Diller
“ Yaşam içerisinde, bilgi çizgisi ile varlık çizgisinin birbirlerinden ayrılmalarının ve bu ayrılmanın kısmen sebebi kısmen de sonucu olan anlama eksikliğinin nedenini, insanların konuştuğu dilde aramak gerekir. Bu dil, yanlış kavramlar, yanlış sınıflandırmalar ve yanlış çağrışımlarla doludur. Ve başlıca mesele şudur ki, mutat düşüncenin özüne ait özelliklerden, yani müphem ve kusurlu oluşundan ötürü, konuşmanın tasarrufunda bulunan materyale ve o anda faaliyet gösteren çağrışımlar bileşimine göre, her kelimenin binlerce farklı anlamı olabilir. İnsanlar, dillerinin ne derece öznel olduğunun yani aynı kelimeleri kullanırken her birinin ne kadar farklı şeyler söylediğinin farkında değillerdir. Başkalarının dillerini ya müphem şekilde anlarken ya da hiç anlamazken ve herkesin, kendisince bilinmeyen bir dil konuştuğundan habersizken, her birinin kendi dilinde konuştuğunu kavramaktan uzaktırlar. İnsanların aynı dili konuştuklarına, birbirlerini anladıklarına dair sağlam kanaat veya inançları vardır.”
“ Aslında, bu kanaatin hiç bir temeli yoktur. Konuşulan dil, sadece pratik yaşama uygundur. İnsanlar, birbirlerine pratik özelliğe sahip enformasyon naklederler, ama biraz daha karmaşık bir alana geçtiklerinde derhal çıkmaza girerler ve bilincinde olmamakla beraber birbirlerini anlamakta aciz kalırlar. Her zaman değilse bile sık sık birbirlerini anladıklarını veya her halde gayret gösterince ya da arzu edince anlayabileceklerini sanırlar; okudukları kitapların yazarlarını hem kendilerinin hem de başkalarının anladığını tahayyül ederler. Bu da insanların kendileri için, yaşadıkları ortam içerisinde, yarattıkları hayallerden biridir. Aslında hiç kimse bir diğerini anlamamaktadır. İki insan, derin bir inançla aynı şeyi söyleyebilir ama bu şeyi farklı isimlerle anar veya tamamen aynı şekilde düşündüğünden kuşku etmeksizin hiç durmaksızın tartışır. Veya tam tersine, yine iki insan, aynı kelimeleri söyleyebilir ve anlaştığını, birbirini anladığını sanır ama gerçekte tamamen farklı şeyler söylemekte ve birbirini hiç anlamamaktadırlar.”
“ Konuşmalarda kullanılan en basit kelimeleri ele alır, bu kelimelere yüklenen anlamları tahlil edersek, her insanın, hayatın her anında, her bir kelimeye diğer bir insanın yükleyemeyeceği ve yüklendiğinden şüphe edemeyeceği özel bir anlam yüklediğini derhal anlarız.”
“ ‘İnsan’ kelimesini ele alalım ve bu kelimenin sık sık duyulduğu, bir grup arasında geçen bir konuşmayı gözümüzde canlandıralım. Hiç abartmadan, bu konuşmaya kaç kişi katılıyorsa ‘insan’ kelimesinin de o kadar anlamı olacağı ve bu anlamların hiç bir ortak yanı olmayacağı söylenebilir.”
“ ‘İnsan’ kelimesini telaffuz etmekle herkes, ister istemez, genelde başvurmaya alıştığı insan ile ilgili görüş noktasını bu kelime ile birleştirecek veya şu ya da bu nedenle, o an için başvurduğu bir bakış açısını bu kelimeye bağlayacaktır. Orada bulunan birisi o anda farklı cinsler arasındaki ilişki konusu ile meşgul olabilir. Bu durumda, ‘insan’ kelimesi, onun için genel bir anlam taşımayacak, bu kelimeyi duyunca önce kendi kendine ‘hangisi’, ‘kadın mı yoksa erkek mi?’ diye soracaktır. Bir başkası da dindar olabilir; onun ilk sorusu da, ‘Bir Hıristiyan mı yoksa değil mi?’ olacaktır. Üçüncü kişi doktordur; bu kimse için ‘insan’ kavramı ‘hasta insan’ ve ‘sağlıklı insan’ anlamlarını taşıyacaktır; ve pek doğaldır ki, ihtisası açısından bu kavramı ele alacaktır. Bir spiritüalist, ‘insan’ hakkında ‘astral beden’ açısından, ‘öteki dünya’ açısından düşünecek ve sorulduğunda insanların ‘medyomlar’ ve ‘medyom olmayanlar’ diye ikiye ayrıldığını söyleyebilecektir. İnsandan söz eden bir tabiatçı, düşüncelerinin ağırlık merkezini, insanı zoolojik bir tip olarak kabul etme fikrinde oluşturacak, yani onun diş yapısını, parmaklarını, yüzünün açısını, gözleri arasındaki mesafeyi düşünecektir. Bir avukat, insanda istatistiki bir ünite görecek veya onu kanunların uygulanacağı bir konu, bir müşteri olarak kabul edecektir. Bir ahlakçı, ‘insan’ kelimesine istisnasız olarak iyi ve kötü fikrini yükleyecektir.”
“ İnsanlar, bu çelişkilerin, birbirlerini hiç bir zaman anlamadıklarının, daima farklı şeylerden söz ettiklerinin farkında değillerdir. Gerçek bir inceleme, tam ve doğru bir düşünce alış verişi için, insanın aslında neyi söylemek istediğini ortaya koymasını sağlayacak, belli bir kavramı doğuran görüş açısının anlatımını içerecek ve bu kavramın ağırlık merkezini tayin edecek tam ve doğru bir dilin gerekli olduğu gayet aşikardır. Bu fikir çok açıktır ve her bilim dalı, kendisi için tam ve doğru bir dil meydana getirmek ve kurmak üzere gayret göstermektedir. Fakat evrensel bir dil yoktur. İnsanlar, sürekli olarak farklı bilimlerin dillerini birbirlerine karıştırmaktadırlar ve bu diller arasında tam olarak karşılıklı ilişki kurmaya muktedir değillerdir. Ve hatta her bir bilim dalında yeni terminolojiler, sürekli olarak ortaya çıkmaktadır. Bunlar arttıkça, daha da kötü bir durum ortaya çıkmaktadır. Yanlış anlama artmakta, azalacağı yerde büyümektedir; ve aynı şekilde artmakta, devam edeceğini düşünmek için her türlü neden mevcuttur. Ve insanlar birbirlerini gittikçe daha ve daha az anlayacaklardır.”
“ Tam ve doğru anlama için tam ve doğru dil gereklidir. Ve kadim bilgi sistemlerinin incelenmesi, tam olarak ne söylediğini ve hangi ilişki içerisinde söylendiğini derhal tespit etmeyi mümkün kılacak bir dilin incelenmesi ile başlar. Bu yeni dil, hemen hemen hiç yeni terimler ihtiva etmez, fakat konuşmanın yeni bir ilke, yani izafilik ilkesi üzerine kurulmasında temel oluşturur. Bu, şu anlama gelir ki, izafiyeti bütün kavramlara sokar ve böylece de düşünce açısının tam bir tayininin yapılmasını sağlar. Mutat dilde kesinlikle, eksik olan, izafiyet ifadeleridir.”
“ İnsan bu dile hakim olduğunda, bu dilin yardımıyla, mümkün olabilen bütün bilimsel ve felsefi terimler kullanılsa bile mutat dilde nakledilemeyen büyük miktarda bilgi ve enformasyon, kendisine nakledilebilir ve iletilebilir.”
“ Bu yeni dilin esas özelliği, ondaki bütün fikirlerin bir fikir etrafında toplanmış olmaları, yani bir fikrin görüş açısından karşılıklı ilişkileri içerisinde ele alınmalarıdır. Bu fikir, tekamül fikridir. Tabii ki, mekanik anlamda bir tekamül değil. Zira böyle bir tekamül mevcut değildir. Burada sözü edilen, bilinçli ve isteğe bağlı bir tekamüldür ki, ancak böylesi mümkündür.”
“ Bu alemdeki her şey, güneş sistemlerinden insana, insandan atoma kadar, her şey ya yükselmekte ya aşağı inmekte, ya tekamül etmekte, ya yozlaşmakta, ya gelişmekte ya bozulmaktadır. Ama hiç bir şey mekanik olarak tekamül etmemektedir. Sadece yozlaşma ve yıkım, mekanik olarak gerçekleşmektedir. Şuurlu bir şekilde tekamül edemeyen yozlaşmaktadır. Dış yardımın ancak değerlendikçe ve kabul edildikçe gelmesi mümkündür; başlangıçta duygu ile dahi olsa…”
“Anlamanın mümkün olduğu dil, incelenmekte olan nesnenin mümkün olabilen tekamülü ile bağıntısına ait gösterge üzerine, yani tekamül merdivenindeki yerine ait gösterge üzerine kurulmuştur.”
“ Birçok mutat fikirlerimizin büyük bir kısmı, bu maksatla, bu tekamül basamaklarına göre ayrılmışlardır.”
Aynı devre içerisinde geçen diğer bir konuşmayı da hatırlıyorum. Birisi, evrensel bir dilin kullanılmasının mümkün olup olmadığını sormuştu; ama, ne ile ilgili olarak bu soruyu sorduğunu hatırlamıyorum.
“ Evrensel bir dil kullanmak mümkündür; ancak insanlar bunu hiç bir zaman icat edemeyeceklerdir” diye cevaplamıştı G.
“ Neden olmasın?” sorusunu sormuştu aramızdan biri.
“ İlk olarak bu dil, çok önce icat edildi” diye cevap verdi G. “ İkinci olarak da bu dili anlamak ve onunla fikirleri ifade etmek sadece bu dilin bilinmesine değil, fakat varlığa da bağlıdır. Ben daha fazlasını söyleyeceğim. Yalnız bir değil fakat üç evrensel dil mevcuttur. Birinci dil; bir kimsenin kendi dili sınırları içinde kaldığı sürece konuşulabilen ve yazılabilen dildir. Tek fark şudur ki, insanlar, kendi dillerini konuştuklarında birbirlerini anlamazlar fakat bu öteki dilde ( evrensel) anlarlar. İkinci dilde; yazılı dil bütün insanlar için aynıdır; örneğin rakamlar, matematiksel formüller gibi… Ama insanlar yine kendi dillerini konuşurlar, ancak her biri diğerini, o diğeri bilinmeyen bir dilde konuşsa bile anlar. Üçüncü dil; herkes için aynıdır; yazılışı da konuşulanı da… Dil farkı, bütünüyle bu seviyede kaybolur.”
“ Resullerin İşleri’nde anlatıldığı gibi, Kutsal Ruh’un havariler üzerine inmesiyle onların farklı dilleri anlamaları aynı şey değil midir?” diye sordu birisi.
Böyle soruların G.’yi sinirlendirdiğini fark etmiştim.
“ Bilmiyorum, orada değildim” diye cevapladı bu soruyu.
Fakat diğer zamanlarda bazı sorular, yeni ve beklenmeyen izahlara götürüyordu.
Sanat
Bir defasında G. bana şunları söylemişti: “ Yeryüzünde yaşayan insanların, görünüşleri itibarıyla tamamen aynı olmalarına rağmen, farklı seviyelerde bulunmaları henüz sence açıklığa kavuşmuş değil, insanların farklı seviyeleri olduğu gibi sanatın da farklı seviyeleri vardır. Ancak bu seviyeler arasındaki farkların, senin sandığından çok daha büyük olduğunu şimdilik anlamış değilsin. Aynı seviyede bulunan, birbirlerine çok yakın şeyleri ele alıyor ve bu farklı seviyelere de yaklaşabileceğini düşünüyorsun.”
“ Senin sanat olarak adlandırdığın, sadece tabiatın ve insanların kopyası olan veya sadece fanteziden ibaret bulunan veya orijinal olma çabasından kaynaklanan şeye ben sanat adını vermem. Gerçek sanat tamamen farklı bir şeydir. Sanat eserleri arasında, bilhassa eski sanat eserleri arasında, açıklayamadığımız, modern sanat eserlerinde hissedemediğimiz bazı özellikleri taşıyanlarına rastlarız. Fakat bu farkın ne olduğunu anlamadığımızdan bu eseri kısa zamanda unutur ve her şeyi aynı seviyede görmeye devam ederiz. Ama senin sanatınla benim sözünü ettiğim sanat arasında çok büyük fark vardır. Senin sanatında her şey sübjektiftir; sanatkarların şu veya bu duyguyu algılaması, duygularını ifadede kullandığı biçimler ve bu biçimlerin başkaları tarafından algılanması… Aynı bir olay karşısında, bir sanatkar bir şey, bir diğeri tamamen farklı bir şey hissedebilir. Güneşin batışı birinde sevinç duygusu, diğerinde ise hüzün doğurabilir. İki sanatkar, tamamen farklı metotlarla, farklı biçimler kullanarak aynı algıları veya aynı biçimlerle tamamen farklı algıları yaratmaya çalışabilirler. Bu da nasıl bir öğretim gördüklerine bağlıdır. Ve seyirciler, dinleyiciler veya okuyucular artistin vermeyi istediği veya hissettiği şeyi algılamayacaklar, fakat artistin duygularını ifadede kullandığı biçimler, onları çağrışım yolu ile duygulandıracaktır. Her şey öznel ve tesadüfidir; yani her şey tesadüf eseri olan çağrışımlara bağlıdır; sanatkarın izlenimi ve kreasyonu ( Kreasyon kelimesi üzerine basarak söyledi), seyircilerin, dinleyicilerin veya okuyucuların algıları…”
“ Gerçek sanatta rastlantı eseri olan hiç bir şey yoktur. Gerçek sanat matematiktir. Ondaki her şey hesaplıdır ve önceden bilinebilir. Sanatkar, vermek istediğini bilir ve anlar; eseri, tabi ki, aynı bir seviyedeki kimseler olmak üzere, birinde bir izlenim ve diğerinde başka bir izlenim yaratmaz. Daima ve matematiksel bir kesinlikle bir ve aynı izlenimi doğuracaktır.” ( 138)
“ Aynı zamanda, aynı sanat eseri farklı seviyelerdeki insanlarda farklı izlenimler doğurur. Ve aşağı seviyede bulunan kimseler, bu eserden, daha yüksek seviyede bulunanların aldıklarını hiç bir zaman alamazlar. Bu, gerçek nesnel ( objektif) sanattır. Bilimsel bir eser düşün; astronomi veya kimya hakkındaki bir kitabı… Bu kitabın bir kimse tarafından bir şekilde, diğer bir kimse tarafından ise başka bir şekilde anlaşılması mümkün değildir. Yeter derecede hazırlanmış ve bu kitabı okuyabilecek herkes, yazarın neyi anlatmak istediğini, tamamen yazarın anlatmayı istediği gibi anlayacaktır. Objektif bir sanat eseri, onun sadece insanın entelektüel yönünü değil fakat duygusal yönünü de etkilemesi farkıyla, aynı bu kitap gibidir…”
“ Bu objektif sanat eserleri şimdi de mevcut mu?” diye sordum.
“ Tabii ki, mevcut” diye cevapladı G.
“Mısır’daki büyük Sfenks, bilinen diğer bazı mimari eserler, ilahlara ait heykeller ve diğer birçok şey objektif sanat eserleridir. Tanrılara, çeşitli mitolojik varlıklara ait şekiller vardır ki, bunlar kitap gibi okunabilirler; sadece zihin ile değil fakat yeter derecede gelişmiş olmaları koşuluyla duygular ile de okunabilir. Orta Asya’da yaptığımız seyahatler esnasında, Hindu Kuş dağlarının tabanında bulunan çölde, önce eski bir ilaha veya şeytana ait olduğunu sandığımız bir heykel bulmuştuk. İlk olarak bu, bizde basit bir merak uyandırmıştı. Fakat az sonra, bu heykelin pek çok şeyi, büyük, tam ve karmaşık bir kozmolojik sistemi ihtiva ettiğini hissetmeye başladık. Ve yavaş yavaş, adım adım bu sistemi çözmeye başladık. Heykelin bedeni, bacakları, kolları, başı, gözleri, her tarafı bu sistemi anlatıyordu. Heykelin bütününde tesadüfi ve anlamsız olan hiç bir şey yoktu. Bu heykeli yapan kimselerin gayesini yavaş yavaş anladık. Onların düşünce ve duygularını hissetmeye başladık. Bazılarımız onların yüzlerini görür, seslerini duyar gibi olduk. Onların binlerce yıl geriden bize aktarmak istediklerinin anlamını, sadece anlamını da değil, ama bu anlamla ilgili bütün duyguları da kavradık. Bu, gerçekten sanattı !” G.’nin sanat hakkında söyledikleri çok ilginçti. Sanatı sübjektif ve objektif olarak ikiye ayırma ilkesi bana çok şey vermişti. Bu kelimelere yüklediği anlamların hepsini anlayamamıştım. Sanatta, ne tarif edebildiğim ne de formüle edebildiğim ve hiç kimsenin de formüle edemediği belirli bölümlerin, derecelerin varlığını daima hissediyor ve biliyordum. Bundan dolayı da bu bölümleri ve dereceleri göz önüne almadan yapılan bütün konuşmalar, bana boş, gereksiz ve sadece kelimelerin neden olduğu tartışmalar olarak gözüküyordu. G.’nin söylediklerinde, görmekte ve anlamakta başarısız olduğumuz farklı seviyelere dikkatimizi çekişinde, hissettiğim fakat tarif edemediğim bu derecelere bir yaklaşımın varlığını sezinliyordum.
“ Hangi sanattan söz ettiğini bilmiyorum” dedi G. “ Sanat vardır, sanatçık vardır. Konferanslarımız ve konuşmalarımız sırasında bana, şimdiki sanatla ilgili olarak muhtelif sorular sorulduğunu, ama bu konu üzerinde konuşmaktan daima kaçındığımı hiç şüphesiz fark etmişsinizdir. Bunun sebebi, sanat hakkındaki bütün mutat konuşmaları tamamen anlamsız bulmamdır. İnsanlar bir şey söylerler, ama tamamen farklı bir şey demek isterler ve her ne demek istiyorlarsa, onun hakkında da fikirleri yoktur. Aynı zamanda kendisi, yani insan hakkında A,B,C’yi bile bilmeyen bir insana, nesnelerin bir insanla olan gerçek ilişkilerini açıklamaya çalışmak tamamen yararsızdır. Şimdi, sizlerle bir süre beraber çalıştık ve şimdiye kadar insanın A,B,C’sini öğrenmiş olmalısınız; bu durumda belki size sanattan da söz edebilirim.”
“ Önce şunu hatırlamanız gerekir ki, biri diğerinden tamamen farklı olan iki çeşit sanat vardır: Objektif sanat ve sübjektif sanat. Sizin bildiğiniz ve sanat dediğiniz her şey, sübjektif sanattır, yani o benim kesinlikle sanat adını vermediğim bir şeydir, zira ben sadece objektif sanata sanat derim.”
“ Objektif sanat dediğim şeyi tarif etmek zordur, zira siz sübjektif sanata objektif sanatın niteliklerini atfetmektesiniz ve ayrıca objektif sanat çalışmalarıyla karşılaştığınız zaman onları sübjektif sanat çalışmaları seviyesinde ele almaktasınız.”
“ Fikrimi berraklaştırmaya çalışayım. Siz bir sanatçının yaratmasından söz ediyorsunuz. Ben ise bunu sadece objektif sanatla ilgili olarak söylemekteyim. Ben sübjektif sanat için ‘onun yaratıldığını’ söylüyorum. Siz bu ikisini ayırt edemiyorsunuz, ama bütün farklılık burada yatmaktadır. Ayrıca siz sübjektif sanata değişmez bir etki atfediyorsunuz, yani onun herkes üzerinde aynı etkiye sahip olmasını bekliyorsunuz. Örneğin, bir cenaze marşının herkeste hüzün ve kasvetli düşünceler uyandırması gerektiğini veya örneğin bir komarinsky gibi herhangi bir dans müziğinin mutlu düşünceler uyandıracağını düşünüyorsunuz. Fakat gerçekte hiç de öyle değildir. Her şey çağırışıma dayanır. Büyük bir şanssızlığa uğradığım bir günde ilk defa duyduğum neşeli bir müzik parçası, bundan sonraki hayatım boyunca onu her duyduğumda bende hüzün ve sıkıntı uyandıracaktır. Ve özellikle mutlu olduğum bir günde duyduğum hüzünlü bir müzik, bende her zaman mutlu düşünceler uyandıracaktır. Durum, her şeyle böyle olacaktır.”
“ Objektif sanatla sübjektif sanat arasındaki fark, objektif sanatta sanatçı gerçekten ‘yaratır’, yani kararlaştırdığı şeyi yapar, ortaya koymak istediği şeyle ilgili fikir ve duygularını eserine yerleştirir. Ve bu eserin insanlar üzerinde kesinlikle belli etkisi vardır; insanlar hiç şüphesiz kendi seviyelerine göre sanatçının onlara iletmek istediği aynı fikir ve duyguları alırlar. Objektif sanatın ne yaratılışında ne de izlenimlerinde tesadüfi herhangi bir şey olmaz.”
“ Sübjektif sanatta her şey tesadüfidir. Sanatçı, daha önce de söylediğim gibi yaratmaz; sanatçıyla, ‘sanat kendisini yaratır’. Bunun anlamı şudur: Sanatçı, kendisinin anlamadığı ve üzerlerinde herhangi bir kontrole sahip olmadığı fikirlerin, duyguların ve hallerin hükmü altındadır. Sanatçıya onlar hükmeder ve onlar o veya bu form içerisinde kendilerini ifade ederler. Onlar tesadüfi olarak şu veya bu formu aldıkları zaman, insanlar üzerinde, onların hallerine, zevklerine, alışkanlıklarına, içinde yaşadıkları ipnozun tabiatına ve benzeri şeylere göre, tesadüfi olarak şu veya bu etkiyi yaratırlar. Değişmeyen hiç bir şey yoktur; kesin olan, değişmeyen dediğimiz şeydir. Objektif sanatta kesin olmayan hiç bir şey yoktur.”
“ Bu şekilde kesin olmasıyla sanat kaybolmaz mı?” diye sordu aramızdan biri. “ Sanatı bilimden ayıran şey, ondaki muayyen belirsizlik, kolay anlaşılmazlık değil midir? Eğer bu belirsizlik ortadan kaldırılırsa, sanatçının ne sonuç elde edeceği veya eserinin insanlar üzerinde ne gibi izlenimler yaratacağını bilmemesi hali ortadan kaldırılırsa, o zaman o eser bir ‘kitap’ olur, sanat değil !”
“ Neden söz ettiğinizi bilmiyorum” dedi G. “ Sizin ve benim farklı ölçülerimiz var; ben sanatın değerini onun şuurluluğuna göre ölçüyorum, ama siz onu şuursuzluğuna göre ölçmektesiniz. Biz birbirimizi anlayamayız. Objektif bir sanat eseri, sizin de ifade ettiğiniz gibi bir ‘kitap’ olmalıdır; aradaki yegane fark, sanatçının fikirlerini doğrudan doğruya kelimeler, işaretler ya da hiyeroglifler aracılığı ile değil de, şuurlu olarak uyardığı belli duygular aracılığı ile düzenli bir yol içerisinde ne yapmakta olduğunu ve niçin yaptığını bilerek nakletmesidir.” Oradakilerden biri, “ Menkıbeler, eski Yunan tapınaklarındaki tanrı heykellerini yaşatmaktadır. Örneğin, herkes üzerinde kesin ve daima birbirine özdeş izlenimler yaratan Olympia’daki Zeus heykelini” dedi.
“ Çok doğru” dedi G., “ Ve hatta bu gibi hikayelerin mevcut oluşu, insanların gerçek ve gerçek olmayan sanat arasındaki farkın bu noktada bulunduğunu, yani o eserlerin insanlar üzerinde her zaman aynı etkiyi yaratmasında, yahut tesadüfi etki yaratmasında bulunduğunu anladığını gösterir.”
“ Başka objektif sanat eserleri gösterebilir misiniz? Çağdaş sanatta objektif denebilecek herhangi bir yön var mı? Son objektif eser ne zaman yaratıldı?” Aramızdakilerin hemen hepsi, bu ya da buna benzer soruları G.’ye yönelttiler.
“ Bundan söz etmeden önce,” dedi G., “ prensipler anlaşılmalıdır. Eğer prensipleri kavrarsanız, bu sorulara kendiniz cevap verebileceksiniz. Ama eğer bu prensipleri kavrayamazsanız, benim söyleyeceğim şeyler size herhangi bir şey açıklamayacaktır. Aynen bu durumu ifade etmek için şöyle denmiştir: Kendi gözleriyle bakarlar, ama görmezler; kendi kulaklarıyla duyarlar, ama anlamazlar.”
“ Size sadece bir örnek daha vereceğim: Müzik. Objektif müzik tamamen ‘iç oktavlara’ dayanır. Bu tür müziğin sadece belli psikolojik neticeleri değil, fiziki neticeleri de vardır. Böyle bir müzik, suyu dondurabilir. Böyle bir müzik insanı aniden öldürebilir. Eriha duvarlarının müzik vasıtasıyla yıkılmasını anlatan İncil menkıbesi, tamamen bir objektif müzik menkıbesidir. Ne tür olursa olsun basit müzik, duvarları yıkmaz, ama objektif müzik gerçekten yıkılabilir. Orpheus, müzik aracılığıyla bilgi vermekteydi. Çok ilkel olmakla beraber, Doğu’daki yılan oynatıcıların müziği, objektif müziğe bir yaklaşımdır. Çok sık olarak bu, basitçe çok az yükselerek ve alçalarak uzatılan bir tek notadır; ama bu tek bir nota içinde, ‘iç oktavlar’ daima devam ederler ve iç oktavlardaki melodileri kulak işitemez, ama heyecan merkezi tarafından hissedilirler. Yılan ise, bu müziği duyar veya daha doğrusu hisseder ve itaat eder. Biraz daha karmaşık olan aynı müziğe insan da itaat ederdi.”
“ Böylece, görüyorsunuz ki, sanat sadece bir lisan değil, ondan daha ileri bir şeydir. Ve şimdi söylediklerimi daha önce insan varlığının farklı seviyeleri hakkında söylediklerimle irtibatlayacak olursanız, sanat hakkında neler söylendiğini anlarsınız. Mekanik insanlık, bir numaralı, iki numaralı ve üç numaralı insanlardan ibarettir ve onlar hiç şüphesiz sadece sübjektif sanata sahip olabilirler. Objektif sanat, en azından objektif şuurluluğun flaşlarını gerektirir; bu flaşları uygun şekilde anlamak ve kullanmak için insanın kendi bünyesinde büyük bir iç birlik kurması ve kendisini çok iyi kontrol etmesi gerekir.”
Yardım
“ İnsanlara yardımcı olmak için, kişi önce kendine yardımcı olmayı öğrenmelidir. Çok sayıda insan, başkalarına yardım etme düşünce ve duygularına, sadece tembellikten dolayı kapılmaktadır. Onlar, kendileri üzerinde çalışamayacak kadar tembeldirler; ve aynı zamanda, başkalarına yardım etmeye muktedir olmak, onlara büyük zevk vermektedir. Bu, hatalı ve kendi kendine karşı samimiyetsizlik ifade eden bir durumdur. Eğer insan, kendini olduğu gibi görürse, başkalarına yardım etmeyi düşünmeye başlamayacaktır; bunu düşünmekten dolayı utanç duyacaktır. İnsan sevgisi, diğerkamlık gibi kelimeler güzel kelimelerdir ama ancak insan kendi seçeneği ve kararı ile sevmeye veya sevmemeye, diğerkam olmaya veya egoist olmaya muktedir olduğu zaman bu kelimeler anlam kazanır. Ancak o zaman seçeneği değer taşır. Fakat hiç seçeneği yoksa, hiç farklı olamıyorsa sadece rastlantının onu içine soktuğu veya sokmakta olduğu durumda bulunuyorsa, yani bu gün diğerkam, yarın egoist, ertesi gün yine diğerkam ise, ne olursa olsun bunun değeri yoktur. Başkalarına yardım etmek için, insan, önce egoist olmayı, bilinçli egoist olmayı öğrenmelidir. Sadece bilinçli bir egoist, insanlara yardım edebilir. Şu halimizle hiç bir şey yapmaya muktedir değiliz. Bir kimse egoist olmaya karar verir fakat bunun yerine son gömleğini başkalarına hibe eder. Son gömleğini başkalarına hibe etmeye karar verir fakat bunun yerine başkasının giydiği son gömleği gasp eder. Veya kendi gömleğini vermeye karar verir ama bir başkasınınkini hibe eder ve eğer bir kimse onun başkasına vereceği gömleği vermeyi reddederse ona kızar. Pek sık olarak cereyan eden budur. Ve böylece sürer gider.”
“ Ve her şeyin üstünde, güç olanı yapmak için insan, önce kolay olanı yapmayı öğrenmelidir. İnsan, en güç olan ile işe başlayamaz.”
Dinler
Bir defasında, bir konuşma esnasında birisi ona mevcut dinlerdeki öğretilerde ve ayinlerde gerçek ve belli bir sonuca götüren herhangi bir şeyin mevcut bulunup bulunmadığını sormuştu.
“ Hem vardır, hem yoktur” diye cevapladı G. “ Burada oturup dinlerden söz ettiğimizi ve hizmetçi Ayşe’nin bu konuşmayı işittiğini düşünün. Doğaldır ki, o, bu konuşmayı kendine göre anlayacak ve anladığını kapıcı Mehmet’e tekrar edecektir. Kapıcı Mehmet’de bunu kendini göre anlayacak ve anladığını yan komşusunun arabacısı Hasan’a aktaracaktır. Arabacı Hasan, kasabaya gidecek ve şehirde, aydınlar arasında geçen konuşmayı oradakilere anlatacaktır. Orada anlatacaklarının bizim söylediklerimize, hiç benzeyeceğini sanıyor musunuz? Mevcut dinlerle bu dinlerin temelinde bulunan esaslar arasındaki bağıntı işte tamamen böyledir. Size ulaşan öğretiler, gelenekler, ayinler, dualar beşinci değil fakat yirmi beşinci elden gelmektedir ve doğaldır ki, hemen her şey, tahminlerin ötesinde bozulmuş, öze ait her şey çok zaman önce unutulmuştur.” ( 139)
“ Örneğin, Hristiyanlık’taki isim vermelerde Mesih’in ve havarilerinin katıldığı Son Yemek ile ilgili gelenek çok büyük rol oynar. Ekmek ve şarap takdisi ayinleri, bütün dogmalar, törenler, ayinler buna dayanmaktadır. Bu gelenek hizipleşmelere, kiliselerin bölünmesine, mezheplerin oluşmasına sebep teşkil etmiştir; bu geleneğin şu veya bu yorumunu kabul etmediği için pek çok insan yok olmuştur. Fakat aslında Son Yemek’in ne olduğunu veya o gece, Hz. İsa ve havarilerinin ne yaptığını kimse tam olarak anlamamaktadır. Aşağı yukarı gerçeğe benzeyen bir açıklama bile mevcut değildir; zira öncelikle, İnciller’de yazılanlar kopya edilirken ve diğer dillere çevrilirken çok şey tahrif edilmiştir; diğer taraftan ise İncil bilenler için yazılmıştır. Bilmeyenlere, İncil hiç bir şey veremez; onu daha fazla anlamaya çalıştıkça daha büyük hatalara düşerler.”
Diğer bir soru nasıl Hrıstiyan olunabileceği idi.
“ Kendisini Hristiyan olarak kabul eden ya da başkalarının Hristiyan adını verdiği bir kimsenin Hristiyan olmadığını öncelikle anlamak gerekir. Hristiyan, Mesih’in talimatına göre yaşayan insandır. Bizler şu halimizle Hristiyan olamayız. Hristiyan olmak için ‘yapmaya’ muktedir olmalıyız. Yapmaya muktedir değiliz; bizimle her şey vuku bulur. ( Varit olur.) Hz. İsa şöyle demektedir: ‘Düşmanlarınızı seviniz.’ Fakat bizler, dostlarımızı bile sevemezken düşmanlarımızı nasıl sevebiliriz? Bazen ‘o, sever’, bazen ise ‘o, sevmez’. Şu halimizle Hristiyan olmayı gerçekten arzulamaya bile muktedir değiliz. Çünkü bazen ‘o, ister’ bazen ise ‘o, istemez.’ Bir ve aynı şey, uzun süre istenemez zira insan, birdenbire, Hristiyan olmayı istemek yerine, bir mağazada gördüğü çok güzel ve fakat çok pahalı bir halıyı hatırlayabilir. Ve Hristiyan olmayı arzu etmek yerine, Hristiyanlığı unutarak bu halıyı nasıl satın alabileceğini düşünmeye başlar. Veya herhangi bir kimse, onun iyi bir Hristiyan olduğuna inanmazsa, o kimseyi canlı olarak ateşe atmaya hazır olacaktır. İyi bir Hristiyan olmak için olmak gereklidir. Olmak, kendi kendinin efendisi olmak demektir. Eğer insan kendi kendinin efendisi değilse, hiç bir şeye sahip değildir ve sahip olamaz. Ve o insan, Hristiyan da olmaz. Sadece bir makine, bir otomattır. Bir makine ise Hristiyan olamaz. Kendiniz düşünün: Bir otomobilin, bir yazı makinesinin ya da bir gramofonun Hristiyan olması mümkün müdür? Bunlar, sadece rastlantılar tarafından yönetilen nesnelerdir. Sorumlu değillerdir; makinelerdir. Hristiyan olmak, sorumlu olmak demektir. Sorumluluk, insan, kısmen de olsa makine olmaktan kurtulduğunda, sadece kelimelerle değil, gerçekten Hristiyan olmayı istemeye başladığında, sonradan ortaya çıkar.”
“ Sizin açıkladığınız öğretinin bizim bildiğimiz Hristiyanlıkla olan ilişkisi nedir? diye sordu aramızdan biri.
“ Sizin, Hristiyanlık hakkında ne bildiğinizi bilmiyorum” diye cevap verdi G., Hristiyanlık kelimesini vurgulayarak, “ Bu terimden neyi anladığınızı ortaya koymak için fazla ve çok uzun süreli konuşmak gerekmektedir. Fakat şu anda bilenlerin yararına olmak üzere, eğer isterseniz buna ezoterik Hristiyanlık adını verelim. Bu kelimelerin anlamları üzerinde, zamanı gelince duracağız. Şimdilik diğer sorunlarımızı tartışmaya devam edeceğiz.” Anlatmakta olduğum konuşmaların geçtiği dönemde, yani 1916 yılı sonunda G., sık sık din konusuna değindi. Herhangi bir kimse ona dinle ilgili bir soru sorduğunda G. daima, din konusunda olan mutat tutumumuzun temelinde çok yanlış bir şey olduğunu vurgulayarak söze başlardı.
“ Öncelikle,” derdi daima, “ din, izafi ( rölatif) bir kavramdır; insanın varlık seviyesine göre değişir; ve bir insanın dini, başka bir insanın dinine hiç uygun olmayabilir, yani bir varlık seviyesindeki insanın dini, başka bir varlık seviyesinde bulunan insan için uygun değildir.”
“ Bir numaralı insanın dininin bir çeşit; iki numaralı insanın dininin başka bir çeşit; ve üç numaralı insanın dininin de üçüncü çeşit bir din olduğu anlaşılmalıdır. Dört numaralı, beş numaralı ve daha ötedeki insanların dini; bir, iki ve üç numaralı insanların dininden tamamen farklı türde bir dindir.”
“ İkincisi, din yapmaktır; insan dinini sadece düşünmek ve hissetmekle kalmayıp onu ‘yaşamalıdır’; aksi taktirde bu bir din değil, fantezi veya felsefe olacaktır. Kişi dinini sevse de sevmese de, ona karşı olan tutumunu eylemleriyle gösterir; ve bu tutumunu sadece ve sadece eylemleri vasıtasıyla gösterebilir. Bu bakımdan, eğer kişinin eylemleri muayyen bir din tarafından istenenlere ters düşüyorsa, o, sözü edilen dinden olduğunu iddia edemez. Kendilerine Hristiyan diyen insanların büyük bir çoğunluğunun bunu söylemeye hakları yoktur, zira onlar dinlerinin gereklerini yerine getirmedikleri gibi, bu gereklerin yerine getirilmesi icap ettiğini bile düşünmezler.”
“ Hristiyanlık cinayeti yasaklamaktadır. Oysa buna rağmen, tüm gelişmemiz, tamamen cinayet tekniğindeki ve savaştaki gelişmeye dayanır. Bu durumda kendimize nasıl Hristiyan diyebiliriz?”
“ İsa’nın hükümlerini uygulamayan kimsenin kendisine Hristiyan demeye hakkı yoktur. Eğer kişi bu hükümlere uymaya çaba gösteriyorsa, o zaman bir Hristiyan olmayı arzu ettiğini söyleyebilir. Ama bu hükümleri hiç düşünmüyorsa, hatta onlara gülüyorsa, onlar yerine kendi icat ettiklerini koyuyorsa veya basitçe onları unutuyorsa, ne olursa olsun, o kişinin Hristiyanım demeye hakkı olamaz.”
“ En çarpıcı örnek olması bakımından savaşı ele aldım. Ama savaş olmasa bile, tüm yaşam tamamen böyledir. İnsanlar Hristiyan olduklarını söylüyorlar, oysa Hristiyan olmayı istemediklerinin ve olamayacaklarının farkında değiller, çünkü Hristiyan olmak için sadece arzu etmek değil, yapabilmek, ‘bir’ olmak gereklidir.”
“İnsan kendi içinde bir değildir; insan ‘ben’ değil, ‘bizdir’ veya daha doğrusu ‘onlardır’. Her şey bundan kaynaklanır. Farz edelim ki, bir insan, sağ yanağına tokat atıldığı zaman, İncil’e göre sol yanağını çevirmeye karar veriyor. Fakat buna karar veren ya düşünce ya da duygu merkezindeki bir ‘bendir’. Bunu bir tek ‘ben’ bilir ve hatırlar; diğerleri değil. Bu durumun gerçekleştiğini tasavvur edelim ve biri gelip adama vursun. Zannediyor musunuz ki, bu adam kendisine vurana sol yanağını çevirecektir? Asla! Hatta bunu düşünmeye bile zamanı olmayacaktır. Ya kendisine vuran adama o da vuracak, ya polis çağıracak, ya da sadece kaçacaktır. Bu kimse ne yaptığını fark etmeden önce, hareket merkezi alışageldiği veya kendisine öğretildiği şekilde tepki gösterecektir.”
“ Yanağı çevirebilmek için uzun süren bir eğitim ve öğretim gereklidir. Eğer bu eğitim mekanik olursa, yine bir değer taşımaz. Çünkü bu takdirde insan başka türlüsünü yapamadığı için yanağını çevirecektir.”
Dua
“ Dua, insanın bir Hristiyan gibi yaşamasına yardım edemez mi?” diye sordu biri.
“ Bu, kimin dua ettiğine bağlıdır” dedi G. “ Sübjektif insanın duası, yani bir numaralı, iki numaralı ve üç numaralı insanın duası sadece sübjektif neticeler verir, kısacası kendi kendini teselliden, kendi kendini telkinden ve kendi kendini ipnozdan başka sonuç doğurmaz. Böyle bir dua, objektif sonuçlar veremez.”
“ Fakat dua genel olarak objektif neticeler veremez mi?” diye sordu orada bulunanlardan biri.
“ Bunun dua edene bağlı olduğunu söylemiştim” diye cevapladı G. ( 140)
“ İnsan, tıpkı başka şeyleri öğrenmek zorunda olduğu gibi dua etmesini de öğrenmelidir. Nasıl dua edileceğini bilen ve uygun şekilde konsantre olabilen kişinin duası netice verebilir. Fakat farklı duaların olduğu ve bu duaların farklı neticelerinin olduğu anlaşılmalıdır. Bu, mutat ibadet dualarından da bilinir. Fakat biz duadan veya duanın neticelerinden söz ettiğimiz zaman, daima bir çeşit duayı kastederiz: Dilek veya dileğin bütün diğer çeşit dualarla birleştirilebileceğini düşünürüz. Hiç şüphesiz, gerçek bu değildir. Eski duaların dilekle hiç bir ortak tarafı yoktu.” ( 141) “ Ben eski dualardan söz etmekteyim; onların çoğu Hristiyanlık’tan çok daha eskidir. Bu dualar, tabir caizse, recapitulations’dur ( özet şeklinde tekrarlama). Kişi bunları yüksek sesle veya kendi kendine tekrarlayarak o duaların ihtiva ettiği şeylerin tümünü hissetmeye gayret ederdi. Aslında insan, kendisi için daima yeni dualar ortaya koyabilir. Örneğin, bir insan: ‘Ben ağır başlı olmak istiyorum’ der. Fakat bütün mesele onun bunu nasıl söylediğidir. O kimse bu duayı on bin kere tekrarlasa bile, eğer o sırada bunu bir an önce bitirmeyi düşünüyorsa veya akşama ne yemek hazırlanacağını aklından geçiriyorsa, bu bir dua değil, sadece kendini kandırmaktır. Fakat insan şöyle tekrarlarsa, o bir dua olabilir: ‘Ben’ der ve aynı zamanda ‘ben’ hakkında bildiği her şeyi düşünmeye çalışır. Oysa bu mevcut değildir, tek bir ‘ben’ yoktur; önemsiz, gürültücü, kavgacı bir ‘ben’ler topluluğu vardır. Fakat o, tek bir ‘ben’, efendi olmak ister; arabayı, atı, sürücüyü ve efendiyi hatırlar. ‘Ben’, efendidir. Sonra, ‘ben istiyorum’un anlamını düşünür. Acaba istemeye muktedir midir? Kendisiyle beraber, sürekli olarak ‘o ister’ veya ‘o istemez’. Fakat kendi ‘ben istiyorum’u, ‘o istiyor’ ve ‘o istemiyor’a karşı koymaya çalışır. Kendi ‘ben istiyorum’u, kendi üzerinde çalışma amaçlarıyla ilişkilidir, yani ‘o istiyor’ ve ‘o istemiyor’dan ibaret iki kuvvetin mutat kombinasyonuna üçüncü kuvveti dahil etmekle bağlantılıdır. Daha sonra düşündüğü şey ‘olmaktır’. İnsan olmanın ne olduğunu ‘varlığın’ ne anlama geldiğini düşünür. Mekanik bir adamın varlığı ile her şey varit olur. Bir insanın varlığı, yapmaya muktedirdir. Çeşitli şekillerde ‘olmak’ mümkündür. O, ‘olmayı’, sadece mevcudiyet anlamında değil, gücün büyüklüğü anlamında da ister. ‘Olmak’ kelimesi onun için yeni bir anlam ve ağırlık kazanır. İnsan ‘ağır başlı’ olmanın ne demek olduğunu düşünür. Kişinin kendisine nasıl cevap verdiği çok önemlidir. Eğer o bunun ne demek olduğunu anlarsa, ağır başlı olmanın ne demek olduğunu, kendisine doğru bir şekilde tarif ederse ve bunu gerçekten arzu ettiğini hissederse, o zaman duası bir netice verebilir, yani kendisine güç katabilir, ağır başlı olmadığı zamanların daha sık farkına varır, kendisini ağır başlı yapmak için kendisini daha kolay alt eder. Tamamen aynı şekilde insan, ‘ben kendimi hatırlamak istiyorum’ diye dua edebilir. Hatırlamak ne demektir? İnsan hafıza hakkında düşünmelidir. Ne kadar da az hatırlar! Neye karar verdiğini, neyi gördüğünü, neyi bildiğini ne kadar sık unutur! Eğer hatırlayabilseydi tüm hayatı farklı olurdu. Bütün fenalık kendini hatırlamadığından dolayıdır. ‘Kendimi…’ Tekrar kendisine döner. Hangi benliğini hatırlamak istemektedir? Kendini tümüyle hatırlama zahmetine değer mi? Hatırlamayı istediklerini nasıl tefrik edebilir? Çalışma fikri! Kendisini çalışma fikriyle nasıl irtibatlayabilir? Ve böylece sürer gider.” ( 142)
“ Hristiyan ibadetinde tamamen bunun gibi, her kelimesi üzerinde düşünülmesi gereken birçok dua vardır. Fakat mekanik olarak tekrarlandıkları veya şarkı şeklinde söylendikleri zaman bütün anlam ve gayesini kaybederler.”
“ Şu mutat duayı alın: Tanrım bana merhamet et!” ( 143) “ Bunun anlamı nedir? Bir insan Tanrı’ya yalvarmaktadır. Bu kimsenin biraz düşünmesi, bir mukayese yapması, Tanrı’nın ne olduğunu ve kendisinin ne olduğunu kendisine sorması gerekmektedir. Sonra da kalkıp Tanrı’nın kendisine merhamet etmesini ister. Fakat bunun için önce Tanrı’nın onu düşünmesi ve dikkate alması gerekir.
Fakat onu dikkate almaya değer mi acaba? Kendisinde düşünülmeye değer ne vardır? Onu düşünecek olan kimdir? Tanrı’nın kendisi… Görüyorsunuz ki, bu basit dua ağzından çıkarken kişi, bütün bu düşünceleri ve daha birçoklarını zihninden geçirmelidir. Ancak bu takdirde sözünü ettiğimiz düşünceler, Tanrı’nın yapmasını istediğini kesinlikle yapabilir, ama o kimse bir papağan gibi: “ Tanrım merhamet et!” diye tekrarlayıp durursa, neyi düşünebilir ve böyle bir dua ne netice verebilir? Siz kendinizden biliyorsunuz ki, ne olursa olsun hiç bir netice veremez.
Günah
“ Günah, insan hareket etmeye karar verdiği ve hareket etmeye muktedir olduğu takdirde onu bir nokta üzerinde tutan şeylerdir. Günah, sadece yolda olan veya yola yaklaşan kimseler için mevcuttur. Öyleyse günah, insanı durduran, kendisini kandırmasına ve basitçe uykuda olmasına rağmen kendi üzerinde çalıştığını düşünmesine yardım eden şeydir. Günah, insan uyanmaya karar vermişken onu uykuya sokan şeydir. İnsanı uykuya ne sokabilir? Tekrar edelim ki, gereksiz olan her şey, elzem olmayan her şey… Zaruri olana daima müsaade vardır. Ama bunun ötesinde derhal ipnoz başlar. Ancak, bunun çalışma içinde bulunan veya kendilerini çalışma içinde kabul eden kimselerle ilgili olduğunu hatırlamalısınız. Ve çalışma, kendisini ebedi ıstıraptan kurtarmak için geçici ıstıraba gönüllü olarak tabi olan insanları içine alır. Oysa insanlar ıstırap çekmekten korkarlar. Şimdi insanlar hemen ve ebediyen sürecek zevk istiyorlar. Onlar zevkin, cennetin bir özelliği olduğunu ve hak edilmesi gerektiğini anlamak istemiyorlar. Bu, keyfi ya da iç moral yasalar sebebiyle değil, hak etmeden haz elde ederse, insanın bunu muhafaza edememesi ve bu hazzın ıstıraba dönüşmesi sebebiyle gereklidir. Ama bütün mesele, hazzı elde edebilmek ve onu muhafaza edebilmektir. Bunu yapabilen bir kimse için öğrenecek hiç bir şey yoktur. Ancak bu yol ıstıraptan geçer. Hazdan istifade edeceğini sanan kimse çok yanılır ve eğer kendisine karşı samimi olabilirse, bunu göreceği an gelecektir.”
Ahlak ve Vicdan
“ Vicdan da açıklamaya ihtiyaç gösteren bir terimdir.”
“ Mutat hayat içerisinde, ‘vicdan’ kavramı çok basit bir biçimde ele alınmaktadır; sanki vicdanımız varmış gibi… Aslında duygular alanındaki vicdan kavramı, düşünce alanındaki şuur kavramının muadilidir ( eşiti). Ve şuurumuz olmadığı gibi vicdanımız da mevcut değildir.”
“ Şuur, insanın genelde bildiği her şeyi bütünüyle bir anda bildiği ve ne kadar az bildiğini, bildiklerinde kaç tane çelişki olduğunu görebildiği bir haldir.”
“ ‘Vicdan’, insanın genelde hissettiği ya da hissedebileceği her şeyi bütünüyle bir anda hissettiği bir haldir. Ve herkes kendi içinde, derinde gizlenmiş olan kendi hiçliğinin idrakinden ve çeşitli korkulardan, kibrin, kendine güvenin, kendi kendinden hoşnutluğun, kendini yükseltmenin en ahmakça türlerine kadar farklılıklar gösteren binlerce çelişkili duyguya sahip bulunduğundan, bütün bunları bir arada hissetmek sadece ıstırap verici değil, fakat dayanılmaz da olurdu.”
“ Bütün iç alemi çelişkilerden oluşmuş bir insan, birdenbire bütün bu çelişkileri aynı anda kendi içinde hissetseydi, nefret ettiği her şeyi sevdiğini, sevdiği her şeyden nefret ettiğini, gerçeği söylerken yalan söylediğini bir anda hissetseydi, bütün bunlardan dolayı utanç ve dehşet hissedebilseydi, bu ‘vicdan’ adı verilen hal olurdu. İnsan, bu hal içinde yaşayamaz; ya çelişkileri ya da vicdanı yok etmelidir. Vicdanı yok edemez ama onu yok edemezse uykuya sokabilir, yani nüfuz edilemez engellerle kendine ait bir duyguyu bir diğerinden ayırabilir, hiç bir zaman onları bir arada göremez, onların uyuşmazlığını, birbirlerinin yanıbaşında bulunmalarının anlamsızlığını hiç bir zaman hissedemez.”
“ Fakat bereket versin ki, bu barış ve uyku içerisindeki insan için bu vicdan hali pek enderdir. Erken çocukluk yıllarından itibaren ‘tamponlar’, onu, iç çelişkilerini görme imkanından uzaklaştırarak kendi içinde gelişmeye ve güçlenmeye başlarlar; bu nedenle, onun için birdenbire uyanma tehlikesi hiç mevcut değildir. Uyanma, ancak onu arayanlar ya da arzulayanlar için, kendileri ile savaşma ve ona ulaşmak üzere çok uzun süre kendi üzerlerinde çok sebatkarca çalışmaya hazır bulunanlar için mümkündür. Uyanmak için, ‘tamponları’ yok etmek, yani çelişkilerin duyumlarına bağlı olan bütün iç ıstıraplarla karşılaşmak üzere dışarı çıkmak gerekmektedir. Dahası, ‘tamponların’ yok edilmesi, çok uzun bir çalışmaya ihtiyaç göstermektedir; ve insan, sonuçta vicdanının uyanmasından dolayı mümkün olabilen her türlü rahatsızlık ve ıstıraba sahne olacağını idrak ederek bu çalışmayı kabul etmelidir.”
“ Fakat vicdan, daha önce sözü edilen cam imbikteki tozları eritip kaynaştırabilecek ve insanın kendini incelemeye başladığı hal içerisinde yoksunu olduğu birliği yaratabilecek yegane ateştir.” ( 144)
“ ‘Vicdan’ kavramının ‘ahlak’ kavramı ile hiç bir ortak yanı yoktur.”
“ Vicdan, genel ve daimi bir fenomendir. Vicdan, bütün insanlar için aynıdır ve ancak ‘tamponların’ yokluğunda kendini göstermesi mümkündür. Farklı insan kategorilerini anlamak bakımından, çelişkileri bulunmayan kimsede insana ait vicdanın mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu vicdan ıstırap çekmemektedir; aksine bizlerin anlamaya muktedir olmadığımız, tamamen yeni özellik taşıyan bir hazdır. Fakat, binlerce farklı ben sahibi bulunan insanda vicdanın bir an için bile uyanması ile zorunlu olarak ıstırap doğar. Ve eğer bu vicdan zamanları uzarsa, insan bunlardan korkmayıp aksine müştereken hareket etmeye başlar ve bunları muhafaza etmeye çalışır, uzatırsa, bu anlara çok ince bir haz unsuru, gelecekteki ‘berrak şuurun’ tadı tedricen dahil olacaktır.”
“ ‘Ahlak’ kavramında genel olan hiç bir şey yoktur. Ahlak, tamponlardan ibarettir. Genel bir ahlak yoktur. Çin’de ahlaki olan bir şey, Avrupa’da gayri ahlaki ve Avrupa’da ahlaki olan Çin’de gayri ahlakidir. Petersburg’ta ahlaki olan Kafkasya’da gayri ahlakidir. Ve Kafkasya’da ahlaki olan Petersburg’da gayri ahlakidir. Toplumun bir sınıfında ahlaki olan, bir diğer sınıfında gayri ahlakidir. Ahlak daima ve her yerde yapay bir fenomendir. Çeşitli ‘tabulardan’, yani bazen temelleri itibarıyla makul, bazen de bütün anlamlarını yitirmiş veya hiç bir zaman herhangi bir anlam taşımamış, yanlış bir temel üzerinde, hurafeler ve hatalı korkular tabanı üzerinde yaratılmış çeşitli kurallardan, çeşitli taleplerden oluşmuştur.”
“ Ahlak, ‘tamponlardan’ ibarettir. Ve ‘tamponlar’, çeşitli olduklarından, farklı memleketlerdeki ve farklı çağlardaki ya da toplumun farklı sınıflarındaki koşullar epeyce farklılıklar gösterdiğinden, her biri tarafından yaratılan ahlak da birbirinden çok farklı ve çelişkili olacaktır. Bütün için ortak bir ahlak mevcut değildir. Herhangi bir genel ahlak fikrinin var olduğunu söylemek bile imkansızdır; örneğin Avrupa’da… Bazen Avrupa için genel ahlakın ‘Hristiyan ahlakı’ olduğu söylenir. Fakat öncelikle ‘Hristiyan ahlakının’ kendisi pek çok farklı yorumlara müsaittir ve çeşitli cinayetler, ‘Hristiyan ahlakı’ tarafından onaylanmıştır. Sonra modern Avrupa’nın, biz bu ahlakı nasıl anlarsak anlayalım, ‘Hristiyan ahlakı’ ile pek az ortak yanı vardır.”
“ Ne olursa olsun, eğer ‘Hristiyan ahlakı’ Avrupa’yı, şimdi sürüp gitmekte olan savaşa ittiyse, bu da böyle bir ahlaktan oldukça uzak demektir.”
“ Pek çok kimse, öğretinizin ahlaki yönünü anlamadığını söylemektedir” dedi içimizden birisi. “ Ve diğerleri de öğretinizin hiç ahlaki yönü bulunmadığını söylemektedir.”
“ Pek tabii ki yoktur” dedi G. “ İnsanlar, ahlaktan söz etmekten pek hoşlanırlar. Ama ahlak sadece kendi kendine telkindir. Gerekli olan vicdandır. Biz ahlak öğretmiyoruz. Vicdanın nasıl bulunacağını öğretiyoruz. Bunu söylediğimizde, insanlar memnun olmuyorlar. Sevgimiz olmadığını söylüyorlar. Zira zaafı ve ikiyüzlülüğü teşvik etmiyoruz; aksine bütün maskeleri düşürüyoruz. Hakikati isteyen kimse sevgiden ya da Hristiyanlık’tan söz etmez, çünkü bunlardan ne kadar uzak olduğunu bilir. Hristiyan öğretisi Hristiyanlar içindir ve Hristiyan, Hz. İsa’nın anlayışlarına göre yaşayan, yani her şeyi onun anlayışlarına göre yapan kimsedir. Sevgiden ve ahlaktan söz edenler acaba Mesih’in anlayışlarına göre yaşayabilirler mi? Pek tabi ki, bunu yapamazlar; fakat daima böyle konuşmaların, kelimelerin, kendileri için her şeyden daha değerli olduğuna inanan insanlar mevcut bulunacaktır. Fakat bu bir gerçek işarettir! Böyle konuşan kimse, boş bir insandır; onunla zamanı boşa harcamaya değmez.”
“Ahlak ve vicdan tamamen farklı şeylerdir. Bir vicdan, hiç bir zaman diğer bir vicdanı nakzetmez. ( 145) Bir ahlak bir diğerini daima kolaylıkla ve tamamen nakzedebilir ve inkar edebilir. ‘Tamponlarla’ dolu bir insan çok ahlaklı olabilir. Ve ‘Tamponlar’ çok farklı olabilirler, yani iki çok ahlaklı insan birbirini çok ahlaksız kabul edebilir. Kaide olarak bu durum kaçınılmazdır. İnsan ne kadar ‘ahlaklı’ olursa olsun başkalarının o kadar ‘ahlaksız’ olduğunu düşünür.”
“ Ahlak fikri iyi ve kötü davranış fikri ile ilişkilidir. Fakat iyilik ve kötülük, farklı insanlar için daima farklı bir durum arz eder. Bir, iki, üç numaralı insanlarda daima sübjektiftir ve sadece belirli bir an ya da belirli bir durumla bağıntılıdır. Sübjektif bir insan, iyilik ve kötülük hakkında genel bir kavram sahibi olmayabilir. O insan için, kendi arzularına, ilgilerine ve iyilik kavramına karşı olan her şey kötüdür.”
“ Sübjektif insan için kötülüğün hiç mevcut olmadığı, sadece farklı iyilik kavramlarının var olduğu söylenebilir. Hiç kimse herhangi bir şeyi kasıtlı olarak kötülük için, kötülük olsun diye yapmaz. Herkes iyilik uğruna, onu anlayışına göre hareket eder. Fakat herkes onu farklı biçimde anlar. Sonuçta da insanlar, birbirlerini, iyilik uğruna boğar, katleder ve öldürürler. Sebep yine aynıdır; insanın cehaleti ve içinde yaşadığı derin uyku halidir.” ( 146)
“ Bu o derece aşikardır ki, insanların evvelce hiç düşünmemiş olmaları bile garip gözükmektedir. Ama bunu anlamamaktadırlar ve herkes kendi iyiliğini yegane iyilik ve diğer bütün her şeyi kötülük olarak kabul etmektedir. İnsanların bunu anlayacaklarını, genel ve özdeş olan bir iyilik fikri geliştirebileceklerini ümit etmek saflıktır ve gereksizdir.”
“ Fakat iyilik ve kötülük insandan ayrı olarak kendi başlarına mevcut değiller midir? diye sordu aramızdan biri.
“ Mevcuttur” diye cevapladı G. ve devam etti. “ Ancak bunlar bizden çok uzaktadır ve şimdiki halde bunları anlamaya çalışmak bile bir değer taşımaz. Basitçe bir tek şeyi hatırlayınız. İnsan için yegane mümkün olabilen daimi iyilik ve kötülük fikri, tekamül fikri ile bağıntılıdır; pek tabii ki, mekanik tekamül ile değil, fakat insanın şuurlu gayretler sayesinde kaydedeceği gelişme, varlığının değişmesi, onun içinde birliğin yaratılması ve bir daimi Ben’in oluşması ile bağıntılıdır.”
“ İyilik ve kötülük hakkında daimi bir fikir, insanda, ancak daimi olan bir gaye ve yine daimi olan bir anlayış ile bağıntılı olarak oluşabilir. Eğer insan, uyku içinde olduğunu anlarsa ve uyanmayı arzu ederse, bu halde onun uyanmasına yardımcı olacak her şey iyi ve onu bundan alıkoyan, uyumasını sürdüren her şey ise kötü olacaktır. Tamamen aynı şekilde, diğer insanlar için de neyin iyi, neyin kötü olduğunu anlayacaktır. Onların uyanmasına yardım edecek her şey iyi, onları uyanmaktan alıkoyan her şey kötüdür. Fakat bu durum, sadece uyanmak isteyenler için yani uykuda bulunduklarını anlayanlar için geçerlidir. Uykuda bulunduklarını anlayanlar için geçerlidir. Uykuda bulunduklarını anlamayanlar ve uyanmak için hiç bir arzu sahibi olmayanlar, iyilik ve kötülük hakkında da bir anlayış sahibi olamazlar. Ve insanların büyük bir kısmı uykuda bulunduklarının farkında olmadıklarından, hiç bir zaman da olmayacaklarından ne iyilik ne de kötülük gerçekten onlar için var olabilir.”
“ Bu, genelde kabul edilmiş fikirlerle çelişir. İnsanlar, iyilik ve kötülüğün herkes için aynı olması gerektiğini, her şeyin üstünde de iyilik ve kötülüğün herkes için var olduğunu düşünmeye alışmışlardır. Halbuki, aslında iyilik ve kötülük sadece azınlık için, bir gaye sahibi olanlar ve bu gayeyi izleyenler için vardır. Bu hale göre de bu gayeyi izlemeyi önleyen her şey kötü, onu izlemeye yardımcı olan her şey ise iyidir.”
“ Fakat doğaldır ki, uyuyan insanlar, bir gayeleri bulunduğunu ve bir yere varacaklarını söyleyeceklerdir. Gaye sahibi olmadığı ve bir yere varamayacağı gerçeğini idrak etmesi, insanın uyanmaya yaklaşmasının ya da uyanmanın onun için gerçekten mümkün hale gelmesinin ilk işaretidir. Uyanma; insanın hiç bir yere varamayacağını ve nereye gideceğini bilmediğini idrak etmesiyle başlar.” ( 147)
“ Daha önce de izah edildiği üzere, insanların kendilerine atfettikleri, fakat aslında ancak gelişmenin ve tekamülün bir, iki, üç numaralı insanlarının seviyesinden daha yüksek bir seviyedeki kimselere ait olan pek çok nitelik mevcuttur. Ferdiyet, tek ve daimi bir ben, şuur, irade, yapmaya muktedir olma, içsel özgürlük hali; bütün bunlar, alelade insanın sahip bulunmadığı özelliklerdir. İyilik ve kötülük fikri de aynı kategoriye aittir ki, bu kategorinin varlığı, daimi bir gaye, daimi bir istikamet ve daimi bir ağırlık merkezi ile bağıntılıdır.”
“ İyilik ve kötülük fikri, bazen gerçek ve yalan fikri ile bağıntılıdır. Fakat iyilik ve kötülük alelade insan için mevcut olmadığı gibi ne gerçek ne de yalan mevcuttur.”
( 138) Biz bir sanat eserini tetkik ederken, basit seviyede de olsa bir “ psikometri” yapmak zorundayız. İnsanın bu yeteneğini geliştirmesinde fayda vardır. Esere dokunup, adeta o sanatçının ne hissettiğini, anlatmak istediğini algılamaya çalışmak lazımdır. Objektif bir sanatkar bütün düşüncelerini, bütün duygularını o taşa, o renge, o tahtaya işleyebilir. Siz o frekansa girdiniz mi, sanatçının ne demek istediğini hissedersiniz.
( 139) Bu insanın gerçeği değil, zanlarını ifade etmesi demektir. İnsan, “ Ben vicdanlıyım, iman sahibiyim” derken de, çoğu kez gerçekle hiç alakası olmayan birtakım zanlarını ifade eder. Bunlar aslında onun sahip olmadığı şeylerdir. Eş koşmadığınız anda, siz ona sahip olmadığınızı anlayacaksınız. Eğer sizde bir şeye karşı sahibiyet duygusu varsa, o, sizin için putlaşmıştır, eş koşmuşsunuzdur. Ama siz eş koşma, putlaştırma merhalesini geçmişseniz, hiç bir şeyin sahibi değilsinizdir. Bu durum, Taoizm’deki düşünmeme, istememe, eylemsizlik, hiç bir şey yapmamanın karşılığıdır. Çünkü eş koşacak bir şeyi kalmamıştır.
Putlaştırmayı kestiğiniz anda, bunun farkına vardığınız anda, bu fedakarlığı yaptığınız anda, sahibiyet duygusu kaybolur. Böylece insan gerçekte sahip olmadığı şeyleri feda eder. İnsanın kendisininmiş gibi tahayyül ettiği, fakat gerçekte kendisinin olmayan şeyleri atması gerekir. Ve böylece hakiki fedakarlık ortaya çıkar. Buradaki feda, “ terk”tir. Fakat bu dedüblümanı yapmak çok güç iştir. Çünkü insanın kendisine göre bir çok bağlantıları vardır.
( 140) Beyin yapımız, içgüdülerimiz, kan dolaşımı vb. bio-mekanik bir sistemdir. Yani istesek bile bu bio-mekanik sistemin dışına çıkamayız. O halde yardıma ihtiyacımız vardır.
( 141) Sadece bir şey verildiği zaman şükretmemek gerekir. Hasta olduğunuz, ayağınızı burktuğunuz, dişiniz ağrıdığı zaman da şükretmelisiniz. Gelen belaya bile şükredilmelidir. Zira bu gelişme içinde olmak demektir. Artık o zamanla kalbi şükre döner. Yani bir üst makama karşı müteşekkir olma hali her an zihninizde kalır. Bu, içinizdeki kibrin dökülmeye başlaması demektir. Teşekkürün asıl manası, insanın içinde mevcut olan kibrin ortadan kalkmasıdır.
( 142) Yapılan dualara cevap, kalbinizin, niyetinizin temizliğine ve uygunluğuna, yani o andaki iç vibrasyon seviyenizin yükseklik derecesine bağlı olarak gelir.
( 143) Bu ifade bilgiye dayanmaz. Çünkü “ Tanrı” ve “ merhamet” kavramlarını bilgiye dayalı olarak ifade etmemektedir. Hayırlı bir iş de yaparken eğer gerekli bilginiz yoksa, vicdan sesini henüz işitemiyorsanız, belli bir noktaya kadar sizi götürecek olan şey; heyecanınız, ihtirasınız ve bilgiçliğinizdir. Ama bir noktadan sonra iş, bu tür enerjilerle yürümez. Gelişemezsiniz, uğraştığınız iş de duraklar. Zurna gibi hep aynı havayı çalarsınız. Oysa tek ses değil, çeşitli sazların bir ahenk meydana getirdiği bir orkestrasyona gitmek, başka sazlara da tahammül etmek, onları da uyuma sokmaya çalışmak gerekir. İşte böylece artık vicdan enerjisini kullanmaya başlamış olursunuz. Tek sesli müziği, çok sesli bir ahenge çevirmek gerekir. Enerjinin türü değiştirilmelidir. Nefsani kaynaklı olan merak ve ihtiras enerjisi, vicdan enerjisine çevrilmelidir. Bu durumda nefs, apartmanın her tarafında değil de, tek bir odaya hapsedilmiş olur. Zaten insanın nefsaniyetini kullanmaması diye bir şey de söz konusu değildir.
Hayat olayları içerisinde insanın pozitif, negatif hesabını her zaman yapması lazımdır. İşte o anda vicdan enerjisi faaliyete geçer. Uyanıklığın başlangıcı budur. Eğriyle doğrunun tefriki ne kadar iyi yapılırsa, uyanıklık derecesi o derece yükselir.
( 144) Gerçek vicdan sesi hiç bir zaman yıkıcı değildir, yani negantropik çalışır. Nefsaniyet ise antropik çalışır, ortadan kaldırıcı, dağıtıcı şekilde çalışır. Vicdan daima yapıcıdır. Hayvan seviyesindeki vicdan, içgüdüler şeklinde görünür.
İnsan diğer varlıklara nazaran bir özellik taşıyor. Hayvanlardan farklı olarak aklı vardır; yani endüksiyon ve dedüksiyon yapabilecek ve bazı mantık kurallarını kullanabilecek bir yapıya sahiptir. Bununla beraber, yani farklı bir yapıya sahip olmakla beraber, bedenli olarak yaşayışı esnasında, belki diğer hayvanların tabi olduğu kanunlar içerisinde bulunur. Manevi tarafı olan bu akıl sahibi varlıkta ferdiyet başlamıştır. Bu bireyselliğin çeşitli seviyelerde temsilcileri vardır. Ve artık vicdan ortaya çıkmıştır. Vicdan nötralize eden kuvvettir. Vicdan aynı zamanda cehit dediğimiz çaba faktörünü yaratan kuvvettir. Bütün bunların hepsini vicdan ayarlar. Cehdi arttırın demek, vicdanınızın sesini dinleyin demektir. Vicdan, bir mekanizma olarak değil de, sadece duygusal bir yayın olarak alınırsa, o bizi yanıltır. Sufilerin “ kalp” dedikleri budur. O, bir merkezdir ve vicdan oradadır. O, astral bedenimizde geliştirdiğimiz bir merkezdir. Bizim cehdimizi motive eden şey o merkezdir. Öyleyse her şeyin cehit olmadığı da ortaya çıkıyor. Ancak vicdani kanaldan gelen, vicdanın itmesiyle yapılan işler cehit mahsulüdür. Öbürleri tamamen nefsani kanaldan gelen işlerdir ve mekaniktir. Bir tatmine, bir arzuya, bir ihtiyaca ulaşmak için yapılan çabalardır. Böylesine cehit denmez. Bunlar sadece, savunma mekanizmalarına bağlı olmak üzere, vücudun can halinin muhafazası için yapılan faaliyetlerden ibarettir. Hakiki cehit vicdan kanalı ile gelendir. O cehdin sonunda varlık sıçrama yapabilir. Yani kazma sallamak, dikiş dikmek vb. öyle büyük cehitler değildir. Bunlar mekanik sistem içerisinde yapılan normal çalışmalardır. Bir ağacın köklerinin tropizmi, gıdaya yönelişi gibi. Arının bal yapmak için çiçeğe ve şekere doğru uçması gibi. Bugün çok yaygın olan seksüel meyiller, vicdani kanaldan mı geliyor? Hayır. Aynen tropizm gibidir ve ayçiçeğinin yüzünü hep güneşe çevirmesine benziyor.
Gerçek cehit, vicdan kanalından gelendir. O, insana çok şey kazandırır.
( 145) İnsan, maddi tesirlerin kendisinde oluşturduğu kişiliği ne derecede yok edebilirse, vicdanı o derecede baskın hale geçer. Bu durumda artık herkese has ayrı ayrı vicdanlar yoktur. Gerçek vicdan herkeste aynıdır ve birbirini nakzetmez. Aksi taktirde ayrı ayrı kimselerin vicdanları farklı sesler verir ki, burada insanın tamponları, yani yalan ve savunma mekanizmaları devreye girmiştir. Tamponları ortadan kaldırdığınız zaman, vicdan ortaya çıkar. Bu açıdan bakarsak, herkesin ahlak anlayışı farklıysa, insanları birleştirici değildir, anlamı çıkar; ama gerçek vicdan insanları birleştiricidir.
( 146) Siz, kötülük bile yapmak istiyorsanız, bunu şuurlu olarak yaparsanız bu sizin için bir gelişme imkanı sağlar. Mühim olan, yapılan işin şuurlu bir şekilde yapılmasıdır. Zaten insan, şuurlu bir egoist olduğu zaman, gerçekten denge kurmaya başlar. Yani kendi egosunun istikametinde elde edeceği şeyleri apaçık bir şekilde görüp anlayabilirse, başkasına vereceği zararın dönüp dolaşıp kendine geleceğini fark eder. Egoist olun denmiyor; şuurlu bir bencil olun… Bir şeyden yararlanmak istiyorsunuz, o anda kendi benliğinizle alakalı bir pay almak istiyorsunuz, kısacası bir fayda sağlamak istiyorsunuz diyelim. İşte burada, şuurlu bir faydacılık yapmak gerekir. Fayda sağlayın, ama şuurlu olsun. Gerçekten tam’a yakın ve o konu için uzmancasına bir idrake varmışsak, egoistlik yapamayız. Yani dengelerin nasıl kurulduğunu fark ederiz ve dengeyi bozmaya çalışmayız.
Her ne olursa olsun, insan varlığı, daima kendi kişiliğinin gelişmesi için mücadele verir, başkasının gelişmesi için değil. Bu aldatmacaya girmeyelim. Ama başkasının gelişmesi için faaliyette bulunurken, böyle bir arzuyu samimiyetle hissederken, aslında insan gene kendi irfanı için, kendi gelişimi için faaliyet göstermiş olur. Fakat burada iki çıkış noktası vardır. Sonuçlar aynı, ama hareket noktaları, çağırma noktaları değişiktir. Birinciyi çağıran vicdanidir; ikinciyi çağıran tamamen kaba, geri tesirlere bağlı nefsani taraftır. İşte bu fark çok önemlidir. Vicdani hareket eden, gerçekten yardım etmek amacıyla hareket eder. Fakat onun bu hareketi, vicdan kanalıyla yaptığı bu eylem, ona mutlaka fayda getirir. Ama kişi o yardımı, sonunda bir fayda umarak yapmamaktadır.
( 147) Gayesi olmadığını düşünen insanda aslında büyük bir idrak teşekkül etmekte ve ortaya bir anlayış çıkmaktadır. Şimdiye kadar herhangi bir tekamül gayesine bağlı olarak yaşamadığını fark ediyor. Çünkü gayeye göre hareket edebilmek, bizzat kendi cehdiyle hareket edebilmek demektir. Ama bakıyor ki, kendisi nehirde sürüklenen bir saman çöpü gibidir. Esasında herhangi bir gayeye sahip bir varlık olmadığını anlıyor. Ama bir gayeye sahip olmak, dümenin ve küreklerin kendi elinde
bulunduğu bir sandal demektir. Bakıyor ki, ne kürek tutuyor, ne de dümen… Anlıyor ki, sadece bir başkasının gayesine hizmet etmektedir. Belki de etmiyor bile. O zaman meseleyi anlıyor ve kendini bir şey sanmaktan kurtuluyor.
Kendini bir şey sanmaktan kurtulmaya başlayan kişi, uyanmaya namzettir.