İNSANIN GERÇEĞİ KENDİNİ BİLMEK - BÖLÜM 5 - TESİRLER

http://www.dunyaana.com/images/spiral.jpgKonuşmamız benim sorumla başlamıştı: “ Savaş durdurulabilir mi?” ve G. şöyle cevaplamıştı: “ Evet, durdurulabilir.” ama önceki konuşmalarımızı göz önüne getirmekle emindim ki, “ Hayır.” diye cevaplayacaktı.

“ Fakat, bütün mesele, ‘nasıl’da toplanıyor.” dedi. “ Bunu anlamak için çok bilgi sahibi olmak gerekir. Savaş nedir? Savaş gezegenlere ait tesirlerin sonucudur. Uzayda iki veya üç gezegenin birbirlerine çok yaklaşmaları ile gerilim meydana gelir. Dar geçitte çok yakınından birisi geçtiğinde, nasıl tümüyle gerilime girdiğini hiç gözlemledin mi? Aynı gerilim, gezegenler arasında da olur. Bu gerilim gezegenlerde belki bir ya da iki saniye sürer. Fakat burada, dünyada, insanlar birbirlerini öldürmeye başlarlar ve belki de birkaç yıl süreyle birbirlerini öldürmeye devam ederler. Bu zaman içerisinde, onlara birbirlerinden nefret ediyorlarmış, belki de birbirlerini yüce bir amaç için katletmeleri gerekiyormuş veya bir kimseyi ya da bir şeyi savunmaları zorunluymuş ve bunu yapmak soylu bir hareketmiş gibi gelir.

Oyunda ne derece önemsiz aletler olduklarını algılamaktan acizdirler. Bir önem taşıdıklarını, istedikleri şekilde hareket edebileceklerini, şunu veya bunu yapmaya karar verebileceklerini sanırlar. Fakat aslında, bütün davranışları, bütün hareketleri, gezegenlere ait tesirlerin yarattığı sonuçlardır. Ve kendileri gerçekte hiç bir önem taşımazlar. Bu olaylarda Ay’ın da büyük rolü vardır. Ama Ay’dan ayrıca söz edeceğiz. Ancak şu anlaşılmalıdır ki, ne imparator Wilhelm, ne generaller, ne bakanlar ve ne de hükümetler bir önem ( anlam) taşırlar veya bir şey yapabilirler. Meydana gelen büyük çaptaki her olay dışarıdan yönetilir; ya tesirlerin rastlantı eseri olan bileşimleri veya genel kozmik kanunlar tarafından yönetilir.” ( 117)

Bütün işittiklerim bundan ibaretti. Ancak çok sonra, bana neyi anlatmak istediğini anladım; tesadüfi tesirlerin nasıl başka yöne çevrilebileceğini veya nispeten zararsız hale getirilebileceğini anlatmak istiyordu. “ Kurbanların” ezoterik anlamıyla ilgili fikri gerçekten ilginçti. ( 118) Bununla beraber, şimdilik bu fikrin sadece tarihi ve psikolojik bir değeri vardı. Gerçekten önemli olan, sık olarak tekrarladığı, hemen farkına varmadığım ve sonra, ancak konuşmayı kafamda canlandırmaya çalışırken hatırladığım, gezegenler ve insan için zamanın farklılığı hakkındaki sözleri idi.

Ve hatırladığım zaman bile, uzun bir süre, bu fikrin tüm anlamını kavrayamadım. Daha sonra çok şey bu fikre dayandı.

Bu sıralarda, güneş, gezegenler ve ay ile ilgili bir konuşma beni çok etkiledi. Bu konuşmanın nasıl başladığını hatırlamıyorum. Fakat G.’nin küçük bir şema çizerek “ farklı alemlerde kuvvetlerin karşılıklı ilişkisi” adını verdiği bir konuyu açıklamaya çalıştığını hatırlıyorum. Bu önceki konuşma ile, yani insanlık üzerine işleyen tesirler ile ilgili idi. Fikir kabaca şuydu: İnsanlık, daha doğrusu yeryüzündeki organik hayat, çeşitli kaynaklardan ve farklı alemlerden gelen tesirlere aynı zamanda maruz kalıyordu. Gezegenlerden gelen tesirler, Ay’ dan gelen tesirler, Güneş’ten gelen tesirler ve yıldızlardan gelen tesirler. Bütün bu tesirler, aynı zamanda işliyorlar, bir an için bir tesir hakim oluyor, başka bir anda ise diğer bir tesir hakim oluyordu. Ve insan için tesirleri seçme imkanı, diğer bir ifade ile, bir tesirden başka bir tesire geçme imkanı mevcuttu.

“ Nasıl olduğunu açıklamak çok uzun bir konuşmayı gerektirir.” dedi G. “ Bu sebeple bunu başka bir zaman konuşacağız. Şu anda bir şeyi anlamanı istiyorum: Bir diğerinin etkisi altına girmeden bir tesirden kurtulmak mümkün değildir. Bütün mesele, insanın kendi üzerinde yaptığı bütün çalışma, kendisini maruz bırakmak istediği tesiri seçmekten ve daha doğrusu, bu tesirin etkisi altına girmekten ibarettir. Bundan dolayı, hangi tesirin daha yararlı olduğunu önceden bilmek gerekir.”

İki Tür Tesir Vardır: Hayat İçi ve Hayat Dışı Kökenli Tesirler

“ İnsan, hayat içerisinde, kaza kanununun ve yine kaza tarafından yönetilen iki tür tesirin hükmü altında yaşamaktadır.”

“ Birinci tür, hayatın kendi içinde ya da bizzat hayat tarafından yaratılmış tesirlerdir. Irk, ulus, ülke, iklim, aile, eğitim, toplum, meslek, davranış, ve adetler, zenginlik, yoksulluk, revaçta olan fikirler vs.nin doğurduğu tesirler. İkinci tür tesirler, bu hayatın dışında yaratılmışlardır; iç dairenin tesirleri veya ezoterik tesirlerdir ki; bunlar da yeryüzünde yaratılmış olmakla beraber, kanunların etkisi altında meydana getirilmişlerdir. Bu tesirler, özellikle köken itibarıyla şuurlu olmakla diğerlerinden farklıdır. Bu, onların şuurlu insanlar tarafından belirli bir amaca yönelik olarak şuurlu bir biçimde yaratıldıkları anlamına gelir. Bu tür tesirler, genellikle dini sistem ve öğretiler, felsefi doktrinler, sanat eserleri vs. halinde düzenlenmişlerdir.”  ( 120)

“ Bu tesirler, belli bir amaçla hayata sokulmuşlar ve birinci tür tesirlerle karışmışlardır. Bu tesirlerin sadece kökenleri itibarıyla şuurlu olduklarını hatırda tutmalıyız. Hayatın genel girdabı içerisinde dahil olmakla, genel kaza kanununun etkisi altına girmiş ve mekanik olarak hareket etmeye başlamış olurlar; yani belli bir kimseye tesir ederler veya etmezler, ona ulaşırlar veya ulaşmazlar. İkinci tür tesirler, nakil ve yorum dolayısıyla değişim ve bozulmaya uğrayacak birinci tür tesirlerle karışmış hale gelirler.” ( 121)

Hayat Dışı Tesirler, Hayat İçi Tesirlerden
“Anlayış” Sayesinde Ayırt Edilir

“ Bunun hakkında düşünürsek hayat içerisinde meydana gelen tesirleri, kaynağı hayat dışında bulunan tesirlerden ayırt etmenin bizim için güç olmadığını görürüz. Bunları sıralamak, birinin ya da diğerinin listesini oluşturmak mümkün değildir. Anlamak gerekmektedir; ve bütün mesele, bu anlayışa dayanmaktadır. Yolun başlangıcından söz ettik. Yola giriş, kesinlikle, bu anlayışa veya söz konusu iki tür tesiri birbirinden ayırt etme yeteneğine bağımlıdır. Doğaldır ki; bu iki tür tesirin dağılımı eşit biçimde değildir. Bir kimse, kaynağı hayat dışında bulunan tesirlerden fazla miktarda, bir diğeri az miktarda alır; bir üçüncü ise bunlardan hemen hemen yalıtılmış durumdadır. Bu konuda hiç bir şey yapılamaz. Bu, artık kader olmuştur. Genel olarak ifade edersek, normal koşullar altında normal hayatı ve normal bir insanı ele alırsak, koşullar, herkes için aşağı yukarı aynıdır. Güçlük, iki tesiri birbirinden ayırmadadır. Bir kişi, bunları alırken ayırmazsa, yani aradaki farkı görmez ve hissetmezse, o kişi üzerindeki etkileri de ayrılmamış olur. Böylece bu tesirler, aynı şekilde, aynı seviyede hareket ederler ve aynı sonuçları doğururlar. Fakat insan bu tesirleri alırken bunları birbirinden ayırt etmeye başlarsa ve hayatın kendi içinde yaratılmamış olanları bir tarafa koyarsa, ayırt etme, yavaşça kolaylaşır ve belli bir süre, artık onları hayata ait tesirlerle karıştırmaz.” ( 122)

“ Kaynağı hayat dışında bulunan tesirlerin sonuçları, onun içinde bir araya gelirler; o onları birlikte hatırlar, birlikte hisseder. Bu tesirler, onun içinde bir bütün oluşturmaya başlarlar. O, kendi kendine, bunun ne olduğunun, nasıl ve niçin olduğunun cevabını veremez; veya verirse bunu yanlış olarak yapar. Sorun bu değil, fakat söz konusu tesirlerin sonuçlarının, onun içinde bir araya gelerek belli bir süre sonra onda bir tür manyetik merkez oluşturmalarıdır. Bu manyetik merkez, benzer tesirleri kendine çeker ve böylece de büyütür. Manyetik merkez, yeter derecede beslenirse, hayat içinde yaratılan tesirlerin sonucu olan insan kişiliğinin öteki yönlerinin güçlü bir direnci mevcut değilse, manyetik merkez, insanı yön değiştirmeye ve hatta belli bir yönde ilerlemeye zorlayarak onun yönlenmesini etkilemeye başlar. Manyetik merkez, yeterli güç ve gelişime ulaştığında, insan artık yol fikrini kavrar ve yolu aramaya başlar. Yolun araştırılması, birçok yıl sürebilir ve hiç bir sonuç elde edilmeyebilir. Bu, koşullara, içinde bulunulan durumlara, manyetik merkezin gücüne, bu araştırma ile ilgilenmeyen ve yolu bulma imkanı belirdiği zaman insanı bu imkandan uzaklaştırabilen iç eğilimlerin güç ve yönelimine bağlıdır.”

“ Manyetik merkez, doğru biçimde çalışırsa ve eğer insan, gerçekten araştırır ya da aktif olarak araştırmadığı halde doğru bir biçimde hissederse; yolu bilen, doğrudan doğruya veya başka kişiler aracılığı ile manyetik merkezi yaratan fikirlerin çıktığı, kaza kanununun dışındaki bir merkezle bağlantısı bulunan bir insana rastlayabilir.”

“ Bu noktada, yine birçok imkan mevcuttur. Şimdilik insanın, gerçekten yolu bilen ve ona yardımcı olmaya hazır bir kişiye rastladığını hayal edelim. Bu kişinin o insan üzerinde etkisi, manyetik merkez aracılığıyla ile gerçekleşir. Ve sonra, bu noktada o insan kendini kaza kanunundan kurtarır. Anlaşılması gereken budur. Yolu bilen kişinin söz konusu insan üzerindeki tesiri, diğer iki tesire göre, önce direkt, sonra ise şuurlu olması dolayısıyla farklılık arz eden özel bir tür tesirdir. Manyetik merkezi yaratan ikinci tür tesirler, kökenleri itibarıyla şuurludurlar. Fakat sonradan hayatın genel girdabı içine atılmışlar, hayatın kendisi içinde yaratılan tesirlerle karışmışlardır; onlar da aynı şekilde, kaza kanununa tabidirler. Üçüncü tür tesirler; hiç bir zaman kaza kanununa tabi olamazlar; bu tesirlerin hem kendileri hem de aksiyonları kaza kanununun dışındadır.    İkinci tür tesirler, kitaplar, felsefi sistemler ve dini törenler vasıtasıyla yayılırlar. Üçüncü tür tesirler, sadece doğrudan doğruya bir insandan diğer bir insana sözlü olarak nakledilirler .”

Takip eden toplantıların birinde, yol ve manyetik merkez hakkında söylediklerini G. bana tekrarladığında, fikirlerini aşağıdaki şekilde bir araya getirdim:

V… hayat.
H… insan bireyi.
A… hayat içinde, yani hayatın kendisi içinde meydana gelen tesirler.  ( birinci tür tesirler)
B… hayat dışında yaratılmış fakat hayatın genel girdabına sokulmuş tesirler. ( ikinci tür tesirler)
H1… ardıllık içinde ezoterik merkezle bağlantısı bulunan veya bağlantısı olduğunu iddia eden insan.
E… hayatın genel kanunları dışında bulunan ezoterik merkez.
M… insandaki manyetik merkez.
C… H1 olan adamın, ezoterik merkezle doğrudan veya ardıllık içinde gerçekten bağlantılı olması halinde, H olan adam üzerindeki tesirleri, yani üçüncü tür tesirler. Bu tesir, şuurludur; M noktasında, yani manyetik merkez üzerinde bu tesirin aksiyonu ile insan kaza kanunundan kurtulur.

H2… kendi kendini veya başkalarını aldatan ve ezoterik merkez ile ne doğrudan ne de ardıl biçimde bağlantısı bulunan insan. ( Şekil-6)

http://www.dunyaana.com/images/tesir.jpg.jpg 

                                                Şekil-6

Kaza ve Kader

“ Geleceği bilmek için önce, geçmişi olduğu gibi, hali bütün ayrıntıları ile bilmek gerekir. Dün nasıl ise bugün de öyledir. Ve eğer bugün, dün gibi ise yarın da bugün gibi olacaktır. Yarının farklı olmasını istiyorsanız bugünü farklı kılmalısınız. Eğer bugün, basitçe dünün bir sonucu ise yarın da tamamen aynı şekilde bugünün bir sonucu olacaktır. Ve eğer bir kimse; dün, bir önceki gün, bir hafta önce, bir yıl önce, on yıl önce neler olduğunu dikkatle incelerse yarın da ne olacağını ve ne olmayacağını yanılmadan söyleyebilir. Fakat şimdilik bu konuyu ciddi bir şekilde tartışmak için yeterli malzeme bizde yoktur. Karşılaştığımız veya karşılaşabileceğimiz her olay üç nedene bağımlı bulunabilir: Rastlantı, kader ve kendi irademiz. Şu halimizle, hemen hemen bütünüyle rastlantıya bağımlı bulunmaktayız. İrade sahibi olamadığımız gibi kelimenin gerçek anlamında bir kaderimiz de yoktur. Eğer irademiz olsaydı, sadece bu irade ile geleceği bilecektik, çünkü geleceğimizi kurabilecek ve bunu istediğimiz biçimde yapacaktık. Eğer kader sahibi olsaydık yine geleceği bilebilirdik; çünkü kader tiplere göredir. Tip bilinirse kaderi de bilinir, yani hem geçmişi hem geleceği… Fakat rastlantılar önceden görülemez. Bir insan, bugün bir durumda yarın ise başka durumdadır;  bugün ona bir şey, yarın başka bir şey olur.”

“ Fakat her birimize neler olacağını önceden görmeye muktedir değil misiniz? Yani kendi üzerimizde çalışmada, her birimizin nasıl bir sonuca ulaşacağımızı ve çalışmaya başlamanın bir sonuç sağlayıp sağlayamayacağını önceden söyleyemez misiniz?”

“ Bunu söylemek mümkün değildir.” dedi G. “ Bir kişi ancak insanlara ait geleceği söyleyebilir. Deli makinelerin geleceği söylemesi imkansızdır. Yönleri her an değişir. Bu makinelerden biri, bir an için bir yönde ilerlerken onun nereye gidebileceğini hesap edebilirsiniz; fakat beş dakika sonra, o tamamen farklı bir yönde ilerleyecektir ve bütün hesaplarımızın yanlışlığı ortaya çıkacaktır. Bundan dolayı geleceği bilmekten söz etmeden önce kimin geleceğinin kastedildiğini bilmek gerekir. Eğer bir kimse, geleceğini bilmek isterse, önce kendini tanımalıdır. Sonra, geleceği bilmenin bir değer taşıyıp taşımadığını görecektir. Bazen, belki geleceği bilmemek daha iyidir.”

“ Mantığa aykırı gözükür ama geleceğimizi bildiğimizi söylemek için her türlü hakka sahibiz. Gelecek tamamen geçmişin aynı olacaktır. Hiç bir şey kendiliğinden değişmez.”

“ Ve pratikte geleceği incelemek için bir kimsenin, gerçekten geleceği bildiği ve bu bilgiye göre hareket ettiği anların farkına varması ve bunları hatırlaması gerekir. Sonra sonuçları itibarıyla yargıladığımızda gerçekten geleceği bildiğimizi ortaya koymamız mümkün olacaktır. Örneğin, bu durum, iş hayatında basit bir şekilde kendini gösterir. Her iyi ticaret adamı, geleceği bilir. Eğer bilmezse işleri iyi gitmez. Kendi üzerinde çalışmada insan, iyi bir iş adamı, iyi bir tüccar olmalıdır. Ve geleceği bilmek, ancak insan kendi kendinin efendisi olduğu zaman değer kazanır.”

“ Eğer öz, kaderin teorilerine tabi oluyorsa, bu, kazaya kıyasla kaderin insana daima uygun olduğu anlamına mı gelir?” diye sordu mevcut olanlardan birisi, ve devam etti: “Ve kader insanı bu çalışmaya götürebilir mi?” ( 123)

“ Hayır, hiç bir anlama gelmez.” diye cevap verdi ona G. “ Kader, sadece hesaba katılabilmesi, onu önceden bilmenin mümkün olması bakımından kazadan iyidir. Gelecekteki bir şeye hazırlanmak imkan dahilindedir, kaza ile ilgili olarak insan hiç bir şey bilemez. ( 124) “ Fakat kader de nahoş veya zor olabilir. Bununla beraber, bu durumda insanın kendisini kaderinden ayırması için araçlar mevcuttur. Buna doğru atılacak ilk adım, genel kanunlardan uzaklaşmayı içermektedir. Bireysel kaza olduğu gibi genel ya da kolektif kaza da vardır. Aynı şekilde, bireysel kader olduğu gibi genel veya kolektif kader de vardır. Kolektif kaza ve kolektif kader, genel kanunlar tarafından yönetilirler. Eğer insan, kendi ferdiyetini yaratmak isterse kendisini genel kanunlardan kurtarmalıdır.”     ( 125) “ Genel kanunlar hiç bir şekilde, bütünüyle insan için zorunlu değildir. Eğer kendisini ‘tamponlardan’ ve ‘tahayyülden’ kurtarabilirse bunların birçoğundan da kurtulabilir. Bu, tamamen kişilikten kurtulma ile ilgilidir. Kişilik, tahayyül ve yalan tarafından beslenmektedir. Eğer insanın içinde yaşadığı yalan ve tahayyül azaltılırsa, çok kısa sürede kişilik zayıflar ve insan ya kaderin ya da diğer bir insanın iradesince yönetilen bir çalışma çizgisinin hükmü altına girer; bu durum, hem kazaya hem de gerektiğinde kadere karşı ayakta durabilecek bir irade kendisinde oluşuncaya kadar devam eder.” ( 126)

Yapılan konuşmalar, birkaç aylık bir süreyi kapsamıştı. Konuşmaları doğru bir sıralamaya sokmanın mümkün olmaması mantığa uygundur, zira G. pek sık olmak üzere, bir akşamda yirmi farklı konuya değiniyordu. Çoğu şey tekrarlanıyor, çoğu şey de mevcut olanlar tarafından sorulan sorulara bağlı bulunuyordu. Birçok fikir birbiri ile öylesine yakından ilişkiliydi ki, bunlar ancak yapay olarak ayrılabilirdi.

“ Daha önce, insanın hayatındaki kader ve kazadan söz etmiştim. Şimdi bu kelimelerin anlamlarını daha ayrıntılı olarak ele alacağız. Kader de mevcuttur, ama herkes için değil. Çoğu insan kaderlerinden ayrılmış, sadece kaza kanununun etkisi altında yaşamaktadır. Kader, bir insanın tipine uyan gezegensel tesirlerin sonucudur. Tiplerden daha sonra söz edeceğiz. Şimdilik bir tek şeyi kavramalısınız. Bir kimse, tipine uyan kadere sahip olabilir, ama uygulamada buna hiç bir zaman sahip olmayabilir. Bu durum ortaya çıkabilir, çünkü kaderin, insanın sadece tek bir kısmı ile ilişkisi vardır ki, bu da onun özüdür.

( 117) Sistem hem koyduğu yasalarla insanları her tarafından bağlasın,  hem de “ Buradan kurtul bakalım.” desin; bu çelişki olur. O halde, bizim içinde bulunduğumuz durum, bir sınanmayı ifade eder. Bu şartlar altında insan da uyanıklık aranmaz. Her türlü dünyasal ve astronomik yasa bizi dört bir yandan sarmış, hapsetmiş, bohçalamış. O halde bunu biz kıramayız. Adeta dayanıklılığımız ölçülmektedir. Yani içimizdeki cevherlerin ortaya çıkması için belli bir basınç altında tutulmaktayız.

( 118) Tesirlerin başka yöne çevrilmesi ya da nispeten zararsız hale getirilmesi meselesi doğrudur. Kurbanların ezoterik açıklaması ilginçtir. Yani kesilen kurban, bu gelen tesirlerin bir kısmını başka yöne çevirebilir. Kurban kesmek de bir tesir ameliyesidir ve Allah’ın kurbana ihtiyacı yoktur.

Şimdi artık tesirleri polarize etme metodu değişmiştir. “ Düşüncenle dahi zina etmeyeceksin.” Yani insan, zihninde hiç bir negatif düşünce taşımazsa, negatif tesirlere maruz kalmayacaktır; o daima bir polarizasyon paradı teşkil edecek: Tesir gelecek ve yansıyacak.

Negatif düşünce ve duygularını kurban ederek, insan, en üstün seviyeli yansıtma kalkanını oluşturur.

Düşünceleri düzeltebilmek için işe duygulardan başlamak gerekir. İş gene kişinin kendi üzerinde çalışmasına geliyor. Negatif düşüncelerden sıyrılmakla, aldanmalardan, yalanlardan sıyrılmakla, daima pozitif yöndeki düşünce kudretinizi arttırırsınız. Bu da insanı kozmik ve beşeri felaketlerden kurtarır.

( 119) Bir diğerinin etkisi altına girmeden, bir tesirden kurtulmak mümkün değildir. Yani, geleneklerimize uygun olduğu için daha iyi anlayacağımız bir örnek verelim: Sufizm’e göre, kişi kendi yolunu, kendi şeyhini kendisi seçecektir. Bütün mesele, insanın kendi üzerinde yaptığı çalışmadır. Yani, nefsini doğrultmak, istikamet üzere olmak çalışmasıdır. Çalışma demek, “ sırat-ı müstakim” e girmek demektir. Yani, doğru istikamete büyük ana caddeye girmenin yollarını aramaktır. Kendi yolunu bulduktan sonra da insanın, “ Ben bu tesirlere kendimi veriyorum… Ben bir ölü gibiyim. Kendimi teslim ediyorum…” demesi gerekir. Ne var ki, hangi tesirin yararlı olduğunu önceden bilmek gerekir. Sonra da o tesire, o metoda sıkı sıkıya bağlanmak, biat etmek, yani teslim olmak gerekir.

( 120) Kişinin şuurlanması, kendini tanıyabilmesi şeklindedir. İnsan, “ Ben düşünüyorum değil, ben varım.” demelidir. Kişinin hem bilgisi, hem de iç varlığı beraberce gelişmelidir.

( 121) Dünya tatbikat yeridir. Hayat bir cesarettir. İnsan yaşayarak pozitif ve negatif enerjileri ayırt edecek ve onları kullanacaktır.

( 122) Her şey insana tesir olarak gelir ve bu tesirler ileri de götürür, geri de; fakat varılacak nokta aynıdır. Muazzam bir sistem insanlara okul çalışması yaptırmaktadır.

( 123) Kaderi bir bakıma değiştirmek mümkün müdür?  Evet  “ Bir sadaka bin bela def eder.” sözleri boşuna söylenmemiştir. İnsan o sırada ıstıraptan kurtulmak için bir müdahalede bulunuyor. Verdiği şey esasında hiç bir şeydir, ama belli bir düşünce, istek ve konsantrasyon içerisindedir. Bir şeyi arzu etmektedir ve sadakayı verirken, düşünce fiille bir arada daha da yoğunlaşmış ve kuvvetlenmiştir. Verilen sadakanın hiç bir sosyal hükmü yoktur o sırada. Sadaka, kişinin konsantrasyonunu artırmak, niyetini maddesel bir şekilde tekrar ettirmek, şuuraltında niyetini nakşetmek için bir vasıtadır. Bu şekilde ilerde, önünüze çıkacak olan bir kötülüğü ortadan kaldırırsınız. Atın önündeki eti alıp, ot koymak; aslanın önündeki otu alıp et koymak gibidir bu. Fakat bu, sizin o anda eylemde bulunurken yaşadığınız ruh haline bağlıdır. Bu bakımdan her verilen sadaka olmaz. Genel bir tarzda, her türlü aksaklığa, kötülüğe, olumsuz tesire karşı gelecek tarzda sadaka verilmelidir.

( 124) Mi-fa ve si-do noktaları, değişim noktalarıdır. Ancak şok bölgelerinde, olaylarda bir değişiklik yapabilirsiniz; şokun yerini, zamanını ve şiddetini bilebilirseniz tabii. Hayattaki şahsi yollarımız da böyledir. Yani her yer de makas değiştirmenize imkan yoktur. Bu fırsatları iyi kollamak lazım; yani, mi-fa ve si-do olduğu yerleri kestirmek gerekir. Yan yolları iyi bilmek lazım; çünkü yan yollara girdiğiniz zaman, başka bir yol açabilirsiniz. Gurdjieff’ in mi-fa ve si-do’su, Sufizm’ de mümkünatı ifade eder.

Yan yolları görebilmek ve oralara girebilmek, mümkünatın mevcut olduğu yerleri görebilmek; başka bir deyişle mi-fa ve si-do noktalarını fark edebilmek, dört numaralı insanın objektif bilgisinden doğar. Diğerleri göremez ve anlayamaz. Çünkü hep kendisini görür, kendisinde ki post ipnotik bilgiyi görür ve hiç bir şeyi fark etmez.

( 125) İnsanın genel kanunlardan kurtulabilmesi için, ferdiyetini geliştirmesi, yani dış şahsiyetini zayıflatması, yok etmesi gerekir. Yani insan kendisini tamponlardan, birtakım tevil mekanizmalarından ve tahayyülden kurtarmalıdır. Bunlar çeşitli kuruntular, vesveseler, zanlar, illüzyonlar, vs. tarzında ortaya çıkıp, Öz’ü saran nefsin güçlenmesine sebep olurlar. Ki bu da tümüyle Mekanik İdare Mekanizması’na yani genel kanunlara tabi olmak demektir. Yani tamamiyle dıştan gelen tesirlerle yürüyorsanız, Öz’ünüz gelişmemişse, sadece kişiliğiniz varsa; tamamen otomatik kanunlara, kainatın mekanik yasalarına bağlısınız demektir: Yazın ve kışın gelmesi gibi, acıkmak ve susamak gibi, ölmek ve doğmak gibi dış tesirlere uygun replikler vermekle sınırlanmış olursunuz. Bundan kurtulmak, kişilikten kurtulmakla mümkündür.

Nefsini, yani kişiliğini geliştirmiş olanlar, hayata karşı yanlış pozlar takınırlar. İnsanlar poz yapmayı çok severler. Hatta bazıları için bu ihtiyaçtır. Poz yapmak, kişinin dışa karşı daha uygun olduğunu sandığı bir şekle bürünmesidir. Bu, tam manasıyla tamponlardan ve tahayyülden doğan bir yalancılıktır. İnsan bunları bıraktığı vakit, yani iğvadan, saptırıcı düşüncelerden, olumsuz imajinasyonlardan, savunma mekanizmalarının çeşitli şekillerinden kurtulduğu vakit, başka bir ifadeyle tabiileştiği vakit, bu pozcu kişiliğinden kurtulma ihtimali fazladır. Tahayyül olumsuz duruma geçtiği zaman, ağır şekliyle komplekslere kadar gider. Kişi kendisini kıymetsiz veya tam tersine dev aynasında görebilir. Kendini dev aynasında görmek, bir çeşit tahayyül azgınlığıdır. Böylece devamlı surette kendisini değişik ve yanlış şahsiyetlere bağlamaktadır. Bunlar yalancı şahsiyetlerdir. Böylece bir kişi, mütemadiyen kendi aslıyla alakalı olmayan bir takım maskeler taşımaktadır. İnsan o kadar maske takıp çıkarır ki, hangisinin kendi olduğu belli değildir.

İnsanın nefsini ıslah etmesi, tahayyülünü ve yalancılığını ıslah etmesiyle başlar.

( 126) Kaza ve kader farklı şeylerdir. Normal olarak her insan herhangi bir yolu, otomatlığının farkında olmadan kazaen seçer. Eğer işin sonunda bir ferahlığa uğramışsa, bu sonucu bilerek elde etmemiştir, kesinlikle onun iradesinin bir dahli yoktur. O kazaen olmuştur. Halbuki iradesini gerçekten geliştirmiş biri yıkılacak çatının altında bulunmaz. Kaza ve kader meselesini şu hikaye gayet iyi anlatır.

Evin genç oğlu askerden geliyor, bir iş edinme arifesinde. Ailede adetmiş; bir işe girişmeden önce danıştıkları, saygı duydukları bir şeyh varmış. Çocuğu ona götürüyorlar, elini öptürüp, hayır duasını alıyorlar ve çocuğa ne iş tavsiye ettiğini soruyorlar. Şeyh, “ Saatçilik yapsın.” diyor. Aile “ Olur mu acaba?” diyor ve şeyh “ Siz bilirsiniz.” dedikten sonra, aile çocuğa saatçilik değil, başka bir iş kuruyor. Adamakıllı uğraşmalardan sonra çocuk, bir süre sonra zengin oluyor ve hayır dua almak için tekrar şeyh efendiye gidiyorlar. “ Çocuğumuz şu işi yaptı, çok zengin oldu.” diyorlar. Şeyh efendi de “ Tabi olur.” diyor. Aile bu kez, “ Ama siz saatçi olsun demiştiniz.” deyince, şeyh “ O zaten zengin olacaktı, ama ben fazla üzülsün, yorulsun istemedim.” diye cevap veriyor. O adam, irade sahibi olduğu için çocuğun hareketini kazaen olmaktan kurtarıp, belli bir hedefe, yani çalışma çizgisinin hükmü altına almak istemiş.

Kaza, irade olmadan seçilen yol demektir. Kadere sahip olmak; kısa, kestirme ve sağlam yolu seçebilmektir.