İNSANIN GERÇEĞİ KENDİNİ BİLMEK - KENDİ KENDİNİ MÜŞAHEDE - 4. BÖLÜM

http://www.dunyaana.com/images/flame%20blue3.jpgA – KENDİ KENDİNİ MÜŞAHEDE NEDİR?

“ Kendini incelemek için, insan öncelikle, nasıl inceleyeceğini, nereden başlayacağını, hangi yöntemleri kullanacağını öğrenmelidir. İnsan, kendini nasıl inceleyeceğini öğrenmeli ve kendi kendini inceleme yöntemlerini incelemelidir.” ( 85)

“ Kendini incelemenin başlıca yöntemi, kendi kendini müşahededir.  Kendi kendini müşahedeyi uygun biçimde uygulamaksızın, insan, makinenin çeşitli fonksiyonları arasındaki bağıntıyı ve karşılıklı ilişkiyi her defasında, her şeyin onda nasıl ve niçin dış etkilerle vuku bulduğunu hiç bir zaman anlamayacaktır.” ( 86)

“ Fakat kendi kendini müşahedenin ve kendisini doğru biçimde incelemenin yöntemlerini öğrenmek için, makinesinin fonksiyonlarını ve özelliklerini belli bir şekilde anlamaya ihtiyaç vardır. O halde, insan makinesinin fonksiyonlarını müşahede ederken, müşahede edilen fonksiyonların doğru sınıflandırılmasını anlamak ve bunları tam ve anında tarif etmeye muktedir olmak gereklidir; tarif, kelimelere bağımlı bulunmamalı fakat içsel bir tarif olmalıdır; bütün içsel deneyimlerimizi tarif ettiğimiz biçimde manevi tat alma ve duygu yoluyla olmalıdır.”


Kendi Kendini Müşahedede Önce Kayıt, Sonra Analiz ve Sentez Yapılmalıdır.

“ Kendi kendini müşahedenin iki yöntemi vardır: Analiz, ya da analiz etmeye gayret etme, yani sorulara cevaplar bulmaya çalışma; belli bir olay neye bağımlıdır ve niçin cereyan eder. İkinci yöntem, kayıt yöntemidir, yani belirli bir anda ne müşahede edildiyse onun zihne ‘kaydedilmesidir’.”

“ Kendi kendini müşahede özellikle başlangıçta, hiç bir şekilde analiz veya analiz yapmaya gayret etme halinde gelmemelidir. Analiz, çok daha sonra, insan ancak kendi makinesinin bütün fonksiyonlarını ve onu yöneten bütün kanunları öğrendiği zaman mümkün olacaktır.” ( 87)

“ Kendi içinde rastladığı herhangi bir olayı analiz etmeye çalışırken insan, genellikle şöyle bir soru sorar: ‘Bu nedir?’ ‘Niçin bu şekilde cereyan etmekte ve başka bir şekilde cereyan etmemektedir?’ Ve daha ileri müşahedelere geçmeyi tamamen unutarak bu sorulara cevap aramaya başlar. Gittikçe bu sorulara daha fazla gömülerek kendi kendine müşahedeyi tamamen kaybeder ve hatta onu unutur. Müşahede durur. Bu durumdan anlaşılacağı üzere, sadece tek bir şey devam edebilir: Ya müşahede, veya analiz yapma çabaları.”

“ Ayrıca genel kanunlar hakkında bilgi sahibi olmaksızın olayları ayrı ayrı analiz etme çabaları da zamanı boşa harcamaktan başka bir şey değildir. En basit olayı bile analiz etmeden insan, ‘kayıt’ yolu ile yeterli miktar malzemeyi toplamalıdır. ‘Kayıt’, yani belli bir anda, neyin cereyan ettiğinin doğrudan doğruya müşahedesinin sonucu,  kendi kendini inceleme çalışmasında en önemli malzemedir. Belli sayıda ‘kayıt’ yapılıp toplandığında ve aynı zamanda kanunlar, belli bir dereceye kadar incelenip anlaşıldığında,  analiz mümkün olur.” ( 88)

“ En baştan itibaren, müşahede veya ‘kayıt’,  insan makinesine ait faaliyetin temel prensiplerinin anlaşılmasına dayalı olmalıdır. Bu prensipleri bilmeden, onları sürekli olarak zihinde tutmadan, kendi kendini müşahede doğru bir biçimde uygulanamaz. O halde, bütün insanların tüm yaşamları boyunca yaptıkları mutat olan kendi kendini müşahede, tamamen yararsızdır ve hiç bir yere götürmez.”


Merkezlerin Müşahedesi

“ Müşahede, fonksiyonların bölünmesi ile başlamalıdır. İnsan makinesinin bütün faaliyetleri, her biri kendi özel zihni veya ‘merkezi’ tarafından yönetilen, kesin bir biçimde tarif edilmiş dört gruba ayrılmıştır. Kendi kendini müşahede ederken insan, makinesinin dört temel fonksiyonunu birbirinden ayırt edebilmelidir;  Düşünce, duygu, hareket ve içgüdü.  İnsanın kendisinde müşahede ettiği her olay, bu fonksiyonlardan ya birine yada diğerine bağlıdır. Bundan dolayı, müşahede etmeye başlamadan önce, insan, fonksiyonların nasıl farklılaştırdıklarını, düşünce, duygu, hareket ve içgüdü faaliyetlerinin ne anlama geldiklerini anlamalıdır.”

“ Müşahede, başlangıçtan itibaren başlamalıdır. Bütün eski deneyimler bütün eski müşahedelerin sonuçları bir kenara bırakılmalıdır. Bunlar çok miktarda değerli malzeme ihtiva edebilirler ama bütün bu malzeme, müşahede edilen fonksiyonların yanlış bölünmesine dayalıdır ve kendisi de yanlış bölünmüş durumdadır. Bu nedenle, bu malzeme, kullanılamaz veya herhalde, kendi kendini inceleme çalışmasının başlangıcında kullanılamaz. Onun içerisindeki değerli kısımlar, uygun zamanda alınacak ve kullanılacaktır. Fakat başlangıçtan itibaren başlamak gerekmektedir. İnsan, sanki kendini hiç tanımıyormuş gibi, sanki kendisini hiç müşahede etmemiş gibi, kendi kendini müşahede etmeye başlamalıdır.”

“ Kendi kendini müşahede etmeye başladığında, belli zamanda müşahede ettiği olayın hangi gruba, hangi merkeze ait olduğunu derhal saptamaya çalışmalıdır.”

“ Bazı kimseler, düşünce ile duygu arasındaki farkı, diğerleri ise duygu ile duyum ve düşünce ile hareket dürtüleri arasındaki farkı anlamakta güçlük çekerler.”

“ En geniş biçimde ele alındığında, düşünce fonksiyonunun, daima kıyaslama suretiyle çalıştığı söylenebilir. Düşünceye ait sonuçlar, daima iki veya daha fazla izlenimin kıyaslanmasının sonuçlarıdır.”

“ Duyum ve duygu muhakeme etmez, usa vurmaz, kıyas etmezler; belli bir izlenimi, sadece o izlenim açısından, onun bir veya başka yönden zevkli veya zevksiz oluşuna, rengine, tadına, kokusuna göre tarif ederler. Dahası duyumlar ilgisiz de olabilirler: Ne sıcak ne soğuk, ne zevkli ne zevksiz; ‘beyaz kağıt’, ‘kırmızı kalem’. Beyaz veya kırmızının duyumunda zevkli veya zevksiz bir şey yoktur. Herhalde şu ya da bu renkle ilgili olarak mutlaka zevkli veya zevksiz bir durum olması gerekmez. Bu duyumlar yani beş duyuya ait olanlar ve diğerleri, sıcaklık, soğukluk vs. duyumu gibi içgüdüseldirler. Duygusal fonksiyonlar veya duygular, daima ya zevkli ya da zevksizdirler; tarafsız duygular mevcut değildir.” ( 89)

“ Fonksiyonları birbirinden ayırt etmekte güçlük, insanların fonksiyonlarını hissetme tarzlarının birbirlerinden çok farklı oluşu ile artmaktadır. Bu genellikle anlayamadığımız bir husustur. İnsanları, aslında olduklarından daha çok birbirlerine benzer olarak kabul etmekteyiz.”

“ Gerçekte, algılama biçim ve yöntemleri bakımından aralarında çok büyük farklar vardır. Bazıları, zihinleri ile diğer bazıları duygularıyla, bir kısmı ise duyumları ile algılarlar. Fakat kategorilere mensup farklı algılama tarzları olan insanlar için birbirlerini anlamak, çok güç, hemen hemen imkansızdır; zira bir ve aynı şeye farklı isimler verdikleri gibi, birbirlerinden farklı şeylere de aynı isim vermektedirler. Bundan başka, çeşitli kombinezonlar mümkün olabilir. Bir insan, düşünce ve duyumları ile, bir diğeri ise düşünce ve duyguları vs. ile algılar.” ( 90) “ Bir ya da başka bir algılama tarzı ile, dış olaylara karşı oluşan bir ya da diğer bir tepki çeşidi arasında derhal bağlantı kurulur. Dış olayların algılanması ile onlara karşı meydana gelen tepki arasındaki farkın sonucu, öncelikle insanların birbirlerini anlamamaları ve sonra da kendi kendilerini anlayamamaları gerçeği ile izah edilir. Pek sık olarak insan,  düşüncelerine veya düşünsel algılarına duygu, duygularına düşünce ve duyularına da duygu adını verir. Bu sonuncusu, en yaygın olanıdır. Eğer iki kişi aynı nesneyi farklı biçimde algılarlarsa, örneğin birisi duygusu ile diğeri ise duyumu ile algılarsa, bu kimseler bütün yaşamları boyunca tartışabilir. Ve o nesneye karşı olan tutumları arasında farkın neden ibaret olduğunu hiç anlayamazlar. Aslında, biri onun bir yönünü, diğeri ise bir başka yönünü görmektedir. ( 91)

“ Bir ayırt etme yolu bulmak için her normal psişik fonksiyonun,  bilginin aracı ve aleti olduğunu anlamalıyız. Zihin yardımıyla nesnelerin ve olayların, bir yönünü, duyguların yardımıyla bir başka yönünü, duyumların yardımı ile ise bir üçüncü yönünü görürüz. Belli bir konunun bizim için mümkün olan en tamam bilgisi, ancak onu zihnimizle, duygularımızla ve duyumlarımızla birlikte incelersek elde edilebilir. Doğru bilgiyi arayan her insan, böyle bir algıya ulaşma imkanını gaye edinmelidir. Mutat koşullarda, insan, alemi çarpık ve pürüzlü bir pencereden görmektedir. Bu durumun farkına varsa bile hiç bir şeyi değiştiremez. Şu veya bu algı tarzı, bütünüyle organizmasının çalışmasına bağımlıdır. Bütün fonksiyonlar birbirleriyle bağıntılı olup birbirlerini dengelerler; bütün fonksiyonlar birbirlerini bulundukları durumda muhafaza etmeye çalışırlar. Bu nedenle, insan, kendi kendini incelemeye başladığında, kendi içinde hoşlanmadığı bir şeyi keşfederse, bunu değiştirmeye muktedir olmadığını anlamalıdır.  İncelemek bir şey, değiştirmek ise başka bir şeydir.  Fakat kendilerini inceleme, gelecekteki değişme imkanlarına götüren ilk adımdır. Ve başlangıçta, uzun bir süre, bütün çalışmasının sadece incelemeden ibaret olacağını anlamalıdır.” ( 92)


Duygu, Düşünce ve Hareketlerimizi Dış Tesirler Yönetir.

“ Kendi kendini müşahede ederken bütün bu kaideleri uygularsa, insan, varlığının çok önemli yönlerini bütünüyle kaybedecektir. Başlangıç olarak hareketlerinin, düşüncelerinin, duygu ve kelimelerinin dış tesirlerin sonuçları olduğu ve kendisinden hiç bir şeyin meydana gelmeyeceği gerçeğini yanılgısız bir açıklıkla kaybedecektir. Aslında, dış dürtülere ait tesirlerle hareket eden bir otomat olduğunu anlayacak ve görecektir.” ( 93)   “ Tüm mekanikliği hissedecektir. Her şey kendiliğinden cereyan etmekte,  o hiç bir şey yapamamaktadır. Dışarıdan gelen tesadüfi şoklarla yönetilen bir makinedir. Her şok, ‘ben’lerinden birini davet eder. Yeni bir şokla o ‘ben’ kaybolur ve onun yerini diğer bir ‘ben’ alır. Çevrede ufak bir değişiklik meydana geldiğinde yine yeni bir ‘ben’ belirir. İnsan, ne şekilde olursa olsun, kendisi üzerinde kontrolü olmadığını, bir an sonra ne söyleyebileceğini veya ne yapabileceğini bilmediğini, en kısa bir süre için bile kendi başına cevap veremeyeceğini anlamaya başlayacaktır. Aynı durumda kalıp mutat olmayan bir şey yapmadığı taktirde, insan, bunun sadece dışarıda mutat olmayan değişikliklerin meydana gelmemesinden dolayı olduğunu anlayacaktır. Hareketlerinin tamamen dış koşullar tarafından yönetildiğini anlayacak ve kendisinde hakimiyetinin doğabileceği daimi olan hiç bir şeyin, bir tek daimi fonksiyonun, bir tek daimi durumun mevcut olmadığına kani olacaktır.”

G.’nin psikolojik teorilerinde özellikle ilgimi uyandıran birkaç nokta vardı birincisi, kendi kendini değiştirme imkanı idi; yani kendi kendini doğru bir biçimde müşahede etmeye başlarken insanın, derhal kendisini değiştirmeye başladığı ve hiç bir zaman kendini beğenmediği idi.

İkincisi, “ menfi duyguları ifade etmeme talebi idi. Bunun arkasında büyük bir şeyin mevcut olduğunu derhal hissettim. Ve, gelecek benim haklı olduğumu ortaya koydu; zira duyguların incelenmesi, duyular üzerinde çalışma, bütün sistemin sonraki gelişmesinin temeli haline geldi. Fakat bu, çok sonra ortaya çıktı. ( 94)

Hemen dikkatimi çeken ve üzerinde duyar duymaz düşünmeye başladığım üçüncü husus ise, hareket merkezi fikri idi. Burada beni en çok ilgilendiren şey G.’nin ortaya koyduğu, hareket fonksiyonlarının içgüdüsel fonksiyonlar ile olan ilişkisi sorunu idi. Bunlar aynı şeyler miydi yoksa farklı mıydılar? Ve dahası G. tarafından yapılan ayırımların mutat psikolojideki alışagelmiş ayırımlar ile olan ilgisi ne idi? Bazı ve ilavelerle eski ayırımı kabul etmeyi mümkün gördüm; yani insanın hareketlerini “ şuurlu” hareketler, otomatik hareketler ( önce şuurlu olması gereken ), “ içgüdüsel” hareketler ( uygun fakat maksat bakımından şuursuz), basit ve karmaşık olmak üzere hiç bir zaman olmayan, bazı hallerde ise uygun olmayan refleksler diye ayırmayı… Bunlara ilaveten gizli duygusal eğilimlerin ya da bilinmeyen iç dürtülerin etkisi altında ortaya çıkan hareketler de vardı.

G. bütün bu yapıyı ters çevirmişti.

Her şeyden önce “ şuurlu” hareketleri tamamen reddediyordu zira söylediklerinden anlaşıldığına göre şuurlu olan hiç bir şey yoktu. Bazıları yazarların teorilerinde öylesine büyük rol oynayan “ şuuraltı” terimi, tamamen yararsız ve hatta aldatıcı hale gelmişti; çünkü tamamen farklı kategorilere ait olaylar, “ şuuraltı” kategorisinde toplanmıştı.

Hareketlerin, onları yöneten merkezlere göre sınıflandırılması, bu sınıflandırmaların doğruluğuna karşı olan tereddüt ve şüpheleri ortadan kaldırmıştı.

G.’nin sisteminde özellikle önemli olan, aynı hareketlerin farklı merkezlerden kaynaklanabileceğine dair işaretin onda mevcut bulunması idi. Buna örnek olarak ise acemi asker ile usta askerlerin tüfek talimi gösterilebilirdi. Birincisinin talimi, düşünme merkezi ile, diğerinin ise, bu işi çok daha iyi yapan hareket merkezi ile ifa etmesi gerekiyordu.

Fakat hareket merkezi tarafından yönetilen hareketlerden “ otomatik” diye söz etmiyordu. “ Otomatik”  kelimesini, sadece insanın kendiliğinden idraksizce ortaya koyduğu hareketler için kullanıyordu. Aynı hareketler, insan tarafından müşahede ediliyorsa,  bunlara “otomatik” denemiyordu. Otomatizmaya büyük yer ayırmıştı, fakat hareket fonksiyonlarını otomatik fonksiyonlardan ayrı tutuyordu ve en önemlisi, bütün merkezlerde otomatik hareketlerin varlığını kabul ediyordu; örneğin “ otomatik düşüncelerden”  ve “ otomatik duygulardan” bahsediyordu. Refleksler hakkında soru sorduğunda, bunları “ içgüdüsel hareketler” olarak adlandırdı. Ve bu konuşmanın devamında anladığım üzere, dış hareketler arasında, sadece refleksleri içgüdüsel hareketler olarak kabul ediliyordu.

Hareket ve içgüdü fonksiyonları arasındaki ilişki beni çok ilgilendirmişti; onunla yaptığım konuşmalarda, sık sık bu konuya değiniyordum.

Her şeyden önce, G., “ içgüdü ve “ içgüdüsel” kelimelerinin, sürekli olarak yanlış kullanılmasına dikkati çekiyordu. Söylediklerinden bu kelimelerin, doğru bir biçimde organizmanın içsel fonksiyonları için kullanılabileceği ortaya çıkıyordu. Kalbin çarpması, soluk alma, kan dolaşımı, sindirim; bunlar içgüdüsel fonksiyonlardı.  Bu kategoriye ait yegane dış fonksiyonlar, reflekslerdi. İçgüdüsel ve hareket fonksiyonları arasındaki fark şuydu; İnsandaki hareket fonksiyonları hayvanlarda, örneğin kuşlarda, köpeklerde olduğu gibi öğrenme yoluyla kazanılıyordu; fakat içgüdüsel fonksiyonlar, doğuştan vardı. İnsanın, doğumla birlikte getirdiği daha az sayıda dış hareketleri vardı; hayvan ise daha fazlasına sahipti; bununla beraber, bazısı daha azına bazısı ise daha fazlasına malikti. Fakat genelde      “ içgüdü” olarak izah edilenler, pek sık olmak üzere, genç hayvanların yaşlılardan öğrendikleri, bir dizi karmaşık hareket fonksiyonu idi. Hareket merkezinin başlıca özelliklerinden biri, onun taklit etme yeteneği idi. Hareket merkezi, gördüğünü muhakeme etmeden taklit ediyordu. Hayvanların harikulade “ zekası”, ya da zekanın yerini alan ve onların bir dizi karmaşık ve de uygun hareketler ortaya koymalarını sağlayan içgüdü hakkındaki masalların menşei buydu.

Bir yandan, zihne bağlı olmayan, zihne ihtiyaç göstermeyen ve bizzat kendisi bir zihin olan, diğer yandan ise içgüdüye bağlı bulunmayan ve öncelikle öğrenme durumunda olan bağımsız hareket merkezi fikri, pek çok sorunun tamamen yeni bir tabana yerleşmesine neden olmuştu. Taklit yoluyla çalışan bir hareket merkezinin varlığı, arı kovanlarında, kanatlı karınca ve karınca yuvalarındaki “ mevcut düzenin” muhafaza edilmesini açıklıyordu. Taklit vasıtasıyla yönetilen bir kuşak, kendisini, mutlak surette diğerinin modeline uygun biçime sokmalıydı. Ne olursa olsun, bu modelden uzaklaşma, değişme mümkün değildi. Fakat “ taklit”, ilk olarak böyle bir düzene nasıl ulaşıldığını açıklamıyordu. Birçok defalar, G, ile bu konuda olduğu gibi, bununla ilgili başka hususlar hakkında da konuşmayı sık sık istedim. Ama G., böyle sohbetleri, insana ve kendi kendini incelemeye ait gerçek sorunlara yöneltmekle bunlardan kaçınıyordu.

Her merkezin sadece bir itici kuvvet olmayıp aynı zamanda bir “ alıcı araç” olduğu ve farklı, bazen de çok uzaktaki tesirlerin alıcısı olarak görev yaptığı fikri, benim için pek çok şeyin çözümlenmesini sağlamıştı. Savaşlar, ihtilaller, insan göçleri vs. hakkında söylenenleri düşündüğümde, insan         “ kitlelerinin” gezegensel tesirlerin kontrolü altında nasıl hareket ettiklerini gözümün önüne getirdiğimde, herhangi bir bireyin davranışlarını ele alıp tayin etmemizdeki temel hatamızı anlamaya başladım, Bireyin davranışlarının kendisinden kaynaklandığını kabul ediyorduk. Kitlelerin, dış uyaranlara itaat eden; irade, şuur ya da bireysel eğilimlerle değil de muhtemelen çok uzaktan gelen dış uyaranların etkisi altında hareket edebilen otomatlardan oluştuğunu düşünmüyorduk.

Bir defasında G.’ye şu soruyu sormuştum: “ İçgüdü ve hareket fonksiyonları, iki farklı merkez tarafından yönetebilirler mi ?

G., “ Yönetilebilirler.” diye cevaplamış ve devam etmişti: “ Ve bunlara cinsel merkez de eklenmelidir. Bunlar, alt kata ait üç merkezdir. Cinsel merkez, içgüdü ve hareket merkezlerine göre etkisiz kılandır. Alt kat, kendi kendine varlığını sürdürebilir. Çünkü onda mevcut bulunan üç merkez, üç kuvvetin iletkenidir Düşünme ve duygu merkezleri, hayat için gerekli değildir.” ( 3 kanunu ve kuvvetler konusu altıncı bölümde incelenecektir.)

“ Alt katta bulunanlardan hangisi aktif, hangisi pasiftir?”

“ Bu, değişir.” diye cevapladı G. ve ilave etti; “ Bir an için hareket merkezi aktif, içgüdü merkezi pasiftir. Başka bir anda ise içgüdü merkezi aktif, hareket merkezi pasiftir. Her iki durum için de kendinizde örnekler bulmalısınız. Fakat farklı durumlar yanında farklı tipler de mevcuttur. Bazı kimselerde, hareket merkezi daha aktif, diğer bazılarında ise içgüdü merkezi daha aktiftir. Fakat düşünmede kolaylık olsun diye, özellikle başlangıçta, sadece prensipleri açıklamak önem kazandığında, biz onları aynı seviyede farklı fonksiyonlara sahip bir tek merkez olarak kabul ederiz. Düşünme, duygu ve hareket merkezlerini ele alırsak, bunlar farklı seviyelerde faaliyet göstermektedirler. Hareket ve içgüdü merkezleri, bir seviyededirler. İlerde, bu seviyelerin ne anlama geldiklerin ve neye bağımlı bulunduklarını anlayacaksınız.”


İnsanın İmkanları Çok Büyüktür

“ İnsanın imkanları çok büyüktür. Onun neleri elde etmeye muktedir olduğunun gölgesini bile kavrayamazsınız. Fakat hiç bir şey uyku içerisinde elde edilemez. Uyumakta olan insanın şuurunda hayalleri, ‘düşleri’, gerçekle karışmış durumdadır. O, sübjektif bir alemde yaşamaktadır ve bu alemden hiç bir zaman kaçamaz. Ve sahip olduğu tüm güçlerden faydalanamamasının, daimi olarak sadece kendisinin ufak bir bölümünde yaşamakta olmasının nedeni budur.”  ( 95)

“ Kendi kendini incelemenin ve kendi kendini müşahedenin, doğru bir biçimde yürütüldükleri takdirde, insanı, makinenin ve fonksiyonlarının mutat durumlarında yanlış bir şeyin mevcut bulunduğu gerçeğinin idrakine götüreceği daha önce söylenmişti. İnsan,  kesinlikle, uykuda olduğu için kendisinin küçük bir kısımda yaşadığının ve faaliyet gösterdiğinin farkına varır. Kesinlikle bu sebepten dolayı imkanlarının ve güçlerinin çok büyük kısmı kullanılmamaktadır. İnsan, hayatın kendisine verebileceği her şeyi ondan almadığını ve bunun, makinesindeki, alıcı aygıtındaki fonksiyonel kusurlardan ileri geldiğini hisseder. Kendi kendini inceleme fikri, onun gözünde yeni bir anlam kazanır. Kendisini şimdiki haliyle incelerken muhtemelen bunun bile değer taşımadığını hisseder. Her fonksiyonu şimdiki haliyle ve olabileceği ya da olması gerektiği haliyle görür. Kendi kendini müşahede, insanı, kendi kendini değiştirmenin gerekliliği idrakine götürür. Ve kendi kendini müşahede ederken insan, bizzat bu müşahedenin, bazı iç süreçlerinde değişiklikler meydana getirdiğini fark eder. Kendi kendini müşahedenin kendini değiştirmek için bir alet, uyanmak için bir araç olduğunu anlamaya başlar. Kendi kendini müşahede etmekle, o ana kadar tamamen karanlık içerisinde faaliyet göstermiş olan iç süreçlerine sanki bir ışık tutmuş olur. Ve bu ışığın etkisi altında süreçlerin kendileri değiştirmeye başlar. Sadece ışığın yokluğunda faaliyet gösterebilecek pek çok kimyasal işlem mevcuttur. Tamamen aynı şekilde, birçok psişik işlem karanlıkta yer alır. Zayıf bir şuur ışığı bile bir sürecin karakterlerini tamamen değiştirmek için yeterli; aynı zamanda, birçoğunu tamamen imkansız kılar. İç psişik süreçlerimizin ( iç simyamızın), ışığın sürecin karakterlerini değiştirmediği kimyasal süreçlerle pek çok ortak yanı vardır ve bunlar benzer kanunlara tabidirler.”  ( 96)


İnsan Kendini Bütünüyle Görmelidir

“ İnsan, sadece kendini incelemenin ve müşahedenin değil, fakat kendisini değiştirmek amacıyla kendi üzerinde çalışmanın da gerekli olduğunu anladığında, kendisini müşahedenin karakterleri de değişmelidir. O ana kadar, bitaraf bir şahit olmak üzere sadece şu ya da bu olayı kaydetmeye çalışarak merkezlerin faaliyetinin ayrıntılarını incelememiştir. Makinenin çalışmasını incelemiştir. Şimdi ise kendisini görmeye başlamalıdır; yani sadece farklı ayrıntıları değil, küçük çarkların ve manivelaların çalışmalarını değil, fakat her şeyi bir arada bir bütün olarak, başkalarının onu gördükleri gibi kendisini bütünüyle görmelidir.”  ( 97)

“ Bu amaçla, insan tabir caizse hayatının farklı anlarına ve farklı duygusal durumlarına ait, kendisinin ‘mantal fotoğraflarını’  çekmeyi öğrenmelidir. Bunlar, ayrıntılıların değil, gördüğü şekliyle bütününün fotoğraflarıdır. Diğer bir ifadeyle, bu fotoğraflar, belli bir anda insanın kendinde görebildiği her şeyi bir arada ihtiva etmelidir. Duygular, ruhsal durumlar, düşünceler, duyumlar, tavırlar, ses tonları, yüz ifadesi vs. Eğer insan bu fotoğraflar için ilginç anlar yakalayabilirse, bütünüyle ele alındığında, kendinin ne olduğunu tam bir açıklıkla ortaya koyacak tüm bir fotoğraf albümünü meydana getirecektir. Fakat en ilginç ve en büyük özellik arz eden anlarda bu fotoğrafları çekmeyi, özellik arz eden tavırları yüz ifadelerini, duyguları ve düşünceleri yakalamayı öğrenmek o kadar kolay değildir. Eğer fotoğraflar başarı ile çekilebilirse ve eğer bunlardan yeterli sayıda mevcutsa, insan, yıllardır beraber yaşadığı kendisi hakkındaki mutat anlayışının gerçekten çok uzak bulunduğunu görecektir.”

“ Kendisi sandığı adamın yerinde tamamen farklı başka bir adamı görecektir. Bu ‘başka’ adam kendisidir ve aynı zamanda kendisi değildir. Diğer insanların tanıdığı, kendisini tahayyül ettiği ve hareketleri ile, kelimeleri ile vs. ortaya koyduğu haliyle o değildir. Zira insan, kendisi bilmektedir ki, gerçek olmayan, icat edilmiş, suni olan pek çok şey, diğer insanların ve kendisinin tanıdığı bu insanda mevcuttur. Gerçeği, icat edilmiş olandan ayırmayı öğrenmelisiniz.  Ve kendi kendini müşahedeye, incelemeye başlamak için kendini ikiye ayırmak gereklidir. İnsan, gerçekten iki insandan oluştuğunu farkına varmalıdır.” ( 98)

“ Birisi, onun ‘ben’ ve başkalarının ‘Ahmet’ , ‘Mehmet’ ya da ‘Ali’ dedikleri adamdır. Diğeri ise hayatında, sadece çok kısa süreler için ortaya çıkan ve ancak çok uzun bir çalışma devresinden sonra sabit ve daimi hale gelebilecek olan gerçek odur, gerçek ben’ dir.” ( 99)

“ İnsan, kendisini bir tek kişi olarak kabul ettiği sürece bulunduğu yerden hiç hareket etmeyecektir. Kendisi üzerindeki çalışması, kendisinde iki insanın varlığını hissetmeye başladığı andan itibaren başlar. Birisi pasiftir ve yapabileceği en çok şey, kendisine ne olduğunu kaydetmek ya da müşahede etmektir. Kendisine ‘ben’ diyen, kendisinden birinci şahıs olarak söz eden diğeri ise aktiftir ve aslında sadece ‘Ahmet’ , ‘Ali’ ya da ‘Mehmet’ tir.”

“ İnsanın kazanabileceği ilk idrak budur. Doğru bir biçimde düşünmeye başladıktan sonra, çok az bir zaman içerisinde ‘Ahmet’inin , ‘Ali’sinin, ya da ‘Mehmet’inin tamamen etkisi altında bulunduğunu görür. Neyi yapmayı planlarsa planlasın, ne yapmaya, ne söylemeye niyet ederse etsin, yapacak olan ya da söyleyecek olan ‘o’ veya ‘ben’ değil, fakat ‘Ahmet’i, ‘Ali’si, ‘Mehmet’i; pek doğaldır ki, ‘ben’in yapacağı ya da söyleyeceği biçimde değil, fakat kendi anlam nüansları içerisinde, kendi tarzlarında yapacak ve söyleyeceklerdir; ve bu anlam nüansı, sık olarak ‘ben’in yapmak istediğini tamamen değiştirecektir.”

“ Bu görüş açısından, kendi kendini müşahedenin ilk anından itibaren çok belirgin bir tehlike söz konusudur. Kendi kendini müşahedeye başlayan ‘ben’dir, fakat ‘Ahmet’, ‘Mehmet’ ya da ‘Ali’ tarafından ele alınıp onlar tarafından sürdürülür. Fakat ‘Ahmet’, ‘Mehmet’ veya ‘Ali’ ilk adımlardan itibaren bu müşahedeye küçük bir değişiklik tamamen önemsiz gibi gözüken fakat aslında bütün her şeyi temelden değiştiren bir değişiklik getirirler.”

“ Örneğin, düşünelim ki ‘Hasan’ adındaki bir kimse, bu kendi kendini müşahede yönteminin tanımlanmasını duymuş olsun. Ona, insanın kendisini, ‘o’ ya da ‘ben’ bir tarafta; ‘Ahmet’, ‘Ali’, ‘Mehmet’ diğer tarafta bulunmak üzere ayrılması gerektiğini söylemiş olsun. Ve o, kendisini aynen duyduğu gibi ayırır. Bu ‘ben’ ve şunlar da ‘Ahmet’, ‘Ali’, ‘Mehmet’ der. Hiç bir zaman ‘Hasan’ demeyecektir. O, bunu nahoş bulduğundan, kaçınılmaz olarak başka birinin soyadını veya ilk ismini kullanacaktır. Dahası kendi içinde neyi beğeniyorsa veya her halükarda neyin güçlü olduğunu düşünüyorsa ona ‘ben’ diyecek, bunu yaparken de neyi beğenmiyorsa veya neyin zayıf olduğunu düşünüyorsa ona ‘Ahmet’, ‘Ali’ , ‘Mehmet’ adını verecektir. En önemli noktada artık kendisini aldatmış ve gerçek kendini değil de, yani ‘Hasan’ı değil de, hayali ‘Ahmet’, ‘Ali’ veya ‘Mehmet’i ele almış olmasından ötürü başlangıçtan itibaren, bu taban üzerinde, kendisi hakkında, tabii ki tamamen yanlış olan çeşitli sonuçlar çıkarmaya başlayacaktır.”

“ İnsanın kendisinden söz ederken ismini üçüncü şahıs olarak kullanmaktan ne kadar hoşlanmadığını tahayyül etmek bile güçtür. O, bundan mümkün olabilen her yolla kaçınmaya çalışır. Kendisine, az önce sözü edildiği gibi sahte bir isim takar; kendisi için kimsenin kullanmadığı ya da hiç kullanmayacağı bir isim bulur, veya basitçe ‘o’ der, vs. Bununla ilgili olmak üzere, zihinsel konuşmalarında, kendilerinden ilk adları, soyadları veya takma adları ile söz etmeye alışmış kişiler istisna teşkil etmemektedirler. İş kendi kendini müşahedeye geldiğinde kendilerini ‘Ahmet’ diye çağırmayı ya da ‘içimdeki ‘Ahmet’ diye çağırmayı ya da ‘içimdeki ‘Ahmet’ demeyi, sanki içlerinde herhangi bir ‘Ahmet’ bulunabilirmiş gibi tercih ederler. ‘Ahmet’in kendisi için tamamen yeterli derecede ‘Ahmet’ mevcuttur.”

“ Fakat insan, ‘Ahmet’ karşısındaki aczini anladığında kendine ve içindeki ‘Ahmet’ e olan tutumu ilgisiz hale gelir.

“ Kendi kendini müşahede, ‘Ahmet’in müşahedesi durumuna gelir. İnsan, ‘Ahmet’ olmadığını ‘Ahmet’in taktığı maskeden başka bir şey olmadığını, şuursuzca oynadığı fakat maalesef oynamayı önleyemediği, kendisini yöneten rölün, kendisinin hiç bir zaman yapmayacağını ya da söylemeyeceği binlerce ahmakça şeyi yaptıran ve söyleten bir rol olduğunu anlar.”

“ Kendine karşı samimiyse ‘Ahmet’in etkisi altında bulunduğunu ve aynı zamanda kendisinin ‘Ahmet’ olmadığını hisseder.” ( 100)

“ ‘Ahmet’ten korkmaya , onun kendi ‘düşmanı’ olduğunu hissetmeye başlar. Ne yapmayı isterse istesin her şey, ‘Ahmet’ tarafından durdurulmakta ve değiştirilmektedir. ‘Ahmet’ onun ‘düşmanıdır’. ‘Ahmet’in arzuları zevkleri, sempatileri, antipatileri, düşleri, kanaatleri, ya onun kendi görüşlerine, duygularına ve ruhsal durumlarına aykırıdır ya da bunlarla hiç bir ortak yanları yoktur. Ve aynı zamanda ‘Ahmet’ onun efendisidir. O, esirdir. Kendisinin iradesi yoktur. Kendi arzularını ifade vesilesi mevcut değildir. Çünkü ne yapmayı, ne söylemeyi isterse istesin onun adına ‘Ahmet’ tarafından yapılacak veya söylenecektir.”

“ Kendi kendini müşahedenin bu seviyesinde, insan, bütün gayesinin kendisini ‘Ahmet’ten kurtarmak olduğunu anlamalıdır. Ve aslında kendisini  ‘Ahmet’ten, o kendisi olduğu için kurtaramayacağından ötürü, ‘Ahmet’e hakim olup, belli bir anın ‘Ahmet’inin istediğini değil de, kendisinin istediğini ona yaptırmalıdır. Hakim olmakla hizmetkar haline gelmelidir.”

“ Kendi üzerinde çalışmasının ilk safhası, kendini ‘Ahmet’ten zihnen ayırmayı, gerçek olarak ondan ayrılmayı, ondan ayrı durmayı içermektedir. Fakat bütün dikkatin ‘Ahmet’ üzerinde toplanması gerektiği gerçeği akılda tutulmalıdır, zira insan, kendi kendisinin aslında ne olduğunu açıklamaya muktedir değildir. Ama ‘Ahmet’i kendi kendine açıklayabilir ve işe, aynı zamanda, kendisinin ‘Ahmet’ olmadığını hatırlayarak bununla başlamalıdır.” ( 101)

“ Bu durumda en tehlikeli şey, bizzat kendi yargısına güvenmektir. Eğer insan şanslı ise o esnada ona kendisinin nerede olduğunu, ‘Ahmet’in nerede olduğunu söyleyebilecek birisi yanı başında bulunur. Fakat aynı zamanda o, bu kimseye inanmalıdır. Zira hiç kuşkusuz kendisinin her şeyi anladığını, nerede olduğunu, ‘Ahmet’in nerede olduğunu bildiğini düşünecektir. Ve sadece kendisi ile ilgili olarak değil, fakat başkaları ile ilgili olarak da onların ‘Ahmet’lerini tanıdığını ve gördüğünü düşünecektir. Tabii ki, bütün bunlar kendi kendini aldatmadır. Bu safhada, insan kendisi ve başkaları ile ilgili hiç bir şeyi göremez. Görebildiğine ne kadar çok inanırsa o kadar hataya düşer. Fakat kendisine karşı çok azda olsa samimi olabilir ve gerçekten hakikati bilmeyi isterse, bu taktirde önce kendisini sonra diğer insanları doğru bir biçimde yargılayabileceği doğru ve şaşmaz bir temel keşfedebilir. Ama bütün mesele, kendine karşı samimi olmasıdır. Ve bu, hiç bir şekilde kolay değildir. İnsanlar samimi olmanın öğrenilmesi gerektiğini anlamamaktadırlar. Samimiliğin arzu ve kararlarına bağlı olduğunu sanmaktadırlar. Fakat insan, kendisinde görmesi gerektiği şeyleri aslında samimi olarak görmediği taktirde kendilerine karşı nasıl samimi olabilir? Birisinin ona göstermesi lazımdır. Ve gösteren kişiye karşı olan tutumu doğru bir tutum olmalıdır; yani kendisine gösterileni görmede ona yardımcı olmalı ve eğer o kişinin kendisinden daha iyi bildiğini düşünmeye başlamışsa, çoğu kez olduğu gibi onu engellememelidir.”

“ Bu, çalışmada çok ciddi bir andır. Bu anda istikametini kaybeden bir kimse, sonradan artık onu hiç bulamayacaktır. İnsanın şu haliyle, kendi içindeki ‘ben’i ve ‘Ouspensky’yi birbirinden ayırt etme aracına sahip bulunmadığı hatırlanmalıdır. Bunu yapmaya çalışsa bile kendi kendisine yalan söyleyecek, olmayan şeyler çıkaracak ve kendisini hiç bir zaman aslında olduğu gibi görmeyecektir. Dış yardım olmadan insanın hiç bir zaman kendini göremeyeceği anlaşılmalıdır.” ( 102)

“ Bunun niçin böyle olduğunu anlamak için evvelce söylemiş bulunanların pek çoğunu hatırlamalısınız. Evvelce ifade edildiği üzere, kendi kendini müşahede, insanı kendi kendini hatırlamadığı gerçeğinin idrakine götürür. İnsanın kendi kendini hatırlamadaki iktidarsızlığı, varlığının başlıca ve en karakteristik özelliklerinden biridir ve kendi içerisindeki diğer her şeyin nedenidir. Kendi kendisini hatırlamadaki iktidarsızlık bir çok yollarla ifadesini bulur. İnsan, kararlarını, kendine verdiği sözleri, bir ay, bir hafta, bir gün, hatta bir saat önce söylediklerini, hissettiklerini hatırlamamaktadır. Herhangi bir işe başlamakta, aradan belli bir zaman geçtikten sonra bu işe niçin başladığını hatırlamamaktadır. Özellikle kendi üzerinde çalışma ile ilgili olarak bu, özellikle sık sık cereyan eder. İnsan başkasına verdiği bir sözü, ancak yapay çağırışımlar yardımıyla, ona eğitimle verilmiş çağrışımlarla hatırlayabilir; bu çağrışımlar da yapay olarak yaratılmış bulunan ‘onur’, ‘dürüstlük’, ‘görev’ vs. kavramları ile ilişkilidir. Genelde, aslında denilebilir ki, eğer bir insan bir
şeyi hatırlarsa onun için hatırlanması daha önemli olan diğer on şeyi unutulur. Ve özellikle kendisi ile ilgili olan şeyleri, belki evvelce çektiği o ‘mantal fotoğrafları’ kolaylıkla unutur.”

“ Bu durum ise insanın görüş ve kanaatlerinin sabitleşmesini ve kesinlik kazanmasını önler. İnsan, ne düşündüğünü ve ne söylediğini hatırlamaz; ve nasıl konuştuğunu hatırlamaz.”

“ Bu da insanın kendisine ve bütün çevresine karşı olan tutumuna ait temel özelliklerden biriyle ilgilidir. Yani belli bir zamanda dikkatini, düşüncelerini ya da duygularını ve tahayyülünü teksif ettiği şeyi sürekli olarak ‘eş koşmasıdır.’” ( 103)


B- İNSANIN KENDİ KENDİNİ HATIRLAMASI NE DEMEKTİR?

Bir defasında, bir toplantının başlangıcında, G., mevcut bulunan herkesin sıra ile cevaplandırması gereken bir soru ortaya atmıştı. Soru şu idi “ Kendi kendini müşahede esnasında farkına vardığımız en önemli şey nedir?”

Orada bulunanlardan bazıları, kendi kendini müşahede çabaları esnasında, durdurmayı mümkün görmedikleri sürekli düşünce akımını özellikle güçlü bir şekilde hissettiklerini ifade etmişlerdi. Diğerleri bir merkezin çalışmasını başka bir merkezin çalışmasından ayırt etmenin güçlüğünden söz etmişlerdi. Ben, soruyu bütünüyle açıkça anlamamıştım ya da kendi düşüncelerimi cevaplıyordum, zira kendi kendime, beni en çok etkileyen noktanın, sistemdeki bir şeyin diğer bir şeyle olan bağlantısı, sistemin bir ‘organizma’ gibi bütünlüğü ve sadece şu veya bu şeyi bilmeyi değil ve fakat bir şey ile diğer her şeyin bağıntısını kaplayan, bilmek kelimesinin tamamen yeni anlamı olduğunu söylüyordum.

G., doğaldır ki, cevaplarımızdan memnun olmadı. Böyle koşullarda artık onu anlamaya başlamıştım. Bizlerden ya atladığımız ya da anlamada başarısızlığa uğradığımız belirli bir şeye ait işaretler bekliyordu.

“ Size işaret ettiğim en önemli hususu hiç biriniz fark etmemişsiniz.” dedi ve devam etti. “ Yani kendi kendinizi hatırlamanızın hiç biriniz farkına varmamış.” ( Bu kelimeleri özel bir biçimde vurguladı.) ( 104)

“ Kendinizi hissetmiyorsunuz, kendinizin şuurunda değilsiniz. Size ‘o konuştuğu’, ‘o düşündüğü’, ‘o güldüğü’ gibi müşahede etmektedir. Şunu hissetmiyorsunuz: Ben müşahede ediyorum, ben farkına varıyorum, ben görüyorum. Her şey, halen ‘görülüyor’, her şeyin halen ‘farkına varılıyor’... Gerçekten kendini müşahede etmek için, kişi, her şeyden önce kendi kendini hatırlamalıdır.” ( Bu kelimeleri yine vurgulayarak söyledi.)  “ Kendinizi müşahede ettiğinizde kendi kendinizi hatırlamaya çalışınız ve daha sonra da bana sonuçlarını söyleyiniz. Sadece kendi kendini hatırlamanın eşlik ettiği sonuçlar değer taşıyacaktır. Aksi halde, sizler müşahedelerinizde mevcut değilsinizdir. Bu durumlarda, tüm müşahedelerinizin ne değeri vardır?”

G.’nin bu sözleri beni bir hayli düşündürdü. Birdenbire bunlar, onun bana evvelce şuur hakkında söylediklerinin anahtarı olarak göründü. Fakat ne olursa olsun hiç sonuç çıkarmamaya, kendi kendimi müşahede ederken kendi kendimi hatırlamaya çalışmaya karar verdim. ( 105)


Ouspensky’nin Kendini Hatırlama Deneyimi

İlk gayretlerim bunun ne kadar zor olduğunu ortaya koydu. Kendi kendini hatırlamadaki çabalar, gerçekte hiç bir zaman kendi kendimizi hatırlamadığımızı göstermekten başka herhangi bir sonuç vermedi. ( 106)

“ Daha ne istiyorsun?  Bu çok önemli bir algılama. Bunu bilen ( bu kelimeleri vurguladı) kimseler çok şey biliyorlar demektir. Bütün sorun, kimsenin bunu bilmemesidir. Eğer bir kimseye kendi kendini hatırlayıp hatırlamadığını sorarsanız, doğaldır ki, bunu yapabileceğini söyleyecektir. Ona kendi kendini hatırlayamadığını söylerseniz, size ya darılacak ya da sizin deli olduğunuzu düşünecektir. Hayatın, insan varlığının, insanın körlüğünün bütünü bunun üzerine kurulmuştur. Eğer bir kimse gerçekten kendi kendini hatırlayamadığını biliyorsa, o, artık kendi varlığını anlamaya yakınlaşmış demektir.” ( 107)

G.’nin bütün söyledikleri, benim bütün düşündüklerim ve özellikle kendi kendimi hatırlamadaki bütün çabalarım, bilim ve felsefenin henüz karşılaşmadığı tamamen yeni bir konu ile karşı karşıya bulunduğumu bana göstermiş, kısa sürede beni ikna etmişti.

Sonuçlara varmadan önce, kendi kendimi hatırlamak için yaptığım çabaları anlatmaya çalışacağım. İlk izlenim, kendi kendimi hatırlamak, kendimin şuurunda olmak, kendi kendime yürüyorum, yapıyorum demek ve bunu sürekli olarak hissetmek için gösterdiğim çabalarda düşünceyi durdurduğum idi. ( 108)

Ben’i hissederken ne düşünebiliyor konuşabiliyordum; duyular bile donuklaşıyordu. Ayrıca, bir kimse, bu şekilde kendi kendini ancak çok kısa bir süre için hatırlayabiliyordu.

Evvelce, yoga pratiği hakkındaki kitaplarda bahsedilen, düşünceyi durdurma ile ilgili belli deneyler yapmıştım. Örneğin, çok genel olmakla beraber, Edward Carpenter’in “ Adem’in zirvesinden Elephanta’ya” adlı kitabında böyle bir tanımlama mevcuttur. Ve kendi kendimi hatırlamak için gösterdiğim ilk çabalar, bana tamamen bunları, ilk deneylerimi hatırlattı. Aslında, tek bir farkla hemen hemen aynı şeylerdi; bu fark; düşünceleri durdururken dikkat tamamen düşünceleri kabul etmeme çabasına yöneltilmişken, kendi kendini hatırlamada dikkatin bölünmesi, bir kısmının aynı çabaya, diğer kısmının ise kendini hissetmeye yönelmesi idi.

Bu son algılama, beni,     “kendi kendini hatırlamanın” pratikte çok yararlı olduğunu ispatlamakla beraber, muhtemelen çok natamam belli bir tarifini yapmaya teşvik etti,

Kendi Kendini Hatırlamada Dikkat İkiye Bölünmelidir

Kendi kendini hatırlamanın karakteristik özelliği olan dikkatin bölünmesinden söz ediyorum.

Bunu, kendi kendime şöyle açıkladım: Herhangi bir şeyi müşahede ettiğimde dikkatim, neyi müşahede ediyorsam ona yöneliyordu; tek ok başlı bir çizgi:
Ben  --------------------------------> Müşahede edilen fenomen

Aynı zamanda, kendi kendimi hatırlamaya çalışırsam dikkatim, gerek müşahede edilen nesneye gerekse kendime yöneliyordu. Çizgi üzerinde ikinci bir ok başı belirleniyordu

Ben  < -------------------------------- > Müşahede edilen fenomen

Bunu tamamladıktan sonra sorunun, dikkati, başka bir şeye yöneltilmiş dikkati zayıflatmadan ve bozmadan kendine yöneltmekten ibaret olduğunu gördüm, Dahası, bu “ başka şey”, içimde olabildiği gibi dışarda da mevcut olabiliyordu. ( 109)

Böyle bir dikkat bölünmesi için gösterilen ilk çabalar, bunun mümkün olabileceğini gösterdi. Aynı zamanda, iki şeyi çok açık olarak gördüm.

Öncelikle, bu yöntemden doğan kendi kendini hatırlamanın, “ kendini hissetme” ya da ” kendi kendini tahlil” ile hiç bir ortak yanı bulunmadığını gördüm. Garip bir tarzda, bilinen tadı ile yeni ve çok ilginç bir durumdu.

Ve ikinci olarak, kendi kendini hatırlama anlarının, ender olmakla beraber yaşam içerisinde vaki olduğunun farkına vardım. Sadece, bu anların maksatlı olarak meydana getirilmesi yenilik duygusunu yaratıyordu. Aslında, bu durumlara çocukluğumdan beri aşina idim. Bu durumlar, yeni ve beklenmedik muitlerde, yeni bir yerde, seyahat ederken, yeni insanlar arasında iken, örneğin, aniden birisi kendisine bakıp “Ne garip!  Ben ve bu yerde.” dediğinde veya çok duygusal anlarda, tehlike anlarında, bir kimsenin düşüncesine hakim olması gerektiği anlarda, bir kimse kendi sesini işittiği ve kendisini dışardan gördüğü, müşahede ettiği anlarda ortaya çıkmaktadır.

Benim açımdan, hayata ait ilk hatıralarım, en eskileri kendi kendini hatırlama anları idi. Bu son algı, daha birçok şeyi bana açıkladı,

Ancak kendi kendimi hatırladığım geçmişteki anları gerçekten hatırladığımı gördüm. Diğerlerinin sadece vaki olduğunu biliyorum. Bunları, yeniden tamamen gözden geçirmeye, tekrar hissetmeye muktedir değilim. Fakat kendi kendimi hatırladığın anlar, canlıydılar ve halden farklı değillerdi. Sonuçlara varmaya halen korkuyordum. Fakat çok büyük bir keşfin eşiğinde bulunduğumu artık görmekteyim. Hafızamın zayıflığı ve yetersizliği beni şaşırtmaktaydı. Pek çok şey ortadan kayboluyordu. Her nedense, benim için hayatın başlıca anlamsızlığı bunda yatıyordu. Niçin sonradan unutacağımız bunca deneyim mevcuttu? Ayrıca bu durumda alçaltıcı bir şey de vardı. İnsan kendine çok büyük gözüken bir şeyi hissediyor, bunu hiç bir zaman unutamayacağını sanıyor fakat aradan bir iki yıl geçince buna ait hiç bir şey geriye kalmıyordu. Bunun niçin böyle olduğunu ve niçin başka türlü olamayacağını, benim için şimdi açıklığa kavuşmuştu. Eğer hafızamız, aslında sadece kendi kendini hatırlama anlarını canlı tutuyorsa onun niçin bu kadar zayıf olduğu ortaya çıkıyordu.

Bütün bunlar, ilk günlerin algılamaları idi. Daha sonra, dikkati bölmeyi öğrenmeye başladığımda, kendi kendimi hatırlamanın, doğal biçimde yani kendiliklerinden ancak çok ender ve istisnai koşullarda ortaya çıkan harikulade duygular doğurduğunu müşahede ettim. Örneğin, o zamanlar, geceleri St.Petersburg’ta dolaşmayı, evleri ve sokakları  “ hissetmeyi” çok severdim. St.Petersburg bu garip duygularla doluydu. Evler, özellikle eski evler tamamen canlıydılar; onlarla konuşurdum. Bu, hayal değildi. Hiç bir şey düşünmeden kendi kendimi hatırlamaya çalışarak sadece yürür ve etrafa bakardım; duygular kendiliğinden gelirdi.

Daha sonraları, aynı şekilde, pek çok beklenmeyen şeyi keşfetmek durumunda kaldım. Bunlardan ilerde söz edeceğim.

Bazen, kendi kendini hatırlama başarılı olmuyordu; diğer zamanlarda ise merak doğuran müşahedelerin eşliğinde gerçekleşiyordu.

Bir defasında, Liteiny boyunca Nevsky’ye doğru yürüyordum; bütün çabalarıma rağmen dikkatimi kendi kendini hatırlama üzerinde tutamıyordum. Ses, hareket, her şey beni dağıtıyordu. Her dakika dikkatim dağılıyor, onu yine topluyor sonra yine kaybediyordum. Sonunda, kendime karşı gülünç bir kızgınlık hissettim ve en azından belli bir süre için, her halükarda bir sonraki sokağa varıncaya kadar dikkatimi, kendi kendimi hatırlayacak olduğum gerçeği üzerinde toplayacağıma sıkı sıkıya karar verdikten sonra soldaki sokağa döndüm. Belki kısa anlar istisnası ile, dikkat bağını koparmaksızın Nadejdiskaya’ya vardım. Sonra, sessiz sokaklarda düşünce çizgisini muhafaza etmenin benim için daha kolay olduğunun farkına vararak ve bundan ötürü de kendimi daha gürültülü sokaklarda denemeyi arzulayarak tekrar Nevsky’ye doğru yürümeye başladım. Nevsky’ye kendi kendimi hatırlayarak vardım; bu çeşit büyük çabalardan sonra gelen iç barış ve güvene ait garip duygusal hali yaşamaya artık başlamıştım. Nevsky’de tam köşede, sigaralarımı hazırlayan bir tütüncü vardı. Halen kendi kendimi hatırlayarak oraya girip sigara sipariş etmeyi düşündüm.

İki saat sonra, uzaktaki Tavreicheskaya’da uyandım. İzvostchik ile
Matbaaya gidiyordum. Uyanma duygusu, olağanüstü biçimde canlıydı. Yaklaşık olarak diyebilirim ki,  kendime geldim. Her şeyi, bir anda hatırladım, Nadejdinskaya boyunca yürümüş, kendi kendimi hatırlamış, sigaralar hakkında düşünmüş ve bu düşünce ile birlikte nasıl da aniden derin bir uykuya düşmüş ve kaybolmuştum.

Aynı zamanda, bu uykuya gömülmüş durumda iken tutarlı ve uygun davranışlar ortaya koymaya devam etmiştim. Tütüncüden ayrıldıktan sonra, Liteinydeki evime uğramış, matbaaya telefon etmiştim. İki tane de mektup yazmıştım. Sonra, evden ayrılıp Offitzerskaya’ya gitmek üzere Nevsky’nin sol tarafından Gostinoy  Dvor’a kadar yürümüştüm. Daha sonra ise geç olduğundan fikrimi değiştirerek İzvoctchik ile Kavalergardskaya’daki matbaaya doğru yol almaya başlamıştım. Ve yolda, Tavreicheskaya boyunca ilerlerken sanki bir şey unutmuşum gibi garip bir huzursuzluk hissetmeye başlamıştım. Ve birdenbire kendi kendimi hatırlamayı unuttuğumu hatırlamıştım.

Müşahedelerimi ve düşündüklerimi hem grubumuzdaki hem de yazı hayatı ile ilgili arkadaşlara ve diğer kimselere anlatıyordum.

Onlara, bütün sistemin ve insanın kendi kendisi üzerinde çalışmalarının ağırlık merkezinin bunlar olduğunu, kendi üzerinde çalışmalarının boş sözler değil fakat psikolojinin tam ve aynı zamanda pratik bir bilim haline gelmesini sağlayan anlam dolu gerçek bir durum olduğunu ifade ediyorum.

Avrupa ve Batı psikolojisinin, genelde çok büyük önem taşıyan bir hususu yani kendi kendimizi hatırlamadığımızı, derin bir uyku içerisinde yaşadığımızı, hareket ve muhakeme ettiğimizi, bu uykunun mecazi anlamda olmayıp mutlak realiteyi ifade ettiğini, aynı zamanda eğer yeterli çabayı gösterirsek kendi kendimizi hatırlayabileceğimizi, uyanabileceğimizi atladığını söylüyordum.


C- EŞ KOŞMA ( İDANTİFİKASYON)

Eş Koşma İnsanın Kendisini Unutmasıdır, Yani Eşyalaşmasıdır

“ ‘Eş koşma’, öylesine yaygın bir niteliktir ki, müşahede amacıyla onu diğer şeylerden ayırmak güçtür. İnsan, daima bir eşkoşma hali içerisindedir; ancak eş koşmanın objesi ( nesne) değişir.”

“ İnsan, karşılaştığı küçük bir sorunu eş koşar, işine başladığı andaki büyük gayretleri tamamen unutur. Bir düşünceyi eş koşar ve diğer düşünceleri unutur; bir duyguyu, bir ruh halini eş koşar ve daha önemli olan diğer düşüncelerini, duygularını ve ruh hallerini unutur. İnsanlar, kendileri üzerinde çalışırlarken ayı ayrı gayeleri öylesine eş koşarlar ki, ormanı görmekte başarısızlığa düşerler. Onlara yakın olan iki ya da üç ağaç onlar için bütün ormanı temsil eder.” ( 110)

“ Eş koşma, en korkunç düşmanlarımızdan biridir çünkü her yere girer ve insanı, onunla mücadele ettiğini sandığı bir anda aldatır. Kendini eş koşmadan kurtarmak özellikle güçtür zira insan, kendisini en çok ilgilendiren, zamanını, mesaisini, dikkatini harcadığı şeyleri doğal olarak daha kolaylıkla eş koşar. Kendisi eş koşmadan kurtarmak için insan, sürekli olarak uyanık durmalı ve kendisine karşı acımasız olmalıdır; yani eş koşmanın aldığı bütün ince ve gizli biçimleri görmekten korkmamalıdır.”     ( 111)

“ Eş koşmayı en derin köklerine kadar görmek ve incelemek gereklidir. Eş koşmaya karşı savaşmanın güçlüğü, insanların kendilerinde müşahede ettiklerinde, onu çok iyi bir özellik olarak kabul ederek ona heves, şevk, ihtiras, içten gelme, ilham gibi isimler vermeleri ve hangi alanda olursa olsun ancak eş koşma hali içerisinde insanın gerçekten iyi bir iş ortaya koyabileceğini sanmaları ile daha da artmaktadır. Aslında, tabii ki, bu bir hayaldir. İnsan, bir eş koşma hali içerisinde bulunduğundan herhangi makul bir iş yapamaz. Eğer insanlar, eş koşma halinin ne anlam ifade ettiğini görebilselerdi, kanaatlerini değiştirirlerdi. İnsan, eşya halinde, bir et parçası haline gelir; sahip olduğu, insan varlığına cüz’i benzerliğini bile yitirir. İnsanların haşhaş ve diğer uyuşturucular içtikleri Doğu’da, pek sık olarak birisinin içtiği çubuğu öylesine eş koştukları vaki olur ki, kendisini çubuk sanmaya başlar. Bu bir şaka değil, gerçektir. O, gerçekten bir çubuk olur. Bu, eş koşmadır. Ve bunun için haşhaş ya da afyon mutlaka gerekli değildir. Mağazalardaki, tiyatrolardaki, restoranlardaki insanlara bakın; veya herhangi bir şey hakkında tartıştıkları ya da bir şeyi, özellikle kendilerinin bilmedikleri bir şeyi ispat etmeye çalıştıkları zaman kelimeleri nasıl eş koştuklarını müşahede ediniz. Bizzat kendileri aç gözlülük, arzular ya da kelimeler haline gelirler; onlara ait hiç bir şey kalmaz.”

“ Eş koşma, kendi kendini hatırlama için başlıca engeldir. Herhangi bir şeyi eş koşan bir kimse, kendi kendini hatırlamaya muktedir değildir. Kendi kendini hatırlamak için öncelikle, kendi kendini eş koşmamalı, daima her fırsatta kendisine ‘ben’ dememelidir. Kendisinde iki şey, kendisi,  yani ‘ben’ ve de savaşması gerektiği, herhangi bir şeye ulaşmak istediğinde hakim olması gerektiği bir başkası mevcuttur. ( İnsan, eş koştuğu ya da eş koşabileceği sürece karşılaşabileceği her şeyin tutsağıdır.) Özgürlük, her şeyden önce ‘eş koşmak’ tan kurtulmaktır.”


Kaale Almak Nedir?

“ ‘Eş koşmanın genel biçimlerinden sonra, dikkat, onun özel biçimlerine, yani ‘kaale alma’ şeklini almış olan, insanları ‘eş koşma’ya çevrilmelidir.”

“ ‘Kaale alma’nın birkaç türü vardır.”

“Çoğu defa, insan, başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü, ona nasıl davrandıklarını, ona karşı nasıl bir tutum içerisinde bulunduklarını eş koşar. Daima, insanların kendisine yeter derecede değer vermelerini, ona karşı yeterli nezaret ve inceliği göstermediklerini düşünür. Bütün bunlar, onu rahatsız eder, düşündürür, şüpheye düşürür ve düşünme faaliyeti esnasında, tahminler yürütürken çok büyük miktarda enerji yitirmesine neden olur, onda insanlara karşı güvensizlik ve düşmanca bir tutum doğurur. Bir kimsenin ona nasıl baktığı, onun hakkında ne düşündüğü, onun hakkında ne söylediği; bütün bunlar onun açısından büyük önem taşırlar.”

“ Ve sadece ayrı ayrı kişileri değil, fakat toplumu ve tarihin oluşturduğu koşulları ‘kaale alır’. Böyle bir kimseyi rahatsız eden her şey ona haksız kanun dışı yanlış ve mantıksız gözükür. Ve onun yargısının dayandığı nokta, daima şeylerin değiştirilebileceği ve değiştirilmesi gerektiğidir. ‘Adaletsizlik’, pek sık olarak ‘kaale almanın’ onun arkasına saklandığı kelimelerden biridir. İnsan, herhangi bir ‘haksızlığa’ uğradığında haklı olduğuna kani olursa, ‘kaale almayı’ durdurmak artık onun için ‘kendini haksızlık ile uzlaştırmak’  anlamına gelecektir.”

“ Sadece haksızlığı ya da başkalarının kendilerine yeter derecede değer vermediklerini değil, fakat örneğin havayı kaale alabilen insanlar da mevcuttur. Bu gülünç gözükebilir ama gerçektir. İnsanlar, iklimi, sıcağı, soğuğu, karı, yağmuru kaale alabilirler; havadan rahatsız olabilir, ona kızgınlık ve öfke gösterebilirler. İnsan, sanki dünyada mevcut her şey, ona zevk vermek veya aksine rahatsızlık ya da tatsızlık yaratmak için özellikle hazırlanmış gibi her şeyi böylesine kişisel biçimde ele alabilir.”

“ Bütün bunlar ve diğer birçok şey, sadece birer eş koşma biçimidir. Böylece kaale almalar, bütünüyle ‘ihtiyaçlara’ dayanmaktadır. İnsan, kendisinin ne kadar dikkate değer olduğunu başkalarının görmesine, onların kendisine, zekasından, güzelliğinden kurnazlığından, akıllığından, soğukkanlılığından, orijinal oluşundan ve diğer niteliklerinden ötürü duydukları saygıyı, itibarı ve hayranlığı sürekli olarak ifade etmelerine içinden ‘ihtiyaç’ duyar. İhtiyaçlar ise, pek sık olarak mütevazi görünümlü kimseler arasında olduğu gibi, insanların kendileri hakkında fantastik bir sanıya dayanmaktadır. Örneğin muhtelif yazarlar, aktörler, müzisyenler, sanatkarlar ve politikacılar hemen hemen istisnasız olarak hasta insanlardır. Ve neden dolayı ıstırap çekmektedirler? Öncelikle kendileri hakkında besledikleri olağanüstü kanaatten, sonra ihtiyaçlardan ve sonra kaale almaktan, yani anlayış ve beğeni görmedikleri taktirde cephe almaya önceden hazırlıklı bulunmaktan.”

“ İnsandan büyük miktarda enerjinin eksilmesine neden olabilen başka bir kaale alma biçimi daha vardır. Bu kaale alma biçimi, insanda, onun bir başkasını yeter derecede kaale almadığını, o kimseyi yeterli şekilde kaale almadığından dolayı da kendisine karşı olduğunu düşünmeye başlamakla kendini gösterir. Ve belki de bu başkasını yeter derecede önemsemediğini, ona yeterli dikkati sarf etmediğini, yeterli fırsatı vermediğini düşünmeye başlar. Bütün bunlar, basitçe zaaftır. İnsanlar, birbirlerinden korkmaktadırlar. Bu durum, çok ilerilere gidebilir. Ben, böyle pek çok duruma rastladım. Bu şekilde insan sonunda olmayan dengesini yitirebilir ve tamamen anlamsız davranışlar sergilemeye başlayabilir. Kendisine kızar, bunun ahmaklık olduğunu düşünür ve durduramaz; halbuki böyle hallerde, bütün mesele, kesinlikle ‘kaale almamaktır’.”

“ Aslında insanın bir şeyi, hiç bir şekilde yapmaması gerektiği zaman kendi kanısınca yapması ‘gerektiğini’ düşünmesi de aynıdır. Ancak belki de daha kötüdür. ‘Gerekli olmak’ ve ‘gerekli olmamak’ da güç bir sorundur; yani insan için ne zaman gerçekten ‘gerekli’ ve ne zaman ‘gerekli değil’ olduğunu anlamak zordur. Buna, ancak ‘amaç’ görüş noktasından yaklaşabilir. İnsan, bir ‘amaç’ sahibi olduğunda ancak amacına götürebilecek şeyi yapması ‘gereklidir’ ve amacına doğru götürmekten alıkoyacak herhangi bir şeyi yapmaması ‘gereklidir’.”


Gerçek Samimiyet Bilinmemektedir

“ Önce de ifade ettiğim gibi, insanlar, pek sık olarak, eğer içlerindeki kaale alma ile mücadeleye başlarsa bunun kendilerini samimiyetsiz yapacağını düşünürler ve bundan da çok korkarlar, zira bu durumda bir şeyler kaybedeceklerini, kendilerinden bir parça kaybedeceklerini sanırlar. Bu halde, menfi duyguların dışarıya ifade edilmesi ile olan mücadele girişiminde olduğu gibi aynı şey yer alır. Yegane fark; birinci halde, insanın, duyguların dışarıya ifadesi ile mücadele etmesi, diğer halde ise belki de aynı duyguların bir iç tezahürü ile savaşmasıdır.”

“ Pek tabii ki, bu samimiyeti yitirme korkusu, kendini aldatma ve insani zaafların temelini teşkil eden yalan formüllerinden biridir. İnsan, içsel eş koşma ve kaale almayı önleyemez; nahoş duygularını ifade etmeyi de önleyemez, çünkü o zayıftır. Eş koşma, kaale alma, menfi duyguları ifade etme onun zaafını, güçsüzlüğünü, kendisini kontrol etmesindeki yeteneksizliğini ortaya koyan tezahürlerdir. Fakat bu zaafı kendisine kabul ettirmeyi istemeyerek, buna ‘samimiyet’ ya da ‘dürüstlük’ adını verir ve aslında bununla mücadeleye muktedir olmadığı halde, kendi kendine, samimiyete karşı mücadele etmek istemediğini söyler.

“ Samimiyet ve dürüstlük aslında tamamen farklı şeylerdir. Bu durumda, insanın samimiyet dediği, aslında basitçe, kendini zapt etmeyi istekli olmamasıdır. Ve insan, içinin derinliklerinde bunun farkındadır. Ama samimiyeti kaybetmek istemediğini söylediğinde kendi kendine yalan söylemektedir.”


Başkalarını Kaale Almak Nedir?

“ Şimdiye kadar içsel kaale almadan söz ettim. Daha birçok örnekler sergilemek mümkün olabilirdi ama bunu siz kendiniz yapmalısınız, yani bu örnekleri, kendinize ve başkalarına ait müşahedelerinizde aramalısınız.”

“ İçsel kaale almanın zıddı ve kısmen onunla bir mücadele aracı olan, dış kaale almadır. Dış kaale alma, içsel kaale almaya göre insanlar ile tamamen farklı bir ilişki üzerine kurulmuştur. O, insanlara, onların anlayışlarına ve ihtiyaçlarına uymadır. Dış kaale alma ile insan, başkaları ve kendisi için hayatı kolaylaştıran bir davranışta bulunmuş olur. Dış kaale alma için insanlar hakkında bilgiye, onların zevklerini, alışkanlıklarını, ön yargılarını anlamaya ihtiyaç vardır. Aynı zamanda, dış kaale alma, insanın kendisi üzerinde büyük hakimiyeti ve büyük kontrolü bulunmasına ihtiyaç gösterir. Pek sık olarak insan başka bir kimseye, onun hakkında gerçekten ne düşündüğünü, ne hissettiğini samimiyetle ifade etme ya da ortaya koyma arzusunu duyar. Ve eğer zayıf bir insana, doğaldır ki, bu arzusuna imkan sağlayacak, sonra da kendisini haklı bularak yalan söylemek istemediğini, oyun oynamak istemediğini, samimi olmayı arzuladığını söyleyecektir. Sonra, bunun öteki insanın hatası olduğuna kendini ikna edecektir. Onu kaale almayı, hatta ona imkan tanımayı, mücadele etmemeyi vs. gerçekten istemiştir. Fakat diğer kişi onu kaale almayı hiç istememiş, bundan böyle de elden bir şey gelmemiştir. Pek sık olarak insanın hayır dua ile başlayıp bela okumakla bitirdiği vaki olur. Kaale almamaya karar vermekle başlar ve sonradan kendisini kaale almamalarından ötürü diğer insanları suçlar. Bu, dış kaale almanın nasıl iç kaale alma haline geldiğini ortaya koyan bir örnektir. Fakat insan gerçekten kendi kendini hatırlarsa o diğer insanın da kendisi gibi makine olduğunu anlar. Ve sonra da kendisini onun durumuna sokacak, onun yerine koyacak ve başkasının ne düşündüğünü, ne hissettiğini gerçekten anlamaya ve hissetmeye muktedir olacaktır. Eğer bunu yapabilirse, işi kolaylaşır. Fakat bir kimseye kendi ihtiyaçları ile yaklaşırsa bundan yani  ‘içsel kaale almaktan’ başka hiç bir şey elde edilemez.”

“ Doğru olan dış kaale almanın çalışmada çok önemli bir yeri vardır. Hayatta dış kaale almanın gerekliliğini çok iyi anlayan insanların, çalışmadaki dış kaale almanın gerekliliğini anlamamaları sık sık vaki olmaktadır; çalışma içinde bulunduklarından ötürü kaale almamaya hakları olduğuna hükmetmektedirler. Halbuki aslında, çalışmada, yani insanın başarılı çalışması için hayattakinden on defa daha fazla dış kaale almaya gerek vardır, zira ancak onun tarafından gerçekleştirilecek dış kaale alma, çalışmayı nasıl değerlendirdiğini ve çalışma hakkındaki anlayışını ortaya koyacaktır; ve çalışmadaki başarı, daima onu değerlendirmesi ve onun hakkındaki anlayışı ile orantılıdır. Çalışma sade vatandaş ( obyvatel) seviyesinden daha aşağı bir seviyeden, yani mutat olmayan hayattan daha aşağı bir seviyeden başlayıp ilerleyemeyeceğini aklınızdan çıkarmayın.”

D- YALANLAR VE TAMPONLAR ( SAVUNMA MEKANİZMALARI)

Gerçeği Konuşmak Öğrenilmelidir

“ Sonra, insan gerçeği konuşmayı öğrenmelidir. İnsanın, gerçeği konuşmayı öğrenmesinin elzem olduğunu fark etmiyorsun. Bunu yapabilmek için isteme ve karar vermenin yeterli olduğunu sanıyorsun. Sana şunu söyleyebilirim ki, insanlar, nispetten ender olarak maksatlı yalan söylerler. Çoğu defa, gerçeği konuştuklarını sanırlar. Ancak gerek yalan söylemeyi istediklerinde gerekse gerçeği konuşmayı arzuladıklarında daima yalan söylerler. Bundan ötürü de ne kendilerini anlarlar ne de başkasını. Düşün: Eğer insanlar birbirlerini anlayabilselerdi, başkalarının görüş ve kanaatlerine karşı böylesine karşı koyuş, böylesine derin bir anlayışsızlık ve böylesine bir nefret var olur muydu? Ama yalan söylemeyi önleyemedikleri için birbirlerini anlayamazlar. Gerçeği konuşmak, dünyada en zor şeydir; gerçeği konuşabilmek için insan, çok fazla ve uzun bir süre çalışmalıdır. Sadece istemek yeterli değildir. Gerçeği konuşmak için gerçeğin ne olduğunu, yalanın ne olduğunu bilmek ve öncelikle kendindeki yalanı bilmek gerekir. Bunu ise hiç kimse bilmeyi istememektedir.” ( 112)

“ Daimi gerçek ve daimi yalan ancak daimi olan bir insan için mevcuttur. Eğer insanın kendisi sürekli bir biçimde değişirse, gerçek ve yalan da onun için sürekli olarak değişecektir. Ve eğer insanların hepsi, her belirli anda farklı hallerde bulunuyorlarsa, gerçek hakkındaki kavramları iyilik hakkındaki kavramları kadar çeşitlilik arz etmelidir. İnsan, dün yanlış olarak gördüğünü nasıl doğru olarak kabul etmeye başladığını hiç bir zaman fark etmez. O, kendi ben’inin diğer bir ben’e dönüşmesini fark etmediği gibi bu dönüşümün de farkına varmaz.”

“ Alelade bir insanın hayatında, gerçek ve yalan herhangi bir ahlaki değer taşımaz, çünkü o hiç bir zaman bir tek gerçeğe bağlı kalamaz. Onun gerçeği değişir. Eğer belli bir süre için değişmiyorsa bu basitçe ‘tamponlar’ sayesinde olmaktadır. Ve insan, hiç bir zaman gerçeği söyleyemez. Bazen  ‘o’ gerçeği ‘söylemekte’,  bazen ise ‘o’ bir yalan ‘söylemektedir’. Sonuç olarak onun gerçeğinin ve yalanının hiç bir değeri yoktur; bunlardan hiç biri ona bağlı değildir; her ikisi de rastlantıya bağlıdır. Ve bu durum insanın kelimelerine, düşüncelerine, duygularına, gerçeğe ve yalana ait kavramlarına uygulanırsa yine aynı sonuçla karşılaşılır.”

“ Gerçeğin ve yalanın hayattaki karşılıklı münasebetlerini anlamak için insan, kendi içindeki yalanı, kendi kendine sürekli olarak hiç durmadan söylediği yalanları anlamalıdır.”


Tampon ( Tevil, Savunma Mekanizması) Nedir?

“ Sizler, çoğu kez safdilane bir biçimde düşünüyorsunuz” dedi.  “ Yapmaya muktedir olduğunuzu halen düşünüyorsunuz. Bu kanaatten kurtulmak, insan için diğer her şeyden daha zordur. Organizmanızın tüm karmaşıklığını anlamıyorsunuz; her çabanızın, arzu edilen sonuçlara ilaveten, bunları elde etseniz bile binlerce beklenmeyen ve çoğu kez istenmeyen sonuçlar doğurduğunun ve unuttuğunuz başlıca şeyin başlangıçta güzel, temiz ve yeni bir makine ile işe başlamadığınız olduğunun farkına varmıyorsunuz. Arkanızda, yıllarca yaşadığınız, her tür zaafın içinde, kendi hatalarına göz yumarak bütün nahoş gerçeklerden kaçmaya çalışarak, kendi kendine sürekli yalan söyleyerek, kendini haklı, başkalarını ise suçlu bularak vs. geçirdiğiniz yanlış ve ahmakça bir hayat bulunmaktadır. Bütün bunların makineyi etkilememiş olması imkansızdır. Makine kirlenmiş, yer yer paslanmış, bazı kısımlarında yapay ilaveler meydana gelmiştir ki, bunlar, makinenin yanlış biçimde çalışması dolayısıyla zorunlu olmuştur.”

“ Bu yapay ilaveler, şimdi sizin bütün iyi niyetinize çok fazla müdahale edeceklerdir.”

“ Bunlara ‘tamponlar’ denir.”

“ Tampon, özel açıklama gerektiren bir terimdir. Trenin vagonlarındaki tamponların ne olduğunu biliyorsunuz. Bunlar, vagonların birbirleriyle çarpışmaları halinde şoku hafifleten mekanizmalardır. Eğer tamponlar olmasaydı, bir vagonun diğeri ile çarpışmasından doğan şok, çok nahoş ve tehlikeli olurdu tamponlar, bu şokların şiddetlerini azaltır ve onları farkına varılamayacak ve algılanamayacak duruma getirirler.”

“ İnsanda da tamamen aynı mekanizmalar mevcuttur. Bunlar, doğa tarafından değil, fakat istemeden olmakla beraber, insanın kendisi tarafından yaratılmışlardır. Bunların ortaya çıkışının nedeni, insanda birçok çelişkilerin bulunmasıdır; kanaatlerin, duyguların, sempatilerin, kelimelerin ve hareketlerin çelişkileri, eğer insan, bütün hayatı boyunca içindeki bütün bu çelişkileri hissetseydi, şimdi olduğu gibi sükunet içinde yaşamaz ve hareket edemezlerdi. Sürekli olarak ihtilaf ve huzursuzluk içinde bulunurdu. Kişiliğimize ait farklı ben’lerin birbirleriyle ne kadar çelişkili ve birbirlerine ne derece düşman olduklarını görmekte başarısızlığa uğramaktayız. Eğer insan, bütün bu çelişkileri hissedebilseydi, aslında ne olduğunu hissedecekti. Deli olduğunu hissedecekti. Deli olduğunu hissetmek bir kimse için hoş bir şey değildir. Kaldı ki, böyle bir düşünce, insanı kendisine olan güveninden mahrum eder, enerjisini zayıflatır, kendine olan saygısını yitirmesine neden olur. Şu ya da bu şekilde kendine olan saygısını yitirmesine neden olur. Şu ya da bu şekilde bu düşünceye hakim olmalı ya da onu uzaklaştırmalıdır. Çelişkileri ya yok etmeli ya da onları görmekten ve de hissetmekten kendini kurtarmalıdır. İnsan, çelişkileri yok edemez. Ama eğer kendi içinde ‘tamponlar’ oluşursa, onları hissetmekten kurtulacak, zıt görüşlerin, zıt duyguların, zıt kelimelerin çarpışmasından doğacak etkiyi hissetmeyecektir.”


Tamponları Dış Çevre Oluşturur

“‘Tamponlar’ yavaş ve tedricen oluşurlar. ‘Eğitim’ ile pek çok tampon oluşmuştur. Diğerleri, tüm çevre hayatının ipnotik etkisi altında oluşurlar. İnsan, ‘tamponlar’ vasıtasıyla yaşayan, konuşan, düşünen ve hisseden insanlarla çevrelenmiştir. Onları kanılarında, davranışlarında ve kelimelerinde taklit etmekle insan, ister istemez kendisinde aynı ‘tamponları’ yaratır. ‘Tamponlar’ insanın hayatını daha kolay bir hale getirirler. Tamponsuz  olarak yaşamak çok güçtür. Fakat tamponlar, insanı iç gelişme imkanından uzak tutarlar, zira bunlar şokları hafifletmek için meydana gelmişlerdir ve insanın içinde bulunduğu durumdan sıyrılmasını, uyanmasını ancak şoklar sağlayacaktır. ‘Tamponlar’ insanı uykuya sürükler, onda her şeyin iyi olacağına, çelişkilerin mevcut bulunmadığına, barış içerisinde uyuyabileceğine dair hoş ve sükunet dolu olan bir duygu yaratırlar ‘Tamponlar’, onlar vasıtasıyla insanın daima doğru tarafa bulunabileceği mekanizmalardır. ‘Tamponlar’ insana, vicdanını hissetmemesinde yardımcı olurlar.”  ( 113)


Tamponlar Yalanları Doğurur

“ Bu yalanlar ‘tamponlar’ tarafından yaratılmışlardır. Bilinçsizce başkalarına söylenen yalanların olduğu gibi insanın kendi içindeki yalanların da yok edilmesi için ‘tamponların’ yok edilmesi gerekmektedir. Fakat bu halde, ‘tamponlar’ olmaksızın da insan yaşayamaz. ‘Tamponlar’, otomatik olarak insanın hareketlerini, sözlerini düşüncelerini ve duygularını yönetirler. Eğer ‘tamponlar’ yok edilirlerse bütün hükmedişler de ortadan kalkar. Sadece otomatik olsa bile insan yönetimsiz var olamaz. Ancak irade, yani şuurlu kontrol sahibi olan kimse ‘tamponlar’ olmadan yaşayabilir. Bundan böyle eğer insan kendi içindeki tamponları yok etmeye başlarsa aynı zamanda bir irade de gelişmelidir. Ve irade kısa bir zaman süresi içerisinde hükmetmek üzere yaratılmayacağından, insan,  ‘tamponları’ tahrip edilmiş olarak ve henüz yeter derecede güçlenmemiş bir irade ile kalır. Bu devre müddetince yegane şansı, halen güçlenmiş olan bir irade tarafından yönetilmesidir.” ( 114)

İnsan, Tamponları Yalnız Başına Yok Edemez

“ İşte bu nedenle ‘tamponların’ tahrip edilmesini içeren okul çalışmasında, insan, kendi iradesi tamamen gelişmediği sürece başka bir insanın iradesine itaat etmeye hazır olmalıdır. Genellikle başka bir kimsenin iradesine boyun eğme diğer her şeyden önce incelenir. ‘İncelenir’ kelimesini kullanıyorum, çünkü insan böyle bir itaatin niçin gerekli olduğunu anlamalı ve itaat etmeyi öğrenmek hiç de kolay değildir. Kendisi üzerinde hakimiyet kurmak gayesiyle kendi kendini inceleme çalışmasına başlayan insan, kendi aldığı kararlara inanmaya alışmıştır. Kendini değiştirme gerekliliğini görmüş olması bile kararlarının doğru olduğunu ona gösterir ve onlara olan inancını kuvvetlendirir. Fakat kendisi üzerinde çalışmaya başlayınca kendi kararlarını terk etmeli, ‘kendi kararlarını feda etmelidir’, çünkü aksi halde onun çalışmasını yöneten adamın iradesi onun davranışlarını kontrol edemeyecektir.”

“ Dinsel yol izleyen okullarda, ‘itaat’, her şeyden önce gelir ki, bu anlayış söz konusu olmaksızın tam ve münakaşa götürmez bir boyun eğmedir. Dördüncü yol okulları, her şeyden önce anlayışı talep ederler. Çabaların sonuçları, daima anlayış ile orantılıdır.”

“ Kararlarından vazgeçme, başkasının hayatı boyunca hakikatte her hangi bir şeyi ne fena ettiğini, ne de değiştirdiğini, bütün hayatının bazı dış iradelere sahne olduğunu ve kendisine ait bir kararın hiç bir zaman mevcut bulunmadığını algılamakta başarılı olmamışsa, insan için başa çıkılamaz güçlükler doğurur. Fakat insan bunun şuurunda değildir. Serbesti içinde seçme hakkına sahip olduğunu sanır. Hayatının kendisinin düzenlediğini ve yönettiği hayalinden vazgeçmek onun için zordur. Fakat bu hayalden kurtulmadıkça da kendisi üzerinde çalışması mümkün değildir.”

“Mevcut olmadığının farkına varması gerekmektedir; hiç bir şeyi yitirmeyeceğini, zira yitirecek hiç bir şeyi olmadığını fark etmelidir; hiçliğini kelimenin tam anlamıyla idrak etmelidir.”

“ Sadece bu, kendisinin hiçliği hakkındaki şuuru, başkasının iradesine boyun eğme korkusunu bertaraf edebilir. Ne kadar garip gözükürse gözüksün bu korku, aslında insanın yolu üzerindeki en ciddi engellerden biridir. İnsan, prensiplerine, görüşlerine ve fikirlerine zıt olan şeylerin kendisine yaptırılmasından kokar. Dahası, bu korku, onda, aslında hiç bir zaman sahip olmadığı ve olamadığı prensiplerin, görüşlerin ve kanaatlerin gerçekten kendisinde mevcut bulunduğu hayalini doğurur. Hayatında ahlak hakkında hiç düşünmemiş bir insan, birdenbire, kendisine gayri ahlaki şeyler yaptırılacağından korkmaya başlar. Sağlığını hiç düşünmemiş ve onu bozmak için mümkün olan her şeyi yapmış bir kimse, ona zarar verecek bir şeyin kendisine yaptırılacağından korkmaya başlar. Herkese, her yerde, bütün hayatı boyunca hayasızca yalan söylemiş bir kimse birdenbire yalan söyletilmekten korkmaya vs. başlar. Her şeyden çok, içki içirilmekten korkan bir ayyaş tanıyorum.”

“ Başka birinin iradesine boyun eğme korkusu, pek sık olarak her şeyden fazla kendini gösterir. İnsan, şuurlu olarak kabullendiği bir boyun eğmenin kendi iradesini kazanmak için yegane yol olduğunu fark etmemektedir.”

“ İrade konusu, bir kimsenin kendi iradesi, başka bir kimsenin iradesi, ilk bakışta göründüğünden çok daha karmaşıktır. Yapmak için,  yani kendisine ve bütün davranışlarına hükmetmek için insanın yeterli iradesi yoktur, fakat başka bir kimseye itaat etmek için yeterli iradesi vardır. Ve ancak bu şekilde kaza kanunundan kaçabilir. Başka bir yol yoktur.”  


E- TAHAYYÜL VE GÜNDÜZ DÜŞÜ ( HÜLYA KURMAK)

“ Tahayyül, merkezlerin yanlış çalışmalarının başlıca kaynaklarından biridir. Her merkezin kendi tahayyül ve gündüz düşü vardır, fakat kaide olarak gerek hareket merkezi, gerekse duygu merkezi, kendi tasarruflarında bulunan yeri, bu amaçla ( tahayyül, gündüz düşü) hemen dolduran düşünme merkezinden faydalanırlar. Zira gündüz düşü görme, düşünme merkezinin eğilimlerine uyar. Gündüz düşü, ‘faydalı’ zihinsel faaliyetin tam zıddıdır. Buradaki ‘faydalı’ sözcüğü, belli bir gayeye yönelik ve belli bir sonuç elde etmek üzere üstlenilmiş faaliyet anlamına gelmektedir. Gündüz düşü, herhangi bir gaye gütmez, herhangi bir sonuca ulaşmak için çaba göstermez. Gündüz düşünün motifi, daima duygu ya da hareket merkezinde bulunur. Asıl süreç ise düşünme merkezi tarafından yönetilir. Gündüz düşü görme eğilimi, kısmen düşünme merkezinin tembelliğinden, yani belli bir amaca yönelmiş çalışma ile ilgili çabalardan kaçınma ve belli bir yönde ilerleme gayretlerinden,  kısmen ise duygu ve hareket merkezlerinin, evvelce yaşanmış ya da tahayyül edilmiş hem tatlı hem de tatsız deneyimleri kendi kendilerine tekrar etme, onları canlı tutma ve de yeniden yaratma eğiliminden ileri gelmektedir. Hoş olmayan, marazi şeylerle ilgili gündüz düşü, insan makinesinin dengesiz durumuna bir özelliktir. Bir kimse hoş türdeki gündüz düşünü anlayabilir ve buna mantıki mazeretler bulabilir. Nahoş özelliğe sahip gündüz düşü görme, tamamen anlamsızdır. Bununla beraber, birçok insan, yaşamlarının onda dokuzunu, kendilerinin ya da ailelerinin başına gelebilecek talihsizlikler, yakalanabilecekleri hastalıklar veya çekeceklerini ıstıraplar ile ilgili sıkıntılı gündüz düşleri içerisinde geçirirler. Tahayyül ve gündüz düşü, düşünce merkezinin yanlış çalışmasına ait örneklerdir.”

“Tahayyül ve gündüz düşü faaliyetlerinin müşahedesi, kendi kendini incelemenin çok önemli bir kısmını oluşturur.” 
                          

F- ALIŞKANLIKLAR

“ Kendi kendini müşahedenin diğer bir nesnesi de genelde alışkanlıklar olmalıdır. Her yetişkin insan, tamamen alışkanlıklardan oluşmuştur; ama pek sık olarak o, bu durumdan habersizdir; hatta alışkanlıkları olduğunu kabul etmez. Tabii, böyle bir şey varit değildir. Her üç merkez de alışkanlıklarla doludur ve insan bütün alışkanlıklarını öğreninceye kadar kendi kendini tanıyamaz. Alışkanlıkların müşahedesi ve incelemesini özellikle güçtür, çünkü onları görmek ve kaybetmek için insanın onlardan uzaklaşması, kurtulması gerekmektedir, bir an için olsa bile… İnsan, belli bir alışkanlık tarafından yönetildiği müddetçe, onu müşahede etmez fakat ilk adımda güçsüz olmakla beraber, onunla savaşmak üzere onu hisseder ve farkına varır. Bu nedenle, alışkanlıkları müşahede etmek ve incelemek için, insanın onlara karşı savaşması gerekir. Böyle yaparsa pratik bir kendi kendini müşahede yöntemi ortaya çıkar. İnsanın kendisindeki herhangi bir şeyi değiştiremeyeceği, sadece müşahede edebileceği ve kaydedebileceği önceden söylenmişti. Bu doğrudur. Fakat insanın, kendi kendisiyle, yani alışkanlıklarıyla savaşmaya gayret etmezse hiç bir şeyi müşahede ve kayıt edemeyeceği de doğrudur. Bu mücadele, direkt sonuçlar vermez yani herhangi bir değişmeye götürmez; özellikle herhangi bir daimi ve sürekli değişikliğe götürmez. Ama nelerin mevcut olduğunu ortaya koyar. Savaşım vermeden, insan nelerden ibaret olduğunu göremez. Ufak alışkanlıklarla yapılan savaşım çok güç ve sıkıcıdır ama onsuz da kendi kendini müşahede imkansızdır.”

“ Hareket merkezinin basit faaliyetlerini incelemedeki ilk çabada bile, insan alışkanlıklarla karşılaşır. Örneğin, insan, kendi hareketlerini incelemek, nasıl yürüdüğünü müşahede etmek isteyebilir. Fakat o, mutat şekilde yürümekte devam ettiği müddetçe bunu çok kısa bir süreden fazla yapmada başarılı olamayacaktır. Ama mutat yürüyüşünün bir takım alışkanlıklardan ibaret olduğunu, örneğin belli uzunlukta adımlar atmaktan, belli hızla yürümekten ibaret olduğunu anlarsa ve bunları bertaraf etmeye yani daha hızlı ya da daha yavaş yürümeye, daha büyük ya da daha küçük adımlar atmaya çalışırsa, kendi kendini müşahede edebilecek ve yürürken kendisini inceleyebilecektir. Eğer bir insan, yazı yazarken kendi kendini müşahede etmek istiyorsa, kalemi nasıl tuttuğunu kaydetmeli ve onu mutattan farklı bir biçimde tutmaya çalışmalıdır; ancak bu halde müşahede mümkün olacaktır. Kendi kendini müşahede edebilmek için, insan, kendi alıştığı biçimde yürümemeye gayret etmeli, alışmadığı pozisyonda oturmalı, ayakta durmaya alıştığı zamanda oturmalı ve sağ eliyle yapmaya alıştığı hareketleri sol eliyle yapmalıdır. Bütün bunlar, kendi kendisini müşahede etmesini ve hareket merkezinin alışkanlıklarını, çağrışımlarını incelemesini sağlayacaktır.”


Konuşma Alışkanlığı

Fakat daha sonraki çalışma bize psikolojik yolun metotlarını gösterdi. Kısa sürede görüldüğü gibi, birçok insan için asıl zorluk, konuşma alışkanlığı idi. Hiç kimde bu alışkanlığı kendisinde görmüyordu. Hiç kimse onunla mücadele edemiyordu, zira bu alışkanlık, insanın kendisinde müspet olarak kaale aldığı bazı özelliklerle bağlantılıydı. Ya samimi olmak istiyordu, ya bir başka insanın ne düşündüğünü bilmek istiyordu, ya da yardım etmek için o kişiyle veya başkalarıyla konuşuyordu vs., vs.

Kısa sürede konuşma alışkanlığı ile, genelde gerektiğinden fazla konuşma ile mücadelenin, insanın kendi üzerindeki çalışmasının ağırlık merkezi olabileceğini gördüm. Çünkü bu alışkanlık her şeye el atmış, her şeye nüfuz etmiş birçok insanın en az farkına vardığı şeydi. Bir insan ne yapmaya başlarsa başlasın, bu alışkanlığın ( Başka bir kelime olmadığı için sadece alışkanlık diyorum; alışkanlık yerine “ günah” veya “ talihsizlik” demek daha doğru olurdu.) nasıl her şeyi tasarrufu altında aldığını müşahede etmek çok tuhaftı.


G- MENFİ DUYGULAR

“ Duygular alanında, menfi duyguları hemen ifade etme alışkanlığı ile savaşmaya çalışmak çok yaralıdır. Pek çok kimse, kötü hava hakkındaki duygularını ifade etmekten kaçınmayı çok zor bulurlar. Bir şeyin ya da bir kimsenin, düzen veya adalet olarak benimsediklerini bozduğunu hissettiklerinde, menfi duygularını ifade etmemeleri insanlar için daha da zordur.”

“ Menfi duyguları ifade etmemeye karşı yapılan mücadele, kendi kendini müşahede için çok iyi bir yöntem olması yanında, aynı zamanda diğer bir özelliğe de sahiptir. Bu mücadele, diğer istenmeyen alışkanlıkları yaratmadan insanın, kendisini ya da alışkanlıklarını değiştirebileceği az sayıdaki yollardan birisidir. Bu nedenle, kendi kendini müşahede ve kendi kendini inceleme, başlangıçtan itibaren menfi duyguları ifade etmeye karşı verilen mücadeleyle birleşmelidir.” ( 115)


H- BAŞLICA KUSUR

G., özelliklerin tanımlanmasında çok hünerli idi. Bu vesileyle herkesin başlıca özelliğinin tanımlanamayacağını anlatmıştım. Bazı kimselere bu özellik farklı şekilsel görünümlerin altında öylesine gizlenmekteydi ki, onu bulmak hemen hemen imkansızlaşıyordu. Ve bu takdirde insan, kendisini, başlıca özelliği olarak kabul edebilirdi, tıpkı kendi başlıca kusurumu “ Ouspensky” veya G’nin daima dediği gibi “ Piotr Demianovich” olarak göz önüne almam gibi. Burada hata olamaz, zira her bir şahsın “ Piotr Demiannovich”i, tabir caizse “ başlıca özelliğin etrafında” oluşur.

Ne zaman birisi G. tarafından ortaya konan başlıca özelliğinin tanımını kabul etmese, G. daima, bir kimsenin kendisiyle aynı fikirde olmadığı durumların, kendisinin haklı olduğunu gösterdiğini söylerdi, “ Sizinle sadece gerçekten başlıca özelliğim olarak söylediğiniz şey konusunda hemfikir değilim.” dedi içimizden biri. “ Benim kendimde bildiğim başlıca özellik bundan daha kötüdür. Ancak başkaları beni sizin tanımladığınız şekilde görebilirler, buna itiraz etmiyorum.”

G. ona, “ Kendinle ilgili hiç bir şey bilmiyorsun.” dedi;  “ Şayet bilseydin, bu başlıca özelliğin olmazdı. İnsanlar seni kesinlikle benim söylediğim şekilde görüyorlar. Ama sen, onların seni nasıl gördüklerini anlamıyorsun. Eğer başlıca özelliğin olarak söylediğim şeyi kabul edersen, insanların seni nasıl gördüklerini anlayacaksın. Ve eğer bu özellikle mücadele etme yolunu bulup onu bertaraf edersen, yani onun irade dışı tezahürlerini yok edersen, ( G., bu kelimeleri üzerine basarak söyledi.) insanlar üzerinde şimdiki gibi değil, fakat istediğin izlemini meydana getirirsin.”

Buna takiben bir insanın, bir başkası üzerinde meydana getirdiği izlenimler ve arzu edilen ya da arzu edilmeyen bir izlenimin nasıl yaratılabileceği konusunda uzun konuşmalar yer aldı.

“ Bir insanın çevresindeki kimseler, onun başlıca özelliğini, saklı bile olsa görürler. Hiç şüphesiz, bunu her zaman tarif edemezler. Fakat tanımları sık sık çok yerinde ve gerçeğe çok yakındır. Lakapları ele alalım. Lakaplar, kimi zaman başlıca özellikleri gayet iyi ifade ederler.”                              
İzlenimler hakkındaki konuşma bizi bir kez daha “iç” ve “dış kaale almaya” götürdü.

“ Bir insan başlıca özelliği üzerinde yerleşmiş haldeyken, uygun şekilde dış kaale alma mümkün olamaz.” dedi G. “ Örneğin”, ( Gruptaki birinin adını verdi.) “ onun özelliği, asla evde olmamasıdır.  Bu durumda o, herhangi bir şeyi veya herhangi bir kimseyi nasıl kaale alabilir?”

G. tarafından ortaya konan özelliğin artistik bir şekilde noktalanmasına şaşırmıştım. Bu, sadece psikoloji değil, aynı zamanda sanattı.

“ Psikoloji sanat olmalıdır.” diye cevap verdi G., “ Psikoloji asla sadece bir bilim olamaz.”

Aramızda birinin kendi özelliğinin, hiç mevcut olmayışı olduğunu söyledi.

“ Seni görmediğimi anlayamazsın.” dedi G. “ Bu, her zaman böyle olduğun anlamına gelmez. Ama şimdiki gibi olduğun zamanlar, sen hiç mevcut değilsin.”

Bir başkasına, başlıca özelliğinin daima herkesle her şey hakkında münakaşa etmek gibi bir istidadı olduğunu söyledi.

Adam kızgınlıkla, “Ama ben asla münakaşa etmem.” diye cevap verdi hemen. (116)

Herkes kendini tutamayıp güldü.

G., aramızda bir diğerinin başlıca özelliğini vicdanının olmayışı şeklinde ifade etti. Bu kişi, G.’nin daha önce üzerinde, şahsiyeti öz’den ayırma tecrübesi yaptığı, ahududu reçeli isteyen orta yaşlı zattı.

Ertesi gün bu adam gelip, kütüphaneye gittiğini ve vicdan kelimesinin anlamı için dört ayrı dilde ansiklopedik sözlüklere baktığını söylemişti.

G., sadece elini sallamakla yetindi.

G., üzerinde deney yaptığı diğer kişinin utanması olmadığını  söyledi ve adam derhal kendi aleyhine oldukça komik bir nükte yaptı.


( 85) İnsanın gelişme prosedürü Sufizm’de de vardır. İnsan önce ‘nefs-i emmare’, yani emredici nefs seviyesindedir. Kendini daima menfi tesirlere karşı emir halinde  tutar. Nefs ne emrederse o yapılır. Ye, iç, gez, eğlen, kötülük yap vb... Ama daha sonra ‘nefs-i levvame’ denen kademe geliyor. Yani artık insan nefsini kötülemeye, tenkit etmeye, aşağılamaya başlıyor. Daha sonra ise ‘nefs-i mutmaine’ denen kademe gelir ki, siz artık tatmin olmuş durumdasınız. Böyle biri artık kendisini menfi duygulardan, bencillikten kurtarmıştır. Tatmin olmuştur.

( 86)  Kendiliğindenlik; rastlantıya bağlı, manasız, hiç iradi ve şuurlu olmayan anlamına gelmez. Onun arkasında gizli bir bilgi vardır. “ Kendiliğinden yapıverdim!” denir.  Hiç bir şey kendiliğinden olmaz. Sebepsiz hiç bir şey olmayacağına göre, demek ki o kimsede daha önce gizli kalmış birtakım tecrübelerin bilgisi söz konusudur. Bu tür refleks hareketler, mekanik hareketler sınıfına girmez.

( 87) Kendi kendini müşahedede işin içerisine tevil girdiği zaman, bilgi kaybolur. Tevil demek, belli bir yöne doğru, iki şeyi birbirine bağdaştırmaya çalışmaktır. Tevil, saptırmak değil, yumuşatmaktır. Yani bir nevi manevi bir iltimasla, “ Sen de haklısın, o da haklı; ikinizi de bir arada tutayım.” der gibidir. Doğruyu eğriden ayırt edebilmek gerekir. Ve bu iş teville olmaz.

Olayların önce tarafsız bir şekilde müşahede edilip kaydedilmesi gerekir. Yani elde birtakım bilgiler, çeşitli ruh halleri birikmeden tek bir müşahede ile hemen karara varmaya gerek yoktur. Yeteri kadar gözlem birikmeden analize gitmek hatalı olur.

Müşahedenin sonunda bir kayıtlama meydana gelir. Müşahedeyi yaparken, ona eş koşmamak, bağlanıp kalmamak gerekir. Meseleye bakmak, görmek, anlamak ve çekilmek lazımdır. Müşahede uyanık bakmaktır, baktığını görebilmektir. Görüp de zihne kaydetmek demek, konuyu hem şuuraltında sindirmek, hem de bazı şeyleri astrale nakletmektir. Hafızadan maksat, astrale nakletmektir. Derin şuuraltına empoze edilen fikir oraya gidiyor demektir. Gerçek müşahedede, objenin kendi arasındaki sistematiği görülür; o objenin hangi düzene göre şekillendiği, sıralandığı fark edilir. Objenin niteliklerini değil, objenin düzenlenmesini görmek; kanunları fark etmek demektir. Ne kadar çok müşahede yapılırsa, o konu hakkında merkezde o kadar çok enformasyon birikmiş olur. Bundan sonra analize gittiğinizde az yanılırsınız.

Sadece objenin kendi tabii düzenindeki ahengi görmek mühim değildir. İnsan kendi bünyesindeki faaliyetlerin temel prensiplerini anlamalıdır. Yani siz olayı hangi gözle görüyorsunuz? Akıl gözüyle mi bakıyorsunuz, bunu fark etmelisiniz.

( 88) İnsan her müşahedede büyük mozaik panoya ait bir tek parçayı yakalar. Onlar biriktikten sonra pano ortaya çıkar, yani siz kanunları bulmuş olursunuz. Ondan sonra hüküm vermeye başlayabilirsiniz.

( 89) Duyum ve duygu muhakeme etmez; duygular ya sever, ya sevmez. Yani antipati ve sempati kanunlarına göre hareket ederler. Zevkli ya da zevksiz denildiği vakit, aynı merkezden hareket ediliyor demektir.

Duygu fonksiyonlarıyla faaliyet gösteren bir kimse için, kıyas da yapsa, muhakeme de etse, mantığa da vursa, prensiplere de bağlı olsa, karşı tarafın sempatik veya antipatik oluşu yüzde yetmiş değerinde bir kıymete sahiptir. Hiç bir varlık duygusal olarak tarafsız kalamaz. Şayet insan duygusal fonksiyonla çalışıyorsa, zevkli veya zevksiz ikileminden birini seçmek zorundadır; olayı zihin yoluyla kontrol altında tutamaz.

Duyum ve duygular arasındaki fark; sanki yemiş gibi olmakla, yemek arasındaki fark gibidir. Duyum, fizikoşimik anlamadır. Duygusal anlama ise, imajinasyona ve eski anılara girer. Biri tamamen materyalistik bir anlayıştır, diğeri daha manevidir. Örneğin güzel bir gül getirdiler; aldınız, kokladınız. Çok hoşunuza gitti. Bu bir duyumdur. Dışarıdan gelen fiziki bir uyaran vardır. Fakat bir gevşeme durumunda iken siz gül kokusu almışsanız, bu duyum değil, duygudur. Zira ortada o kokuyu uyandıracak bir obje yoktur.

Bazıları duyuları ile gözlüyorsa, objenin fiziki niteliklerini ele alır. Yani bir biblo görür, fevkalade güzeldir. Ama duyularıyla bakan bir teknik adam gözü, onu ağırlığı, kesimi vs. yönünden inceler. Ama gelişmiş bir duygusal varlık, o bibloya baktığı zaman, sadece ondaki estetiği görür. Biri duyularıyla gözlüyor; diğeri duygularıyla.

( 90) Bazıları zihinleriyle, bazıları duygularıyla, bazıları da duyumlarıyla algılar, ama inanç işi değiştirir. Bir dakika evvel gayet objektif ve medenice hareket eden bir insanın, bir dakika sonra inançlarıyla alakalı bir konuda tamamen ters yönde hareket etmesi mümkündür.

( 91) Duygusallığın teşekkülünde duyuların rolü yoktur. İnsanların duygusallığı, henüz şuurlaşmamış bilgilerinden ileri gelir. Duygu; bilgi partiküllerinin yerleşmemiş, yerine oturmamış, farkına varılmamış olmasından, birtakım bölük pörçük bilgilerin karmaşasından ileri gelir. Duygu karmaşadır; bir mücadeleden ibarettir. Bizim nefsani dediğimiz hallerin tümü duygusal hayattır.

( 92) İnsanın bütün hareketlerini kontrol altına alması gerekir. Sufi dilinde bunun karşılığı “ nazar ber kadem”dir. Yani attığın adıma bakacaksın. Fakat bunu fiziki olarak ele almamak gerekir. Nakşibendi tarikatında yürüme talimleri vardır; yürürken adımlarına bakarlar. Aynı metot giderek bütün hareketlerin kontrolüne sirayet etmelidir. Attığın adıma bak demek, yaptığın bütün işleri bilerek, şuurlu yapmaya çalış; her yaptığın hareketi kontrol altında tutmaya çalış demektir.

( 93) Dışardan gelen bir tesir vardır. İnsanların birer otomat olmalarının asıl sebebi, tesirin kendisinden değil, dışardan gelmesidir. Bu ise insan için esasen bir eksiklik değildir. Düzen böyledir. Her şey dışarıdan geliyor, yani bir tesir alanı mevcuttur. Ve bu tesir bütün varlıkları tekamülün belli bir istikameti yönünde çekmektedir.

İnsan kendiliğinden yürüyemiyorsa, götürülüyorsa, otomattır. Enerjiyi kendi bünyesinde üretemeyip, dışarıdan alıyorsa ve hep de buna bağımlıysa, o takdirde o enerji insanları istediği şekilde yönlendirir. O halde insanlar ‘kul’ mertebesindedir. Kul demek fiilinin sahibi olmayan demektir. Otomattır. Kendisi aslında bir şey yapmıyor; daima dışardan gelen tesirlere uygun olmak üzere birtakım hareketlerde bulunuyor. Istıraplı olaylar şeklinde uğradığımız şoklar, insana bazı gerçekleri öğretme, anlayış seviyesini yükseltme amacını taşır.

( 94) İnsan hangi tepkisini şuurlu hale getirirse, o kendisi için artık duygusal olmaktan çıkmıştır. Ama şimdi bizim tüm hallerimiz duygusaldır. Kızarız, bağırırız, çağırırız; sonra düşünürüz. Daha önce düşünmeye başladığınız zaman, kişi şuurlanmış demektir.

( 95) İnsan yaşarken imkanlarının çok küçük bir bölümünü kullandığını fark etmelidir. “ Bir şuur alanım var ama, ben onun çok dar bir alanını kullanıyorum” diyebilmelidir. Bu, insanın aczini anlaması demektir. Kendi kendini incelemede, kendini doğru bir şekilde müşahede etmede, varılan ilk sonuç bu olmalıdır.

( 96) Örneğin bir fotoğrafçılık olayında, ışık birdenbire kimyasal süreci değiştiriyor. Nasıl kimyada böyle bir olay varsa, insanın şuur ışığı da, kendisindeki birtakım iç süreçleri, yani ruh hallerini değiştirmektedir. Karanlık olan kısmı biraz aydınlattığınız zaman, dünyanız değişmeye başlar. Gizli, kapalı, bilemediğiniz taraflarımıza doğru şuur ışığınızı, yani anlayışınızı yönelttiğiniz zaman; ruh hallerindeki bazı yanlışların ve doğruların farkına varmaya başlarsınız ve böylece iç olayların seyri değişir.

( 97) İnsanın kendisini bütünüyle ve objektif olarak görmesi, kontrol etmesi çok zor bir meseledir. Yani ruh halini kontrol ederken, fiziğini bile kontrol etmek durumundadır. O ruh halinin ortaya çıkışı esnasında, bir vücut fonksiyonunu da göz önüne alıp, onları da kontrol altında tutabilmelidir. Çok zor bir iştir.

Aynı zamanda da herkesi, her varlığı olduğu gibi kabul edecektir. Yunus Emre’nin dediği gibi, 72 millete bir gözle bakacaktır. Bu, kendisini olduğu gibi, bütünüyle görebilen bir insanın marifetidir.

( 98) İnsan, bir olay içinde bulunduğu zaman “ ben ve o” ayırımını yapabilmelidir. İnsan kendi üzerinde çalışmayı düşünmezken, yani mutat hayat içerisinde “ ben ve o” bir aradadır, bir ayırım yapılmamıştır. Oysa ben’in dışında, kendimizin dışında her şey ‘o’dur. Ben ve o aynı şey değiliz. O dediğimiz şey, zatımızın dışında suni olan şeylerdir. Bu ayırım, başlangıçta, olaydan hemen sonra yapılır, daha sonra olayın içinde de kendinizi ayırabilirsiniz.

İnsanın kendisini olayın dışında tutması, hiç çıkar beklememe anlamında değildir. Bir tür ilgisizlik hali, olayla birtakım fonksiyonel bağlara girmeme, objektif kalma meselesi söz konusudur. Eşyayla aynı frekansta olmamak, onunla bir olmamak, ilgilenmemek zordur. Samimi olarak inanmış bir insanın, inancına karşı ilgisiz olması kolay değildir. Garip bir durum doğar ve kişi hiç bir şeye bağlanamaz.

Dikkat edilmesi gereken husus, bu iş, bir gelişme içerisinde, yavaş yavaş olmalıdır. Madem ki, ikiye ayırma gereklidir, suni olanla reel olanı tefrik ettiğimiz zaman, reel olanın istikametinde yürümek zorundayız. Her türlü yapaylığı ortadan kaldırmak lazımdır. Ama bu arada da icaplara uymak zorundasınız. Gerçek benliğiniz istemese de, toplum içerisinde bazı davranışlarda bulunmak zorundasınız. Her işin hakkı verilmelidir.

( 99) İki türlü benliğimiz vardır. Bunlardan birincisi toplum içinde mevcut olan bir dış benlik’tir. Bu, sadece fizik görünüşü ile değil, kendine has tipik kişiliği ile de mevcut olan bir benlik’tir. Diğeri ise, bu dış benliğin tamamen ötesinde bir iç benlik’tir. Bunlardan ilkine nefs, ikincisine vicdan diyebiliriz. Dış benlik türlü türlü mekanizmalarla kendisini donatmıştır. Sahnede görünen çoğu kez odur. Vicdan enerjisiyle beslenen iç benlik ise arada bir ortaya çıkar.

İşte bu iki benliği, yani nefs ile vicdanı birbirinden ayırmak gerekir. Zat, yani iç benlik nefsani şeyler istemez. Ama biz kendimize suni olarak birtakım nefsler yaratmışız.

İnsanın kendi üzerinde çalışmasında, özellikle işin başındayken, bu iki benlik birbirine karışabilir. Zat başlar, nefs devam eder. Yaptıklarımızı gerçek zatımız mı yapıyor, yoksa nefs mi yapıyor; sahnede öz kişilik mi vardır, yoksa suni kişilik mi? Bu, sürekli olarak takip edilmesi gereken bir husustur.

( 100) İnsanın, kendi üzerinde çalışma yapabilmesi için, zatını ve nefsini birbirinden ayırtetmeyi öğrenmesi lazımdır. Bu, kişinin nefsini tanıması, kendini bilmesi demektir. Nefs, bir nevi düşman olarak kabul edilir. İnsanın karşısına türlü türlü maskelerle çıkar. Kesin olarak onun sözlerini, kişi, kendi gerçek sözleri olarak kabul etmemelidir. Zira gerçek öz’e ait ifadelerde adalet hakimdir; bencillikten, kibirden, korkudan, yalandan eser yoktur.

( 101) İnsanın kendi zatını bilmekten daha büyük olgunluk derecesi yoktur. Bunun dışında bir yol aramak boşuna olur. “ Tekamül nedir?” sorusunun cevabı “ Kendini bilmektir.” diyebilirsiniz. Bu, insanın fizik yapısını bilmesi demek değildir; iş çok üstün seviyelidir ve o fizik yapıyı kullanan tanınmalıdır.

( 102) İnsan çaba göstererek, ıstırap çekerek kendi kendine bazı şeylerin hakikatine varacaktır. Zaten insanın en büyük imtihanı budur. Kendisine vaktiyle öğretilmiş olan şeylerin burada hatırlanması gerekir. Dünya hatırlama yeridir. Varlık kendisinde mevcut olan bilgiyi sıkıntı içerisinde, tesirin basıncıyla hatırlar.

( 103) Birçok şeylerle biz kendimizi aynı kılmışızdır. Yani birtakım değerleri o kadar benimsemişizdir ki, onlarla karşılaşmadığımız zaman nefret hissi, beğenmeme hissi, tenkit hissi duyarız, antipati hissederiz. Benzer şekilde, kendi değerimize, ideallerimize uygun ölçülerle karşılaştığımız zaman da bize gayet normal gelir. Yani insanın zıtlıklar içinde yaşaması, Birliği fark edememesi meselesi ortaya çıkar. Birliği yakalamayan, putperestliğin çeşitli derecelerini yaşar.

( 104) Kendimizi hatırladığımız zaman, benliğimizi müşahede edebiliyoruz. Oysa bizim hayatımız antraklarla geçiyor. Kendimizi hatırlamadığımız için, içimizde akıp geçen zamanı, çeşitli oluşumları gözleyemiyoruz. Çünkü ikili ayırım yapamıyoruz. Dış olayları kendimizden bir parça sayıyoruz. Gördüğümüz manzara, işittiğimiz ses, aldığımız koku, dokunduğumuz eşya bizde bir yığın çağrışıma sebep oluyor. Bunlar hep dış benliğin sayısız maceralarını teşkil eder. Gerçek ben hangisindedir? Aslında hiç birinde değildir. Burada uyandırıcı etken, içimizdeki vicdan olacaktır.

İnsan gerçekten söylediklerini, yaşadıklarını gereği gibi hatırlayamaz. Bu yüzden de tekrar tekrar hatalara düşeriz. Bu hatırlama ile özdeşleşemediğimiz için, o bizde bir bilgi haline gelemediği için, hep aynı ruh hallerini yaşıyoruz. Vaktiyle çok güzel bir yemek yediniz diyelim. Ondan sonra unuttunuz. Sizde o güzel yemeğin anısı kalmıştır. Fakat dilinizin üzerindeyken, yutarken o yemeğin size vermiş olduğu haz kaybolmuştur. Güzel bir hatıra olarak kalmıştır, ama o lezzet hali yoktur. Ve bir süre sonra canınız gene aynı şeyi ister. Oysa o anı, yeteri kadar güçlü bir şekilde sizde kalmış olsaydı, o şeyi istememeniz gerekirdi. Bu mümkündür, canınız hiç çekmez, çünkü o şeyin size vereceği hazzın ne olduğunu biliyorsunuz. Ve böylece siz eşyaya, maddeye otomatikman bağımlı olmaktan kurtulursunuz. Yani yemeği lezzeti için yemezsiniz, kokusu için yemezsiniz, verdiği keyif için yemezsiniz. Çünkü ne olduğunu biliyorsunuz. Artık çağrışımlar farklı olduğu için, siz yemek yemenin ardından gelen bağımlılıktan kurtulmuş olursunuz. Aynı durum bütün haz fonksiyonları için geçerlidir. Haz elde edilen şeyi hatırlarsanız, sizin için değişen bir şey olmaz. İnsanın nefsi ile zatı arasındaki farkı böyle şeylerle anlaması lazımdır. Yani zatı dışındaki şeyler karşısında kılı bile kıpırdamayacak, objektif bilgisinden asla sapmayacak, hakkaniyetten ayrılmayacaktır.

( 105) Olaylar nefsi olmayan bir şekilde incelenmelidir. Bunun için duygusallık dediğimiz halin, zihin ortamının dışında olması lazımdır. Yani, olaylara gerçek bir adalet sahibi gibi bakmak lazımdır. Bunun için en uygun zihin, kendini hatırlayan zihindir. Kendini hatırlamadığı anlarda insan; kendi sübjektif imajinasyon, zan ve bilgisiyle beraberdir. Ama kendini hatırladığı zaman, her şeyi objektif hale getirmiş olur.

( 106) İnsanın her an kendini hatırlaması, içinde bulunduğumuz dünya şartlarında mümkün değildir. İcaplardan dolayı insan, her zaman kendini hatırlama çalışması yapamaz. Örneğin bir otobüs şöförü, kendi içinde bu tartışmayı yaptığında, her gün birkaç kaza gelir başına. O halde bu işin sürekli yapılması, icaplardan dolayı gerekmiyor. İnsan kendisine bir plan yaparak, hangi şartlarda çalışacağını, hangi şartlarda çalışmayacağını belirleyebilir. İnsanın ilerlemesi adım adım olmalıdır. Devir, bu tür bir çalışma devri değildir. Şimdi insan bu tür metotlar yürütmüyor. Şayet bu çalışmayı yaparsanız, her şeyiniz allak bullak olur. Düzeniniz bozulursa, nasıl yaşarsınız? Fiziği nasıl muhafaza edersiniz? İçinizi düzeltmeye kalkarken, yaptığınız işle farkına varmadan düzeni bozarsınız, icapların zıddına gidersiniz. Bunlar öyle yapılmalı ki, dünya icaplarına uygun hareket edilebilsin.

( 107) Nefs denetlemesinin temeli, duygularımızın bizi aldattığı veya aldatmadığı noktaları tespit etmektir. “ Ben nerede izafiyete düşüyorum? Nerede kesin bir yargı içerisindeyim?” İşte, mesele sonunda buraya geliyor. Yani, yapabilmek ayrı iştir. Ve bütün insanlar için bu bir ideal değildir. Henüz insanın şuurlu olarak yapabilme kabiliyeti gelişmemiştir.

( 108) Kendini hatırlamak, insanın her an zihninden geçen düşünceleri önce belirli kategorilere göre tasnif edebilmesidir. “ Şimdi şu haldeyim, şimdi ise şu halde.” diyebilmek, her an bunları görebilmek, uyanıklığın birinci şartıdır. Kendimizi bu şekilde uyanık tutabilmek için gene birtakım yollar vardır. Bu yollardan bir tanesi, özellikle menfi etkilerin dışında kalabilmek için, eskilerin ifade ettiği gibi, bir mantra kullanmaktır.

( 109) İnsan kendine, kendi içindeki tesir cereyanlarının gidişine hakim olmalıdır. Kişinin kendi üzerinde çalışmasında, yani kendini bilmesinde, kendi içinde olan olayların, geçirdiği ruh haletinin akışına hakim olmak en mühim şeydir. İç mücadeleye, iç harekete, iç tiyatroya, iç diyaloğa, çağrışımlara vb. hakim olamayan insan, hiç bir şeye hakim olamaz.

( 110) Eş koşmadan yapılan işin bereketi artar. Ne kadar yüksek seviyeli bir iş yaparsanız yapın, eğer o işle idantifiye olursanız, ortaya menfi bir durum çıkar. Heyecan, telaş, sakarlık içerisinde iş de hakkıyla yapılmaz. O menfi hal nefisle alakalıdır, zatla değil. Yani olay, öz benliğinizde en ufak bir menfilik meydana getiremez. Ama nefiste alınganlıklar, korkular, vesveseler doğabilir. Bu, yanlış bilgilerimizden, yanlış kanaatlerimizden, kendimizi bilmediğimizden ortaya çıkar. Fakat bu işleri yapan gerçek benlik değildir. Bütün bunlar dıştan görünen nefse aittir. Ne olup bittiyse, bazı icapların sonucu olarak olmuştur. O anda üzülen nefistir, ben değil. Bütün darbeyi, bilgisizliği yüzünden nefs yemektedir. Bu sebeple insanın görünüşteki kendisi ile iç kendisini birbirine karıştırmaması gerekir.

( 111) İnsanın kendi üzerinde çalışmasında “ eş koşmamak” meselesi mühim bir yer tutar. Müşahede edilen fenomende eş koşma oluyor mu, olmuyor mu? İlgisiz kaldığınız zaman, bu sefer içinize hakim olursunuz, yani eş koşmayı kaldırıp, sadece müşahede ediyorsunuz. Maç seyrediyorsunuz diyelim. Tek taraflı mı, yoksa iki taraflı mı katılıyorsunuz? Takımınızın şöyle veya böyle oynayışının sizin üzerinizde meydana getirmiş olduğu değişik ruh hallerini de aynı zamanda seyredebiliyorsanız, mesele yoktur.

Duygusallıktan kurtulmuş, tamamen objektif bilgiye sahip olmuş bir kimse için her türlü çağrışım bitmiştir. Yani o bütün her şeyin üstüne çıkmıştır. Bulunduğu boyutun üstünde kalır ve her şeyi objektif olarak görür. Onun için duygusallık diye hiç bir şey yoktur. Sadece olanı kontrol eder.

Eş koşmadan kurtulmak için mantal bir dedublümana ihtiyaç vardır. İnsanın kendisini ikiye ayırması lazımdır: “ Ben ve obje ( ya da ben ve o) iki ayrı şeyiz; ben ve o, aynı değiliz.”, diyebilmeliyiz. Sufi dilinde bu, “ nefs-i hasım görmek” diye geçer. Nefs, ortadan kaldırılması gereken değil, terbiye edilmesi gereken bir şeydir.

( 112) İnsanın yapısında bazı savunma mekanizmaları vardır. Bu mekanizmalar basit, mekanik bir tarzda işler. Varlığın, anlayışı oranında kendi bütünlüğünü korumasına yarar. Bu savunma mekanizmaları bir taştan sakınmak, yiyecekten çekinmek, pis havadan kurtulmak şeklinde çalıştığı gibi; manevi kişiliğini korumak, onun da yıkılmasına, zedelenmesine engel olmak için, kendi değerleri ne ise, onların ortadan kalkmaması için de faaliyete geçer. Bunların çoğu yalandır. Çünkü, zaten kendi kendine koymuş olduğu değerler yanlıştır. Yanlış kişiliklerden kurulmuş bir yapıyı ayakta tutuyor. Ona karşı yapılan her türlü harekete karşı savunmaya geçer. Bu savunma mekanizmasına, nefsaniyet mekanizması da denir. Aslında insanın sahip olduğu hayaller, kanaatler vb. hep savunma mekanizmasına dahildir. İnsan, bir tür hayali tatmin halindedir. Bu çeşit hayali tatminlerin diğer adı da yalandır. Kendini tanımak konusunda savunma mekanizmalarının tanınması çok önemlidir. İnsan o zaman her şeyin bu mekanizmaya dahil olduğunu görür.

Fakat insanın bu yalan dünyasının yıkılması lazım; başka türlü şuurlanamıyor. Eşyanın hakikatini nasıl görecek? Nefsin iğvasından kurtulmak için devamlı çaba harcamalı. Ne iş yapıyorsanız yapınız, en basitinden en kutsalına kadar hepsi sizi uyandırmak içindir. Ne yaparsanız yapın, bu kaderden kurtulamazsınız. Yalnız sizin vicdanınız sizin için muteberdir. Aksi taktirde, vicdanınız dışındakileri kaale alıyorsanız, onları muteber görüyorsanız, falan üstat bunu demişti, falan yerde şöyle yazıyordu deyip inanmadığınız, içinizin yatmadığı şeyleri yapıyorsanız, bu sizin iç bağımlılığınız, iç esaretiniz olur. Hür düşünemiyorsunuz demektir. Her şeyde başkalarının fikrini ön planda tutarsanız, siz kendinizi yok etmiş olursunuz.

“ Falan kimse acaba benim hakkımda ne düşünüyor?” dediğiniz zaman, savunma mekanizmaları karşımıza çıkar. Burada siz birtakım çıkarlarınızı gözetliyorsunuz. Zihninizde, “ Acaba benim kişiliğime bir halel mi gelir? Onun nazarında küçük olmayayım.” tarzında yalana dayalı küçük hesaplar cirit atar.

( 113)  İnsan sarsıcı şoklara dayanabilmek için, ister istemez, kafasında bazı şeyleri tevil etmek, yumuşatmak, ikisini bir arada tutmak zorundadır. Çünkü birdenbire bir gerçekle göğüs göğüse gelemiyoruz.

Oysa nefsimizle olan mücadelede, sert bir taşa vurduğumuz anda kapatacağımız ilk düğme, tevil düğmesi olmalıdır. Herhangi bir bahane, tesadüf vb. aramamalıdır. Kendi kendini hatırlamanın en üstün şekli, vicdan sesini susturmamakla ortaya çıkar. Bu, tevil hattına bağlanmamaktır. Akla ilk gelen bu olmalıdır: Tevil yok! Çünkü insan ancak şokla gelişir. Ama şokun altına yastıklar koyulursa, “ İstediğin kadar vur.”, denir. Sen tevile başlayınca, insanın başına daha büyük olay gelir.

( 114) İnsan, bütün tamponları ifna etmeden, bütün tevil mekanizmalarını ortadan kaldırmadan, kendisine “ Ben bir hiç’im!” diyemez. Tevekkül sahibi olmak budur.

( 115) Pozitif duygularda da, positif nefsaniyet vardır. Pozitif nefsaniyet de olur, negatif nefsaniyet de olur. Pozitiflik de, negatiflik de eksikliktir. Esasında henüz karmaşa halinde olan bilgilerin rastgele ortaya çıkışıdır. Duygusallığın azgın bir halde bulunması, yani % 99 bizi kapsaması, şuursuzluğumuzdan ileri gelir. Şuurlu bir varlık olmaya başladığınız vakit, o bilgileri karmaşık halden çıkarmaya başladığınız vakit, duygusal hayat da giderek orantısını düşürmeye başlar. Şimdiki halde duygular önde gitmektedir, zira şuurlu pozisyonda değiliz. Şuurlu pozisyonda olmamak demek, bilgilerin sahibi olmamak demektir.

( 116) Tevil, uykuda olan bir insanın yaptığı iştir. Bir kimse çok tevilci ise, her işe güzel güzel kılıflar hazırlıyorsa, o, tam uykuda olan bir kimsedir. O, en azından kendini anlamak, kendini tasviye etmek, seviyesini yükseltmek, karışık ve karmaşık olan iç alemini daha sade hale getirmek bakımından çok şanssız durumdadır. Tevilcilikte bu vardır; o insan, tamamen egoizmasının, nefsaniyetinin çıkarları uğrunda mücadele ediyor emektir. Yani her işi kitabına uydurmaya çalışıyor. Böyle biri aslında hiç bir tarafı memnun edemez; ne vicdanını tatmin eder, ne de nefsini. Olduğu yerde duran bir insan demektir o.