydana getirmiş olduğu karma ile mücadele edebilmeleri için bu onlara tanınan ilk fırsattır. Bekleyiş dönemi boyunca, mücadele için gerekli bilgeliği ve faziletleri elde edebilmeleri için yeterince fırsatları olmuştur. Bugün yapmakta oldukları şeyler ise dünyanın kaderini belirleyecektir.

Ellerinde çok korkunç bir kudret bulunduran Pentagon, C.I.A. ve Wall Street hiyerarşilerini düşündükçe korku ve endişe içinde titremekten kendimizi alabilmemiz zordur. Mücadeleci hassaları meydandadır, ancak bunlar kötüdür; zekâları, görüş genişlikleri, bilgelikleri, hepsi de kötü istikamete yönelmiş durumdadır.

Karma, Hindistan’da halkın çoğunun zarar görmesine sebep olan bir hâle geldiği şekilde, yani fatalist ( *) bir tavır asla değildir. İrade daima ve her şeyin üstünde hüküm sürmektedir. Karşısına çıkan fırsatları kabullenen ya da reddeden, tercihleri yapan iradenin kendisidir; çünki varlık her bedenli yaşamı süresince kendi hür iradesini muhafaza etmektedir. İrade, ruhun daha önceki faaliyetleri tarafından meydana getirilmiş şemayı ve kaderi değiştirebilme kudretine sahip olan yönetici unsurdur. Karma sayesinde, belirlenmiş olan bir dizi şartlar kesinlik kazanmış durumdadır ancak irade ve akıl vasıtasıyla bunları değiştirebilmek mümkündür. Böylece, aynı kişide hem bir hür irade, hem de önceden belirlenmiş bir kader aynı anda mevcut bulunurlar. Bu hâlimizle tıpkı kafese kapatılmış arslan gibiyizdir, serbestçe dönenebilir, bir uçtan diğerine gidip gelebiliriz; ancak aşabilme kudretinde olmadığımız bazı sınırlar mevcuttur.

Şayet, hayatın bu müthiş imtihanında başarılı olamazsak, onu herhangi bir şekilde yeniden geçmek, bir kez daha imtihan edilmek zorundayız, ta ki başarıncaya kadar. Çünki, önce derslerimizi öğrenip zaaflarımızın üstesinden gelmeden cennete ( *) girebilseydik hiçbir şekilde asıl amacımıza ulaşmış olamazdık. Ve o takdirde bizi yolumuzdan çıkaran ve bizlere korkunç zararları dokunacak olan bir ortama girmiş olurduk.

( *) Kaderci
( **) Cennet: Bu kelimeden kastedilen “cennet hâli”ne ulaşmak yani dünyaya tekrardoğma zorunluluğundan kurtulmuş olmaktır.

Tekrardoğuş ve Karma, insana, daha iyi bir hayat ve dünya için yaptığı mücadelede yeni bir umut ve yeni bir anlayış kazandırmaktadır. Kutsal Kitap yeni bir anlama bürünüvermektedir. İnsanlar arasındaki fiziksel ve zihinsel bakımdan görünür eşitsizlikler, tıpkı âdil bir Tanrı’nın “adaletsizlikleri” imiş gibi görünenler bu kez gerçek yüzleriyle, asıl anlamları ile belirivermektedir. Adaletsizlik insanların işidir. “Şans”, “adaletsizlik”, “kaza” gibi sebeplere bağlı imiş gibi görünenler, aslında tesadüf ya da kaprisli bir Yaratıcı’nın kötülükleri üzerine değil de, daha sağlam bir başka temel üzerine kurulmuşlardır.

Cayce’in “Okumaları”ndan Aktarmalar

“Burada, karmik reaksiyonlara dek varan gerçek patolojik ve psikolojikbir durum ( astım) karşısındayız. Çünki kendi hayatını söndürmeksizin başkalarının hayatını söndürebilmek mümkün değildir.” ( 3906-P-1)

“Burada, geçmişe ait yolunu şaşırmışlıkların ve egoizmanın zihinsel, ruhsal ve fiziksel ( kişi mongolien tiptir) melekelerdeki eksikliklerle tezahür etmekte olan bedensel bir ifadesini görmekteyiz. Varlık ( yüksek bir mevkide bulunuyordu), bedenen ve ruhen ıstırap içinde olanlara sırt çevirdi;zevkleri ve arzularının tatmini peşinde koşmayı tercih etti. Varlığın, günümüzde biçmekte olduklarını ekmiş olduğunu görüyoruz... Ancak anne ve babasının sevgisi ve ihtimamları sayesinde bu varlığın ruhu, gerçek sevginin ve vefakârlığın, en ufak ilgi ve ihtimamlar için bile başkalarına güvenmekten başka çareleri olmayan insanlar üzerinde neler gerçekleştirebileceğinin şuuruna varabilecektir; çünki bu varlığın ruhu şimdilerde uyanmaya başlamıştır. Bu ruha ‘Ben kardeşimin muhafızıyım’ı örnekleyerek anlatabilmek için, hakikatin, ümidin, şefkatin, iyiliğin ve sabrın tohumlarını ekiniz.” ( 2319-P-1)

“Sebep-Sonuç Yasası burada ispat edilmiş durumdadır ( hastada doku serleşmesi vardır). Burada karmik şartlar vardır. Çünki tıpkı yazılmış olduğu gibi her ruh, boşuna ifade edilmiş her kelimenin dahi farkında olmaya mecburdur. Onu son kuruşuna kadar ödemek zorunda olacaktır. Varlık kendi kendine karşı savaş hâlindedir.Ruh tüm nefretten, tüm kötülükten, insanı ürküten her şeyden temizlenmelidir. Beden kendi egoizması üzerine, değişmeyi reddedecek denli eğilmiş durumda bulunduğu bu doyum noktasına ulaştığında; kendisinde nefreti, zalimliği, adaletsizliği, kin ve nefreti oluşturan ve nefsinden fedakârlığın, kardeşçe sevginin, iyiliğin, kibarlığın, tatlılığın zıttı olan ve nefreti, kıskançlığı, sabırsızlığı meydana getiren bu şeyleri barındırdığı ölçüde bu bedenin iyileşmesi imkânsızdır. Niçin iyileşecek ki? Fiziksel arzularını ve açlıklarını tatmin etmeyi sürdürmek için mi? Bu onun egoizmasını daha da kabartmaktan başka bir işe yaramaz.” ( 3124-P-1)

“Bu hayatınızda bu tip şeylerin ( sertlik, hoşgörüsüzlük) ortaya çıkmasına izin vermeyin, çünki sadece sizde değil, çevrenizdekilerde de içkiye karşı bir eğilim olacak. Çünki nefret ettiğiniz şeyler tekrar sizin üstünüze gelmektedir. Bugünkü hayatınızda hiçbir şeyden nefret etmeyiniz.” (8059-L-1)

“... Çünki yeryüzündeki her varlık daha önce ne idiyse, şimdi onun sonucu olarak böyledir! Ve her an, diğer bir ana bağlıdır. Demek ki, belirtilmiş olduğu gibi, yeryüzünde sürdürülen bir yaşam, hayat okulunda okutulan derslerden birisidir.” ( 2823-L-2)

Soru: “Kendileriyle evlendiğimizde mutlu olabileceğimiz ya da birisine kıyasla diğerleriyle mutlu olabileceğimiz başka insanlar da var mıdır?”

Cevap: “Ah, şayet isteseydik en az yirmi beş-otuz kişi sayardık! Evlilik, yapılması gereken şeydir! Şayet dilerseniz, bu enkarnasyondan alınacak dersler mevcuttur. Mademki er veya geç bu yapılacaktır... şayet isteğiniz de varsa bir an evvel başlamak iyidir...” ( 2525-L)

“Fizik bedenlerde mevcut olan şartların üstesinden gelinebilecek şeyler tarafından meydana getirildiğini görmekteyiz. Gerçi hayat seviyesi değişebilir ama ne olursa olsun hakikatte tedavi edilemeyecek hiçbir vaka yoktur. Şu anda mevcut olan durum bir ilk sebep tarafından meydana getirildi, ki bu da yenilebilir, aşılabilir, iyileştirilebilir. Çünki her hastalık, bir yasanın ihlâl edilişinin bir sonucudur. Yasalar’a ( *) uyulduğu takdirde, iyileşme kaçınılmaz olacaktır. Bu, kişiye ve onun çeşitli şartlar karşısındaki tutumuna bağlıdır; kişide tezahür edebilecek olan şuurlanmanın idrak edilişine bağlıdır... Yasanın ihlâl edilmesi son iyileşmeyi geciktirmektedir.” ( 3744)
.....................................................................................
( *) İlâhî İrade Yasaları.

“Çünki öfke, herhangi diğer bir hastalık gibi ruhu tahrip etmektedir. Çünki kendisi de bizzat bir ruh hastalığıdır!” ( 470-37, P-38)

“Varlığı, bundan önceki yaşamında yine şimdiki doğduğu ülkede, Kuzey-Güney Savaşı esnasındaki o felâketler ve büyük sıkıntılar döneminde yaşarken görmekteyiz. Varlık Güneyli bir askerdi ve orduya erzak sağlayanlar arasında bulunuyordu, ya da başka bir deyişle levazım sınıfındandı. Böylece görmekteyiz ki varlık pek çok sıkıntılı şartların üstesinden gelmiştir; yiyecek içecek dağılımı ve bu kaynakların elde edilmesi sırasında doğan güçlükleri yenmeyi başarabilmiştir. O yaşamındaki ismi Carl Brinckner idi. Bu enkarnasyonu boyunca varlık iyiye doğru gelişme kaydetti, çünki niyetlerindeki samimiyet ve içtenlik varlığın hâl ve tavrında kendini göstermektedir.” ( 10225-CA)