İNSANIN GERÇEĞİ KENDİNİ BİLMEK - BİRLİK ( VAHDET) ve ENEGRAM

http://www.dunyaana.com/images/earth1.jpgDışardaki kimselerin de katılabileceği mutat konferanslar sona erdikten sonra bizimle yaptığı konuşmaların hepsinde, G.’nin her zaman tekrarlamaya alışık olduğu belirli hususlar vardır. Birincisi, kendi kendini hatırlama meselesi ve kişinin bunu kazanması için kendi üzerinde sürekli çalışmasının gerekliliği idi. İkincisi ise lisanımızın yetersizliği ve “ objektif gerçeklerin”  bizim kelimelerimizle aktarılmasındaki zorluk meselesi idi.

Daha önce sözünü ettiğim gibi, G., “ objektif” ve “ sübjektif” tabirlerini, şuurun “ sübjektif” ve “objektif” hallerinin sınıflandırılması esasına göre, özel bir anlamda kullanıyordu. Müşahede ve müşahedelerin doğrulanması ile ilgili mutat metotlara dayanan bütün mutat bilgimize; sübjektif şuur halleri içerisinde bizim için ulaşılabilir gerçeklerin müşahedesinden elde edilen bütün bilimsel teorilere, o, sübjektif diyordu. Kadim müşahede metotlarına ve prensiplerine dayanan bilgi, nesnelerin kendi içlerindeki bilgi, “ objektif bir şuur halinin” eşlik ettiği bilgi, Bütün’ün Bilgisi ( Külli Bilgi, Tümel Bilgi) onun için, objektif bilgi idi.

Hatırlayabildiğim kadarıyla bundan sonra neler olduğunu, kısmen G.’nin Moskova’daki öğrencilerinin tuttuğu notlardan ve kısmen de Petersburg’taki sohbetlerle ilgili notlarımdan yararlanarak aktarmaya gayret edeceğim.

“ Objektif bilgi ile ilgili temel fikirlerden biri; her şeyin birliği, çeşitlilik içerisinde birlik fikridir.” dedi G. “ Kadim devirlerde bu fikrin içeriğini ve manasını anlayarak, bunda objektif bilginin esasını görmüş olan insanlar, bu fikri başkalarının anlayabileyeceği bir şekil içerisinde onlara iletme yolunu bulmak için çaba harcamışlardır. Objektif bilgi fikirlerinin silsile halinde aktarılması, daima, bu bilgiye sahip olanların görevlerinin bir bölümünü teşkil etmiştir. Bu durumda, objektif bilginin esasını oluşturan her şeyin birliği fikrinin öncelikle iletilmesi, hem de uygun bir bütünlük ve tamlıkla iletilmesi gerekiyordu. Bunu yapmak için bilgi öyle şekillere büründürülmeliydi ki, başkaları tarafından uygun bir şekilde kavranması sağlanabilsin ve iletimde bozulma ve çarpılma ihtimalinden kaçınılsın. Bu amaçla, kendisine bilginin aktarılacağı kimselerin özel bir hazırlığa katlanmaları gerekiyordu. Bilginin kendisi bazen mantıksal bir şekle ( örneğin, ‘temel prensib’in, veya her şeyin kendisinden türetildiği arşe’nin tanımını vermeye çalışan felsefi sistemler gibi) bazen de insanları ‘objektif şuur’ seviyesine götürecek bir heyecan dalgası uyandırmaya ve bir iman öğesi yaratmaya çalışan dinsel öğretiler şekline sokuluyordu. Bazen az, bazen çok başarılı olan bu iki teşebbüs de, kadim devirlerden zamanımıza kadar insanlık tarihi boyunca süregeldi ve bunlar, insan düşüncesini ezoterik düşünceyle birleştirme teşebbüslerinin yolunda birer anıt gibi duran dinsel ve felsefi akideler haline dönüştü.” ( 184)

“ Fakat birlik fikrini ihtiva eden objektif bilgi, objektif şuura aittir. Bu bilgiyi ifade eden formlar sübjektif şuur tarafından algılandığında, o bilgi kaçınılmaz bir şekilde bozulur ve gerçeği yansıtmak yerine giderek artan hayal ve kuruntular yaratır. Her şeyin birliğini görmek ve hissetmek, objektif şuurla mümkündür. Fakat sübjektif şuur nazarında alem, milyonlarca sayıda ayrı ve şuursuz fenomene bölünmüştür. Bu fenomenleri bilimsel veya felsefi bir şekilde herhangi bir sistemle birleştirme girişimleri bir sonuç vermez, zira insan, farklı gerçeklerden hareket ederek bütünün bilgisini yeniden kuramaz; bu bölünmenin dayandığı yasaları bilmeden, bütünün bölünme prensiplerini bilemez.” ( 185)

“ Her şeyin birliği fikri, akli düşünce içerisinde mevcut olamaz. Birliğin çeşitlilikle olan ilişkisi, kelimelerle veya mantıksal yollarla açık bir şekilde ifade edilemez. Daima lisanın yenilmez zorluğu ile karşılanır. Şuurun sübjektif hallerinin çokluk ve çeşitlilik izlenimlerini ifade etmesi üzerine kurulmuş bir lisan, objektif şuur hali için idrak edilebilir ve aşikar olan birlik fikrini yeterli tamlık ve berraklıkla asla iletemez.” ( 186)

“  Mutat lisanın yetersizliğinin ve zayıflığının farkına varan objektif bilgiye sahip insanlar, birlik bilgisini, değişmeden iletmek üzere ‘mitler’, ‘semboller’ ve belirli ‘sözel formüller’ içinde ifade etmeye çalıştılar ve bilgiyi bir okuldan diğerine, daha ziyade bir çağdan diğerine taşımış oldular.

“ Yüksek psişik merkezlerin, insanın yüksek şuur hallerine çalıştığını daha önce söylenmişti: ‘Yüksek duygu’ ve ‘yüksek mantal’. ‘Mitlerin’ ve ‘sembollerin’ gayesi, insanın yüksek merkezlerine ulaşmak, mutat zihin tarafından kavranamayan bilgileri ona iletmek ve bilgilerin yanlış anlaşılma ihtimalini ortadan kaldıracak formlar içerisinde nakletmekti. ‘Mitler’, yüksek duygu merkezine; ‘semboller’ ise yüksek düşünme merkezine hitap etmek üzere ayrılmıştı. ‘Mitleri’ ve ‘sembolleri’ veya içerdikleri bilginin bir özetini veren formülleri ve ifadeleri, akılla anlamaya ve izah etmeye yönelik bütün girişimler, daha işin başında sonuçsuz kalmaya mahkumdur. Herhangi bir şeyi sadece kendisine uygun merkezle olmak üzere, her zaman için anlamak mümkündür. Fakat objektif bilgiye ait fikirleri alma hazırlığı, zihin yoluyla ilerlemek zorundadır, zira sadece uygun şekilde hazırlanmış bir zihin, bu fikirleri, onlara yabancı unsurlar dahil etmeden yüksek merkezlere iletebilir.”

“ Objektif bilgiye ait fikirleri iletmek için kullanılan semboller, temel kainat yasalarının diyagramlarını ihtiva ediyorlardı ve onlar, sadece bilginin kendisini iletmekle kalmıyor, ona giden yolu da gösteriyorlardı. Sembollerin yapısı ve anlamı üzerinde çalışmak, objektif bilgiyi alma hazırlığının çok önemli bir bölümünü teşkil ediyordu ve bu çalışma kendi içinde bir imtihandı, zira sembollerin sözel veya şekilsel olarak anlaşılması, derhal daha fazla bilgi alınmasını imkansız kılıyordu.” ( 187)

“ Semboller esas ve tali olmak üzere ikiye bölünüyordu; birincisi bilginin ayrı ayrı dallarının prensiplerini içeriyordu; ikincisi ise fenomenlerin Birlik’le ( Vahdet’le ) ilişkili esas mahiyetini ifade ediyordu.”

“ Birçok sembolün içeriğinin bir özetini veren formüller arasında bir tanesi vardı ki, bunun özel bir önemi vardı: ‘Üç Defa Büyük İdris ( Hermes Trismejistus veya Tot)’in ‘Zümrüt Tabletleri’ndeki’, ‘Aşağısı yukarıya benzer’ formülü.” ( 188) “ Bu formül, evrendeki bütün yasaların, atomun içinde veya belirli yasalara göre gerçekleşen diğer her hangi bir fenomen içinde bulunabileceğini ifade ediyordu. Aynı anlam, mikrokozmos-insan ve makrokozos-evren kıyaslarında mevcuttu. Triadlar ve oktavlar temel yasaları, her şeyi derinlemesine işlerler ve ikisi de aynı zamanda hem alemin içinde hem de insanın içinde incelenmelidir. Fakat kendi dışındaki fenomenler alemine göre insan, daha yakın ve daha kolay ulaşılır bir çalışma ve bilgi objesidir. Bu bakımdan evren bilgisini almaya uğraşırken, insan önce kendisi üzerinde çalışarak ve temel yasaların kendi içinde işleyişini fark ederek işe başlamalıdır.”

“ Bu bakış noktasından bir diğer formül Kendini Bil formülü, özellikle çok derin bir anlam taşır ve gerçeğin bilgisine götüren formüllerden biridir. Alemin incelenmesi ve insanın incelenmesi birbirlerine yardım ederler. Alemi ve onun yasalarını inceleyen bir insan, kendisini inceler; kendisini inceleyen bir insan, alem inceler. Bu anlamda olmak üzere her sembol bize kendimiz hakkında bir şeyler öğretir.”

“ Sembollerin anlaşılmasına aşağıdaki şekilde yaklaşılabilir: Bir insan fenomenler alemini incelerken, öncelikle, her şeyde iki prensibin tezahürünü görür. Bunlar birbirlerine karşı koyarlar, öyle ki müştereken veya birbirlerine zıt olarak şu veya bu neticeyi verirler, yani kendilerini yaratan prensiplerin öze ait tabiatını yansıtırlar. Büyük düalite ve trinite yasalarının bu tezahürünü, insan aynı anda hem kozmosta hem de kendinde görebilir. Fakat insan, kozmosa ilişkin olarak sadece bir seyircidir ve dahası kendisine bir yönde hareket ediyormuş gibi görünen oysa muhtelif yönlerde hareket eden fenomenleri sadece yüzeysel olarak görür. Fakat insanın, kendisine ilişkin olarak düalite ve trinite yasalarını anlayışı, kendisini pratik bir form içerisinde ifade edebilir, yani bu yasaları kendi benliğinde anlayarak, tabir caizse, düalite ve trinite yasalarının tezahürünü, kendini bilme yolunda kendisiyle olan sürekli mücadele çizgisiyle sınırlayabilir. Bu şekilde, o insan, irade çizgisini, önce zaman çemberine ve daha sora sonsuzluk çemberine dahil edecektir. Bunun başarılması, onda, Süleyman’ın Mührü adıyla bilinen büyük sembolü yaratacaktır.”

“ Kendi bünyesinde semboller hakkında bir anlayışa ulaşmamış bir insana, sembollerin anlamının iletilmesi imkansızdır. Sanki çelişki varmış gibi gözükür, ama sembolün anlamı ve özünün açınımı sadece bu sembolün neler içerdiğini zaten bilen ve anlayabilecek bir kimseye verilebilir. Daha sonra, bir sembol o kimsenin kendi bilgisinin bir sentezi haline gelir ve onu inşa eden kişiye nasıl hizmet etmişe, ona da kendi bilgisinin ifade edilmesinde ve nakledilmesinde hizmet eder.”
“ Daha basit semboller:

http://www.dunyaana.com/images/mumi%2032.jpg
                                           Şekil: 32

veya onları ifade eden 2, 3, 4, 5, 6 sayıları, insanın içsel gelişimi ile ilgili kesin bir anlama sahiptirler; bunlar insanın iç benliğinin mükemmelleşmesi ve varlığın büyümesi yolundaki farklı kademeleri gösterirler.”

“ İnsan, normal halde kendisine doğal gelen bir düalite olarak ele alınır. Bu durumda o, tamamen ikilemler ve ‘zıt çiftler’ ihtiva eder. İnsanın bütün duyumları, izlenimleri, hisleri, düşünceleri; müspet ve menfi, faydalı ve zararlı, gerekli ve gereksiz, iyi ve kötü, hoş ve nahoş şeklinde ikiye bölünmüştür. Merkezlerin çalışması, bu bölme işareti altında sürer. Düşünceler duygulara karşı koyar. Hareket impulsları içgüdüsel arzuların sakinleşmesini engeller. Bütün algılamalar, bütün tepkiler, bütün insan yaşamı bu düalite içerisinde sürer. Az da olsa kendisini müşahede eden herhangi bir insan, kendisindeki bu düaliteyi görebilir.”

“ Fakat bu düalitenin değiştiği görülecektir; bugün galip olan yarın mağluptur; bugün bize yol gösteren, yarın ikinci ya da daha alt sıraya düşer. Her şey aynı derecede mekanik ve aynı derecede irade dışı olup, herhangi bir amaca götürmekten uzaktır. Kişinin düaliteyi anlaması, mekanikliğin farkına varmasıyla, mekanik olanla şuurlu olan arasındaki ayrımın farkına varmasıyla başlar. Bu anlayışın ortaya çıkması için insanın içinde bulunduğu kendini aldatma durumunun yıkılması gerekir. Kendini kandıran kişi, en mekanik hareketlerinin bile iradeli ve şuurlu olduğunu, kendisinin tek ve bütün olduğunu zanneder.”

“ Kendisini kandırmayı bir kenara bırakan insan ise, kendi benliğinde mekanik olanı ve şuurlu olanı görmeye başlar. Bu noktada, yaşam içerisinde şuurluluğun tahakkuk etmesi ve mekanikliğin şuura itaat etmesi için bir mücadele başlar. Bu amaçla insan, düalite yasalarına göre ilerleyen mekanik sürece karşı, şuurlu motivlerin sonucu olarak, öncelikle kesin bir tavır almaya gayret eder. Sabit bir üçüncü prensibin yaratılması, insan için, düalitenin triniteye dönüşümüdür.”

“ Bu tavrın güçlenmesi ve daha önce kazaen etkisiz kılan ( nötralize eden) ‘şoklar’ olarak faaliyet göstererek kazai neticeler veren bütün olaylara sürekli ve kesin bir biçimde uygulanması, zaman içinde sabit bir çizgi halinde neticeler verir ve bu, trinitenin ( üçlemenin) dörtlemeye dönüşümüdür. Bundan sonraki kademe, dörtlemenin beşlemeye dönüşmesidir. Pentagramın ( beş köşeli yıldızın) kurulmasının, insana ilişkin olarak bile, bir değil birçok farklı anlamları vardır. Öncelikle bu anlamlar içinde, merkezlerin çalışmasıyla ilgili olanı öğrenilir.”

“ İnsan makinesinin gelişmesi ve varlığın zenginleşmesi, bu makinenin yeni ve alışılmadık bir biçimde fonksiyon görmesiyle başlar. Bir insanda beş merkezin bulunduğunu biliyoruz: Düşünce, duygu, hareket, içgüdü ve seks. Bu merkezlerden herhangi birinin diğerlerinin zararına olarak gelişip üstün duruma geçmesi, daha fazla gelişemeyen, tamamen tek yönlü bir insan tipi meydana getirir. Fakat insan kendisindeki beş merkezin birbirleriyle uyumlu bir şekilde çalışmasını sağlarsa, bu takdirde ‘pentagramı kendi içinde kilitler’ ve fiziki olarak mükemmel, tamamlanmış bir insan tipi olur. Beş merkezin tam ve uygun fonksiyon görmesi, onları, eksik prensibi ortaya koyan yüksek merkezlerle birlik içerisine sokar ve insanın objektif şuur ve objektif bilgiyle doğrudan ve sürekli bağlantı içinde olmasını sağlar.”

“ Ve işte o zaman insan, altı köşeli yıldız olur, yani kendi içinde bağımsız ve tam olan bir hayat çemberine kilitlenerek, yabancı tesirlerden veya kazai şoklardan soyutlanmış olur: Süleyman’ın Mührünü kendi benliğinde somutlaştırır.”
“ Şimdiki halde, 2, 3, 4, 5 ve 6 şeklindeki sembol serileri bir sürece uygulanmak üzere yorumlanmıştır. Ama, bu yorum bile eksiktir, zira bir sembol asla tam olarak açıklanamaz. O sadece yaşanabilir. Aynı şekilde, örneğin, kişinin kendini bilmesi de yaşanmalıdır.”

“ İnsanın uyumlu gelişmesiyle ilgili olan bu aynı süreç, oktavlar yasası bakımından incelenebilir. Oktavlar yasası başka bir semboller sistemi ortaya koyar. Oktavlar yasası bakımından tamamlanan her süreç, do notasının birbiri ardından gelen tonlardan geçerek bir sonraki oktavın do’suna bir geçiştir. Oktavın yedi temel tonu, yedi yasasını ifade eder. Bir sonraki oktavın do’sunun buna ilavesi, yani sürecin tamamlanması, sekizinci adımı verir. İki ‘enterval’ ve ‘ilave şoklarla’ beraber yedi temel ton, dokuz adımımız olur. Bu sonuncusu, yani onuncu adım, sürmekte olan oktavın sonu ve aynı zamanda bir sonraki devrin başlangıcıdır. Bu şekilde, oktavlar yasası ve bu yasanın ifade ettiği gelişim süreci, 1’den 10’a kadar olan sayıları ihtiva eder. Bu noktada neden sayılar sembolizmi dendiği anlaşılır. Sayılar sembolizmi, oktavlar yasası olmadan veya oktavların ondalık sistemle nasıl ifade edildiği hakkında tam bir kavrayış olmadan anlaşılamaz.”

“ Batı’daki okült sistemlerde, ‘teozofik ilave’ olarak bilinen bir metot vardır. Bu metoda göre sayılar, o sayıyı meydana getiren iki veya daha fazla rakamın toplanmasıyla tanımlanırlar. Sayılar sembolizmini anlamayan kimselerce, sayıların bu şekilde sentez edilmesi, mutlak surette keyfi ve bir sonuca ulaştırmaz gibi gözükür.  Fakat var olan her şeydeki birliği anlayan ve bu birliği anahtarına sahip olan bir kişiye göre, teozofik ilave yönteminin çok derin bir anlamı vardır, zira o tüm çeşitliliği, 1’den 10’a kadar olan sayılarla ifade edilen ve bu çeşitliliği yöneten temel yasalara ayrıştırır.”

“ Daha önce bahsedildiği gibi, sembolojideki sayılar, kesin geometrik şekillerle ilişkilidirler ve karşılıklı olarak birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Ayrıca Kabala’da harf sembolojisi ve harf sembolizminin kombinasyonu kelime sembolojisi kullanılır. Sayı, geometrik şekil, kelime ve harflerle ilgili bu dört sembolizm metodunun bir araya getirilmesi, karmaşık ama daha mükemmel bir metot verir.”

“ O zaman ortaya, ayrıca bir majik semboloji, bir alşimi sembolojisi ve bir astroloji sembolojisi ve de bunları bir bütün halinde birleştiren Tarot semboller sistemi çıkar.”

“ Bu sistemlerin her biri birlik fikrinin nakledilmesinde bir araç olarak hizmet görebilir. Fakat tamamen iyi niyetli olmalarına rağmen, yetersiz ve cahil ellerde, aynı sembol bir ‘hayal aracı’ haline gelebilir. Bu nedenle bir sembol asla en son ve kesin anlamıyla ele alınamaz ve alınmamalıdır. Sonsuz çeşitliliğin birliği yasalarını ifade eden bir sembol, kendisinin incelenebileceği sonsuz sayıda bakış açısına sahiptir ve bu durum, farklı bakış noktalarından aynı anda görülebilecek kabiliyette olan bir insanın ona yaklaşmasını gerektirir. Mutat lisanın kelimelerine dökülen semboller katılaşırlar, donuklaşırlar ve konunun hiç olmazsa mantıksal bir açıklamasına bile izin vermeden, anlamı dar bir dogmatik çerçeve içerisinde sınırlayarak kolayca ‘kendilerinin zıtları’ haline gelirler. Bunun sebebi, sembollerin literal anlaşılması ve bir sembole bir tek anlam verilmesidir. Gerçek, yeniden bir yalan perdesiyle örtülmüştür ve bu gerçeğin keşfedilmesi, sembolün ihtiva ettiği bilginin kaybolmasından doğan eksiklik yüzünden, büyük çaba gerektirir. İyi bilinmelidir ki, asılsız hayaller; literal ve tek bir anlamda ele alınan dinsel, alşimik ve özellikle majik sembollerden kaynaklanır.”

“ Aynı zamanda, sembollerin doğru bir şekilde anlaşılması tartışma yolunu açmaz. Bu anlayış bilgiyi derinleştirir ve teorik seviyede kalamaz, zira elde edilen doğru anlayış gerçek neticelere doğru, bilgi ve varlığın birliğine doğru, yani Yüce Fiil’e ( Great Doing) doğru olan çabaları yoğunlaştırır. Saf bilgi nakledilemez, ancak sembollerle ifade edilerek adeta bir peçe ile örtülür. Bununla beraber arzu eden ve nasıl bakılacağını bilen kimse için bu peçe saydamlaşır.”

“ Ve bu anlamda olmak üzere, herkes tarafından anlaşılmasa da, konuşma sembolizminden söz etmek mümkündür. Söylenen şeyin iç manasının anlaşılması, belli bir gelişme seviyesinde ve dinleyicinin buna uygun çabaları ve hali eşlik ettiği zaman mümkündür. Fakat kendisi için yeni şeyler işittiğinde, onları anlamak için çaba harcayacağı yerde, insan, doğru olduğunu sandığı ve kaide olarak söylenen şeyle hiç bir alakası olmayan bir fikri müdafaa ederek, onlar üzerinde münakaşaya başlar veya onları çürütmeye kalkar. Bu tutumu sebebiyle o kişi yeni bir şey kazanmadaki tüm şansını kaybeder. Sembolik hale gelen bir konuşmayı anlayabilmek için, önceden öğrenmiş olmak ve nasıl dinleneceğini bilmek esastır. Objektif bilgiyle, çeşitliliğin ve tekliğin birliği ile ilgili bir konuşmayı, kelime manalarıyla anlama çabaları daha işin başında başarısızlığa mahkumdur ve insanı daha fazla vesveseye düşürür.”

“ Bu nokta üzerinde durmak gerekir, zira çağdaş eğitimin dayandığı ilmin tümüyle mantıktan kaynaklandığı nazariyesi, insanlara, duydukları her şey karşısında mantıklı tarifler ve mantıklı sebepler aramak gibi bir eğilim ve istidat aşılamaktadır. Ve insanlar, tabiatı gereği anlam olarak doğruluğu ve tamlığı ifade etmeyen bu sahalardaki sözüm ona doğruluk ve tamlık uğruna farkına varmadan kendi ayaklarına zincir vurmaktadırlar.”

“ Düşünce sistemimizdeki bu eğilim sebebiyle, bir şeyin öze ait yapısı hakkında bir anlayış kazanmadan önce, o insana ayrıntıları ihtiva eden tam bilginin nakledilmesinin, onun bu öze ait yapıyı anlamasını güçleştirdiği sık sık görülür. Bu, doğru bilgi yolunda tam açıklamaların bulunmadığı anlamına gelmez, tam tersine, bu sadece orada mevcuttur. Ne var ki, gerçek bilgi yolundaki tam izahlar ile bizim genellikle onların ne olduğu hakkındaki düşüncemiz arasında çok büyük farklar vardır. Herhangi bir insan, tüm ayrıntıların tam bilgisinin rehberliği altında kendini bilme yolunda ilerleyebileceğini zannediyorsa ve kendi çalışmasından edindiği ipuçlarını hazmetmesi için kendisine başlangıçta zorluk çıkarılmadan böylesi bir bilgiye sahip olacağını umuyorsa, bu durumda o kimse, her şeyden önce gerekli çabayı göstermeden bilgiye ulaşamayacağını ve sadece kendisinin, kendi çabalarının sayesinde aradığı şeye erişebileceğini anlamalıdır. Şimdiye kadar sahip olmadığı şeyi başkası ona veremez; kendisinin yapması gereken şeyi başkası onun yerine yapamaz. Başka birinin onun için yapabileceği şey, ancak ona çalışması için hız vermektir. Bu bakış açısından uygun şekilde kavranan sembolizm, itici bir güç rolünü oynar.”

“ Daha önce oktavlar kanunundan, yani hangi skalada yer alırsa alsın her sürecin, tümüyle kendi tedrici gelişimi içerisinde yedi ton skalasının inşa kanunu tarafından belirlendiği gerçeğinden söz etmiştik. Bununla ilişki olarak her notanın, her tonun başka bir skalada alındığı takdirde, yine tam bir oktav olduğuna işaret edilmişti. Faaliyet halindeki bir sürecin enerji yoğunluğuyla doldurulamayan ve bir harici ‘şoku’, tabir caizse bir harici yardımı gerektiren mi ve fa ile si ve do arasındaki ‘aralıklar’, bir süreci diğer süreçlere bağlar. Bunun ardından oktavlar kanununun evrendeki bütün süreçleri birbirine bağladığı gelir. Geçiş skalasını ve oktav kurma yasalarını bilen kişiye; her şeyi ve her fenomeni kendi öz yapılarıyla tam olarak idrak etmek ve onunla bağlantılı fenomen ve nesneler arasındaki tüm ilişkilere vakıf olmak kapısı açılır.”

“ Oktavın yapı kanunu ile alakalı tüm bilgiyi bir bütün halinde birleştiren belli bir sembol vardır. Bu sembol, dokuz parçaya bölünmüş bir çember ve çevredeki dokuz noktayı belli bir düzene göre irtibatlayan çizgilerden oluşmuş bir şekildir.”

“ Sembolü incelemeye geçmeden önce, bu sembolden yararlanan öğretinin bazı yönlerini ve ayrıca bilginin nakledilmesinde sembolik metotlardan yararlanan diğer sistemlerle olan alakasını anlamak gerekir.”

“ Bu öğretilerdeki karşılıklı ilişkiyi anlamak için daima hatırlanması gereken husus, yolların Birlik ( Vahdet) idrakine doğru yaklaşmalarının, çemberin yarı çaplarının merkeze doğru olan hareketine benzediğidir; yani, merkeze ne kadar yaklaşırlarsa, biri diğerine o kadar yaklaşır.”


Enegram

“ Tamamlanan her bütün, he kozmos, her organizma, her bitki bir enegramdır.” dedi. “ Fakat bu enegamların hepsi bir iç üçgene sahip değildir. Belli bir organizmada iç üçgen, ‘hidrojenler’ skalasına göre, yüksek unsurların mevcudiyetini ifade eder. İç üçgen, örneğin haşhaş, afyon çiçeği, şerbetçi otu, çay, kahve, tütün gibi bitkiler ve insan hayatında belli bir rol oynayan diğer birçok bitkiler vasıtasıyla kazanılır. Bu bitkilerin incelenmesi, enegramla ilgili olarak bize çok şeyi açıklayabilir.”

“ Genel olarak söylemek gerekirse, enegramın evrensel bir sembol olduğu anlaşılmalıdır. Tüm bilgi enegrama dahil edilebilir ve enegram yardımıyla yorumlanabilir. Ve bununla bağlantılı olarak, insan, sadece enegrama yerleştirebileceği şeyleri gerçekten bilir, yani anlar. Enegrama yerleştiremediğini anlamaz. Onu kullanmaya muktedir olan insan için, enegram, kitapları ve kütüphaneleri tümüyle gereksiz kılar. Her şey enegrama dahil edilebilir ve okunabilir. Bir insan çölde yalnız başına kalabilir ve kumda enegramı izleyebilir, böylelikle orada evrenin ebedi yasalarını okur. Daha önce bilmediği yeni şeyleri her zaman öğrenebilir.”

“ Farklı okullardan iki kişinin karşılaştığını farz edelim. Bu kişiler enegramı çizerler ve onun yardımıyla hangisinin daha çok bildiğini ve buna bağlı olarak hangisinin hangi makamda olduğunu, yani hangisinin daha büyük, hangisinin mürşit ve hangisinin mürit olduğunu tayin edebilirler. Enegram, evren lisanının temel hiyeroglifidir ve bu lisan, farklı insan seviyeleri kadar çok anlam taşır.”

“ Enegram ebedi harekettir. Bu ebedi hareketi insan, en eski çağlardan beri aramaktadır ve asla bulamamıştır. İnsanın ebedi hareketi neden bulamadığı çok açıktır: Kendi içlerinde olan şeyi dışarıda aramışlar ve ebedi hareketi bir makine inşa eder gibi kurmaya çalışmışlardır, halbuki gerçek ebedi hareket başka bir ebedi hareketin bir parçasıdır ve ondan ayrı olarak yaratılamaz. Enegram,  ebedi hareketin bir şemasıdır, yani bir sonsuz hareket makinesidir. Fakat şüphesiz, bu diyagramın nasıl okunacağını bilmek gereklidir. Bu sembolün anlaşılması ve kullanılabilmesi, insana müthiş bir güç verir. Enegram ebedi harekettir ve aynı zamanda simyacıların felsefe taşıdır.”

“ Enegram bilgisi çok uzun süre sır olarak muhafaza edilmiştir ve tabir caizse şimdi herkese açık durumda ise, bu, bilen kimseden talimat almadan kimsenin onu kullanamayacağı natamam ve teorik bir formda bulunmasındandır.”

“ Enegramı anlayabilmek için, onun hareket içinde olduğu, hareket etmekte olduğu düşünülmelidir. Hareketsiz bir enegram, ölü bir semboldür; yaşayan sembol hareketlidir.” Evrensel bir sembol olarak enegramın anlamı hakkındaki konuşmalarla ilişkili olarak G., evrensel bir “ felsefi” lisanın mevcudiyetinden söz etti.

“ İnsanlar uzun bir süre evrensel bir lisan keşfetmeye çalışmışlardır.” dedi. “ Ve bu sefer, diğer birçokları gibi, uzun bir süre önce bulunmuş bir şeyi düşünmeye ve keşfetmeye gayret ediyorlar. Daha önce de söylediğim gibi bir değil, üç tane evrensel lisan, daha doğrusu üç derecede evrensel lisan mevcuttur. Bu lisanın birinci derecesi, mutat lisanın güçsüz kaldığı şeylerle ilişkili olarak, insanların düşüncelerini ifade etmesini ve diğerlerinin düşüncelerini anlamasını mümkün kılar.”

“ Burada teorisi anlatılmakta olan öğreti ise, tamamen kendi gücüyle ayaktadır ve diğer çizgilerden bağımsız olup zamanımıza kadar hiç bilinmiyordu. Bu öğreti de diğer çizgiler gibi sembolik metottan yararlanır ve bunun ana sembollerden biri, daha önce sözü edilen şekil, yani dokuz parçaya bölünmüş çemberdir.”

“ Bu sembol aşağıdaki şekli alır:

 

 http://www.dunyaana.com/images/mumi%2033.jpg

                       Şekil: 33

“ Çember dokuz eşit parçaya bölünmüştür. Çemberi bölen noktaların en üsttekinden geçen çapa göre simetrik olan bir şekil vasıtasıyla altı nokta birbirine bağlanmıştır. Ayrıca, çemberi bölen noktaların en üstte olanı, asıl şekle dahil olmayan bölümlerin noktalarıyla birleştirilerek meydana gelen eşkenar üçgenin tepe noktasıdır.”

“ Dokuz parçaya bölünen ve bunların çizgilerle irtibatlandığı çember şeklindeki sembol, yedi kanunu ile iç içe geçmiş üç kanununu ifade eder.”

“ Oktav, yedi tona sahiptir ve sekizincisi, birincisinin bir tekrarıdır. ‘Entervalleri’ dolduran, yani mi-fa ile si-do arasını dolduran ‘ilave şoklarla’ beraber dokuz eleman vardır.”

“ Oktavlar yasasını tam olarak ifade eden bu sembolün tam yapısı, gösterilen yapıdan çok daha karmaşıktır. Fakat bu yapı dahi, bir oktavın iç yasalarını gösterir ve kendi içinde incelenen bir nesnenin öze ait tabiatını tanımak üzere bir metot verir.”

“ İncelenmekte olan bir nesne veya fenomenin yalıtılmış mevcudiyeti, ebediyen dönen ve kesilmeden akan bir sürecin teşkil ettiği kapalı bir çemberdir. Çember bu süreci sembolize eder. Çember üzerindeki ayrı ayrı noktalar sürecin adımlarını sembolize eder. Sembol, tüm olarak do’dur, yani muntazam ve tam bir mevcudiyettir. O, bir çemberdir; tamamlanmış bir çember. Ondalık sistemimizin sıfırıdır; kendi yazılışı ile kapalı bir çemberi ifade eder. Kendi içinde kendi mevcudiyeti için gerekli her şeyi ifade eder. O, etrafından yalıtılmıştır. Süreç içerisindeki kademeler silsilesi, 1’den 9’a kadar olan sayılar silsilesi ile bağlantılı olmalıdır. Si-do arasındaki ‘entervali’ dolduran dokuzuncu adımın mevcudiyeti, devreyi tamamlar, yani çemberi kapatır, bu noktada bir yenisi başlar. Üçgenin tepesi kendi tabanındaki düaliteyi kapatır. Böylece, aynen üçgenin tepe noktasının taban çizgisi içinde kendisini sonsuz şekilde çoğalttığı gibi, çok çeşitli üçgenlerin içinde kendisinin çok çeşitli formlar halindeki tezahürünü mümkün kılar. Bu yüzden her devrin başlangıcı ve tamamlanması üçgenin tepe noktasında olur. Burası, başlangıç ve sonun birleştiği, çemberin kapandığı, sonsuz bir şekilde akmakta olan çevrim içinde oktavdaki iki do’nun sesini veren noktadır. Ancak dokuzuncu adım çevrimi kapatır ve tekrar bir yenisi başlar. Bu yüzden üçgenin do’ya tekabül eden en üst noktasında 9 rakamı bulunur ve geri kalan noktalara da 1’den 8’e kadar olan rakamlar dağıtılır.”

“ Çemberin iç tarafındaki karmaşık şeklin incelenmesine geçerek onun inşa kanunlarını anlamamız gerekir.

http://www.dunyaana.com/images/mumi%2034.jpg
                        Şekil: 34

Birlik kanunları her fenomene yansır. Ondalık sistem, aynı kanunlara dayanarak kurulmuştur. İçerisinde bir tam oktavı ihtiva eden bir noktayı bir birim olarak ele alırsak, bu oktavın yedi notasına ulaşmak için bu birimi eşit olmayan yedi parçaya bölmemiz gerekir. Ama grafik gösterilişte parçaların eşitsizliği hesaba katılmaz. Ve diyagramın kurulması için önce yedide birlik parça, sonra yedide ikilik daha sonra yedide üçlük, yedide dörtlük, yedide beşlik, yedide altılık ve yedide yedilik parça

alınır. Bu parçaları ondalık sistemde hesaplarsak, şu neticeleri elde ederiz:

1/7 – 0,142857…
2/7 – 0,285714…
3/7 – 0,428571…
4/7 – 0,571428…
5/7 – 0,714285…
6/7 – 0,857142…
7/7 – 0,999999…

“ Elde edilen periyodik desimal serileri inceleyecek olursak, sonuncusu dışında bütün periyotların kesin bir sıralama ile ilerleyen ve tümüyle aynı altı rakamdan meydana geldiğini görürüz. Böylece periyodun birinci rakamı bilinirse, tüm periyodu tamamen yeniden kurmak mümkün olur.”

“ Şimdi 1’den 9’a kadar olan rakamları çember üzerine yerleştirirsek ve periyottaki rakamları periyot içindeki sıraya göre birinci rakamdan başlayarak düz çizgilerle birleştirirsek, çemberin içinde bulunan şekli elde ederiz. 3, 6 ve 9 sayıları içinde bulunmamaktadır. Bunlar, ayrı bir üçgen oluştururlar; sembolün serbest trinitesini oluştururlar.”

“ ‘Teozofik ilaveyi’ kullanıp periyottaki sayıların toplamını alacak olursak, dokuz’u, yani tüm bir oktavı elde ederiz. Ayrı ayrı her bir nota, birincide olduğu gibi aynı kanunlara tabi olarak, tam bir oktav ihtiva edecektir. Notaların konumları periyodun rakamlarına tekabül eder ve bir oktav çizilirse, şekil-35 elde edilir.”

“ Çember üzerindeki, periyotta bulunmayan üç noktayı bir bütün halinde birleştiren 9-3-6 üçgeni, yedi kanunu ve üç kanununu birbirine bağlar. 3-6-9 rakamları periyotta bulunmamaktadır; bunlardan ikisi olan 3 ve 6, oktavlardaki iki ‘entervale’ tekabül eder; üçüncüsü ise, tabir caizse, fazlalıktır ve aynı zamanda periyoda girmeyen temel notanın yerine geçer. Ayrıca, kendisine benzer bir

 http://www.dunyaana.com/images/mumi%2035.jpg

                        Şekil: 35

fenomenle karşılıklı ( resiprok) olarak faaliyet gösterebilen herhangi bir fenomen, mütekabil bir oktav içerisinde do sesini verir. Bundan dolayı do, kendi çevriminden zuhur edebilir ve başka bir çevrimle muntazam bir korelasyona ( karşılıklı ilişkiye) girebilir. Yani, başka bir çevrim içerisinde, oktavdaki ‘aralıkları’ dolduran ‘şoklar’ tarafından oynanan rolü oynayabilir. Bundan dolayı, burada ayrıca, bu imkana sahip olan do, 3-6-9 üçgeni vasıtasıyla, oktavdaki dış kaynaklı şokların vuku bulduğu, oktav dışında mevcut olanlarla bağlantı kurmak için oktava nüfuz edebilen bu yerlerle irtibatlanır. Üç kanunu, tabir caizse, yedi kanununun ilerisine geçer, üçgen periyoda nüfuz eder ve bir arada bu iki şekil oktavın ve oktavdaki notaların iç yapısını verir.”

“ Bu noktada yaptığımız muhakemeye göre şöyle bir sorunun sorulması gayet yerinde olur: Niçin 3 rakamıyla gösterilen ‘aralıklardan’ biri, mi ve fa notaları arasında doğru yerde olduğu halde, diğeri, 6 rakamı ile gösterileni, doğru yeri olan si ve do arasında bulunması gerektiği halde sol ve la notaları arasındadır?”

“ Eğer ikinci ‘aralığın’ (6) kendi yerinde göründüğünü şartlar müşahede edilseydi, aşağıdaki çemberi elde edecektik:

http://www.dunyaana.com/images/mumi%2036.jpg

                         Şekil: 36

“ Ve kapalı çemberin dokuz öğesi beraberce aşağıdaki şekilde görüldüğü gibi simetrik olarak gruplanabilirdi:

http://www.dunyaana.com/images/mumi%2037.jpg 

                                           Şekil: 37


“ Bizim elde ettiğimiz dağılım ise şöyledir:

http://www.dunyaana.com/images/mumi%2038.jpg

                      Şekil: 38

   
“ Ve ancak aşağıdaki gruplamayı verebilir:

 http://www.dunyaana.com/images/mumi%2039.jpg

                                       Şekil: 39


Yani, bir durumda x, mi ve fa arasında; diğer durumda ise gerekli olmadığı halde sol ve la arasındadır.”

“ Aralığın görünüşte yanlış yere yerleştirilmesi, sembolü okuyabilen kimselere si’den do’ya geçiş için ne tür bir ‘şok’ gerektiğini gösterir.”

“ Bunu anlamak için, insanda ve evrende ilerleyen süreç içindeki ‘şokların’ rolü hakkında söylenenleri toparlamak gerekir.”

“ Oktavlar kanununun kozmosa uygulanmasını incelediğimiz sırada, ‘Güneş-Dünya’ adımı aşağıdaki şekilde gösterilmişti:

 http://www.dunyaana.com/images/mumi%2040.jpg

       Şekil: 40

Radyasyonun üç oktavıyla ilgili olarak, do’dan si’ye geçişteki entervalin doldurulmasının Güneş’in organizması içinde vuku bulduğuna işaret edilmişti. Kozmik oktavda, do-si ‘aralığına’ ilişkin olarak geçişin Mutlak’ın iradesi ile sağlandığına değinilmişti. Kozmik oktavdaki fa-mi geçişi, özel bir makinenin yardımıyla mekanik olarak başarılır. Bu makine fa’ya dahil olarak, bir seri iç süreçlerle, kendi üzerinde bulunan sol’ün özelliklerini kazanmasını ve bu arada kendi notasını değiştirmemesini, yani tabir caizse, bir sonraki nota olan mi’ye bağımsızca geçmesi için fa’da iç enerji birikmesini sağlar ve fa’nın geçişini mümkün kılar.”

“ Tamamlanan bütün süreçlerde tamamen aynı ilişki tekrar edilir. İnsan organizmasındaki hazım süreci ve organizmaya alınan maddelerin dönüştürülmesi incelenirse, bu süreçlerde tamamen aynı ‘aralıkları’ ve ‘şokları’ görürüz.”

“ Daha önce işaret ettiğimiz gibi, insan üç çeşit yiyecekle beslenir. Bunların her biri yeni bir oktavın başlangıcını teşkil ederler. İkinci oktav, yani hava oktavı, birincisiyle, yani yiyecek ve içecek oktavıyla birleşir. Bu birleşme, birinci oktavın gelişmesinin durduğu mi notasında olur. Ve üçüncü oktav, ikinci oktavın gelişmesinin durduğu noktada, yani mi notasında ikinci oktavla birleşir.”

“ Fakat anlaşılması gereken husus, birçok kimyasal işlemde olduğu gibi, tamamen doğa tarafından belirlenen sadece belli miktarlardaki maddeler istenilen kalitede karışımlar verirler. Yani, insan organizmasındaki ‘üç çeşit yiyecek’ de belirli oranlarda karıştırılmak zorundadır.”

“ Yiyecek oktavının süreci içindeki son madde, yeni bir do’ya geçişi sağlamak için ‘ilave şoka’ ihtiyaç duyan si maddesidir ( üçüncü skaladaki ‘hidrojen 12’). Fakat bu maddenin imalinde üç oktav iştirakte bulunduğundan bunların etkisi de nihai sonuca yansıtılır ve bu sonucun kalitesinin belirlenmesinde rol alırlar. Kalite ve miktar, organizma tarafından alınan üç çeşit yiyeceğin ayarlanması suretiyle ayarlanabilir. Ancak üç çeşit yiyecek arasında tam ve ahenkli bir intibakın mevcudiyeti ile sürecin farklı bölümlerinin kuvvetlendirilmesi veya zayıflatılması sağlanır ve istenen netice elde edilir.”

“ Fakat şunu hatırlayınız ki, insan ne yaptığını, niçin yaptığını ve bunun nasıl bir netice vereceğini tam olarak bilmediği takdirde, kelime anlamı ile yiyeceği ve solunumu ayarlama konusundaki kişisel girişimler insanı istenen sonuca götüremez.”

“ Dahası, eğer bir kişi, sürecin iki elemanını, yani yiyeceği ve solumayı regüle etmede başarılı olsa bile, gene de yeterli değildir. Çünkü üçüncü katın yiyeceğinin, yani ‘izlenimlerinin’ nasıl ayarlanacağının bilinmesi daha önemlidir.”

“ Bu sebeple süreçleri gerçekten etkilemeyi düşünmeden önce, organizmaya giren maddelerin tam olarak karşılıklı ilişkisinin, muhtemel şokların yapısını ve notaların geçişini yöneten kanunları anlamak gerekir. Bu kanunlar her yerde aynıdır. İnsanı incelerken kozmosu, kozmosu incelerken insanı inceleriz.”

“ ‘Mutlak-Ay’ kozmik oktavı, üç yasasına göre üç alt oktava ayrılır. Bu üç oktav içerisinde evren, insan gibidir; aynı ‘üç kat’, aynı üç Radyasyonun kozmik oktavlarında fa-mi ‘aralığının’ belirdiği yer, diyagramda, tıpkı insan bedenindeki gibi ‘makineleri’ gösterir.”

“ Fa-mi geçiş süreci şematik olarak şöyle gösterilebilir: Kozmik fa, tıplı alt kattaki yiyecek gibi bu makineye girer ve değişimler çevrimine başlar. Bu yüzden başlangıçta makinede do sesini verir. Kozmik oktavın sol maddesi, solumadaki hava gibi orta kata giren madde gibi hizmet görür ve makine içindeki fa notasının mi notasına geçmesine hizmet eder. Makineye giren bu sol de, do sesini verir. Şimdi elde edilmiş olan madde, üst katta, makinenin üst katına giren ve gene do sesini veren kozmik la maddesiyle birleşir.” ( Şekil- 41)

 http://www.dunyaana.com/images/mumi%2041.jpg

         Şekil: 41


“ Müteakip la, sol, fa notaları makineye yiyecek hizmeti görürler. Üç kanununa göre, bunların ardıl düzeni içerisinde la, aktif unsur; sol, etkisiz kılan unsur ve fa da pasif unsur olacaktır. Pasif prensiple reaksiyona giren, yani etkisiz kılan prensibin yardımıyla onunla irtibatlanan aktif prensip, belli bir netice verir. Bu, sembolik olarak şöyle gösterilir:

 http://www.dunyaana.com/images/mumi%2042.jpg 

                          Şekil: 42

“ Bu sembol, la maddesiyle karıştırılan fa maddesinin sol maddesi şeklinde bir netice verdiğini işaret eder. Ve bu süreç oktav içerisinde fa notasının içinde gelişiyormuş gibi ilerlediğinden, fa notası, perdesini değiştirmeden sol notasının özelliklerini kazanır demek mümkündür.”

“ Radyasyondaki oktavlar ve insan organizmasındaki yiyecek oktavları hakkında söylenenlerin tümünün, dokuz parçaya bölünmüş bir çemberi ihtiva eden sembolle doğrudan bir bağlantısı vardır. Mükemmel bir sentezin ifadesi olan bu sembol, kendi içinde kanunların bütün unsurlarını ihtiva eder. Bu sembol yardımıyla bu oktavlarla bağlantılı her şey nakledilir ve bunlar sembolden çıkarılır.”

( 184) Tek bilgi aşağı inerek yayılmıştır. Yani her ne kadar bu fizikte böyle, kimyada böyle, biyolojide böyle vb. ise de, prensiplerini ele aldığınız vakit, çok geniş olan o tabanın, çok dar bir noktaya yaklaştığını görürsünüz. Aynı prensip hepsinde vardır.

( 185) Külli bilgiye bir örnek, her şeyin iki kuvvetten meydana gelmesidir. Yaradılış, biri pozitif, diğeri negatif olmak üzere iki kuvvetten oluşur. Bu iki güç bütün kainatta geçerlidir. Nereye giderseniz gidin, bununla karşılaşırsınız. Tezahürler değişik olabilir, ama hepsinin ana kaynağı aynıdır.

( 186) Tekamül, anlayışla yükselir. Ve anlayış, realiteye uymalıdır; hamhayal olan şey anlayış değildir. Tasavvufta da iki büyük anlayış vardır ve bunlar birbirine zıttır. Bunlardan biri “vahdet-i vücud”cular, diğeri ise “vahdet-i şühud”culardır.

Vahdet-i vücud’cuların temsilcisi Muhhiddin-i Arabi’dir. Ona göre, varlıkta vahdet vardır. Yani, yaratılmış olan her şey tektir ve O da Allah’tır. Bizim ayrı ayrı gördüğümüz her şey, Tanrı’nın bir yansımasından ibarettir. Arabi, varlığın prensibine göre, bütün her şeyin Allah’tan ibaret olduğunu öne sürer. Var olanların birliğini Tanrı’yla birleştirmiştir. Hakiki varlık kimdir? Hiç yok olmayan Allah’tır. O halde bütün her şey Allah’tan ibarettir. Böyle düşünürler.

Vahdet-i şühud’cular temsilcisi ise, İmam-ı Rabbani’dir. Realitede vahdet, birlik vardır, der. Ona göre vahdet-i vücud yoktur, varlıkta birlik olamaz. Allah, Kaadir-i Mutlak’tır, “ Sen O’nunla nasıl birleşirsin?” der. Ona göre şuhud ( şehadetten gelir) birliği vardır, insanın gözünün gördüğü realiteler birdir. Tanrı’nın dışında olan her şeyde bir birlik vardır, fakat o her şey Tanrı’yla bir değildir. Diyor ki: “ Varlığın şahit olduğu, gözle görebildiği veya hasseleriyle tanıyabildiği şeylerde, realitelerde birlik vardır; ama bu, Kaadir-i Mutlak ile bağlı değildir.” Rabbani’nin bu görüşleri, Arabi’nin görüşlerinin tam tersidir. Rabbani’ye göre, Allah ile mahluku arasında, Arabi’nin düşündüğü gibi bir rabıta kesinlikle yoktur. İnsan, O’nu ilim yoluyla anlar; varlık yoluyla bilmesine imkan yoktur. Çünkü insanın yapısında bu yoktur.
( 187) Objektif bir şuurunuz yoksa, elde ettiğiniz bilgi için “ Bu objektif bilgidir.” diyemezsiniz. Objektiflikten yararlanmak istiyorsak, kendimizi her türlü peşin yargıdan uzak tutmamız gerekir. Örneğin, bir şeyi okurken, zihni boşaltıp öyle okumak lazımdır. Objektif bilgi, birlik fikrini getirir.

Birlik fikri, bizim şu andaki aklımızın ermeyeceği bir meseledir. Bizim için sübjektif değerler, yani duygusal hayat geçerli olduğundan, birlik halini kavramamıza imkan yoktur. Sadece akli seviyede, nazari bir anlayışla külli bilgiden söz edebiliriz, ama onu anlamamız mümkün değildir. Üstelik lisanımız, bu bilgiyi aktarmakta yetersizdir. Yani, bilgi alış verişimiz daima eksiktir. Mitlerin, sembollerin ve bazı Batıni formüllerin meydana gelmesinin sebebi budur. İnsanların kavramlar hakkında kendilerine göre anlayışları vardır; insanlar objektif şuura sahip olmayıp, genellikle sübjektif hareket ederler. Oysa objektif bilginin kalıcı olması zarureti vardır. İşte bu yüzden sembolizm ortaya çıkmıştır.

( 188) Yukarıda ne çizilmiş ise, aşağıda o tahakkuk ediyor. Yani Yukarısı, mükemmelen kendi iradesini aşağıya uyguluyor. “ Teslim olan”ı en iyi şekilde götürüyor. Bazı özel durumlu olanlar var ki, onlar içinde bulunduğumuz sistemin mekanikliğinin dışına çıkabiliyorlar. Yani determinizm dışına çıkarak, endeterministik bir şekilde, sebep ve sonucun daima aynı olmadığını, başka sonuçların da olabileceğini, onlar kendi nefislerinde yaşayabiliyorlar. Bunun için kendini gerçekten bilmek gerekir.