A- BEDENLER
“ İnsanın şimdiki halde ne olduğunu, yani şimdiki gelişme seviyesinde ne olduğunu anlamak için ne olabileceğini, neye ulaşabileceğini belli bir noktaya kadar zihnimizde canlandırmamız gerekmektedir. Ancak mümkün olan doğru gelişme sırasını anlamak suretiyle insanlar, şimdi sahip olmadıkları ve belki de sadece büyük çaba ve çalışma ile kazanabilecekleri şeyleri kendilerine atfetmekten vazgeçeceklerdir.”
“Eski ve yeni pek çok sistemde izlerine rastlanabilen eski bir öğretiye göre, insan için mümkün olabilen tam gelişmeye ulaşmış bir insan, kelimenin tam anlamıyla insan, dört bedenden oluşmuştur. Bu dört beden, gittikçe daha ve daha inceleşen, karşılıklı olarak birbirlerine girişimleri bulunan, birbirleriyle belirli bir ilişki içerisinde olup, bağımsız hareket edebilen dört bağımsız organizmayı meydana getiren maddelerden teşekkül etmiştir.”
“Dört bedenin mevcut olabilmesinin nedeni; insan organizmasının belli koşullar altında, onda şuur faaliyetleri için fizik bedenden daha elverişli ve uyumlu bir araç oluşturan yeni, bağımsız bir organizmanın gelişebileceği karmaşık bir yapıya sahip olmasıdır. Bu yeni bedende ortaya çıkan şuur, onu yönetecek yeteneğe sahiptir; aynı zamanda, fizik beden üzerinde tam bir hakimiyet ve kontrolü vardır. Bu ikinci bedende, belli koşullar altında yine kendi özellikleri bulunana üçüncü bir beden gelişebilir.”
“Bu dört beden, farklı öğretilerde çeşitli şekillerde tarif edilmiştir.”
Şekil: 1
G., Şekil-1’de görüldüğü gibi bir şekil çizdi ve dedi ki:
“Birincisi fizik bedendir. Hristiyan terminolojisinde buna ‘karnal’ beden denir. İkincisi, yine aynı terminolojide ‘doğal’ beden adı alır. Üçüncüsü ‘ruhsal’ bedendir. Dördüncüsü ise, ezoterik Hristiyanlığın terminolojisinde ‘ilahi’ beden diye anılır. Teofizik terminolojide birincisine ‘fizik’ beden, ikincisine ‘astral’ beden, üçüncüsüne ‘mantal’ beden, dördüncüsüne ise ‘nedensel-kozal’ ( Bu beden, davranışlarının nedenlerini kendi içinde taşır. Dış etkilerden bağımsız olup irade bedenidir.) beden denir.
“ Bazı Doğu öğretilerinin terminolojisinde birinci beden ‘araba’ ( beden), ikinci beden ‘at’( duygu ve arzular), üçüncü beden ‘sürücü’ ( akıl), dördüncü beden ise ‘efendi’dir ( ben, şuur, irade).”
“ Buna benzer kıyaslar ve paralelleri, sistemlerin ve öğretilerin çoğunda vardır ki, bunlar insanda fizik bedenden başka bir şeyin de var olduğunu fark etmişlerdir. Fakat hemen bütün bu öğretiler, eski öğretinin tarif ve bölümlerini aşağı yukarı benzer şekillerde tekrar ederlerken onun en önemli özelliğini unutmuş veya atlamışlardır; bu da insanın daha ince bedenler ile birlikte doğmadığı, bu bedenlerin, ancak içte ve dışta uygun koşulların bulunmasıyla, onda yapay olarak meydana getirebileceğidir.”
“ ‘Astral beden’ insan için sahip olunması zorunlu bir araç değildir. O, sadece pek az kimsede bulunabilecek büyük bir lükstür. İnsan, bir ‘astral bedensiz’ de pekala yaşayabilir. Onun bedeni yaşam için gerekli bütün fonksiyonlara sahiptir. ‘Astral bedeni’ olmayan bir kimse, çok entelektüel veya hatta ruhani bir insan izlenimini yaratabilir; sadece başkalarını değil kendi kendini de aldatabilir.” ( 50)
“ Pek tabii ki, bu durum, daha da fazlasıyla gerek ‘mantal bedene’ gerekse dördüncü bedene uyar. Alelade insan, bu bedenlere ve onlara ait fonksiyonlara sahip değildir. Fakat sık sık bunlara sahip olduğunu düşünür ve başkalarını da böyle düşünmeye sevk eder. Böyle olmasının sebepleri öncelikle, fizik bedenin de üstün bedenleri oluşturan maddelerle çalışmasıdır; ancak bu maddeler, onda kristalize olmamışlardır ( sabitleşmemişlerdir), ona ait değillerdir. İkinci olarak fizik beden, üstün bedenlerin benzeri ( kıyas edilebilen) olan bütün fonksiyonlara sahiptir; ancak pek doğaldır ki; onun fonksiyonları üstün bedenlerinkinden epeyce farklıdır. Sadece fizik bedene sahip bir insanın fonksiyonları ile dört bedenin fonksiyonları arasındaki başlıca fark, birinci halde, fizik bedenin fonksiyonlarının diğer bütün fonksiyonları yönetmesidir; yani her şey fizik beden tarafından, fizik ise dış tesirlerce yönetilir. İkinci halde ise, ( yani dört bedenin mevcudiyeti halinde) kumanda veya kontrol üstün bedenden gelir.” ( 51)
“ Fizik bedenin fonksiyonları, dört bedenin fonksiyonlarına paralel olarak temsil edilebilir.”

Şekil: 2
G., başka bir şekil çizdi. ( Şekil-2) Bu şekil, fizik beden ile dört bedenin paralel fonksiyonlarını temsil ediyordu.
“ Birinci halde, yani sadece fizik beden sahibi insanın fonksiyonları ile ilgili olarak otomat, dış tesirlere bağımlıdır; diğer üç fonksiyon, fizik bedene ve onun aldığı dış tesirlere bağımlı bulunmaktadır. Arzular veya arzusuzluklar; ‘istiyorum-istemiyorum’, ‘seviyorum-sevmiyorum’ gibi durumlar, yani ikinci bedenin yerini işgal eden fonksiyonlar, rastlantı eseri şoklara ve tesirlere bağımlıdır. Üçüncü bedenin fonksiyonlarına tekabül eden düşünce, tamamen mekanik bir süreçtir. Alelade mekanik insanda ‘irade’ mevcut değildir; o sadece arzulara sahiptir; arzu ve isteklerin az veya çok sürekli oluşuna zayıf veya güçlü irade denmektedir.” ( 52)
“ İkinci durumda, yani dört bedenin fonksiyonları ile ilgili olarak fizik bedenin otomatizması diğer bedenlerin tesirlerine bağımlıdır. Farklı arzuların ahenksiz ve çelişkili faaliyetleri yerine tam, bölünmeyen ve daimi olan bir tek ben vardır; fizik bedeni ve onun arzularını hakimiyeti altında bulunduran, gerek isteksizliğini gerekse direncini ortadan kaldırabilecek ferdiyet mevcuttur. Mekanik düşünce sürecinin yerini şuur almıştır. Ve sadece farklı benlere ait, çeşitli ve sık olarak çelişkili arzulardan meydana gelmiş, bir güç olmayan fakat şuurdan intişar eden, ferdiyet veya tek ve daimi ben tarafından yönetilen irade vardır. Ancak böyle bir iradeye ‘özgür’ denilebilir, çünkü rastlantıdan bağımsızdır ve dışardan değiştirilemez veya yönetilemez.”
“ Bir Doğu öğretisi, dört bedenin fonksiyonlarını, tedrici gelişimini ve gelişme koşullarını şöyle anlatmaktadır:
Çeşitli metal tozları ile dolu bir kap veya imbik düşünelim. Tozlar, herhangi bir şekilde, birbirleriyle birleşme halinde değildirler; imbiğin durumundaki her rastlantı eseri değişme, tozların birbirlerine karşı olan durumlarının değişmesine neden olur. Eğer imbik sallanır veya ona parmakla vurulursa üstte olan toz, altta veya ortada, altta bulunan ise üstte yer alabilir. Tozların durumlarında hiç süreklilik yoktur ve böyle koşullarda olamaz da…
Bu, bizim ruhsal yaşamımızın tam bir tasviridir. Her yeni anda, yeni tesirler, üstteki tozun durumunu değiştirebilir ve onun yerine tam karşısındaki bir diğerini yerleştirebilir. Bilim, tozların bu durumuna mekanik karışım adını vermektedir. Bu çeşit bir karışımdaki tozların birbirleriyle olan ilişkilerinin esas özelliği, bu ilişkilerin sabit olmayışı ve değişkenliğidir. Mekanik karışım hallerinde, tozların birbirleriyle olan ilişkilerini sabitleştirmek imkansızdır. Ama tozlar, eriyip birbirleriyle kaynaşabilirler, tozların tabiatı bunu mümkün kılar. Bunu yapmak için imbiğin altında özel bir ateş yakılmalıdır; tozlar ısıtılmak ve eritilmek suretiyle nihayet birbirleriyle kaynaşırlar. Bu şekilde kaynaşmış tozlar, kimyasal bileşim durumunda olacaktır. Ve mekanik karışım durumundayken basit yöntemlerle ayrılabilen ve yerleri değiştirilebilen tozların artık bu yöntemlerle ayrılabilmesi mümkün değildir. İmbiğin içindekiler şimdi ‘bölünemez’ haldedirler, ‘ferdiyet’ kazanmışlardır. Bu, ikinci bedenin oluşumuna bir örnektir. Kaynaşmayı sağlayan ateş, ‘sürtüşme’ ile, sürtüşme ise insanda ‘evet’ ve ‘hayır’ arasındaki mücadele ile elde edilir. Eğer insan, bütün arzularını serbest bırakır, onlara boyun eğerse onun içinde hiçbir iç mücadele, sürtüşme yer almayacak, ateş de olmayacaktır. Fakat belli bir amaca ulaşmak üzere, ona engel teşkil eden arzularla savaşırsa, iç dünyasını tedricen bir bütüne dönüştürebilecek bir ateş yakmış olacaktır.” ( 53)
“ Şimdi örneğimize dönelim. Eritme yolu ile elde edilen kimyasal bileşim, belli nitelikler, belli bir özgül ağırlık, belli derecede elektriksel iletkenlik taşır. Bu nitelikler, söz konusu maddenin özelliklerini oluşturur. Fakat onun üzerinde yapılacak belli bir çalışma ile bu özelliklerin sayısı artırılabilir; yani bileşime, başlangıçta mevcut bulunmayan yeni özellikler kazandırılabilir. Örneğin manyetik ve radyoaktif özellikler…”
“ Bileşime yeni özellikler ekleme işlemi, üçüncü bedenin oluşması ve bu beden vasıtasıyla yeni bilgi ve güçler kazanma sürecine tekabül eder.”
“ Üçüncü beden oluştuğunda ve bu beden, mümkün olabilen bütün özellikleri, güçleri ve bilgiyi kazandığında, geriye bu bilgiyi ve güçleri sabitleştirme sorunu kalır; çünkü bunlar, bu bedene belli türde tesirler tarafından eklenmekle beraber, aynı veya başka tesirlerce uzaklaştırılabilirler. Her üç beden için de özel bir çalışma ile kazanılmış özellikler, üçüncü bedenin daimi ve ayrılmaz mülkü haline gelebilirler.”
“ Kazanılmış özellikleri sabitleştirme süreci, dördüncü bedenin oluşması sürecine tekabül eder.”
“ Ve ancak dört tam gelişmiş bedene sahip kimseye, kelimenin tam anlamıyla ‘insan’ denilebilir. Bu insan, alelade insanın sahip olmadığı bir çok özelliklere sahiptir. Bu özelliklerden bir tanesi ölümsüzlüktür. Bütün dinler ve bütün kadim öğretiler, dördüncü bedeni kazanmakla insanın ölümsüzlüğü kazanmış olacağı fikrini ihtiva ederler; ve hepsinde de dördüncü bedeni kazanmak için izlenecek yollara ait işaretler mevcuttur.” ( 54)
“ Dört bedenle ilgili olarak, bazı öğretiler, insanın dört odalı bir evde bulunduğunu farz etmişlerdir. İnsan, en küçük ve en konforsuz odada yaşamaktadır ve kendisine söyleninceye kadar hazinelerle dolu olan diğer odaların varlığından habersizdir. Bu gerçeği öğrendiği zaman bu odaların anahtarlarını ve özellikle dördüncü odanın yani en önemli odanın anahtarlarını aramaya başlar. Ve bu odanın yolunu bulduğunda gerçekten evinin efendisi olur; zira ancak o zaman, ev bütünüyle ve ebediyen onun olur.”
“ Dördüncü oda, insana ölümsüzlüğü verir ve bütün dinsel öğretiler, bu odaya giden yolu göstermeye çalışmaktadırlar. Bazısı kısa, bazısı uzun, bazısı daha zor ve bazısı daha kolay olmak üzere pek çok yol vardır; ama hepsi de, istisnasız olarak, tek bir yola götürmeye gayret etmektedirler ki, bu da ölümsüzlüktür.”
“ İnsanın birkaç beden sahibi olduğu, bir fikir, bir ilke olarak bilinmelidir. Ama bu, bize şamil değildir. Bir fizik beden sahibi bulunduğumuzdan başka bir şey bilmiyoruz. İncelememiz gereken fizik bedendir. Ancak sorunun fizik beden ile sınırlanmadığını, iki veya üç bedenli insanların da olabileceğini hatırımızda tutmalıyız. Fakat şöyle veya böyle olması bizim için farklı bir durum arz etmez. Amerika’daki Rockefeller’in milyonları olabilir, ama benim yiyecek bir şeyim yoksa onun milyonlarının bana yararı dokunmaz. Söz konusu sorun da böyle bir bağıntı içerisinde ele alınabilir. Herkes kendisini düşünmelidir; başkalarının durumlarına takılmak, başkalarının sahip oldukları ile teselli bulmak yararsız ve anlamsızdır.”
“ Bir kimsenin ‘astral beden’ sahibi olup olmadığını nasıl bilebiliriz?” diye sordum.
“ Bunu bilmenin belirli yolları vardır” diye cevap verdi G. “ Belli koşullar altında, ‘astral beden’ görülebilir; fizik bedenden ayrılabilir ve hatta fizik bedenin yanında fotoğrafı bile çekilebilir. ‘Astral bedenin’ varlığı, fonksiyonları sayesinde daha da kolay ve basit bir şekilde ortaya konabilir. ‘Astral Bedenin’, fizik bedenin sahip olamayacağı belirli fonksiyonları vardır. Bu fonksiyonların varlığı, ‘astral bedenin’ varlığına işaret eder. Bu fonksiyonların olmayışı ise ‘astral bedenin’ yokluğunu ortaya koyar. Fakat bundan bahsetmek için vakit henüz pek erkendir. Bütün dikkatimiz fizik bedenin incelenmesi üzerinde toplanmalıdır. İnsan makinesinin yapısını kavramak gerektir. Bizim en belli başlı hatamız, bir zihnimiz olduğunu sanmamızdır. Bu zihnin fonksiyonlarına şuur, bu zihne dahil olmayan her şeye ise şuur dışı veya şuur altı diyoruz. Başlıca hatamız budur. Şuursuzluktan ve şuurluluktan daha sonra söz edeceğiz. Şu anda, insan makinesinin yani fizik bedenin faaliyetinin, bir değil fakat birbirlerinden tamamen bağımsız, ayrı ayrı fonksiyonları ve tezahür ettikleri ayrı alanları bulunan birkaç zihnin egemenliği altında olduğunu size açıklamak istiyorum. Öncelikle bu kavranmalıdır. Çünkü bu kavranmadıkça başka hiçbir şey anlaşılmaz.” ( 55)
B – MERKEZLER
G., bir toplantıda, fonksiyonlar ve merkezler konusuyla ilgili olarak ilk kez düşünce, duygu ve hareket olmak üzere üç merkezden söz etti ve bu fonksiyonları birbirlerinden ayırt etmemizi, örnekler bulmamızı vs. istedi. Sonra, bunlara, bağımsız ve kendi başına ayakta durabilen bir makine olan bir iç güdü merkezi ekledi. Daha sonra ise seks merkezi… Bazı ifadelerinin dikkatimi çektiğini hatırlıyorum. Örneğin, seks merkezinden söz ederken onun pratikte hiç bağımsız çalışmadığını çünkü daima diğer merkezlere, düşünce, duygu ve iç güdü merkezlerine bağımlı bulunduğunu ifade etti. Ayrıca, merkezlerin enerjisinden söz ederken de sık sık merkezlerin yanlış çalışması olarak adlandırdığı konuyu ve seks merkezinin bu işteki rolüne değinirdi. Bütün merkezlerin nasıl seks merkezinin enerjisini çaldıklarından, bu enerji ile yararsız, heyecan dolu, tamamen hatalı bir çalışma ortaya koyduklarından, bunun karşılığında ise seks merkezine onun çalışamayacağı yararsız enerji verdiklerinden çok söz ederdi.
Sözlerini hatırlıyorum:
“ Seks merkezinin kendi enerjisi ile çalışması çok büyük bir olaydır; ancak bu pek ender cereyan eder.”
Sonraları pek çok yanlış düşüncelerin, çok sayıda yanlış sonuçların doğmasına zemin oluşturan diğer bir ifadesini hatırlıyorum. Bu, aşağı kademeye ait üç merkez hakkında idi; iç güdü, hareket ve seks merkezleri, üç kuvvet halinde birbirleriyle bağıntılı olarak çalışıyorlardı. Seks merkezi, normalde, aktif ve pasif kuvvetler olarak çalışan iç güdü ve hareket merkezlerine göre nötralizan kuvvet olarak faaliyet gösteriyordu. ( Kuvvetler konusu 6. bölümde incelenecektir. RM)
Sözünü ettiğim bu fikirleri sergileme yöntemi ve G.’nin ilk konuşmaları esnasında bazı şeyleri tutarak bazı şeyleri vermesi, daha ziyade, benim çalışmamla ilgisi bulunmayan sonraki gruplarda böyle yanlış anlamalar meydana gelmesine neden olmuştu.
Çoğu kimse, verilen bir fikrin ilk ve sonraki sergilenmeleri arasında çelişkiler buluyor, bazen de mümkün olduğu kadar birincisine yakın kalmaya çalışmakla G.’nin aslında söyledikleri ile ilgisi bulunmayan fantezi teoriler yaratıyorlardı. Üç merkez fikri, bazı gruplarca, bu şekilde muhafaza edildi ( ki, tekrar edeyim, bunun benimle ilgisi yoktu). Ve bu fikir herhangi bir şekilde, üç kuvvet fikrine bağlandı ki, aslında böyle bir bağlantı yoktu; zira her şeyden önce alelade insanda üç değil, fakat beş merkez vardır.
Tamamen farklı düzene, skalaya ve anlama sahip bu iki fikrin birleştirilmesi daha pek çok yanlış anlamalara yol açtı ve böyle düşünenlerin zihnindeki bütün sistemin yıkılmasına neden oldu.
Üç merkez fikrinin ( düşünce, duygu ve hareket) üç kuvvetin ifadesi olduğu, muhtemelen G.’nin hatalı biçimde tekrarladığı ve verdiği, aşağı kademeye ait üç merkezin birbiriyle olan ilişkileri hakkındaki sözlerinden kaynaklanmıştır.
Daha sonraki konuşmaların hemen her birinde, G., merkezler hakkında yeni bir şey söyledi. Önceden de ifade ettiğim gibi, başlangıçta, ilk olarak üç, sonra dört, daha sonra beş ve nihayet yedi merkezden söz etti.
Merkezlerin kısımları, bu konuşmalara güçlükle giriyordu. G., merkezlerin müspet ve menfi diye ayrıldığını söylüyor fakat bu bölünmenin bütün farklı merkezler için özdeş olmadığına işaret etmiyordu. Daha sonra, her merkezin üç kısma, veya üç kata, bunların her birinin ise yine üç kısma bölündüğünü ifade ediyor fakat örnek vermediği gibi, dikkat dolu bir müşahede ile merkezlere ait kısımların çalışmalarını ayırt etmenin mümkün olacağından söz etmiyordu. Bütün bunlar ve daha pek çok şey, daha sonra yerlerine oturdu. Örneğin, olumsuz duyguların rol ve anlamının incelenmesine ve eş koşmama, kale almama, olumsuz duyguları ifade etmeme kavramlarına başvurarak bu duygularla mücadele yöntemlerine dair esas kaynağı, kuşkusuz vermekle beraber bu teorileri tamamlamadığı gibi olumsuz duyguların tümüyle gereksiz olduğunu ve bunlar için normal bir merkezin mevcut bulunmadığını açıklamadı.
“ Düşünce, duygu ve hareket fonksiyonları arasındaki farkı zihnine yerleştirdikten sonra, insan kendi kendini müşahede ettiği sürece, derhal şu veya bu kategorideki izlenimlerine başvurmalıdır ( çağrışım). Ve öncelikle, sadece, hiçbir şekilde kuşku duymadığı müşahedelerini zihnen kaydetmelidir; yani hangi kategoriye ait oldukları ile ilgili olarak hemen gördüklerini kaydetmelidir. Müphem ve şüpheli durumları reddetmeli ve sadece hiç kuşku duymadıklarını hatırlamalıdır. Çalışma uygun biçimde yürütülürse, şüphe götürmeyen müşahedelerin sayısı süratle artacaktır. Ve önceleri şüpheli gözükenlerin birinci, ikinci ve üçüncü merkezlere ait oldukları açıkça görülecektir. Her merkezin kendi hafızası, çağrışımları ve kendi düşünmesi mevcuttur. Aslında her merkez, üç kısımdan oluşmuştur; düşünce, duygu ve hareket. Fakat bizler, tabiatımızın bu yönü hakkında pek az şey bilmekteyiz. Her merkezdeki sadece bir kısmı bilmekteyiz. Bununla beraber, kendi kendini müşahede, bize çabucak zihinsel hayatımızın sandığımızdan daha zengin olduğunu veya her halükarda sandığımızdan daha fazla imkanlara sahip bulunduğunu gösterecektir.”
“Aynı zamanda, merkezlerin çalışmasını müşahede ederken, onların doğru çalışmasının yanı başında yanlış çalışmalarını da müşahede edeceğiz. Yani bir merkezin bir diğeri için çalışmasını; düşünme merkezinin hissetme veya hissedermiş gibi görünme gayretlerini, duygu merkezinin düşünme gayretlerini, hareket merkezinin düşünme ve hissetme gayretlerini müşahede edeceğiz. Önceden de ifade edildiği gibi bir merkezin diğer bir merkez için çalışması bazı hallerde yararlıdır, zira mantal faaliyetin devamlılığını korur. Fakat bu, alışkanlık haline geldiğinde, onun gerçek görevlerini ihmal etmesine neden olduğundan, yapması gerekeni yerine getirmesi yerine, o anda neden hoşlanıyorsa onu yapmasına imkan sağlamak suretiyle her bir merkezin doğru çalışmasına müdahele etmeye başladığından aynı zamanda zararlı da olur. Normal, sağlıklı bir kimsede, her bir merkez kendi işini görür; yani özellikle yapması gereken ve en iyi yapabileceği işi görür. Hayatta, sadece düşünme merkezinin uğraşabileceği ve bir çıkış yolu bulabileceği durumlar vardır. Eğer böyle bir zamanda duygu merkezi onun yerine çalışmaya başlarsa her şeyi berbat eder. Ve onun işe karışmasının sonucu, tatminkar olmaktan son derece uzaktır. Dengesiz bir adamda, bir merkezin diğer bir merkezin yerine geçmesi, hemen hemen süreklidir ve bu, ‘dengesizlik’ ya da nörotik halidir. Her merkez, kendi işini tabir caizse, bir diğerine yüklemeye çalışır; aynı zamanda da yapılması onun için uygun olmayan başka bir merkezin işini yapmaya gayret eder. Duygusal merkezin düşünme merkezi için çalışması, gereksiz sinirliliği, kızgınlığı ve de sükunet içinde yargıya varmanın, iyi düşünmenin, aksine esas teşkil ettiği durumlarda aceleciliği doğurur. Düşünce merkezinin duygusal merkez yerine faaliyet göstermesi, acele karar vermeyi gerektiren durumlarda ihtiyatla düşünüp kafa yormayı sağlar ki, bu da insanın içinde bulunduğu durumun özelliklerini, püf noktalarını ayırt etmesini önler. Düşünce çok yavaştır. Belli bir hareket planı çizer; koşullar değişse ve tamamen farklı bir hareket tarzı gerekli olsa bile o hareket planını uygulamaya devam eder. Ayrıca, bazı hallerde, düşünce merkezinin işe karışması, tamamen yanlış tepkilerin doğmasına yol açar; zira düşünce merkezi, birçok olayların farklılıklarını ve ayrıntılarını anlamaya muktedir değildir. Hareket ve duygu merkezleri için tamamen farklı olan olaylar, ona aynı imiş gibi gözükür. Kararları, çok geneldir ve duygu merkezinin varacağı kararlara uymaz. Eğer düşüncenin yani teorik zihnin, duygu ya da hareket alanına müdahele ettiğini tasavvur edersek, bu, son derece belirgin bir hale gelir. Her üç durumda da zihnin işe karışması, tamamen arzu edilmeyen sonuçların doğmasına yol açar. Zihin, duygunun ayrıntılarını anlayamaz. Bir kimsenin başka birinin duygularını muhakeme ettiğini tasavvur edersek bu gerçeği daha iyi bir biçimde görürüz. O kimse, diğerinin hissettiğini hissetmemektedir; bu nedenle de onun duyguları kendisi açısından mevcut değildir. Tok bir insan, açın halinden anlamaz. Fakat diğeri için bunun çok büyük önemi vardır. Ve o birincinin kararları, ikinciyi hiç tatmin etmez. Tamamen aynı şekilde, zihin, duyumları da değerlendiremez. Onun için duyumlar ölüdür. Hareketi yönetmekten de uzaktır. Bu örnekleri çoğaltmak çok kolaydır. İnsan ne yapıyor olursa olsun, her hareketi zihni ile, düşünerek yapmaya, her hareketi izlemeye çalışması bunun için yeterlidir; çalışmasının niteliğinin derhal değiştiğini görecektir. Daktilo ile yazı yazıyorsa, hareket merkezi tarafından yönetilen parmakları, gerekli harfleri kendiliklerinden bulmaktadır; fakat her harfe basmadan önce, kendi kendine ‘k’nın veya virgülün nerede olduğunu sormaya çalışırsa ya da ‘Bu kelime nasıl yazılıyordu?’ diye düşünürse derhal hatalar yapmaya veya çok yavaş yazmaya başlar. Eğer insan, otomobili zihninin yardımıyla kullanırsa ancak en küçük vitesle yapabilir. Zihin, daha fazla hız yapabilmek için gerekli olan tüm hareketlere ayak uyduramaz. Zihnin yardımıyla otomobil kullanırken, özellikle büyük bir kentin sokaklarında tam hızla gitmek alelade insan için tamamen imkansızdır.” ( 56)
“ Hareket merkezinin düşünce merkezi için çalışması, örneğin, mekanik okuma veya mekanik dinleme oluşturur; bu durum, insanın kelimelerden başka hiçbir şey okumayıp dinlemediği ve tamamen, okuduğunun, işittiğinin bilincinde olmadığı zamanki duruma benzer. Bu, genellikle, dikkat, yani düşünce merkezinin faaliyet istikameti başka bir şeyle meşgul bulunduğunda ve hareket merkezi, boşta olan düşünme merkezinin yerini doldurmaya çalıştığında meydana gelir. Fakat bu, çok kolaylıkla bir alışkanlık haline gelir. Çünkü düşünme merkezinin ilgisi genellikle, faydalı bir işe, düşünceye ya da tefekküre değil, fakat basitçe gündüz düşüne ( hülya) ya da tahayyüle ( hayal) dönüktür.”
“ İnsan makinesinin çalışmasını ve onun imkanlarını anlamak için, bir kimsenin, bu üç merkezden ve bunlarla ilişkili olanlardan başka, tam gelişmiş ve muntazam bir şekilde çalışan iki merkezimizin daha mevcut bulunduğunu, fakat bu merkezlerin gerek mutat hayatımızla gerekse kendimizin farkında olmamızı sağlayan üç merkezle ilişkileri bulunmadığını bilmesi gerekmektedir.”
“ Bizdeki bu yüksek merkezlerin mevcudiyeti, gizemin ve mucizenin varlığına inanan insanların en eski zamanlardan beri aradıkları gizli hazineden daha büyük bir muammadır.”
“ Bütün mistik ve okült sistemler, insandaki üstün kuvvetlerin ve yeteneklerin varlığını fark etmekte fakat çoğu kez bu kuvvet ve yeteneklerin ancak imkanlar halinde var olduklarını kabul etmekte ve insandaki gizli kuvvetlerin geliştirilmesinin lüzumundan bahsetmektedirler. Bu öğreti, yüksek merkezlerin insanda var olduğunu ve tam gelişmiş bulunduğunu ifade etmekle diğer birçoklarından farklılık arz etmektedir.”
“ Mutat şuurumuza ait merkezler ile yüksek düşünme merkezi arasında maksatlı ve iradeye bağlı olarak ilişki kurabilseydik, bunun, şimdiki genel durumumuz içerisinde, bize hiçbir faydası olmazdı. Yüksek düşünme merkezi ile, rastlantıya bağlı olarak irtibatın kurulduğu çoğu vakada, insan şuursuz hale gelir. Zihin, birdenbire kendisine hücum eden düşünce, duygu, imaj ve fikir akışını almayı reddeder. Ve canlı bir düşüncenin, ya da canlı bir duygunun faaliyet göstermesi yerine, aksine tam bir boşluk, bir şuursuzluk hali meydana gelir. Hafıza, sadece akışın zihne girdiği ilk anı ve onun zihni terk ettiği, şuurun döndüğü son anı muhafaza eder. Fakat bu anlar bile, hayatın mutat duyumları içerisinde hiç biri ile kıyaslanamayacak olağanüstü izler ve renklerle doludur. Yüksek bir merkez ile olan geçici bir irtibatı temsil eden bu ‘mistik’ ve ‘ekstatik’ tecrübelerden bütün elde kalanlar, genellikle bunlardır. İyi hazırlanmış bir zihnin, ekstaz anında ne hissettiğini, ne anladığını kavrama ve hatırlamada başarıya ulaşması ancak pek nadir vaki olur. Fakat böyle vakalarda bile, düşünce, hareket ve duygu merkezleri, her şeyi, kendilerine özgü bir biçimde hatırlar, nakleder, tamamen yeni ve evvelce hiç denenmemiş duyumları, mutat olan gündelik duyumların diline çevirir, dünyevi ölçülerin sınırlarını tamamen aşan şeyleri, dünyevi olan üç boyutlu biçimler içerisinde aktarırlar; doğaldır ki, böylece de olağanüstü tecrübelerden hafızada kalan her izi, tamamen bozarlar. Alelade merkezlerimiz, yüksek merkezlere ait izlenimleri aktarmada, renklerden söz eden kör bir kimseyle veya müzikten bahseden sağır bir kimseyle kıyaslanabilirler.”
“Aşağı ve yüksek merkezler arasında doğru ve devamlı bir irtibat kurmak için, aşağı merkezlerin çalışmasını düzeltmek ve hızlandırmak gerekmektedir.”
“ Daha önce de söylendiği gibi, dahası, aşağı merkezler, yanlış bir biçimde çalışmaktadırlar; zira pek sık olarak kendi fonksiyonlarını ifa etmek yerine, biri veya öteki, diğer merkezlerin görevini yüklenir. Bu durum, makinenin genel çalışmasının hızını düşürür ve merkezlerin çalışma hızının artmasını güçleştirir. Bundan böyle, aşağı merkezlerin çalışmasını ayarlamak ve hızlandırmak için ilk gaye, her merkezi, kendisine yabancı ve gayri tabii olan çalışmadan kurtarmayı, kendisinin, diğer bir merkezden daha iyi yapabileceği çalışmaya döndürmeyi içermelidir.”
“ Seks, hayatın mekanikliğinin sürdürülmesinde çok büyük bir rol oynar. İnsanların yaptıkları her şey ‘seksle’ ilişkilidir: Politika, din, sanat, tiyatro, müzik hepsi ‘sekstir’. İnsanların tiyatroya ya da kiliseye dua etmek ya da yeni bir oyunu görmek için mi gittiklerini sanıyorsunuz? Bu sadece görünüşü kurtarmak içindir. Asıl mesele gerek tiyatroda gerekse kilisede bir çok erkek ve kadının bulunmasıdır. Bütün toplanmaların ağırlık merkezi budur. İnsanları çay bahçelerine, lokantalara ve çeşitli eğlence yerlerine neyin getirdiğini sanıyorsunuz? Sadece bir tek şey: Seks. Bu, bütün mekanikliğin ana tahrik gücüdür. Bütün uyku, bütün ipnoz ona dayanır.”
“ Ne demek istediğimi anlamaya çalışmalısınız. İnsanlar mekanikliği gerçekte olduğu şekliyle değil de, başka bir şey vasıtasıyla açıklamaya çalıştıkları zaman özellikle tehlikelidir. Seks şuurlu ise ve kendisini başka bir şey vasıtasıyla örtmüyorsa, bu durumda o, sözünü ettiğim mekaniklik değildir. Tam tersine, kendiliğinden mevcut olan ve herhangi başka şeye bağımlı olmayan seks, büyük bir başarıdır da. Fakat kötülük, işte bu sürekli kendini kandırma içerisinde bulunur.”
“ Öyleyse çıkarılan sonuç nedir; öylemi olmalı yoksa değiştirilmeli mi?” diye sordu birisi.
G. gülümsedi.
“ Bu, insanların daima sordukları bir şeydir” dedi. “ Ne hakkında konuşurlarsa konuşsunlar, sorarlar: Bunun gibi mi olmalı ve nasıl değiştirilebilir, yani böyle bir durumda ne yapılmalı? Herhangi bir şeyi değiştirmek, herhangi bir şeyi yapmak mümkünmüş gibi. En azından artık siz, böyle soruların nasıl safdilane olduklarını anlamış olmalısınız. Hadiselerin bu durumunu kozmik güçler yaratmıştır ve kozmik güçler kontrol ederler. Ve siz kalkmış soruyorsunuz: Olduğu gibi bırakılabilir mi, yoksa değiştirilebilir mi? Tanrı’nın kendisi de herhangi bir şeyi değiştiremezdi. Tabi olduğumuz kanunlar değiştirilemezler ama onlardan önemli derecede kurtulmak mümkündür. Yani insanın kendisi için hadiselerin durumunu değiştirme imkanı vardır, genel kanundan kurtulmak mümkündür. Diğer her şeyde olduğu gibi, bu durumda genel kanunun değiştirilemeyeceğini anlamalısınız. Ama insan, bu kanunla ilişkili kendi pozisyonunu değiştirebilir; insan genel kanundan kurtulabilir. Sözünü ettiğim bu yasa, yani insanlar üzerindeki seks gücü, birçok farklı imkanlar ihtiva eder. Bu, esaretin başlıca şeklini ihtiva ettiği gibi, ayrıca kurtuluş imkanını da ihtiva eder. Anlamanız gereken budur.”
“ Tamamlanmış bir transmutasyon, yani ‘astral bedenin’ oluşumu, sadece sağlıklı, normal işleyen bir organizma içerisinde mümkündür. Hasta, sapık ya da sakat bir organizmada transmutasyon mümkün değildir.”
“ Transmutasyon için tam bir cinsel perhiz mi gereklidir? Genel olarak cinsel perhiz, kişinin kendi üzerinde çalışmasına faydalı mıdır?” diye sorduk ona.
“ İşte, bir değil, birçok soru daha!” dedi G. “ Birinci olarak, cinsel perhiz sadece belirli durumlarda, yani belirli tipteki kimseler için gereklidir. Diğer kimseler için hiç gerekli değildir. Ve daha başka kimseler için, transmutasyon başladığı zaman bu durum kendiliğinden ortaya çıkar. Bunu daha açık bir şekilde izah edeyim. Transmutasyonun başlaması amacıyla, belli tipler için uzun ve tam bir cinsel perhiz gereklidir; başka bir ifadeyle bu, uzun ve tam bir cinsel perhiz olmadan transmutasyonun başlamayacağı anlamına gelir. Ama bir defa başladıktan sonra, artık perhiz gerekli değildir. Diğer durumlarda, yani diğer tiplerde, transmutasyon normal bir cinsel hayat içerisinde başlayabilir ve tam tersine daha çabuk başlayabilir ve büyük miktarda bir dış seks enerjisi harcamasıyla daha iyi bir şekilde ilerleyebilir. Üçüncü durumda, transmutasyonun başlaması perhiz gerektirmez ama bir defa başladıktan sonra, transmutasyon, cinsel enerjinin tümünü alır ve normal cinsel hayata ya da seks enerjisinin dışsal harcanmasına son verir.”
Şimdi size bir soru: “ Cinsel perhiz çalışma için yararlı mı, yoksa değil mi?”
“ Şayet bütün merkezlerde perhiz varsa, bu yararlıdır. Eğer merkezlerin birinde perhiz varsa ve diğerleri tahayyül hürriyeti ile doluysa, o zaman daha kötü hiçbir şey olamaz. Ve dahası, şayet bir insan bu yolda tasarruf ettiği enerji ile ne yapacağını biliyorsa, perhiz faydalı olabilir. Eğer kişi, ne yapacağını bilmiyorsa, bu taktirde perhizle ne olursa olsun hiçbir şey kazanamaz.”
“ Genel olarak konuşmak gerekirse, çalışma bakış açısına ilişkin olarak en doğru yaşam şekli nedir?”
“ Bunu söylemek mümkün değildir. Bir insan, bilmediği taktirde, herhangi bir şeye teşebbüs etmese daha iyidir. O kişinin, yeni ve tam bilgiye sahip olana kadar, hayatını mutat kurallar ve prensiplerle sürdürmesi yeterlidir. Eğer insan bu sahada teoriler kurmaya ve yalanlar uydurmaya başlarsa, bu onu psikopatlıktan başka hiçbir yere götürmez. Fakat sadece seks konusunda tamamen normal bir kimsenin çalışmada herhangi bir şansa sahip olacağı tekrar hatırlanmalıdır. Her çeşit ‘orijinalite’, garip zevkler, garip arzular ya da diğer yandan korkular, sürekli çalışan ‘tamponlar’, daha işin başında yok edilmelidir. Modern eğitim ve modern hayat çok sayıda cinsel psikopat yaratmaktadır. Bunların çalışma içinde hiç bir şansı yoktur.”
“ Genel olarak söylenebilir ki, cinsel enerjinin harcanmasında sadece iki doğru yol vardır: Normal cinsel hayat ve transmutasyon. Bu alandaki bütün uydurmalar çok tehlikelidir.”
“ İnsanlar hatırlanamayacak devirlerden beri perhizi denemişlerdir. Bazen çok nadir olarak bu bir yere götürmüştür, ama çoğu zaman perhiz, normal duyumların anormal hale gelmesi demek olmuştur, zira anormal olan daha kolay gizlenir. Ama benim bahsetmek istediğim şey bu değil. Başlıca kötülüğün nerede bulunduğunu ve neyin köle yaptığını anlamalısınız. Bu, seksin kendisinde değil, fakat seksin suistimalindedir. Fakat seks suistimalinin ne anlama geldiği gene yanlış anlaşılmaktadır. İnsanlar genellikle bunu ya aşırılık ya da sapıklık olarak ele alırlar. Ama bunlar seksin suistimalinin nispeten masum şekilleridir. Ve kelimenin tam anlamıyla seksin suistimalinin ne olduğunu anlamak için insan makinesini çok iyi bilmek gerekmektedir. Bu, merkezlerin sekse ilişkin olarak yanlış çalışması demektir, yani seks merkezinin diğer merkezler üzerinden ve diğer merkezlerin seks merkezi üzerinden iş görmesi anlamındadır. Daha doğrusu, seks merkezinin diğer merkezlerden ödünç alınan enerji ile fonksiyon görmesi ve diğer merkezlerin seks merkezinden ödünç alınan enerji ile fonksiyon görmesi anlamına gelir.”
“ Seks, bağımsız bir merkez olarak kabul edilemez mi?” diye sordu oradakilerden biri.
G., “ Edilebilir” dedi. “ Bununla beraber, eğer bütün alt kat bir bütün olarak alınırsa, bu takdirde seks, hareket merkezinin etkisiz kılan kısmı olarak kabul edilebilir.”
“ Seks merkezi ne tür enerjilerle çalışır?” diye sordu bir başkası.
Bu soru bizi uzun süre ilgilendirmiş ama bunu daha önce cevaplayamamıştık. Ve G., kendisine daha önce sorulduğunda asla doğrudan bir cevap vermemişti.
“ Seks merkezi süptil enerjilerle çalışır” dedi bu sefer. “ Yani, onunla çalışması gerekir. Ama gerçek şu ki, o nadiren kendi uygun ince enerjisi ile çalışır. Seks merkezinin çalışmasındaki anormallikler özel inceleme gerektirir.”
“ Birinci olarak, aynen yüksek duygu ve yüksek düşünce merkezlerinde olduğu gibi, normal olarak, seks merkezinde negatif kısmın olmadığına dikkat etmelisiniz. Yüksek merkezler dışında bütün merkezlerde, yani düşünce, duygu, hareket ve içgüdü merkezlerinin hepsinde, tabir caizse, iki yarı vardır; düşünce merkezinde: Pozitif ve negatif, kabul ve red veya ‘evet’ ve ‘hayır’; hareket ve içgüdü merkezlerinde: Hoş ve nahoş duyumlar. Seks merkezinde böyle bölümler yoktur. Onda pozitif ve negatif kısımlar mevcut değildir. Bu merkezde nahoş duyumlar ya da nahoş duygular yoktur; hoş bir duyum ya da hoş bir duygudan biri vardır veya hiçbir şey yoktur, herhangi bir duyumun mevcut olmayışı, tam bir ilgisizlik söz konusudur. Ama merkezlerin yanlış çalışması sebebiyle sık sık seks merkezinin, duygu merkezinin negatif kısmıyla ya da içgüdü merkezinin negatif kısmıyla birleşmesi vaki olur. Ve o zaman seks merkezinin belli bir surette tahriki ya da seks merkezinde tahrikin olmayışı bile, nahoş duygular ve nahoş duyumlar meydana getirir. Seksle ilgili fikir ve tahayyüllerden nahoş duygular ve duyumlar alan kimseler, bu durumu büyük bir fazilet olarak ya da orijinal bir şey olarak kabul etmeye meyillidirler; aslında bu durum hastalıktan başka bir şey değildir. Seksle bağlantılı olan her şeyde ya hoşluk ya da ilgisizlik olmalıdır. Nahoş duygu ve duyumların hepsi duygu merkezinden ya da içgüdü merkezinden gelirler.”
“ Bu, ‘seksin suistimalidir’. Dahası, seks merkezi bütün diğer merkezlerden daha kuvvetli ve daha hızlıdır. Seks, aslında diğer merkezlerin hepsini yönetir. Ne var ki, mutat şartlar içerisinde, yani insanın ne şuuru ne de iradesi yoksa, seks merkezine boyun eğdiren şey, ‘tamponlardır’. ‘Tamponlar’ onu tamamen bir hiç haline getirebilirler, yani seks merkezinin normal tezahürünü durdurabilirler. Ama tamponlar onun enerjisini yok edemezler. Enerji kalır ve kendisine tezahür imkanı bulduğu diğer merkezlere geçer; başka bir ifadeyle, diğer merkezler, kendisi kullanmadığı için seks merkezinin enerjisini çalarlar. Düşünce, duygu ve hareket merkezlerinin çalışması içerisindeki seks merkezi enerjisi, ilgili hadisenin yapısı hiç gerektirmediği halde, davranışta gözüken özel bir ‘çeşni’, özel bir şevk, bir ateşlilik vasıtasıyla tanınabilir. Düşünce merkezi kitap yazar, ama bu merkez seks merkezinin enerjisini kullanıyorsa, felsefe, bilim ya da politika ile meşgul olmaz, bunun yerine daima bir şeyle kavga eden, münakaşa eden, eleştiren ve yeni sübjektif teoriler yaratan bir hal gösterir. Duygu merkezi Hristiyanlık, perhiz, zahitlik konusunda vaaz verir, ama seks merkezinin enerjisi söz konusu ise günah korkusundan ve günahın dehşetinden, cehennemden, günahkarların azabından, ebedi ateşten söz eder. Veya diğer yandan ihtilaller, soygunlar, yangınlar, cinayetler gene aynı enerji ile yapılır. Hareket merkezinin kendisi sporla, çeşitli rekorlar kırmakla, dağa tırmanmakla, uzun atlamayla, eskrimle, güreşle, savaşla vs. ile meşguldür. Bütün bu hallerde, yani düşünce, duygu ve hareket merkezleri seks enerjisi ile çalıştıkları zaman daima genel bir karakteristik söz konusudur. Bu, belli özel bir ateşlilik ( şiddet) ve buna paralel olarak söz konusu işin yararsızlığıdır. Ne düşünce, ne duygu, ne de hareket merkezi, seks merkezinin enerjisi ile asla faydalı olan herhangi bir şey meydana getiremezler. Bu, ‘seksin suistimaline’ bir örnektir. Fakat bu, işin sadece bir yönüdür. Diğer bir yön, seks merkezinin enerjisi diğer merkezler tarafından yağmalanıp yararsız işte kullanıldıktan sonra, geriye kendisi için hiçbir şey kalmaz ve bu durumda diğer merkezlerden kendisininkinden daha aşağı ve daha kaba olan enerji çalmak zorundadır. Ancak seks merkezi, genel aktivite ve bilhassa organizmanın iç gelişmesi için çok önemlidir, zira yüksek enerjilerle çalışarak, çok süptil bir izlenim yiyeceği alabilir ve üstelik bu süptil yiyeceği mutat merkezlerin hiç biri alamaz. İnce yapıdaki bu izlenimler yiyeceği, daha yüksek enerjilerin imali için çok önemlidir. Ama seks merkezi kendisine ait olmayan enerji ile çalıştığı zaman, yani nispeten düşük seviyeli enerjilerle çalıştığı zaman, onun izlenimleri daha kaba olur ve organizma içerisinde oynayabileceği rolü oynamayı bırakır. Aynı zamanda, onunla birleştiği ve enerjisini kullandığı düşünce merkezi, seks konusu üzerinde büyük bir tahayyül ve bu tahayyülle tatmin olma eğilimi yaratır. Duygu merkezi ile birleşme ise, aşırı duygusallık ya da tam tersine kıskançlık, zalimlik yaratır. Bu da gene ‘seksin suistimaline’ ait bir örnektir.”
“ Seksin suistimaline’ karşı mücadele için ne yapılmalıdır?” diye sordu oradakilerden birisi.
G. güldü.
“ Bu soruyu bekliyordum” dedi. “ Fakat şimdiye kadar, kendisi üzerinde çalışmaya başlamamış ve makinesinin yapısını bilmeyen bir insana, ‘seksin suistimalinin’ ne anlama geldiğini, bu suistimallerden kaçınmak için ne yapılması gerektiğini açıklamanın imkansız olduğunu anlamış olmalıydınız. Kişinin kendi üzerindeki doğru çalışması, sabit bir ağırlık merkezinin yaratılmasıyla başlar. Sabit bir ağırlık merkezi yaratıldıktan sonra, diğer her şey düzenlenmeye ve tasnif olmaya başlar. Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: Sabit bir ağırlık merkezi nereden ve nasıl meydana getirilebilir? Bu, sadece bir insanın çalışmaya, okula olan tutumuna, çalışmayı değerlendirmesine göre cevaplanabilir. Bunun dışındaki her şeyin mekanikliğini ve amaçsızlığını fark etmesi, onda sabit bir ağırlık merkezi yaratabilir.”
“ Genel bir denge ve sabit bir ağırlık merkezi yaratmada seks merkezinin rolü çok büyük olabilir. Enerjisi bakımından, yani eğer kendi enerjisini kullanıyorsa, seks merkezi yüksek duygu merkezi seviyesinde bulunur. Ve bütün diğer merkezler onun aşağısındadır. Bu sebeple, eğer o kendi enerjisi ile çalışsaydı, bu büyük bir şey olurdu. Başlı başına bu, nisbi olarak çok yüksek bir varlık seviyesini gösterirdi. Ve bu durumda, yani seks merkezi kendi enerjisiyle ve kendi yerinde çalışıyorsa, bütün diğer merkezler kendi yerlerinde ve kendi enerjileriyle çalışırlardı.” ( 57)
( 50) Her insanın astral bedeni vardır. Bu astral beden, çeşitli bölgelerinde muntazam, düzenli bir atomik rahatlıkta değildir. Astralin incelmesi ve muntazamlaşması çaba ile, çalışma ile, ıstırapla, büyük bir emekle, feragatle, vermekle meydana gelir.
( 51) Anima, can halidir. Eskiler buna “ hayvani ruh” demişlerdir. Animus, nefs değildir. Nefs demek, cahillik, bilgisizlik demektir. “ Şeytanın şerri” budur. Varlığın en büyük amacı, bilgiyi elde etmektir: Kendini bilmek, eşyayı bilmek, kainatı bilmek, Tanrı’yı bilmek, her şeyi bilmek…
( 52) Arzulardan doğan düşünceler tamamen mekanik bir süreçte ilerler. Şuurlu değildir. Mekanik insanda bu bakımdan irade mevcut değildir. Bir dış tesir birçok süzgeçlerden geçe geçe gerçek iradenin bulunduğu süptil bedene ulaşıyor, ama hareketin başlangıcı otomatik, mekanik ve şok tesirleriyle yönetilen bir haldedir. Dolayısıyla o irade, gerçek bir isteği, gerçek bir kararı belli etmiyor; birtakım dış sebeplerden çıkıp gelen bir irade oluyor. İnsanın irade dediği şey, arzuladığı şeydir. Arzu ve isteklerin az veya çok sürekli oluşuna zayıf ve güçlü irade denmektedir. Onu yöneten, mekanik bir hafızadır. Onun etkisiyle hemen çağrışım yapıyor ve o işi yapıyor. Fakat “ Ben bunu neden yapıyorum?” diye sormuyor kendisine. Şayet bunu soracak olursa, bir müdahele, bir irade fonksiyonu başlayacak. Yani gemleri ele almaya başlayacak, ama yapamıyor.
Neden oruç tutturuyorlar? Sufi, çalışmasına başladığı zaman önce fizik planı ele geçirmek mecburiyetindedir: Uykusuzluğu ile, açlığı ile, nefsini birtakım şeylerden mahrum etmek ile…
Buda, “ Istırabın kaynağı arzulardır” der. Arzunun peşinde koşmak, fizik bir iradedir. Atletin madalya peşinde koşması fizik bir iradedir. Eskilerin “ müteemmil irade” dedikleri bir irade vardır. Yani düşünülmüş, düşünülme yoluyla programa bağlanarak yapılan bir iş vardır. Orada arzular yoktur. Düşünce vardır ki, yapılan birçok şeyler arzularının da hilafınadır. Müteemmil iradede birçok hususlar benliğin, egoizmanın zıddına olur. Yaptığını, daha idealize edilmiş bir amaç için, daha yüksek bir şey için yapar. İşte orada irade vardır.
İrade lafzını kullanabilmemiz için, ferdiyetimizin şuurdan intişar etmesi lazım, dış tesirlerden değil. “ İstersem” lafı tamamen mekanik bir süreçten ibarettir. Hiçbir şey yapamazsın. İnsanın tahayyülü vardır, ona mağlup olur gider. Şuurdan yayılan bir ferdiyet veya tek ve daimi ben tarafından yönetilen irade vardır. Ancak böyle bir iradeye özgür denebilir. Bir insanın fert olabilmesi demek, o insanın irade sahibi olması demektir. Bir insanda mekanik düşünme ne derecede azalmışsa, ferdiyeti o derecede gelişiyor demektir. Biz, ferdi irademizi kullanabiliyorsak özgürüz.
( 53) Istıraba sokulursa, hiç kimse halinden memnun olmaz. Temel savunma mekanizmaları vardır. Istırabın kaynağı arzularla iradenin mücadelesidir. İsteklere ulaşamamak ıstırap verir. Arzular ne kadar çoksa o kadar da ıstırap vardır. Şu da var ki, arzular tekamül ihtiyacından kaynaklanır. Arzuları tatmin edip maddeyi tanıyıp, sonra çekilmek ve onu kullanmak gerekir. Cehennemden geçmeden cennete varılmaz.
( 54) Dünya şartları içerisinde zaman enerjisinin tüketici bir fonksiyonu vardır. Buna “ entropi” diyoruz. Entropiye hiç bir varlık karşı gelemez. Entropi giderek dağıtır ama bu dağılmanın süresini uzatmak mümkündür.
( 55) Gurdjieff’in anlattığı animik tezahürlerdir. Spiritus’tan hiç söz etmemiştir. Ama insanların çoğu, animusu ile meşgul olduğu için mekaniktir, yani gelişemez. Animusa hizmet edildiği sürece canlı, enerjik, diri kalınır. Ama mantal seviyede herhangi bir şey değişmez. Mantalinde genişlik meydana gelmesi için spiritusun müdahelesi gerekir.
( 56) Bazı insanlar çok çeşitli yaşlarda bu hayatlarında öğrenmedikleri bilgileri verirler. Çünkü o varlık dünyaya hazır vaziyette, enjekte halde gelmiştir. Her şeyi ile doğmuş ve o bilgilerin içten dışa, beynine kaydedilmesi için bir dünya süresi geçmiştir. Kaydedilme prosesi bitince, yedi yaşında anlatmaya başlar bu iş bazılarında on dokuz, bazılarında elli beş yaşında başlar. Bu iş akılla olmaz, zira akılda böyle enformasyon yoktur. Akıl, aldığı bilgiyi senteze bağlayan bir sistemdir. O halde geçmiş hayatlarda edinilmiş olan bu hayatta ortaya çıkan bilgiler ve vazifeler söz konusudur.
( 57) Gurdjieff’in öğrencisi M. Nicoll’ün “ Pschologial Commentaries On the Teaching of Gurdjieff and Ouspensky” adlı eserinde belirtilen merkez bölümleri Şekil 1-2-3-4’de şematik olarak tanımlanmaya çalışılmıştır.



