M.FAHRİ ÖĞRETİCİ - SONSUZ YÜCE YOL- BÖLÜM12

http://www.dunyaana.com/images/rose4.jpgDOĞUŞ RÖLAVİTESİ

Ölüm Yoktur, Doğuşlar Vardır

Evrenler doğmakta, güneşler doğmakta, dünyalar doğmakta, insanlar doğmakta, atomlar doğmakta; yani fizik alemde her şey doğmaktadır. Aslında ölüm diye bir şey yoktur. Ölüm, sadece insanların düşüncelerindedir. Biz olayları etraflı olarak, geniş bir bakış açısı ile izleyebilirsek, görürüz ki, sadece doğuşlar vardır. İnsanın hayatı, başlangıcı ve sonu olmayana doğru aşama aşama doğuşlar halinde sürer gider, fakat insanlar doğuşların bilincine varamamışlardır.

Bir insan, evrenin bir parçasıdır; evren ise varlık demektir. Bizler varlığımızı ancak bir beden içinde gösterebilmekteyiz. Dünyadaki vazifelerimize ait gerekli araştırmaları bitirdikten sonra, canımız bedenimizden ayrılır.

Bir varlığın canı bedenini terk ettiği andan itibaren o varlık yeni bir doğuşla karşılaşır. İnsan için ölüm çok acılı ve korkunç bir şey olarak tanınmaktadır çünkü ölüm yok olmak anlamında anlaşılıyor.

Biyolojik hayatın derinliklerine doğru inmeye başladığımız zaman görürüz ki, orada da ölüm diye bir şey yoktur. Örneğin, doğadaki organik her varlık, her an, hem kendisidir, hem kendisi değildir; her an bazı yabancı maddeleri özümler ve bazı maddeleri bünyesinden dışarı atar; her an bünyesinde bazı hücreler ölür ve bazı hücreler meydana gelir; öyle ki, kısa ya da uzun bir zaman sonra, bedenin maddesi tamamen yenilenmiş, eskilerin yerine o maddenin yeni atomları gelmiş olur. Organize her varlık sürekli olarak hem kendisidir, hem başkasıdır. Yani sürekli doğuşlar vardır.

İnsanın hem fizik bedeni, hem düşünce yapısı her an yenilenmektedir. Dünyadan ayrıldığı zaman da spatyoma doğar, ölüm diye bir şey yoktur. Ruh varlığı sonsuzluk içinde sürekli olarak yeniden doğacak, sürekli bir değişime, başkalaşıma uğrayacaktır. Bu nedenle de doğum ve ölüm olayında rölativite vardır. Sebep-Sonuç Yasası gereği, evrende her şey sürekli olarak doğar, birleşir, sonra çözülür, başkalaşır ve yenilenir.

İnsan her yeniden doğuşta, eksiklerini tamamlama ve kendini geliştirme imkanı elde eder; çünkü altmış, yetmiş yıllık insan ömrü, olgunlaşabilmemiz ve pek çok deneyi bir arada yaşayabilmemiz için yeterli bir süre değildir.

Uyku

Doğuş rölativitesi için bir başka örnek de uykudur. Bir insan, normal olarak hemen hemen her gece uyur. Gece uykusu çok küresel bir olaydır. İnsan bedeninin canlılığını devam ettirebilmesi için psikolojik ve biyolojik yapısının kesinlikle dinlenmeye gereksinimi vardır, yani insan belli bir süre şarj olmak için mutlaka dinlenmek zorundadır.

İnsanın biyolojik bedeniyle ruhi yönü her zaman düalite içindedir. Ruhun uykuya ihtiyacı olmadığı bir gerçektir, ama beden güçsüzlüğü nedeniyle, şarj olmak için uyumak zorundadır. Yani uykuyu akümülatörlerin dolması gibi düşünmek gerek. Bedenin dinlendiği bu şarj süresi içinde, kuşkusuz, ruh kendi vazifesine devam etmektedir.

Daha iyi anlatabilmek için şöyle bir örnek verelim: Düşünün ki, işleyen bir araç vardır ve bu araç bir fabrikada çalışmaktadır. Bu akümülatörle işleyen aracı idare eden insandır. Araç bir çok işler yapabilir, ama onun gücü iki saat ya da dört saat çalışmaya yeter. Büyük işler yapmış, çok çalışmışsa, bu akümülatörlü araç dört saat sonra artık gidemeyecek durumdadır. Çünkü akümülatörleri boşalmıştır, ama onu idare edenin işi dört saatte bitmez; onu kullananın en az sekiz saat çalışması gerekir. Hele mesai de varsa, on iki saat çalışması gerekebilir. Peki o zaman aracı kullanan ne yapar? Aracını, akümülatör şarj istasyonuna getirir ve akümülatöre bağlar. Sürücü aracın içinden çıkar, başka işlerle ilgilenir. Ya da başka araçla işine devam eder.

Burada, bu akümülatörlü aracı beden olarak düşününüz. Aracı kullanan sürücünün de ruh olduğunu düşünürseniz, bu açıklamayı çok daha iyi anlayabileceksiniz. Gece uykusu sırasında beden dinlenmek zorundadır, çünkü bedenin yapılışı ve işleyiş düzeni bu dünyaya göredir. Doğallık İlkesi’ne göre biz de her gün uyumak mecburiyetindeyiz. Fakat bu uykunun ruhi ve bedeni, çok ayrı, küresel sonuçları vardır. Bir insan uykusunda almış olduğu bilgilerden çıkardığı sonuçların muhasebesini yaparsa, ertesi gün yenilenmiş ve daha da bilgilenmiş olarak doğar, yani uyanır. Uyku olayına doğum içinde doğum denebilir. Biz her gece uyurken yeniden doğarız.

Bir insan bağlı şuuru ile dünyasal işlerini yaparken, serbest şuuruyla da birçok eprövlerin gereklerine aynı anda cevap vermektedir. Letarjik durumdayken, uyurken, dalgınlık halindeyken, kitap okurken vb. hep değişik şuur halleri içindedir. Bazen konuşur, ama aynı anda da başka şeyler düşünür. Sözleri ile zihni paralellik göstermez.

Hele uykudayken iş daha değişir. Biz farkında olmamakla birlikte, başka planetlerin varlıkları ile de irtibat halinde olabiliriz, veya uyuduğumuz zaman, başka planetlerdeki vazifelerimizi de devam ettirebiliriz. Örneğimizi hatırlayalım. Gücü zayıflamış akü şarj olurken, sürücü ( ruh), başka bir araç ile işine devam eder. Uyku diye bir şey yoktur. İnsan uyurken, belki de birkaç planetle ruhsal olarak ilişkide bulunur. Korkunç bir faaliyet söz konusudur.

Uyanık halde bulunduğumuz sıralarda bile, dünya işimizi yaparız. Çay içerken ya da yemek yerken yediğimiz içtiğimiz şeyleri düşünmeyiz ki! Düşünce içinde düşünce halindeyizdir.

Hem dünyada, hem de ahirette, ahiretin ahiretinde, hatta onun da ahiretinde fonksiyonlarımızı yaparız. Uyku derinlikleri de ona göre değişir.

İnsan hem bağlı şuuruyla, hem de serbest şuuruyla kendi tekamül seviyesine göre faaliyette bulunur.

İnsan Bedeni Hücreler Evrenidir

İnsan bedeni hücreler evrenidir. İnsan bedeninin ortalama olarak her gramında dört veya beş milyar hücre vardır. Bu hücreler başlı başına bir kişiliktir. İnsan bedeni, ruhun, bedenden ayrılmasından sonra, İlahi İrade Yasaları’nın icaplarına göre gruplara ayrılır. Yani bir devletin yıkılmasından sonra küçük küçük beyliklerin ortaya çıkışı gibi insan bedeni üzerinde başka gruplar hüküm sürmeye başlar; öbür alemde ruh kendi seyyal bedeniyle, hakiki hayatına doğmuştur.

Bu arada da insan bedeni üzerinde, İlahi İrade Yasaları’nın sayısı dahilinde çok yönlü hareket ve değişiklik başlamıştır. Bu değişim bedene ait en ilkel elementlere kadar devam eder.

Evrende Hiç Bir Şey Durağan Değildir

Evrende hiç bir şey durağan değildir, sadece yoğun bir çalışma, düzen ve ahenk vardır. Ve vazifeler, icaplar, girift ve yoğun bir şekilde tıpkı bir saç örgüsü gibi birbiri ile ilişkili olarak yürümektedir. Hiç bir şeyin durağan ve aynı kaldığını zannetmeyelim; hayal kırıklığına uğrarız. Bu değişim, bilgilerimiz için de geçerlidir. Bilgi alışverişinde hep eski ve alışılmış bilgilere yaslanmak, atalet meydana getirir.

Evrende vazifeler elden ele büyük bir ahenk ve güzellik içinde yürütülerek sürekli el değiştirir. İlahi İrade Yasaları’nın işleyişindeki bu düzen ve düzgün akışı sadece hissedebilmek bile insanı şaşkınlığa düşürür. Bu kadar mükemmel bir faaliyeti, bu kadar güzel yürüyüşü hiç bir insan yapısında göremeyiz. Ve bilmeliyiz ki, evrenin bu şahane işleyişini biz hiç bir zaman tam anlamıyla idrak edemeyeceğiz. Sadece bazı şeyleri fark etmeye başladığımızda, bu mükemmellik karşısında secde edip, kudrete erişmek için teslimiyet içinde olmaktan başka yapılacak bir şey yoktur. Çünkü sadece fizik aktivite veya bilimsel çalışmalarla İlahi Kapılar’dan geçiş izni alınamaz.

Biz, kendi aklımız, bilgimiz, sevgimiz ve bilimsel verilerimizle pek çok şey meydana getirebiliriz, ama Ruhsal Yöneticiler’in izni olmadan şuradan şuraya bir adım atamayız. Bütün olup bitenler, bu izin ve görüp-gözeticilik tahtındadır. Daha fazla ilerlemek, evren bilgisi elde etmek istiyorsak, Ruhsal Yöneticiler’in izni ve yardımı şarttır.

Biz biliyoruz ki, evrende İlahi İrade Yasaları vardır ve bu yasalar İlahi İrade Organizasyonlarının Kudretlileri tarafından idare edilmektedir. Yani bir insanı  terfisinden boşalan yere derhal ikinci bir varlığın terfi ederek, vazifeyi devralması gibi, İlahi Yol’dan, belli bir vazifeyi devralma iznini alanlar, derhal yeni bir vazifeye başlarlar. Tabii bu işler kendiliğinden olmaz, İlahi İrade Organizasyonu’nun Vazifeli Varlıkları tarafından idare edilirler. Vazifenin dağıtım ve yönetimi oldukça komplike bir iştir ve burada da yine düalite vardır, ama şimdilik bu konudan pek fazla bahsetmek doğru değildir.

Tekrardoğuş ve İnsan

Tekrardoğuş ve insan konusunda, bir varlığın spatyomdan dünyaya gelişinden başlayarak, tekrar spatyoma dönüşüne kadar geçirdiği sürece kısaca bir göz atacağız.

Diyelim ki, bir varlık kendi ihtiyaçlarına ve tekamül seviyesine göre yeni bir öğrenim için dünyanın herhangi bir noktasından gelmeye hazırlanmaktadır.

Bu insanın tekrardoğuş yolu ile spatyomdan inebilmesi için gereken bütün şartlar Hamileri tarafından hazırlanır.

İlahi İrade Yasaları’nın işleyiş prensibine göre, bütün varlıklar kendi seviyeleri oranında her türlü imkandan küresel olarak yararlanma hak ve yetkisine sahiptirler.

Spatyomdan, bebek olarak dünyaya inmek için hazırlanan bir varlık, bu doğuşu, sevgi ve istekle kendisi istemiştir. Eksiklerini tamamlayabilmek için teorik olarak planladığı yaşamı, dünyada tatbikat sahasına koymak mecburiyetindedir.

Hamilerinin yardımı ile kendisine gösterilen ailelerden bir tanesini seçerek, seçtiği aile ile sevgi bağları kurmaya başlar.

Artık onun hami varlıkları, annesi ile babasıdır. Anne ve baba, çocuğun, büyüyünceye kadar bir tür hami varlığı rolündedir.

Yavaş yavaş şuuru karararak, unutma hali içine girer, çünkü doğum yaklaşmıştır. Bir taraftan şuuru kararırken, diğer taraftan ipek böceği gibi büyük bir sevgi ve istekle bedenini örmeye ve inşa etmeye başlar.

Ve normal şartlar altında anne-baba ve çocuktan oluşan bu üç kişi eskisine oranla, bebek nedeniyle, birbirlerine daha fazla bağlanırlar.

Bizler dünya okulunda, kendi vazifemizi yaparken, öğrenciliği de aynı zamanda uygularız. Anne-baba olmak bir tür öğretmenlik ve hamiliktir. Bu vazifeyi ne kadar iyi bir şekilde gerçekleştirirsek, hami olmaya o kadar hazırız demektir. Unutmayalım ki, o sevimli bebek de bizim öğretmenimizdir.

Örneğin, Sevgi ve İstek Yasası’nı tam olarak uygulayamadığımız için kendi çocuğumuzdan başka çocuğu kolay kolay sevemeyiz. Hissedilmesi istenen sevgi ise tüm çocuklara karşı eşit duygular içinde olan sevgidir.

Bütün insanların kardeş olduğunu kabullenen ve bu bilgisini uygulayan insan, Dünya Okulu’nun son sınıfındadır.

Anne-baba-çocuk ilişkisi, bu gelişmeye gayet iyi bir örnektir. Konu yalnız, senin çocuğun benim çocuğum meselesi değildir. Benim arabam, senin araban, benim memleketim, senin memleketin gibi, sen ve beni ifade eden bütün kavramlar iç içe yaşanır.

İnsan sen ve ben ikileminden kurtulmaya başladıkça, bu ikilemle ilgili bütün sistemler de kafasında çöker ve bencillikten, nefsaniyetten kurtulmuş olur.
Anne-baba-çocuk üçlüsünde, anne ve babanın rolü çocuklarına mümkün olduğu kadar iyi imkanlar sağlamaktır ve zaten Sevgi-İstek Yasası’na göre, vazifelerini büyük bir sevgi ile gerçekleştirirler.

Çocuk Anne ve Babasını Kendisi Seçer

Çocuk, anne ve babasını seçerken, doğal olarak onların genlerini ve hücrelerini de seçmiş olur. Ve bu genlerin düzeltilmesi görevi, çocuğa naklolur. Çocuk ailesini kendi isteği ile seçer, bu yüzden hiç kimsenin ailesinden şikayet etmeye hakkı yoktur.

Ve nihayet çocuk büyür, kendisi de anne-baba olur yani öğrenciliğini dönüştürerek o da vazifesini yapar. Ve yüce seyahatine hazırlanma vakti gelir.

Dünya okulundan o dönem için alacağı dersler bittiği zaman da, gerçek ailesinin yanına geri dönmek için hazırlanmaya başlar. Dünyaya bağlılığı yavaş yavaş azalır.

Dünyada yaşarken aldığı bütün bilgileri kendi kendine bir tasnife soktuğundan, daha ziyade anıları ile ilgilenir. Onu ilgilendiren, gelecek değil geçmiştir.

İnsan spatyoma gidince, teşevvüşte iken belli bir tatil devresi yaşar ve dinlenir. Daha sonra da vicdanı ve nefsi huzurunda, fiilleri ile ilgili olarak kendi kendine cevap vermeye başlar.

Teşevvüş döneminin uzunluğu veya kısalığı, varlığın gelişim seviyesi ile alakalıdır. Ve yeni bir eve taşınmış bir insan gibi yavaş yavaş çevresine alıştıkça, etrafı ile olan irtibatlarını fazlalaştırır ve Yüce Varlıklar tarafından hazırlanan daha büyük imkanlara kavuşarak, gelişimini spatyomda da sürdürür.