MİKROKOZMOS
Atom
Küresel olarak başlayan yaradılışın sonsuzluğu içindeki, yapı taşı atomdur.
Elimizle dokunduğumuz, gözümüzle gördüğümüz veya görmediğimiz her şey atomlardan yapılmıştır. Varlığı ancak fizik laboratuarlarındaki deneylerle anlaşılan atomlar, akıl almayacak kadar küçüktür. Henüz hiç kimse bir atomu mikroskop altında dahi görmeyi başaramamıştır.
Atomun bütün özellikleri ortaya çıkarılamamıştır ama çağımızın bilimsel anlayışına göre, ortada bir çekirdek bunun etrafında dönen elektronlar vardır. Elektronlar negatif elektrik yüklüdür. Çekirdek ise nötron ve proton olmak üzere iki çeşit parçacıktan oluşmuştur. Bunlardan protonlar pozitif yüklü, nötronlar ise yüksüzdür. Proton sayısı ile elektron sayıları birbirlerine uygun olan atomlar nötr atomdur. Atomların büyüklüğü cinslerine göre değişir. Hidrojen atomu en küçük atomdur. Yan yana konmuş 10 milyon hidrojen atomunun uzunluğu bir milimetreyi ancak bulur. Bir tuz kristalinde milyar kere milyon (1021) atom vardır. Eğer bir elmayı dünyamız kadar büyütebilseydik, bir elma atomu bu dünyanın yanında bir elma büyüklüğünde olacaktı. Bir maddenin atomunu meydana getiren parçacıklar, ondan çok daha değişik bir maddenin atomunu meydana getiren parçacıklardan farklı değildir. Yani, her maddeyi meydana getiren atomların nötron, proton ve elektronları aynıdır. Sadece bu parçacıkların değişik oranlarda bir araya gelmesiyle değişik temel maddelerin ( yani elementleri) atomları ortaya çıkmakta, bu atomların çeşitli şekillerde birleşmesiyle daha kompleks maddeler oluşturulmaktadır. Gerçekte bütün maddeler ölümsüz olan aynı atomlardan meydana gelmiştir.
Evrendeki milyarlarca yıldız ve galaksinin yapı taşı atomdur ve anti-atomdur.
Molekül, maddeyi oluşturan atom gruplarıdır. Atomlar çok defa molekül denen gruplar halinde bulunurlar. Örneğin, su molekülü iki hidrojen bir oksijen atomundan; tuz molekülü bir sodyum ve bir klor atomundan oluşturmuştur. Bir damla suda 33 milyar defa milyar molekül vardır. Bu moleküller, hidrojen ve oksijen elementlerinden meydana gelmiştir. Her molekülde ikisi hidrojen, biri oksijen olmak üzere üç atom vardır. O halde bir damla su, 100 milyar defa milyar atomdan meydana gelmiş demektir. Bir basket topu büyüklüğündeki suda bir milyar (109 ) adet molekül bulunur. Bu bir milyar molekülden sadece birini alsak ve onu da 100 metre çapında bir küre şekline soksaydık, bunun için merkezde minicik bir tuz zerresi halinde çekirdeği görebilecektik. Bir yağmur damlasını dünyamızın yarısı kadar büyütseydik, içerisinde bir milyar tane, iki hidrojen ve bir oksijen atomundan meydana gelen su molekülünü, bir basket topu büyüklüğünde görebilecektik.
Bir atomun iç yapısı nasıldır? “Ortalama” bir atom küre şeklindedir. İlk bakışta, 10-8 santimetre (santimetrenin 100 milyonda biri) çapındaki bir atom, Güneş Sistemi’ne benzer. Dünya ve diğer gezegenler nasıl Güneş’in çevresinde dönerlerse, atomdaki elektronlar da bir çekirdeğin çevresinde dönerler. Güneş Sistemi ile atom arasında büyük benzerlikler vardır.
Maddeyi meydana getiren atomlar devamlı olarak hareket halindedirler. Genel olarak atomların titreşim hızı, saniyede 400 kadardır. Bu hız enerjiyle ilgilidir. Enerji azaldıkça, atomların hızı da azalır.
Atom yapısı üzerindeki bilimsel çalışmalar, atomu oluşturan elektron, proton ve nötronun en son ve bölünmez yapı taşları olmadığını ortaya koymuştur. Çünkü proton nötron ve elektronların, lepton ve kuark adı verilen daha da temel iki başka tanecikten oluştukları ortaya çıkmıştır. Atomların asıl yapısını her ne kadar protonlar, nötronlar ve elektronlar oluşturmakta ise de atom fiziğinin giderek derinleşen çalışmaları ile belirlenmiş olan daha küçük parçacıklar vardır ve bunların sayısı her an artabilir.
Bu parçacıklar hadronlar, baryonlar, leptonlar, mezonlar ve hiperonlar olarak gruplandırılmışlardır. Leptonlar ve baryonlar için topluca fermionlar adı verildiği gibi, pionlar ve kaonlar için mesonlar, keza nötrinolar, müonlar ve gamma fotonları için de leptonlar adı verilmiştir.
Atomun yapısı üzerindeki araştırmalar henüz sonuçlanmış değildir.
Atomun çekirdeğine bir göz atalım. 200’den fazla nükleon (proton ve nötron) birbirine adeta kilitlenmiş gibi sıkıca bağlanmış duruyorlar. Ne durması? 10-13 cm çaplı bir küre içinde saniyede 100.000 kilometrelik bir hızla (1010 cm/sn) birbiri üzerinde fırıldak gibi dönüyorlar. Bu dönüşe fizikte spin adını veriyorlar.
Atomun çekirdeği de bölünebilir. Bu bölünme sonucu protonlarla nötronlar birbirinden ayrılarak kopabilir. Atomu bu şekilde parçalamak için ona büyük bir enerji vermek gerekir. Niçin? Çünkü atom çekirdeği içindeki parçacıklar birbirlerine güçlü bir kuvvetle bağlıdır da ondan. İşte bu kuvvete “nükleer kuvvet” adını veriyoruz.
Nükleer kuvvet atom boyutları gibi ancak çok kısa uzaklıklar için geçerlidir. Ve atomun çekirdeğindeki parçacıkları birbirine yaklaştıran, maddeyi dağılmaktan kurtaran bir kuvvettir. Bu kuvvet, Newton’un bulduğu çekim ( gravitasyon) kuvvetinden tam 1042 defa daha fazladır.
Evrende nükleer kuvvetten daha güçlü ve daha tesirli başka bir kuvvet şu anda bilinmemektedir. Çekim kuvveti, nükleer kuvvetin yanında hiç kalır. Ancak unutmayalım, uzay boyutlarında çekim kuvveti geçerlidir. Atomik boyutlarda ise nükleer kuvvet geçerlidir. Nükleer kuvveti uzay ölçeğinde kullanamayız.
Atomların çekirdekleri küçük olabileceği gibi, yüzlerce nükleona da sahip olabilirler. Proton ve nötron sayıları dengeli olan atomlara kararlı atomlar veya huzurlu atomlar adı verilir. Eğer proton ve nötron sayıları farklı ise, onlara da kararsız atomlar veya huzursuz atomlar denmektedir. Kararsız atomlar, kendi hallerinde duramazlar; içlerinde fazlalık vardır, fazlalıklarını atıp başka bir atoma dönüşürler.
Kararsız atomlar, huzursuz ailelere benzerler. Huzursuz ailelerin mahalleyi rahatsız ettikleri gibi, bu atomlar da etrafa enerji saçarlar ve o sebeple kendilerine radyoaktif atom adı verilir. Bu tarif daha çok böyle atomlardan meydana gelmiş bulunan maddeler için radyoaktif madde şeklinde kullanılır.
İster kararlı ve isterse kararsız atomlar olsunlar, bütün atomlar için biz ultra-mikro-canlılar diyebiliriz.
Atomların birbirleri ile bağlanmaları sonucunda mikro-moleküller veya makro-moleküller oluşur. İki atomun birbiri ile bağlanmasından bir di-atom oluşur. Üç adet atomun birbirleriyle bağ kurması sonunda tri-atom ve bağlantıdaki atom sayıları arttıkça tetra-atom, penta-atom… ve poli-atom adı verilen moleküller meydana gelir.
Atomlar birbirleriyle genel olarak ionik bağ, kovalent bağ ve metalik bağ şeklinde bağlanırlar. Hangi çeşit bağ olursa olsun, atomların molekül haline gelişlerinden sonra davranışlarında değişiklikler olur.
Atomlar kendi seviyelerinde ve kendi çaplarında canlı varlıklardır. Onlar Tanrı’nın vermiş olduğu kudretle vazifelerini gerektiği şekilde yapmaktadırlar. Ve bir gün atom-üstü varlıklar olarak tekamüllerini sürdüreceklerdir. Mikrokozmos evreninin sonsuzluklarında atom-altı seviyeden, atom seviyesine gelen bir atom ruhu, oradan molekül seviyesine geçerek yoluna devam eder. Daha sonra hücre devresi gelecektir. Bir organı yönetebilecek hale gelince de beden yönetecektir. Ruh, bitki ve hayvan bedenlerini kullanabilecek, kontrol edebilecek hale geldikten sonra da insan bedenlerini kullanacak, oradan da insan-üstü bir seviyeye geçecektir.
Bugün mikrokozmos ve makrokozmos kesitinde olan insan, buradaki tekamülünü bitirdikten sonra sonsuzluklar içindeki yoluna devam edecektir.
Tekamülü insanlık seviyesinde olan varlıklardan geriye doğru baktığımız zaman atomu, atomdan yukarı doğru baktığımız zaman da ruhlar alemini görmekteyiz. Yani biz insandan, mikrokozmosa doğru baktığımızda maddeleri, mikrokozmostan insana doğru baktığımızda da ruh varlıklarını görmekteyiz.
Yaratılmış olan her şey ruhtur ve her şey canlıdır. Evrende canlı olmayan hiç bir şey yoktur.
Yaradan’ın kudretini görmek için mikrokozmostan makrokozmosa kadar uzanan alemlere göz atmak yeter. Ve bu muhteşem ahenk ve işleyiş karşısında bize hayran olup susmak düşer.
Bütün İlahi İrade Yasaları ve İlahi İrade Organizasyonları o kadar mükemmel bir şekilde iç içe katlanmıştır ki, bu katları teker teker açıp o Yasa ve Organizasyonları anlayabilmek için büyük bir istek ve sevgi lazımdır.
Dünyamız bir ruhlar topluluğudur. Çeşitli seviyelerde yoğunlaşarak madde kimliğini alan varlıkları, birbirlerinin tekamülünü sağlayan ortamlar meydana getirerek, birbirlerine yardım etmektedirler.
Bütün bu ruhi sistemler hepsi kendi tekamüllerini sürdürmektedirler.
Gördüğümüz her şey ruhlar topluluğudur. Ruhları madde olarak görmek, görenin eksikliğindendir.
Mikrokozmos olan atom evrenin içi makrokozmostan çok daha derinlere gitmektedir. Yaratılmış olan bütün varlıklar atom evreninden içeriye dalarak sonsuzluğa karışırlar.
İnsan Makrokozmosla Mikrokozmos
Arasındaki Bir Kesittedir
Mikrokozmos, çıplak gözle görülemeyecek ufacık bir hacim içine sığan milyarlarca atomlar ve çekirdekleri çevresinde dolanan milyar kere milyar sayıda, elektron, pozitron, partiküller demektedir. Makrokozmos ise, milyarlarca galaksiden oluşan evrendir. Hem de öyle bir evren ki, galaksilerden yalnızca bir tanesinin içinde milyarlarca yıldız ve onun en az 8-10 katı kadar da gezegenler ve diğer uydular vardır.
İnsan bu iki büyük evrenin tam ortasındadır. Atomların, ortalama çapı, aşağı yukarı, bir milimetrenin on milyonda biri kadardır. Yani atomları, uç uca dizerek ve her birinin, küçük birer yuvarlak olduğunu ve hepsinin de aynı boyda bulunduğunu varsayarak bir milimetrelik bir uzunluk yapmak istersek, on milyon tane atomu, bir doğru boyunca, yan yana koymak gerekir. Bu nedenle, bir yıldızın, insana göre olan uzaklığı, atom bilginlerine göre, insanın büyüklüğü ile aynı oranda olduğundan, insanın yıldızlar evreni ile atom evreni arasında, ortada bir yerde bulunduğu ileri sürülmektedir.
Mikro ve makro kozmoslar birbirlerine benziyorlar. Milyonlarca ışık yılı sonsuzluklarına doğru yayılan makrokozmosun karşısında sonsuz derinlere inen bir mikrokozmos vardır. Ve makrokozmosta uzaklık ölçüleri, sanıldığının tersine, mikrokozmostan birbirine daha yakındır. Bize paradoks gibi görünen bu durum İlahi İrade Yasaları’nın işleyişindeki paradoks sisteme iyi bir örnek olur.
Makrokozmos mikrokozmostan küçüktür. Mikrokozmos makrokozmostan büyüktür. Bu paradoks örnek, içli-dışlı olmanın da bir açıklamasıdır.
Küresel Anlayış’la makrokozmosa ve mikrokozmosa bakacak olursak atomu bir güneş sistemine benzeterek, dışarıdan içeriye doğru bakıp, sonsuza uzanabiliriz.
Güneş sisteminde bütün sistem kütlesinin yüzde 99.87’si güneşte toplanır, atomda ise bütün atom kütlesinin 99.97’si atom çekirdeğindedir.
Elektronlar arasındaki uzaklık, güneş sistemindeki gezegenler arasındaki uzaklıktan daha fazladır. Örneğin: Elektronların atom çekirdekleri çevresindeki dönüşleri saniyede 1000 km’dir. Samanyolu ise merkezi çevresinde gezegenleriyle beraber saniyede 250 km. hızla dönmektedir.
Atom çekirdeğinin çapı 10-13 santimetre olarak ( santimetrenin on milyon kere milyonda biri) hesaplanmaktadır. Bunu, bütün atomun çapı olan 10-8 santimetre ile kıyaslarsak, çekirdeğin, bütün atom çapı içinde ancak yüz binde bir kadar yer işgal ettiğini görürüz. Atomu bir küre şeklinde kabul ederek, bu küreyi tamamen çekirdekle doldurmak istediğimiz taktirde, bu iş için 1015 ( bir milyon kere milyar) atom çekirdeği gerekecektir.
Veya atomu Güneş Sistemi’ne benzetelim, güneşimiz çekirdek, Dünyamız da elektronlardan biri olsun. Bu taktirde bizim, Güneş’ten şimdikinin 500 misli uzaklıkta bulunmamız gerekirdi. (Şimdiki uzaklığımız 150 milyon kilometredir.)
En önemli benzerlik ise atom çekirdeği ile elektronlar arasındaki elektriksel çekim kuvvetinin tıpkı güneş ile gezegenler arasında çekim kuvvetlerinin bağlı olduğu ters kare oranına uygun olmasıdır. Bu da elektronların çekirdek etrafında, tıpkı gezegenler ve kuyruklu yıldızların güneş etrafındaki hareketleri gibi, daire veya elips yörüngeler çizmelerine sebep olur.
Görülüyor ki mikrokozmostaki uzaklıklar makrokozmostan daha fazladır. Makrokozmosla mikrokozmos arasında başka oran benzerlikleri de vardır.
1038 sayısının evren ölçeğinde belirli değeri olduğu ve bir oran ifade ettiği tahmin ediliyor.
Fizikçiler, atom çekirdeğinin çapını 10-13 cm olarak bildiriyorlar. Bu sayı aynı zamanda evrenin çapı ile orantılıdır. Başka bir ifade ile çekirdeğin çapının 1038 katı, bize evrenin çapını verir. Fizikçilerin kullandığı zaman birimi, dünya zamanı olan saniye değil, ışığın atom çekirdeği içinden geçme zamanıdır. Evrenin yaşı, çekirdeği kateden ışığın geçiş zamanının tam 1038 misli kadardır. Elektromanyetik kuvvet, çekim kuvvetinin 1038 katıdır. Ve evrende teorik olarak 1038 x 1038 adet proton olduğu hesaplanıyor.
Bu bilgiler kozmik ölçekte mikrokozmos ( sonsuz küçük) atomla, makrokozmos ( sonsuz büyük) galaksi sistemleri arasındaki bağlantıyı ifade ediyor.
Bizler mikro ve makro kozmosu maddi ortamlar olarak kabul etmekteyiz. Halbuki madde aleminin öbür tarafından bakarsak ruhlar alemini görürüz. Ruh açısından bu konuları ele alırsak madde gözümüzden kaybolur. Derinlere doğru indikçe ruhlarla karşılaşırız. Konsantre olmuş ( tekasüf etmiş) ruhlar madde olarak karşımıza çıkar.
Biz ruh ve madde aleminde yaşıyoruz. Esasında ne ölüm vardır, ne yokluk vardır ne de madde diye bir şey vardır.
Ve ruh aleminde yaşadığımız gibi içli dışlı olarak aynı zamanda ruh ve madde aleminde yaşıyoruz.
Biz ruh muyuz, madde miyiz diye sorarsak ikisiyiz de. Madde bildiğimiz madde değildir. Madde her an gözümüzden kayboluyor. Konsantre olmuş ruhların madde olarak karşımıza çıktığını görüyoruz.
Bedenimiz de ruhların konsantrasyonudur ama biz onu madde olarak kabul etmekteyiz. Halbuki bedenimiz bilinçli bir ruhlar konsantrasyonudur. Vazifelerini yapmaktadırlar. Biz de bir zamanlar o durumlarda iken bugün artık bedeni idare etmekteyiz. Ruhumuz da kompleks olarak, bir ruhlar konsantrasyonu olan bedeni yönetmektedir.
Makrokozmosla mikrokozmos arasında bulunduğumuz yeri iyi idrak etmek zorundayız. Bizler için bu kesişme noktası şimdilik dünyadır. Öyleyse, bu dünyanın bütün fonksiyonlarını iyice öğrenmek mecburiyetindeyiz. Çünkü, ancak buradaki her şeyi tamamıyla öğrendikten sonra dünya okulundan mezun olabiliriz.
Anti - Madde
Anti–madde kavramını teorik olarak ortaya koyan ilk bilim adamı, kuantum fiziği üzerinde de çalışmalar yapan Paul Dirac’tır. 1930 yılında, kütlesi elektron kütlesine denk, fakat elektrik yükü pozitif olan bir parçacığın var olduğunu ileri sürdü. Pozitron adı verilen bu parçacığın varlığı daha sonra 1932 yılında genç fizikçi Carl Anderson tarafından deneysel olarak belirlendi.
Pozitron, tıpkı elektron gibi elektron gibi elektrikle yüklü bir parçacıktır. Kütlesi de elektronun kütlesine eşittir. Ama elektronun tam tersine (+)yüklüdür.
Pozitronun (+) yüklü olması atom altı boyutlarda bir simetrinin varlığını açıkça belirtiyor.
1950’li yıllardan sonra ard arda “anti” parçacıklar bulunmaya başlandı. 1955 yılında protonun karşıtı antiproton, 1957 yılında anti-nötron ve bu arada nötrino adlı parçacık bulundu.
1- İlk atom anlayışı bir “Proton” “Elektron”
2- Daha sonraları atom anlayışı, merkezde “Proton” ve”Nötron”Çevrede “Elektron” ve “Pozitron”
3- Günümüzde atom anlayışı ve “Anti madde”
Başlangıçta bir atomu meydana getiren parçacıklar sadece elektron, proton ve nötron olarak biliniyordu.Sonra nötrinonun da katılmasıyla dört parçacık oldular ve karşıt parçacıkları, “anti-proton, anti-nötron, anti-nötrinolar ve pozitron” la sayıları sekize yükseldi..
Bu arada ışığın taneciği fotonun anti-fotonu olmadığını belirtmek gerekir.
Atom altı çalışmaları hızla ilerlerken, başka bir bilim gurubu, ( +) yüklü anti-elektron yani pozitronla, (-) yüklü normal bir elektron çarpıştıklarında ikisinin de yok olarak ortaya bir enerji çıktığını bildirdiler.
Daha açıkçası; kütleli, hacimli, şekilli, belirli madde ortadan kalkıyor onun yerini enerji alıyordu.
Madde ile anti-madde bir araya geldiklerinde tutunamıyorlar, ikisi de kayboluyordu. Bu ifadenin tersi de geçerliydi. Yani belirli şartlar altında enerjiden madde ve anti-madde oluşuyordu.
Madem ki çevremizdeki maddeyi görüyoruz onunla iç içeyiz; öyleyse var olduğu halde anti-maddeyi göremiyoruz. İşte bir paradoks daha!...
Protonun karşıtı, elektronun antisi varsa; o proton ve elektrondan oluşan hidrojen atomunun da bir antisi olması gerekmez mi? Yani, anti-hidrojenin “bir yerlerde” olması gerekir. Madde ve anti-madde yaratıldığına göre, acaba neden dünyayı sadece maddeden yaratılmış olarak kabul ederiz?
Anti-madde adı verilen anti-elektron, anti-proton, anti-nötron, anti-nötrino, anti-mezon vb. tüm anti-partiküller ve “anti-atomlar”, sonuçta bizi “anti-galaksiler” ve “anti-evren” kavramına kadar götürmektedir. Tüm elementlerin, parçacıkların ve çekirdeklerin “karşıt-maddeleri” olduğuna göre, galaksilerin de “karşıtları” var mıdır?
Anti-evren var mıdır? Varsa nerededir, nasıldır? Bu soruların cevapları bugüne kadar öğrenmiş olduğumuz bütün bilgileri değiştirmemizi gerektirebilir.
Anti-madde kavramının gözlerimizin önünde canlanabilmesi için şöyle bir örnek verelim:
Anti-madde’yi daha iyi anlamak için bir boy aynasında kendinize bakın. Ne görüyorsunuz; orada ne var? Siz varsınız, ama ağırlığı olmayan, hiç bedenle alakası olmayan bir görünüştür bu. Aynaya baktığınız zaman kendinizi hiç eksiksiz olarak görürsünüz. Yani kaşınız, gözünüz, saçınız, bacağınız, kolunuz, her organınız yerli yerindedir, ama siz yoksunuz. İşte o sizin bir benzetme olarak anti-maddenizdir.
Aynadaki insanın ne elektromanyetik tesiri vardır, ne de manyetik alanı vardır; hiç bir şeyi yoktur. Ama sizin aynınız, tıpkınız olan bir antiniz aynada gözükmektedir. Bu anti yönünüz sizin eczanızdır. Eczanızın ruhudur. Siz o halinizle, bu halinizi meydana getiriyorsunuz.
Anti-atomla atom karşılaştıkları zaman birbirlerini yok ederler ve ortaya yeni bir enerji çıkar. Burada bir eşitleme vardır.
Bu konuya kendimizden de örnek verebiliriz. Diyelim ki bizim tamamen zıttımız bir insan var ve anlaşabilmemize imkan yok. Anlayış, bilgi, görgü ve her türlü davranış bakımından birbirimize kontrayız ve karşılaşınca ikimizin de tüyleri diken diken oluyor. O insan bize göre anti biridir. Ve birbirimize baskı yaparız, mahvetmeye çalışırız; hatta birbirimizi yok edebiliriz. Beraberliğimiz içinde ya o beni yok edecek ya ben onu yok edeceğim yahutta birbirimizi dengeleyeceğiz. Burada bir eşitleme vardır.

Bizdeki bilgilerin antileri onda, ama aslında onun yaşaması bizim yaşamımıza bağlı; o olmasa biz yaşayamayız, biz olmasak o yaşayamaz. Küresel Anlayış’a adımımızı attığımız andan itibaren mutlaka antimiz olan o insanı da, kendi anlayışımız içine almamız, katmamız lazımdır. Örneğin, bizi çok rahatsız eden, takıldığımız bir insanı kendi anlayışımızın içine alabilmeliyiz. Çünkü o insanda bizi rahatsız eden, tenkit ettiğimiz, beğenmediğimiz şeylerin aynısı bizde vardır. Ve ikimizin birbirine tamamen ters gelen yönleri, belli bir süre sonra yeni bir anlayışın yeni bir eşitlemenin ortaya çıkmasına neden olur. Tıpkı atomla anti-atomun karşılaştıklarında birbirlerini yok ederek yeni enerji biçimlerine dönüşmeleri gibi insanları da kendi antileri eşitlerler.
Kısacası biz antimiz olmadan yaşayamayız. Atom da anti-atomdan gelmiştir. Bugün modern bilim bu gerçeği ispatlamaya çalışmaktadır. Anti–maddeden başka anti–insan da, anti-dünya da, anti-evren de vardır. Anti-evrene kara delik deniyor. Kara delik, madde aleminden çıkmış güneşimizin üç mislinden büyük ölü yıldız demektir. Kara deliklerin görünmez varlıklarına ait bilgi, yaydığı güçlü radyasyondan anlaşılır. O kara deliklerden evren oluşmuş olabilir veya beyaz cücelerden evren oluşmuştur yahutta ikisi beraber evreni oluşturmuşlardır.
Atom anti-atomdan meydana gelmiştir dedik. Atomun anti-atomdan meydana gelmesi ne demektir? Atomla anti-atomun birbirini yok etmesi ve birbirinden meydana gelmesi; enkarnasyon- dezenkarnasyondur. Atom da insan da sonsuzdur. Atomun yaşayışı ve yeni baştan doğuşu vardır. Bizim yaşayışımız ve reenkarnasyonumuz ne ise, başka bir anlamda da atomun yaşayışı ve yeni baştan doğuşu da aynı şeydir. Bir tek atom bir evrendir ve o da insan gibi fonksiyonunu gerçekleştirdikten sonra belli bir aşama kaydeder.
Bir nötron 13 dakikada bozulmaya başlar. Aynı zamanda da nötronlar, elektronlar, protonlar birbirinin yerine geçebilir yani bir proton nötron olabilir, elektron olabilir. Biz bu yer değiştirmeye nötronlar reenkarnasyonu (yeniden doğuşu) diyebiliriz. Bizler spatyomdan erkek ve kadın olarak gelebiliyorsak bir nötron da başlı başına bir alem olarak, proton olarak veya elektron olarak değişime uğrayabilir.
İnsanlar sürekli olarak tekamülleri ile orantılı olarak başı ve sonu olmayan, mikrokozmosla makrokozmos evreni içinde zaman-mekan-hız sınırlanmalarının bir artı bir eksi yönüne kayarak gelişimlerini tamamlamaya çalışırlar. Bu artı ve eksi yönler de içli ve dışlıdır yani yaptığımız her hareketin bir dünya bir de ahret tarafı vardır.
Evrende bir eşitleme vardır ve bunun adı da Tanrı Eşitlemesi’dir.
Tanrı Eşitlemesi
Çok iyi anlaşılması gereken konulardan bir tanesi de Tanrı Eşitlemesi’dir.
İlahi Yasalar’da ( +) ve (-) olarak, daima bir eşitleme vardır. Eğer bir insan, bir yöne doğru yürüyorsa, bilmelidir ki, o yönün tersi de vardır ve birbirlerini eşitlerler. Çünkü insan bu eşitlikten ikinci bir eşitliğe, sonsuzluğa doğru gider.
İnsan sonsuz başlangıçtan, sonsuz sonlara doğru, yani ezelden ebede doğru giden bir varlıktır.
Bütün insanlar zamanı gelince bu gerçeği anlamak mukadderi ile yaratılmışlardır. Bugün için İlahi İrade Yasaları’na karşı yönde yürüyormuş gibi görünen bir insan, yine bu yasaların kapsamındadır, ama farkında değildir. Bu dünyadaki her şey buraya aittir. Ölçüler, hesaplar, kitaplar, uzaklık, yakınlık, zaman, ne varsa hepsi bu dünyaya aittir. Bu dünyaya olan her şey bu dünyada kalacaktır. Yani bu dünya okulunun öğretisi de küresel olarak bu dünyada kalacaktır. Ve bu okulu bitirmeden de hiç kimse buradan bir yere kımıldayamayacaktır.
Yalnız unutulmamalıdır ki, biz bu dünyada yaşarken, sürekli yardım ve ilhamlar altındayızdır. Ve bir gün, bilemediğimiz bir noktada hamilerimiz, hayatımızın gidişini değiştirirler ve derler ki, “Hadi, her şey tamam, bu iş bitti, şimdi dünyayı burada bırakalım, başka iş yapacaksın.” Böyle bir yenilik, gelişebilmek için İlahi İrade’nin çeşitli imkanlarına kavuşmak demektir. Onun için bu dünyaya hırsla bağlanmanın da bir manası yoktur.
Bu dünyada, servetlerine çıldırmışçasına bir hırsla yapışmış insanlar vardır. Onlar servetleriyle kendilerini öyle birleştirmişlerdir ki, dünyadan hiç ayrılmayacaklar sanırsınız. Ve bu dünya ile ilişkileri kesilince, feci bir sıkıntı ile karşılaşırlar. Çünkü spatyomdan, yani ahretten inip geldikleri kademeyi unutmuşlardır.
Spatyomda bizi yetiştirmiş bir aile var; bütün yakınlarımızı, tanıdıklarımızı, akrabalarımızı, bir müddet için bırakıp, dünya okuluna gelmişiz. Gerçek ailemizi nasıl unuturuz? Onları nasıl bırakırız? Dönüşümüz aslımızadır, dünya, gelip geçici bir okuldur; bu yüzden insan dünyada yaşarken, yaşamın gelip geçiciliğini unutmamalı ve hiç bir şeye hırsla bağlanmamalıdır.