Konuşmamızın nasıl başladığını hatırlamıyorum. Zannedersem, Hindistan’dan, ezoterizmden ve yogi okullarından bahsettik. G.’nin çok uzun seyahatler yaptığını, benim sadece işittiğim ve görmeyi çok arzuladığım yerlere gittiğini öğrendim. Sorduğum sorular, sadece onu etkilemekle kalmayıp, cevaplarıyla benim istediğimden fazlasını verdi. Dikkatli ve kesin olan konuşma tarzını beğendim. Az sonra, M. bizden ayrıldı. G., Moskova’daki çalışmalarından söz etti. Onu tamamen anlamış değildim. Başlıca psikolojik özelliğe sahip çalışmasında, kimyanın büyük rol oynadığı sözlerinden anlaşılıyordu. Kendisini ilk kez dinlediğimden, söylediklerini oldukları gibi anlıyordum
Dedim ki, “ Söyledikleriniz, Güney Hindistan’daki bir okul hakkında işittiklerimi hatırlatıyor. Birçok yönleri itibarıyla az rastlanan bir Brahman, insan vücudunun kimyasını inceleyen bir okulda bir İngiliz gencine, bazı maddeleri vücuda vererek, bazılarını da vücuttan uzaklaştırarak insanın moral ve psikolojik özelliğini değiştirmenin mümkün olduğunu söylemişti. Bu, sizin söylediğinize çok benziyor.”
“ Olabilir.” dedi G. “ Fakat aynı zamanda tamamen farklı da olabilir. Aynı yöntemlerden faydalanırmış gibi gözüken fakat bunları tümüyle farklı bir şekilde anlayan okullar vardır. Yöntemlerin, hatta fikirlerin aynı oluşu hiç bir şey ispatlamaz.”
“ Beni çok ilgilendiren başka bir sorum daha var.” dedim. Yogilerin, belli durumları elde etmek için kullandıkları maddeler mevcut. Bunlar bazı hallerde, narkotikler olabilir mi? Ben de bu yönde birçok deneyler yaptım ve büyü hakkında okuduğum her şey, bana açıkça ispatlamaktadır ki, bütün okullar, daima, bütün ülkelerde ‘büyüyü’ mümkün kılan bu durumların meydana gelmesinde narkotiklerden çok geniş bir biçimde faydalanmışlardır.” “Evet” dedi G. “Çoğu defa, bu maddeler, sizin ‘narkotikler’ dediğiniz maddelerdir. Ama bunlar tamamen farklı yollarda kullanılabilirler. Narkotiklerden doğru bir biçimde faydalanan okullar vardır. Bu okullarda, insanlar kendi kendilerini incelemek için bunları kullanırlar; ileriye bakabilmek, kendi imkanlarını daha iyi bilebilmek, uzun çalışma sonucu, ilerde neler kazanılabileceğini ‘önceden’ görebilmek için… İnsan bunu görüp de kuramsal olarak öğrendiklerinin gerçekten var olduğuna emin olunca şuurlu olarak çalışmaya başlar, nereye gittiğini bilir. Bazen, insanın, şüphe ettiği kendisindeki imkanların varlığından emin olabilmesi için en basit yol budur. Bununla ilgili özel bir kimya vardır. Her bir fonksiyon için belirli maddeler vardır. Her fonksiyon, hem kuvvetlendirilebilir hem de zayıflatılabilir; ya da uyandırılabilir veya uykuya itilebilir. Fakat bunu yapabilmek için insan makinesi hakkında geniş bilgiye ve söz konusu özel kimyaya ihtiyaç vardır. Bu yöntemi kullanan bütün okullarda, deneyler, ancak gerçekten gerekli oldukları zaman ve bütün sonuçları görebilen, arzu edilmeyen muhtemel kötü sonuçlara karşı tedbirler alabilen tecrübeli ve ehil kişilerin yönetiminde yapılır. Birçokları afyon, haşhaş vs.den elde edildikleri halde, bu okullarda kullanılan maddeler, sizin deyiminizle, sadece ‘narkotikler’ değildir. Böyle deneylerin yapıldığı okulların yanında diğer okullar vardır ki, bu ve buna benzer maddeleri, deney ve inceleme için kullanmayıp kısa süre için de olsa, arzu ettikleri belirli sonuçlara ulaşmak için alırlar. Bu maddelerin ustaca kullanılması ile insan, belli bir süre için çok kurnaz veya çok kuvvetli duruma getirilebilir. Tabii ki, sonradan bu insan ölebilir veya delirebilir ama bunlar önemsenmez. Böyle okular da vardır. Bundan böyle okullardan bahsederken çok ihtiyatlı olmalıyız. Pratik olarak aynı şeyleri yapabilirler ama sonuçlar tamamen farklıdır.”
“ Grubunuza katılmak için bazı şartlar var mıdır?” diye sordum. “ Grubunuza giren kimse, gruba ve size bağımlı olur mu? Başka bir ifade ile bu kişinin ayrılmakta ve çalışmayı bırakmakta serbest olup olmadığını veya bazı yükümlülüklerin altına girip giremeyeceğini öğrenmek istiyorum. Ve bu yükümlülükleri yerine getirmezse ona karşı nasıl davranırsınız?”
“ Hiçbir şart söz konusu değildir.” diye cevap verdi G. “ Ve olamaz da… Başlangıç noktamız, insanın kendisini bilmediği ve muktedir olmadığıdır. ( Bu kelimeleri üzerlerine basarak söyledi.) Yani olmaya muktedir bulunduğu ve olabileceği gibi olmamasıdır. Bu nedenle, herhangi bir anlaşmaya ve yükümlülük altına giremez. Gelecek ile ilgili hiç bir karar alamaz. Bugün o, belli bir kişi ise yarın başka bir kişidir. Hiç bir şekilde bağlı değildir; isterse her an çalışmayı bırakıp gidebilir. Gerek bizim onunla, gerekse onun bizimle olan ilişkilerimizde hiç bir yükümlülük yoktur.”
“ Eğer isterse çalışabilir. Uzun bir süre çalışması, kendisi üzerinde pek çok çalışması gerekecektir. Yeter derecede öğrendiğinde durum farklıdır. Kendisi, çalışmamızı sevip sevmediğine karar verecektir. İsterse bizimle çalışabilir, istemezse ayrılabilir. Bu ana kadar serbesttir. Bundan sonra kalırsa karar verebilecek veya gelecek için hazırlıklar yapabilecektir.”
“ Örneğin bir noktayı ele alalım. Tabii başlangıçta değil fakat sonradan öyle bir durum ortaya çıkabilir ki, bir süre için de olsa, insanın öğrendiği bir şeyi sır olarak saklaması gereklidir. Fakat kendini bilmeyen bir insan, bir sırrı saklayacağına söz verebilir mi? Pek tabii ki söz verebilir. Ama sözünü tutabilir mi? Çünkü o bir değildir; onun içerisinde birçok farklı insan vardır. İçindeki biri söz verir ve sır saklamayı istediğine inanır. Fakat içindeki bir başkası sırrı karısına veya arkadaşına söyleyecek veya kurnaz bir adam kendisini öylesine sorguya çekecektir ki, kendisi bile her şeyi ortaya döktüğünün farkına varmayacaktır. Son olarak da bu kişi ipnotize edilebilir, beklenmedik bir biçimde korkutulabilir; bu hallerde de ne isterseniz yapacaktır. Bu adam ne çeşit bir yükümlülük altına girebilir? Bir sırrı saklayabilmesi için insanın kendisini bilmesi ve muktedir olması gereklidir. Ve o insan, bütün insanlar gibi bundan çok uzaktır.”
“ Bazen, deneme olmak üzere, insanları geçici şartlar içerisine sokarız. Genellikle, kısa zamanda dayanamayıp çözülürler fakat biz güvenmediğimizden bir kişiye ciddi bir sırrımızı vermediğimizden büyük önem taşımaz. Yani bu durum, böyle bir kişi ile olan irtibatımızın tabiatıyla kesilmesine sebep olmakla beraber bizim için hiç bir önem taşımaz. Ve bu kimse, eğer bizden öğreneceği bir şey varsa, bu öğrenme şansını kaybeder. Aynı zamanda, bu durum, bütün arkadaşlarını da, onlar bunu beklemedikleri halde etkiler.”
Onunla tanışmamızın ilk haftası içerisinde yaptığımız konuşmaların birinde G.’ye tekrar Doğu’ya gitme niyetimden söz ettiğimi hatırlıyorum.
“ Bu konu üzerinde düşünmeye değer mi? Ve orada aradığımı bulabilir miyim?” diye G.’ye sormuştum.
“ Dinlenmek ve tatil yapmak için gitmek iyidir ama senin istediğin şey için gitmeye değmez. İstediğini burada bulabilirsin.” diye cevap vermişti. Kendisiyle çalışmaktan bahsettiğini anlamıştım.
“ Fakat kendi mahallerinde bulunan yani bütün gelenekleri içerisinde yaşayan okullar, bazı yararlar sağlamazlar mı?” demiştim.
G., bu soruyu cevaplandırırken ileri zamanlara kadar anlayamadığım birkaç şey söylemişti.
“ Okullar keşfetsen bile bunlar, sadece ‘felsefi’ okullar olacaktır.” demişti. “ Hindistan’ da yalnızca ‘felsefi’ okullar vardır. Böyle bir bölünme, çok zaman önce meydana geldi; Hindistan’ da ‘felsefe’, Mısır’ da ise ‘teori’ vardı. Şimdi ise İran, Mezopotamya ve Türkistan’ da ‘pratik’ vardır.”
“ Şimdi de durum aynı mı?” diye sormuştum.
“ Kısmen şimdi bile,” demiş ve ilave etmişti; “ fakat ‘felsefe’, ‘teori’ ve ‘pratik’ ile neleri kastettiğimi açıkça anlamıyorsun. Bu kelimeler farklı bir biçimde anlaşılmalıdır; genelde anlaşıldıkları gibi değil…”
“ Ancak okullar söz konusu edilirse, sadece özel okullar vardır. Genel okullar yoktur. Her öğretmen veya guru herhangi bir şeyde ihtisas sahibidir. Biri astronom, diğeri heykeltıraş, bir üçüncüsü ise müzisyendir. Her öğretmenin bütün öğrencileri, her şeyden önce, onun ihtisaslaştığı konu üzerinde çalışmalıdırlar; sonra başka, daha sonra bir başkası vs. üzerinde; her şeyi incelemek bin yıl alır.”
“ Fakat siz nasıl incelediniz?”
“ Ben yalnız değildim. Aramızda her çeşit uzman vardı. Herkes kendi özel konusu ile ilgili dallar üzerinde çalışıyordu. Sonradan, bir araya geldiğimizde, elde ettiğimiz her şeyi bir araya getiriyorduk.”
“ Arkadaşlarınız şimdi nerdeler?”
G. bir süre sessizleşti, sonra uzaklara bakarak yavaşça: “ Bazısı öldü, bazısı çalışıyor, bazısı ise inzivaya çekildi.”
Manastır diline ait, beklemediğim bir anda işittiğim bu kelime, bende garip ve rahatsız edici bir duygu doğurdu.
Hızlı Değişme Yeteneğinde Olanlar İçin
Okullar Çok Yararlıdır
“ Eğer insan kendisi üzerinde çalışmaya muktedir olsaydı, her şey çok basit olurdu ve o zaman okullara gerek kalmazdı. Ama insan bunu yapamaz ve bunun sebepleri insanın tabiatının derinliklerinde saklıdır. Bir an için insanın kendisine karşı samimiyetsizliğini, kendisine söylediği sonu gelmez yalanları vs. bir kenara bırakıp sadece merkezlerin bölümlerini ele alalım. Sadece merkezlerin bölümlerini ele alalım. Sadece bu, insanın kendi üzerinde bağımsız çalışmasını imkansız kılar. Üç ana merkez olan düşünce, duygu ve hareket merkezlerinin birbirleriyle bağlantılı olduğunu ve normal bir insanda bu merkezlerin daima birlik içerisinde çalıştıklarını anlamalısınız. İnsanın kendi üzerinde çalışmasında asıl güçlüğü bu birlik gösterir. Bu birlik ne anlama gelmektedir? Bu, düşünce merkezinin belli bir işinin, duygu ve hareket merkezlerinin belli bir işiyle bağlantılı olduğu anlamına gelir, yani belli bir tür düşünce, kaçınılmaz olarak belli bir tür duygu ( veya duruş) ile bağlantılıdır; biri diğerine meydan verir. Yani belli bir tür duygu ( veya mantal hal), belli hareketlere ya da duruşlara ve belli düşüncelere sebep olur. Belli bir tür hareket ya da duruş, belli duyguları ya da mantal halleri davet eder. Bu böylece sürer. Her şey bağlantılıdır ve bir şey başka bir şey olmadan mevcut olamaz.” ( 127)
“ Şimdi bir insanın yeni bir tarzda düşünmeye karar verdiğini hayal edin. Ama o insan, eski tarzda hisseder. Onun R.’den hoşlanmadığını hayal edin.” Orada bulunanlardan birini işaret etti. “ Bu R.’den hoşlanmama hali derhal eski düşünceleri harekete geçirir ve o insan yeni bir tarzda düşünmek kararını unutur. Veya onun düşünürken sigara içme alışkanlığında olduğunu farz edelim, bu bir hareket merkezi alışkanlığıdır. O kimse yeni bir tarzda düşünmeye karar verir. Bir sigara içmeye başlar ve hiç farkına varmadan eski tarzda düşünür. Sigara yakmak gibi bir alışkanlık hareketi, o kişinin düşüncelerini eski ayarına dönüştürmüştür. İnsanın bu uyuşmayı
kendi kendine asla bozamayacağını hatırlamalısınız. Başka bir insanın iradesi gereklidir ve bir baston gereklidir. Kendi üzerinde çalışmak isteyen bir insanın çalışmasının belli bir kademesinde yapabileceği tek şey, itaat etmektir. İnsan kendi kendisine hiç bir şey yapamaz.”
İnsan Sürekli Gözetim ve Müşahedeye
İhtiyaç Gösterir.
“ İnsan her şeyden çok, sürekli gözetim ve müşahedeye ihtiyaç gösterir. O, kendisini sürekli olarak gözlemleyemez. Bu bakımdan onun kesin kurallara ihtiyacı vardır. Bu kuralların yerine getirilmesi, önce bir tür kendini hatırlamayı gerektirir ve sonra alışkanlıklarla mücadeleye yardım eder. Bir insan bütün bunları kendi kendine yapmaya muktedir değildir. Yaşam içerisinde her şey, insanın çalışması için çok rahat bir şekilde düzenlenmiştir. Bir okulda ise, insan, kendisinin seçmediği ve belki kendileriyle beraber yaşamanın gayet zor olduğu diğer insanlar arasındadır. Burada insan kendisini genellikle rahat olmayan ve alışmadığı şartlar içerisinde bulur. Bu durum onunla diğerleri arasında bir gerilim yaratır. Dahası bu gerilim kaçınılmazdır, çünkü sivri köşeleri törpüleyen odur.”
“ O halde hareket merkezi üzerinde çalışmak, sadece bir okul içerisinde uygun şekilde organize edilebilir. Daha önce belirttiğim gibi, hareket merkezinin hatalı, bağımsız ya da otomatik çalışması, diğer destekleme merkezlerini mağdur eder ve bunlar gönülsüz olarak hareket merkezini izlerler. Bu yüzden ekseriya diğer merkezlerin yeni bir tarzda çalışmasının tek yolu, işe hareket merkeziyle, yani bedenle başlamaktır. Tembel, otomatik ve ahmakça alışkanlıklarla dolu olan beden, her tür çalışmayı durdurur.” ( 128)
“ Ama bazı teorilere göre,” dedi içimizden biri, bir insan, yapısının manevi ve moral yönünü geliştirmelidir. Eğer insan bu yöndeki sonuçlara ulaşırsa, hiç bir bedensel engeli olmayacaktır. Acaba bu mümkün müdür?”
“ Hem evet, hem de hayır.” dedi G. “ Bütün mesele ‘eğer’ de yatıyor. Eğer bir insan, bedeninin engeli olmadan moral ve manevi yapı mükemmelliğine ulaşırsa, beden artık bundan sonraki aşamalara karışmaz. Ama ne yazık ki, bu asla gerçekleşmez, çünkü beden ilk adımda işe karışır, kendi otomatizmasıyla, alışkanlıklara bağlantısıyla ve esas olarak yanlış fonksiyon görmesiyle devreye girer. Eğer beden kısmı işe karışmadan moral ve manevi yapının gelişmesi teorik olarak mümkünse, bu, sadece bedenin ideal şekilde fonksiyon görmesiyle mümkündür. Fakat kim bedeninin ideal bir şekilde çalıştığını söyleyebilir?”
“ Bunun yanı sıra, ‘moral’ ve ‘manevi’ kelimelerinin kendilerinde de aldanma vardır. Şimdiye kadar makinelerden söz ederken, insanın kendi ‘moral’ ve ‘manevi’ yönleriyle işe başlayamayacağını, fakat bunun yerine kişinin önce kendi mekanikliği ve bu mekanikliği yöneten yasalarla işe başlaması gerektiğini sık sık açıkladım. Bir, iki ve üç numaralı insanlar, makine olmayı durdurmaya muktedir olan, fakat durduramayan makinelerdir.”
“ Fakat bir duygu dalgası vasıtasıyla insanın başka bir varlık seviyesine geçmesi mümkün değil midir?” diye sordu birisi.
“ Bilmiyorum.” dedi G., “ Gene farklı lisanlarda konuşuyoruz. Bir duygu dalgası gereklidir, ama bu, hareket merkezinin alışkanlıklarını değiştiremez; bütün hayatları yanlış bir şekilde geçen merkezlerin doğru olarak çalışmasını kendiliğinden sağlayamaz. Bunun değişmesi ve onarılması, ayrı, özel ve uzun bir çalışmaya ihtiyaç gösterir. Ve siz kalkmış, bir insanın başka varlık seviyesine dönüşmesinden söz ediyorsunuz. Ama benim için, bu görüş açısından bir insan mevcut değildir. Karmaşık parçalardan meydana gelmiş karmaşık bir mekanizma vardır. Bir duygu dalgası, bölümlerin birinde meydana gelebilir, ama diğer bölümler bundan hiç de etkilenmeyebilirler. Bir makine içerisinde mucize olmaz. Bir makinenin değişebilmesi, zaten yeteri kadar mucizedir. Ama siz bütün yasaların bozulmasını istiyorsunuz.” ( 129)
Uyanmada Grup Çalışmasının Önemi
“ Bundan böyle, uyanmak isteyen bir insan, yine uyanmak isteyen başka kimseleri aramalı ve onlarla beraber çalışmalıdır. Ancak bunu yapmak söylemekten zordur, çünkü böyle bir çalışmaya başlamak ve onu organize etmek için alelade bir insanın sahip bulunmadığı bir bilgiye ihtiyaç vardır. Çalışma organize edilmelidir ve çalışmanın bir önderi olmalıdır. Ancak bundan sonra, kendisinden beklenen sonuçları doğurur. Bu koşullar bulunmadan hiç bir çaba herhangi bir sonuç vermez. İnsanlar, kendi kendilerine işkence edebilirler fakat bu işkenceler, onların uyanmalarını sağlamayacaktır. Bu konu, bazı insanlar için anlaşılması en zor olan husustur. İnsanlar, kendi kendilerine ve kendi inisiyatifleri ile büyük çabalar göstermeye ve büyük fedakarlıklar yapmaya muktedir olabilirler. Fakat onların ilk çabalarının ve ilk fedakarlıklarının bir başkasına boyun eğme olması gerektiğinden, dünyada hiç bir şey, onların, bir başkasına boyun eğmeye ikna edemeyecektir. Ve bütün çabalarının, bütün fedalarının yararsız olduğu düşüncesine yaklaşmayı istememektedirler.” ( 130)
“ Çalışma, organize edilmelidir. Ve o, ancak onun sorunlarını, gayelerini, yöntemlerini bilen, kendisi de zamanında böyle bir organize çalışmadan geçmiş bir kişi tarafından organize edilebilir.”
“ İnsan genellikle, çalışmalarına küçük bir grupta başlar. Bu grup, genel olarak farklı seviyelerdeki tüm bir dizi benzer grup ile bağlantılıdır ki, hepsi birlikte ele alındığında ‘hazırlık okulu’ adını alabilecek bir okulu oluştururlar.”
“ Grupların ilk ve önemli özelliği, grupların, üyelerinin arzu ve tercihlerine göre teşkil edilmiş olmamalarıdır. Gruplar, amaçları bakımından birbirlerine yararlı olabilecek tipleri seçen öğretmen tarafından oluşturulurlar.”
“ Bir öğretmen olmadan grupların çalışması mümkün değildir. Yanlış bir öğretmen ile yapılan grup çalışmaları, sadece olumsuz sonuçlar doğurabilir.” ( 131)
“ Grup çalışmasının bundan sonraki önemli özelliği, gruplar içerisinde çalışmaya başlayan kişilerin hiç bir şekilde fikir sahibi olmadıkları ve hatta çalışmanın özünü, prensiplerini ve çalışmayla ilgili fikirleri anlayıncaya kadar onlara açıklanamayan bir amaca, grupların bağlı bulunabileceğidir. Fakat gruplardaki kişilerin, bilmeden ona doğru ilerledikleri ve ona hizmet ettikleri bu amaç, onların kendi çalışmalarındaki gerekli dengeyi sağlayıcı prensiptir. İlk işleri, bu amacı, yani öğretmenin amacını anlamaktır. Önceleri tam anlamıyla olmamakla beraber bu amacı anladıklarında, çalışmaları daha şuurlu hale gelir ve sonuçta daha iyi sonuçlar verebilir. Fakat önce ifade ettiğim gibi, öğrenmenin amacının, başlangıçta açıklanmaması hususu sıkça görülebilir.”
Grup Çalışmasına Katılan Kişiden Beklenenler
“ Bu nedenle, bir grupta çalışmaya başlayan bir insanın ilk amacı, kendi kendini inceleme olmalıdır. Kendi kendini inceleme çalışması, sadece doğru bir biçimde organize edilmiş gruplarda yer alabilir. Bir insan, tek başına kendini göremez. Fakat belli sayıda insan bu amaçla bir araya gelirse, bunlar, istekleri dışında bile birbirlerine yardımcı olacaklardır. Bir kimsenin, başkalarının hatalarını kendininkilerden daha kolaylıkla görmesi, insan tabiatının ortak özelliğidir. Aynı zamanda, kendi kendini inceleme yolunda, insan, başkalarında saptadığı tüm hatalara başladığı halde kendisinde görmediği pek çok şey mevcuttur. Ancak, söylediğim gibi, bu durumda, bu özelliklere kendisinin de sahip olduğunu bilir. Böylece grubun diğer üyeleri, ona kendisini gördüğü aynalara olarak hizmet ederler. Fakat doğaldır ki, kendini başka kimselerin hatalarında görmek ve sadece başkalarının hatalarını görmemek için, insan, kendisine karşı fazlasıyla uyanık ve çok samimi olmalıdır.”
“ Kendisinin bir olmadığını, bir kısmının uyanmak isteyen insan, diğer kısmının ise ne olursa olsun uyanma arzusu olmayan ve zorla uyandırılması gereken ‘Ahmet’, ‘Mehmet’ ya da ‘Ali’ olduğunu hatırlamalıdır.”
“ Bir grup, genellikle, belli bir insan topluluğunun ‘benler’i arasında, ‘Ahmet’, ‘Mehmet’, veya ‘Ali’ ye, yani kendilerinin ‘sahte kişiliklerine’ karşı mücadele vermek üzere yapılmış bir anlaşmanın sonucudur.”
“ ‘Mehmet’i ele alalım. ‘Mehmet’, iki kısımdan oluşmuştur; ‘ben’ ve ‘Mehmet’. Fakat ‘ben’, ‘Mehmet’ karşısında güçsüzdür. ‘Mehmet’ efendidir. Yirmi kişi olduğunu düşünün; şimdi yirmi ‘ben’, bir ‘Mehmet’e karşı mücadele vermeye başlar. Onlar, şimdi ‘Mehmet’ ten güçlü olduklarını ortaya koyabilirler; artık eskiden olduğu kadar barış içinde uyuyamayacaklardır. Ve bütün amaç budur.”
“ Dahası, kendi kendini inceleme çalışmasında, bir kişi, kendini gözlemlemeden kaynaklanan materyali toplamaya başlar. Yirmi kişi, yirmi defa daha fazla materyale sahip olacaktır. Ve onların her biri, bu materyalin hepsini kullanabileceklerdir, çünkü gözlemlerin değiş tokuş edilmesi, grubun varlığının amaçlarından birisidir.”
“ Bir grup oluşturulduğunda, üyelerin önüne konan bazı koşullar mevcuttur; öncelikle bütün üyeler için genel olan koşullar ve ikincisi, her fert için ferdi olan koşullar.”
“ Çalışmanın başlangıcında, genel koşullar, genellikle aşağıdaki türdendir. Her şeyden önce, grubun bütün üyelerine, grup içerisinde duydukları ya da öğrendikleri her şeyi gizli tutmaları ve bunu sadece üye bulundukları sürece değil fakat sonradan da daima yapmaları gerektiği açıklanır.”
“ Bu, onlar için başlangıçtan itibaren açıklığa kavuşması gereken zorunlu bir koşuldur. Diğer bir ifade ile, burada esas itibarıyla sır olmayan bir şeyi gizlemek üzere bir çaba gösterilemeyeceği ve de onları, yakınları, dostları ile aralarında görüşlerini birbirlerine aktarma hakkında mahrum edecek, herhangi bir düşünceye dayanan bir amaç bulunmadığı onlar açısından açıklığa kavuşmalıdır.”
“ Kısıtlama fikri, onların gruplar içerisinde konuşulanları doğru bir biçimde nakledemeyecekleri gerçeğinden kaynaklanmaktadır. Çok kısa zamanda, kendi kişisel deneyimleri ile, gruplarda anlatılanları kavramak için ne kadar çok çaba, ne kadar uzun zaman ve ne kadar çok açıklama gerektiğini anlamaya başlarlar. Öğrendikleri hakkında, arkadaşlarına doğru bir fikir vermeye muktedir olmadıklarını kavrarlar. Aynı zamanda, dostlarına yanlış fikirler vermekle, onları, herhangi bir zamanda çalışmaya yaklaşma veya çalışma ile ilgili bir şeyi anlama imkanından mahrum ettiklerini, bu suretle de onlara geleceğe ait olmak üzere pek çok güçlükler ve nahoş durumlar yarattıklarını anlamaya başlarlar. Buna rağmen bir kişi, gruplarda duyduklarını dostlarına aktarmaya çalışırsa, bu yöndeki çabalarının, tamamen beklenmeyen ve arzu edilmeyen sonuçlar doğuracağına çok çabuk anlayacaktır. İnsanlar, ya onunla tartışmaya başlayacaklar ve onu dinlemeyi istemeyerek onun kendi teorilerini dinlemesini bekleyecekler veya kendilerine söylediği her şeyi yanlış yorumlayacaklar, ondan duydukları her şeye, tamamen farklı bir anlam ekleyeceklerdir. Bu durumu görmekle ve böyle gayretlerin yararsızlığını anlamakla insan, söz konusu kısıtlamanın bir yönünü görmeye başlamış olur.”
“ Öteki ve daha az önemli olmayan yön, insanın kendisini ilgilendiren konularda sessiz kalmasının çok zor olmasıdır. Kendi deyimi ile, düşüncelerini paylaşmaya alıştığı herkes ile bunlar üzerinde konuşmayı arzulayacaktır. Bu arzu, bütün arzuların en mekanik olanıdır; bu durumda susmak, pozitif amaçlı sakınmaların en zorudur. Fakat insan, bunu kavrarsa veya en azından bu kuralı izlerse, kendi kendini hatırlamada ve iradenin gelişmesinde onun için mümkün olabilen en iyi egzersiz oraya çıkmış olur.”
“ Fakat pek çok kişi için, özellikle kendilerini ciddi, ağırbaşlı veya yalnızlıktan ve düşünmekten hoşlanan sessiz kimseler olarak kabul etmeye alışmış olanların, başlıca özelliklerinden birinin aşırı konuşma olduğu fikrini benimsemeleri çok güçtür. Bu sebeple de söz konusu talep özellikle önemlidir. Bunu hatırlamakla ve uygulamakla, insan, evvelce hiç görmediği yönlerini görmeye başlar.”
“ Bu konu da, doğru ve açık bir biçimde anlaşılmalıdır. İnsanlar, yalanın ve hatta sadece gerçeğin bastırılmasının hayatlarında ne kadar büyük bir yer kapladığını fark etmemektedirler. Kendilerine ve başkalarına karşı samimi olmayı öğrenmenin yeryüzünde en güç şeylerden biri olduğunu bile anlamamaktadırlar. Gerektiğinde samimi olmayı öğrenmenin yeryüzünde en güç şeylerden biri olduğunu bile anlamamaktadırlar. Gerçeği konuşmanın ya da konuşmamanın, samimi olmanın ya da olmamanın kendilerine bağlı bulunduğunu düşünmektedirler. Bundan böyle, bunu öğrenmeleri ve öncelikle çalışmanın öğretmeni ile ilişkili olarak öğrenmeleri gerekmektedir. Öğretmene kasıtlı bir yalan söylemek, ona karşı samimiyetsiz olmak veya herhangi bir şeyi örtbas etmek, onların grup içerisindeki mevcudiyetini tamamen lüzumsuz hale getirir; bu, ona karşı ya da onun huzurunda kaba ve nezaketsizce davranmaktan bile fenadır.”
“ Bundan sonra, bir grubun üyelerinden istenen, onların, gruba niçin dahil olduklarını hatırlamalarıdır. Öğrenmek ve kendileri üzerinde çalışmak, kendi anlayışlarına göre değil, fakat kendilerinden istendiği şekilde öğrenmek ve çalışmak üzere gelmişlerdir. Bundan böyle gruba dahil olduktan sonra öğretmene karşı güvensizlik duymaya bu güvensizliği ifade etmeye, onun davranışlarını eleştirmeye, bir grubun nasıl yönetilebileceğini daha iyi bildiklerini iddia etmeye başlarlar ve de özellikle, öğretmenle ilişkili olarak dış kaale alma göstermezlerse, hürmet etmezlerse, ona karşı sabırsızlık şiddet ve tartışma eğilimi gösterirlerse, bu durum, derhal herhangi bir çalışma imkanını ortadan kaldırır; çünkü çalışma, ancak üyeler, öğretmek için değil fakat öğrenmek için geldiklerini hatırladıkları sürece mümkün olur.”
“ Eğer bir kişi, öğretmene güvensizlik duymaya başlarsa, bu halde öğretmen onun için, kendisi de öğretmen için gereksiz olur. Ve bu durumda, onun başka bir öğretmen araması ya da öğretmensiz olarak çalışmaya gayret etmesi daha iyidir. Böyle yapması onun açısından iyi olmayacaktır ama her koşulda yalan söylemekten, örtbas etmekten, öğretmene direnç ya da güvensizlik göstermekten daha az zarar doğuracaktır.”
“ Bu temel taleplere ek olmak üzere doğaldır ki, grup üyelerinden çalışma beklenir. Sadece gruba giderler de çalışmayıp çalıştıklarını düşlerlerse veya sadece grup içerisinde bulunmayı çalışma olarak kabul ederlerse veya pek sık olduğu gibi grup içinde olmayı hoşça vakit geçirme şeklinde görürlerse, tatlı ilişkiler kurarlarsa, bu durumda da grup içerisinde ki mevcudiyetleri tamamen lüzumsuz hale gelir. Ve bu durumda ne kadar çabuk gruptan uzaklaştırılır ya da kendi hallerine terk edilirlerse hem kendileri, hem de diğerleri için o kadar iyi olur.”
“ Sıraladığımız talepler, bir grubun bütün üyeleri için uyulması zorunlu olan kuralların alt yapısını oluştururlar. Kurallar, öncelikle çalışmak isteyen kendisini durdurabilecek veya çalışmasına zarar verebilecek her şeyden kaçınmak isteyen herkese yardımcı olur ve sonra da onun kendi kendisini hatırlamasına yardım ederler.”
“ Çalışmanın başlangıcında, bir gruba mensup üyelerin bazı kuralları sevmemeleri pek sık görürüz. Ve şunu bile sorarlar: Kuralsız olarak çalışamaz mıyız? Kurallar onlara, özgürlüklerini sınırlayan gereksiz şeyler veya yorgunluk yaratan formaliteler olarak gözükür; kendilerine kuralların hatırlatılmasını, kötü niyetin veya öğretmenin memnuniyetsizliğinin bir tezahürü olarak yorumlarlar.”
“ Aslında kurallar, onların çalışmadan aldıkları başlıca ve ilk yardımdır. Kuralların, onlara zevk ya da mutluluk verme veya onlar için her şeyi kolaylaştırma amacını gütmemesi mantıklıdır. Kuralların belirli bir amacı vardır: Onların, sanki kendi kendilerini hatırlıyorlarmış, çalışmanın dışında ve içinde bulunan kimselere, öğretmene nasıl davranılacağının farkındaymışlar gibi, yani ‘sanki o durumdaymışlar gibi’ davranmalarını sağlamak. Kendi kendilerini hatırlamış ve bunun farkına varmış olsalardı, kurallar, onlar için gerekli olmayacaktı. Fakat kendi kendilerini hatırlamaya ve bunu anlamaya, çalışmanın başlangıcında muktedir değillerdir; işte bundan dolayı, kurallar hiç bir zaman basit, hoş ya da rahatlık verici olmamakla beraber gereklidirler. Kurallar, güç ve nahoş olmalı, rahatlık verici olmamalıdırlar; aksi halde, söz konusu kişilerin amaçlarına cevap vermezler. Kurallar, uyuyan insanı uyandıran çalar saatlerdir. Fakat bir an için gözlerini açan insan, çalar saatlere hiddetlenir ve sorar: İnsan, çalar saatler olmadan uyanamaz mı?”
“ Bu genel kuralların yanı başında, her kişiye ayrıca uygulanan, genellikle o kişinin ‘başlıca kusuru’ veya başlıca özelliği ile ilgili belli koşullar da mevcuttur.”
“ Bu ifade, biraz açıklama ister.”
“ Her insan, karakterinde merkez oluşturan belli bir özelliğe sahiptir. Bu özellik, tüm ‘sahte kişiliğinin’ onun çevresinde döndüğü bir mil gibidir. Her insanın kişisel çalışması, bu başlıca kusura karşı mücadele vermeyi içermelidir. Bu husus, niçin genel çalışma kurallarının mevcut olamayacağını ve niçin böyle kurallar geliştirmeye çalışan bütün sistemlerin insanları hiç bir yere götürmediğini ya da onlara zarar verdiğini açıklar. Genel kurallar, nasıl mevcut olabilir? Birisi için faydalı olan bir diğeri için zararlı olabilir. Birisi çok fazla konuşur; o, susmayı öğrenmelidir. Bir diğeri, konuşması gerektiğinde susar, bunun konuşmayı öğrenmesi gerekir; her şeyde, durum daima böyledir. Grupların çalışmasındaki genel kurallar, herkesi kapsar. Kişilere verilen talimat, sadece bireye ait olabilir. Bununla ilişkili olarak da insan, kendisinin başlıca özeliğe işaret etmesi ve bununla nasıl mücadele edeceğini ona öğretmesi gerekmektedir. Bunu öğretmenden başkası yapamaz.”
“ Başlıca kusurun incelenmesi ve ona karşı yapılan mücadele, her bir bireyin yolunu oluşturur. Fakat amaç, hepsi için aynı olmalıdır. Bu amaç, kendi hiçliğinin farkına varmandır. İnsan, ancak gerçekten ve samimi olarak kendi aczini, kendi hiçliğini anladığında ve ancak bunu sürekli hissettiğinde, çalışmanın çok daha güç olan sonraki safhalarına hazır hale gelecektir.”
“ Şimdiye kadar söylenmiş olanlar, ‘dördüncü yol’ adı verilen yol ile ilişkili gerçek ve somut çalışmaya bağlı gerçek gruplara aittir. Fakat birçok taklit olan yollar, taklit olan gruplar ve taklit çalışmalar mevcuttur. Bunlar ‘kara büyü’ bile değillerdir.”
“ Bu konferanslarda, ‘kara büyünün’ ne olduğu sık sık bana soruldu; ben ne kırmızı, ne yeşil, ne de sarı büyünün mevcut olduğunu söyledim. Mekanik, yani ‘kendiliğinden olan’ ve ‘yapma’ mevcuttur. ‘Yapma’ büyüdür ve ancak bir tür ‘yapma’ olabilir. Fakat ‘yapmanın’, objektif sonuçlar vermeyen ama saf insanları aldatıp onlarda iman, tutku, şevk ve hatta bağnazlık doğuran sahtesi, onun dış görünümünün taklidi mevcuttur.”
“ Bu nedenle, gerçek çalışmada, yani gerçek ‘yapmada’, insanların tutkularına saplanmalarına izin verilmez. Sizin kara büyü dediğiniz şey, tutkuya ve insani zaafları kullanmaya dayalıdır. Kara büyü, hiç bir şekilde, kötülüğün büyüsü anlamına gelmez. Daha önce söylediğim gibi, hiç kimse, hiç bir zaman kötülük olsun diye, kötülük adına, bir şey yapmaz. Herkes, daima her şeyi, kendi anladığı şekliyle iyilik adına yapar. Aynı şekilde, kara büyünün mutlak surette egoistçe olduğunu, kara büyü ile ilgili kimsenin kendi çıkarı için bazı sonuçlara ulaşmaya çalıştığını iddia etmek yanlıştır. Kara büyü tam anlamıyla diğerkamca olabilir. İnsanlığın iyiliği, gerçek ya da hayali kötülüklerden kurtulması için çalışabilir. Fakat kara büyü olarak adlandırılabilecek şeyin, daima belirli bir özelliği vardır. Bu özellik, en iyileri de olsa bazı amaçlar için bilgi ve anlayışları bulunmadan, insanları, onlarda ya iman ve tutku oluşturmak veya korku yolu ile etki yapmak suretiyle kullanma eğilimidir.”
“ Fakat iyi ya da kötü olsun, bir ‘kara büyücünün’ her koşulda bir okuldan geçtiği hatırlanmalıdır. Bir şeyler öğrenmiş, bir şeyler duymuştur, bir şeyler bilmektedir. O, basitçe ya okuldan uzaklaştırılmış veya yeterli bilgiye sahip olduğuna, bağımsızca çalışabileceğine, hatta başkalarının çalışmalarını bile yönetebileceğine hükmederek ve artık yönetim altında bulunmayı istemeyerek kendisi bizzat okulu terk etmiş ‘yarım eğitimli’ bir kişidir. Bu türdeki bütün ‘çalışmalar’ ancak sübjektif sonuçlar verir, yani kendi kendini aldatmayı, uykuyu azaltacağına bilakis arttırır. Bununla birlikte, yanlış bir biçimde olmakla beraber, bir kara büyücüden bir şeyler öğrenilebilir. Bazen tesadüfen gerçeği bile söyleyebilir. İşte bu sebeple ‘kara büyüden’ daha kötü şeyler olduğunu ifade ediyorum. Çeşitli okült’ ve ‘teozofik’ dernekler, gruplar bu durumdadırlar. Bunların öğretmenleri, hiç okulda bulunmadıkları gibi okul civarında bulunmuş bir kişiye bile rastlamamışlardır. Çalışmaları, basitçe taklitten oluşmuştur. Fakat bu tür taklit büyük çapta kişisel tatmin doğurur. İçlerinden biri kendini ‘öğretmen’ olarak diğerleri ise kendilerini ‘öğrenciler’ olarak görür ve herkes tatmin olur. Bu kişiler arasında, kendi hiçliğinin farkına varma söz konusu değildir; onlar buna sahip olduklarını söyleseler bile bütünü ile hayal ve kendi kendini aldatmadır; böyle değilse açıkça düzenbazlıktır. Aksine, böyle merkezlerin üyeleri, kendi hiçliklerinin farkına varmak yerine kendi önemlerinin farkına varmayı ve sahte kişiliğin gelişimini kazanırlar.”
“ Başlangıçta verilen yönlendirmelerin, çalışma açısından doğru olup olmadığını kanıtlamak çok güçtür. Çalışmanın teorik kısmı, bu bakımdan fayda sağlayabilir, çünkü insan, bu açıdan çalışmayı daha kolaylıkla yargılayabilir. Neyi bildiğini ve neyi bilmediğini bilmektedir. Olağan vasıtalarla nelerin öğrenilip nelerin öğrenilmeyeceğini bilmektedir. Ve eğer yeni bir şeyi, olağan yolla kitaplardan vs. öğrenilemeyecek bir şeyi öğrenirse, bu belli bir ölçü dahilinde, diğer, yani pratik yönünde doğru olabileceği garantisini verir. Fakat doğaldır ki, bu, tam bir garanti olmaktan uzaktır, çünkü burada da hatalar yapmak mümkündür. Bütün okültist ve spiritüalist dernekler ve merkezler, yeni bir bilgiye sahip bulunduklarını iddia ederler. Buna inanan kimselerde vardır.”
“ Doğru bir biçimde organize edilmiş gruplarda imana ihtiyaç yoktur; ihtiyaç duyulan, basitçe biraz güvendir; bu da kısa bir süre için gereklidir, çünkü az bir zaman geçtikten sonra insan, bütün duyduklarını kendisi için daha iyi bir şekilde kanıtlamaya başlar.”
“ ‘Sahte ben’e’, başlıca özelliğe veya kusura karşı yapılan mücadele, çalışmanın en önemli kısmıdır; bu mücadele kelimelerde değil, fiilde yer almalıdır. Bu amaçla, öğretmen, her kişiye yerine getirilmek üzere, onun başlıca özelliğinin zapt edilmesini gerektiren ödevler verir. İnsan, bu ödevleri yaparken kendisi ile mücadele eder, kendisi üzerinde çalışır. Eğer onları bitirmeye çalışmazsa, bu, ya onun çalışmayı istemediği ya da çalışmaya muktedir olmadığı anlamına gelir.”
“ Kural olarak öğretmenin başlangıçta ödev olarak bile adlandırmadığı çok basit ödevler verilir. Öğretmen bu ödevler hakkında fazla konuşmaz fakat onları, üstü kapalı şekilde verir. Anlaşıldığını ve başarıldığını görürse daha güç olanlarına geçer.”
Bariyerler
“ Daha zor ödevler, sadece sübjektif olarak güçtür; bunlara ‘bariyerler’ adı verilir. Bariyerlerin özelliği şudur: Ciddi bir bariyeri aştıktan sonra, insan artık olağan uykuya, olağan hayata dönemez. İlk bariyeri aştıktan sonra, sonraki bariyerden korkar da ilerlemezse, bir deyişle, iki bariyer arasında kalır, ne geri ne ileri gidebilir. Bu, insanın başına gelebilecek en kötü durumdur. Bundan dolayı öğretmen, genellikle ödev ve bariyerlerin seçiminde çok dikkatli davranır; diğer bir ifade ile, iç bariyerlerin zapt edilmelerini gerektiren belli ödevleri, ancak küçük bariyerlerde kendilerini yeter derecede güçlü bir biçimde göstermiş kimselere vermeyi göze alır.”
“ Belli bir bariyerin, genellikle en küçüğünün ve en basitinin önünde durduktan sonra, insanların çalışmaya, öğretmene ve diğer grup üyelerine karşı çıktıkları ve onları, kendilerinde, kendi içlerinde açıklığa kavuşmak üzere bulunan şeyle suçladıkları sık sık gerçekleşir
“ Bazen, sonraları pişmanlık duydukları, kendilerini suçladıkları olur. Daha sonra, yine başkalarını suçlar ve bir kez daha pişman olurlar vs. Fakat çalışmayı terk ettikten sonra, çalışmaya ve öğretmene karşı takındığı tavırdan başka, onu daha iyi bir şekilde gözler önüne serecek hiç bir şey yoktur. Bazen böyle denemeler, maksatlı olarak tertip edilir. Bir kişi öyle bir duruma getirilir ki, terk etmeye mecbur kalır, ya öğretmenden ya da diğer bir kişiden şikayetçi olmakta tamamen haklı hale gelir. Ve sonra, nasıl davranacağını anlamak için gözlemlenir. Edepli bir insan, kendisine hatalı ya da haksız davranıldığını düşünse bile, gene edepli davranacaktır. Ama böyle durumlardaki birçok insan, aksi takdirde asla göstermeyecekleri tabiatını ortaya koymak için gerekli bir vasıtadır. Siz bir insana karşı iyi olduğunuz sürece, o da size karşı iyidir. Fakat ona biraz sataştığınız zaman tutumu ne olacaktır acaba?”
“ Ama asıl mesele bu değil; önemli olan, kişinin tutumu, almakta olduğu veya almış fikirleri takdiri ve bu takdiri muhafaza etmesi ya da kaybetmesidir. Bir insan uzun bir süre ve bütün samimiyetiyle çalışmayı istediğini düşünebilir ve hatta büyük çaba gösterebilir. Ama daha sonra, her şeyden vazgeçebilir ve hatta çalışmaya kesinlikle karşı olabilir; kendisini haklı çıkarır, çeşitli yalanlar uydurur, duyduklarına kasten yanlış anlamlar atfeder, vs.”
“ Böylelerine bundan ötürü ne olur?” diye sordu dinleyicilerden birisi.
“ Hiç bir şey. Onlara ne olabilir ki ?” dedi. G. “ Durumları, onları kendi cezalandırır. Ve hangi ceza bundan daha kötü olabilir?”
“ Bir grup içerisindeki yol çalışmasının nasıl yönetildiğini tam manasıyla tarif etmek imkansızdır.” diye devam etti G. “ İnsanın bunu yaşaması lazımdır. Şimdiye kadar söylenmiş olanlar, konuyu ancak kıyısından köşesinden açıklayabilir. Bunun gerçek anlamı, sadece, kişinin çalışmaya devam etmesiyle ve ‘bariyerlerin’ ne demek olduğunu ve ne gibi güçlükler arz ettiğini yaşayarak öğrenmesiyle açıklığa kavuşur.”
“ Genel olarak söylemek gerekirse, en güç bariyer, yalanı zapt etmektir. Bir insan hem kendisine hem de başkalarına sürekli ve öyle çok yalan söyler ki, artık bu durumu fark etmez olur. Bununla beraber yalan söylemek zapt edilmelidir. Ve bir insanın göstermesi gereken ilk çaba, öğretmene ilişkin olan yalanın zapt edilmesidir. Kişi, ya öğretmene gerçeğin dışında hiç bir şey söylememeye derhal karar vermeli, ya da her şeyden derhal vazgeçmelidir.”
“ Öğretmenin, insan makinelerini temizlemek ve tamir etmek gibi çok güç bir iş yüklenmiş olduğunu kavramalısınız. Hiç şüphesiz o, tamir etmek üzere sadece kendi gücünün sınırları içinde bulunan makineleri kabul eder. Makinede önemli bir parça kırılmışsa ya da çalışamaz durumda ise, öğretmen o makineyle uğraşmayı reddeder.” ( 132) “ Fakat yapıları icabı hala temizlenecek gibi olan makineler de şayet yalan söylemeye başlarlarsa, durumları tamamen ümitsiz olabilir. Çok önemsiz dahi olsa öğretmene söylenecek bir yalan, başkasının ona muhafaza etmek üzere verdiği herhangi bir sır ya da onun bir başkasına emanet ettiği herhangi bir okul çalışması yapmışsa, çalışmasının derhal son bulmasına sebep olur.”
“ Burada hatırınızda tutmanız gereken bir husus vardır. Bir insanın harcadığı her çaba, kendisinden beklenenleri artırır. Ve çabalar büyüdükçe, yeni istekler de büyür.” ( 133)
“ Bu aşamada insanlar, daima sık sık bir hata yaparlar. Daha önce harcadıkları çabaların, önceki yararlıkların, kendilerinden beklenenleri azalttığını ve sonradan çalışmamaları halinde ya da daha sonra yapacakları hatalı bir şey için bir mazeret teşkil edeceğini düşünürler. Bu, hiç şüphesiz, en büyük hatadır. İnsanın dün yaptığı hiç bir şey, onu bugün için mazur gösteremez. Durum tamamen tersinedir. Şayet bir insan dün hiç bir şey yapmamışsa, bugün ondan hiç bir şey beklenmez; şayet dün herhangi bir şey ondan hiç bir şey beklenemez; şayet dün herhangi bir şey yapmışsa bu, onun bugün daha fazla şey yapması gerektiği anlamına gelir. Gayet tabiidir ki, bu, hiç bir şey yapmamanın daha iyi olduğu anlamına gelmez. Herhangi bir şey yapmayan hiç bir şey alamaz.”
“ Söylemiş olduğum gibi birinci olarak istenen şey samimiyettir. Ama farklı samimiyet şekilleri vardır. Nasıl ki, akıllı samimiyetsizlik ve aptalca samimiyetsizlik varsa, aynı şekilde akıllı samimiyet ve aptalca samimiyet vardır. Gerek aptalca samimiyet, gerekse aptalca samimiyetsizlik olsun, her ikisi de aynı derecede mekaniktirler. Fakat bir insan akıllıca samimi olmayı arzu ediyorsa, öncelikle öğretmenine ve çalışmada kendisinden üstün olan kişilere karşı samimi olmak zorundadır. Bu, ‘akıllıca samimiyet’ olacaktır. Ama burada, samimiyetin ‘kaale alma eksikliği’ olmamasına dikkat etmek gerekir. Öğretmene ya da öğretmenin tayin ettiği kimselerle alakalı olan kaale alma eksikliği, daha önce belirtmiş olduğum gibi, bütün çalışma imkanlarını mahveder. İnsan şayet akıllıca samimiyetsiz olmayı öğrenmek istiyorsa, o, dışarı karşı çalışma konusunda samimiyetsiz olmalı ve çalışmayı ne anlayabilen ne de değerlendirebilen dışarıdaki insanlara karşı ağzını sıkı tutması gerektiği zaman sessiz kalmasını öğrenmelidir. Fakat grup içinde samimiyet, mutlak olarak beklenen ve istenen bir şeydir, çünkü eğer insan, hayat içerisinde kendisine ve diğerlerine yalan söylediği şekilde, grup içinde de yalan söylemeyi sürdürürse, gerçeği yalandan ayırt etmesini asla öğrenemez.”
“ İkinci bariyer, çok sık olmak üzere korkunun zapt edilmesidir. İnsan genellikle birçok gereksiz ve hayali korkulara sahiptir. Yalanlar ve korkular: Olağan insanın içinde yaşadığı atmosfer budur. Yalanın zapt edilmesi nasıl bireysel ise, korkunun zapt edilmesi de aynı şekilde bireyseldir. Her insan, sadece kendisine mahsus korkulara sahiptir. Bu korkular önce keşfedilmeli ve sonra tahrip edilmelidir. Sözünü ettiğim korkular, genellikle insanın içinde yaşadığı yalanlarla ilgilidir. Bunların, fareden ya da örümcekten korkmayla, karanlık bir odada kalmaktan korkmayla ya da sayısız asabi korkularla hiç bir ortak tarafının olmadığını anlamalısınız.” ( 134)
“ İnsanın kendi içinde yalana ve korkulara karşı olan mücadelesi, yapmaya başladığı ilk olumlu çalışmadır.”
“ Kişi, genel olarak, çalışma içerisindeki olumlu çabaların ve hatta, fedakarlıkların, daha sonra olabilecek hataları haklı çıkaramayacağını ya da mazur gösteremeyeceğini anlamalıdır. Tam tersine, hiç çaba göstermeyen ve hiç bir fedakarlıkta bulunmayan kimselerin affedebileceği şeyler, büyük fedakarlıklarda bulunmuş olan diğer bir kimsede affedilmeyecektir.”
“Bu haksızlık gibi gözükebilir ama insan kanunu anlamalıdır. Sanki herkes için ayrı ayrı tutulan bir hesap vardır. Kişinin çabaları ve fedakarlıkları kitabın bir tarafına; hataları ve kötülükleri ise diğer tarafına yazılır. Olumlu tarafa yazılanlar, asla olumsuz tarafa yazılanları telafi etmez. Olumsuz tarafa kaydedilenler, sadece, gerçek vasıtasıyla, yani kişinin kendisine, başkalarına ve hepsinin üstünde öğretmenine hemen ve tam bir itirafta bulunmasıyla silinebilir. Eğer insan hatasını görür de kendisini haklı çıkarmaya devam ederse, küçük bir kabahat, tüm yılların çalışma ve çabasının sonuçlarını mahvedebilir. Bu yüzden çalışma içerisinde, suçlu olmasa bile, kişinin suçunu kabullenmesi çoğu kez daha iyidir. Ama bu, gene çok hassas bir konudur ve iş gereğinden fazla büyütülmemelidir. Aksi takdirde, sonuç gene yalan, korkunun teşvik ettiği bir yalan olacaktır.”
Bir defasında gruplardan söz ederken G. şöyle dedi:
“ Bir grup oluştuktan sonra hemen işe başlayabileceğimizi sanmayın. Bir grup büyük bir şeydir. Bir grup, planlanmış belirli bir çalışma, belirli bir amaç için kurulur. Ben, çalışmada size güvenmek zorundayım ve siz de bana ve diğerlerine güvenmek zorundasınız. Bir grup, bu şekilde oluşur. Genel bir çalışma olana kadar o, bir hazırlık grubudur. Kendimizi zaman içinde bir grup olmak üzere hazırlayacağız. Ve sadece olması gereken bir grubu taklit etmeye çalışarak, tabii ki, dışsal değil, içsel olarak taklit ederek, bir grup olmak için kendimizi hazırlamamız mümkün müdür.”
“ Bunun için gerekli olan nedir? Her şeyden önce, bir grup içerisinde herkesin birbirinden sorumlu olduğunu kavramalısınız. Gruptaki birinin hatası, herkesin hatası olarak kabul edilir. Bu bir kanundur. Ve bu kanun, daha sonra göreceğiniz gibi, birinin kazandığı aynı zamanda hepsi tarafından kazanılmıştır esası üzerine kurulmuştur.”
“ Ortak sorumluluk kuralı zihinlere iyice yerleşmelidir. Bunun ayrıca başka bir yönü vardır. Bir gurubun üyeleri sadece diğerlerinin hatalarından değil, ayrıca onların başarısızlıklarından da sorumludurlar. Birinin başarısı hepsinin başarısıdır. Birinin başarısızlığı hepsinin başarısızlığıdır. Birisinin temel bir kuralı çiğnemesi gibi ciddi bir hata, kaçınılmaz olarak tüm grubu dağılmaya götürür.”
“ Bir grup, tek bir makine gibi çalışmalıdır. Makinenin parçaları birbirlerini tanımalı ve birbirlerine yardım etmelidir. Grup içerisinden diğerlerinin ya da çalışmanın menfaatine ters düşen şahsi menfaatler olamayacağı gibi, çalışmayı engelleyecek şahsi sempati veya antipatiler de olamaz. Bir grubun bütün üyeleri arkadaş ve kardeştirler. Ama onlardan birisi grubu terk ederse ve bilhassa öğretmen tarafından uzaklaştırılmışsa, artık onun arkadaş ve kardeşliği sona ermiştir ve ayrılan biri olarak o, derhal bir yabancı olur. Bu çok katı bir kuraldır ama bununla beraber gereklidir. İnsanlar hayat boyu dost olabilirler ve beraberce bir gruba girebilirler. Daha sonra onlardan birisi grubu terk eder. Bu takdirde diğerinin ona grup çalışmasından söz etmeye hakkı yoktur. Gruptan ayrılanın duyguları incinir, ki bu durumu anlamaz ve arkadaşlarıyla bozuşur. Karı- koca, ana-kız vs. gibi ilişkileri olan kimseler arasında çıkabilecek böyle durumlardan kaçınmak için, biz onları bir düşünürüz, yani karı-koca beraberce grubun tek bir üyesi olarak kabul edilir. Bu yüzden, şayet onlardan biri çalışmayı sürdüremez ve ayrılırsa, diğeri de kabahatli sayılır ve onun da ayrılması gerekir.”
“ Dahası, ben size ancak sizin bana edeceğiniz yardım ölçüsünde yardım edebilirim. Bundan başka, bilhassa başlangıçta olmak üzere, yardımımızın aslında hemen hemen hiç denecek değerdeki sonuçları değil, fakat çabalarınızın sayısı ve yoğunluğu hesaba katılır.”
G., bunu ardından şahsi işlere ve “başlıca kusurlarımızın” tanımına geçti. Sonra bize, onlarla grup çalışmamızın başladığı birkaç görev verdi.
Sonraları, 1917 yılında Kafkasya’ da bulunduğumuz sırada G., bir defasında grupların oluşmasına ilişkin genel prensipler hakkında birkaç enteresan gözlem daha ilave etti. Sanırım onları burada aktarmam gerek.
“ Her şeyi çok teorik yönden ele alıyorsunuz.” dedi. “ Şimdiye kadar daha fazla şey bilmeniz gerekirdi. Bizzat grupların mevcudiyetinde özel bir yarar yoktur ve gruplara dahil olmakla da özel bir üstünlük kazanılmaz. Grupların yararı ya da yararsızlığı sonuçlarına göre belirlenir.”
“ Her insanın çalışması, üç yönde ilerleyebilir. İnsan, çalışmaya faydalı olabilir. Bana faydalı olabilir. Ve kendisine faydalı olabilir. Hiç şüphesiz, kişinin çalışmasının her üç yönde de sonuç vermesi arzu edilir. Bunu başaramayan diğer ikisi ile devam edebilir. ( Biri eksik kalsa bile, diğer iki yönde ilerler.) Örneğin bir kişi, bana faydalıysa, bu durumda çalışmaya da faydalıdır. Veya bir kimse çalışmaya faydalıysa, aynı zamanda bana da faydalıdır. Fakat şayet bir kimse, çalışmaya ve bana faydalı olup da kendisine faydalı olamıyorsa, bu daha kötüdür, çünkü bu durum uzun sürmez. Eğer bir insan kendisi için hiç bir şey almaz ve değişmezse, eğer daha önce olduğu gibi kalırsa, bu takdirde şans eseri kısa bir süre için faydalı olma hali, ona kredi vermez ve daha önemlisi onun faydalılığı uzun süre devam etmez. Çalışma büyür ve değişir. Eğer insanın kendisi de büyümez ya da değişmezse çalışmayı yürütemez. Çalışma onu geride bırakır ve o zaman faydalı olan şey artık zararlı olmaya başlayabilir.”
G., Moskova’daki çalışması ile ilgili birbirleriyle ilişkisi bulunmayana ve kendi ifadesi ile “ hazırlık durumlarına ve güçlerine göre” farklı çalışmalar yapan iki grubundan bahsetti. Her üye yılda bin Ruble ödüyor, yaşamındaki normal faaliyetlerini sürdürürken onunla da
çalışabiliyordu.
Yılda ödenen bu bin Ruble’nin, özel gelirleri olmayan birçok kimse için kanımca çok olduğunu ifade ettim.
G., başka bir düzenleme yapılamayacağını, çalışmanın kendine has özelliğinden ötürü çok sayıda öğrenci alamayacağını söyledi. Aynı zamanda parasını, çalışma ile ilgili organizasyon için harcamak istemediğini, üzerine basa basa, buna mecbur olmadığını ilave etti. Onun çalışması hayırseverlik karakteri taşımıyordu ve taşıyamazdı da… Öğrencilerin kendileri, toplanacakları evleri kiralamak, deneyler yapmak vs. için gereken meblağı bulmakla yükümlüydüler. Diğer taraftan, gözlemler, hayatta zayıf olanların çalışmada da zayıf olduklarını göstermekteydi.
“ Bu fikrin birkaç yönü vardır.” dedi. “ Her kişinin çalışması, masrafı ve seyahati gerektirebilir. Eğer yaşamı bin Ruble’yi vermekte güçlük çekecek kadar kötü bir biçimde düzenlenmişse, bu çalışmanın yükümlülüğü altına girmemesi daha iyidir. Varsayalım ki, çalışma gereği Kahire’ye veya başka bir yere gitmesi lazım. Bunu gerçekleştirebilecek paraya sahip olmalıdır. Araştırarak bizimle çalışıp çalışamayacağını ortaya koyarız.”
“ Diğer taraftan” diye devam etti, “ kendileri için faydalı olacağına emin olmaksızın başkalarına vereceğim zaman çok az. Zamanımı çok iyi değerlendiriyorum, çünkü kendi çalışmam için bu gerekli ve öncede söylediğim gibi zamanı faydasız bir biçimde harcayamam, harcamayı istemiyorum. Diğer bir husus da şudur; insanlar karşılığını ödemedikleri şeyin değerini anlamazlar.”
Bunları garip bir duygu içinde dinledim. Bir taraftan G.’nin her söylediği bende memnuniyet yaratmıştı. Duygusallık, diğerkamlık, “insanlığın hayrına çalışmak” gibi motiflerin olmayışı beni olumlu yönde etkilemişti.
Bu sıralarda bazı belirli tipteki insanlar, halen çalışmamıza karşı olumsuz bir tutum içine girmeye başlamışlardı. Birçok kişi, sevgi yokluğunun yanı sıra kendilerinden para talep edilmesinden dolayı hiddetliydiler. Bu durumda, ancak büyük zorluklarla para ödeyebilenlerin değil, fakat ödedikleri paranın kendileri için önemsiz olan varlıklı kişilerin hiddetli olmaları dikkat çekiyordu.
Para ödeyemeyenler ya da pek az ödeyebilenler, hiç bir şey vermeden herhangi bir şey elde etmenin mümkün olmadığını ve G.’nin çalışmasının, Petersburg’a yaptığı seyahatlerin, G.’nin ve diğerlerinin çalışmaya verdikleri zamanın paraya ihtiyaç gösterdiğini daima anlıyorlardı. Ancak para sahibi olanlar anlamıyorlar ve anlamak istemiyorlardı.
“ Göklerin melekutuna girmek için para ödememiz gerektiği anlamına mı gelmektedir bu?” diyorlardı. “ Böyle şeyler için insanlar ne para öderler ne de onlardan para istenir. Hz. İsa havarilerine şöyle diyordu: ‘Ne cüzdan ne de para kesesi taşıyın’, ve siz bin Ruble istiyorsunuz. Bununla çok iyi iş yapılabilir. Yüz üyeniz olduğunu düşünelim. Bu yüz bin Ruble yapar; ya iki yüz veya üç yüz üyeniz olsaydı? Yılda üç yüz bin Ruble çok iyi bir paradır.” ( 135)
Böyle konuşmaları naklettiğimde G., daima gülümserdi. “ Ne cüzdan ne de para kesesi taşıyın! Ve tren bileti de almaya gerek yok mudur? Otel ücreti ödemeye; bu sözlerde ne kadar yalan ve ikiyüzlülüğün mevcut olduğunu görüyor musunuz? Hayır, eğer paraya hiç ihtiyacımız olmasaydı bile bu ödemenin devam etmesi gerecekti. Bu, birçok gereksiz insandan bizi kurtarmaktadır. Hiç bir şey, insanların paraya karşı olan tavırları kadar insanların iç yüzünü ortaya koymaz. Kendi kişisel fantezileri için istedikleri kadar harcamaya hazırdırlar ama başka bir kimsenin çalışmasına değer vermezler. Onlar için çalışmam ve benden almayı lütfettikleri her şeyi onlara bedava vermem gerekmektedir. ‘Bilgi ticareti nasıl mümkün olabilir? Bu ücretsiz olmalıdır.’ İşte kesinlikle bundan dolayı bu ücreti talep etmek gerekmektedir. Bazı kimseler; bu engeli hiç bir zaman geçemeyeceklerdir. Ve eğer bunu aşamazlarsa bir diğerini hiç aşamayacaklardır demektir. Ayrıca başka düşünceler de vardır. Daha sonra bunları göreceksin.”
“ Başka düşünceler” dediği çok sade düşüncelerdi. Birçok kimse, gerçekten ödeme yapamıyordu. Ve G. meseleyi prensip olarak çok kesin bir biçimde ortaya koymakla beraber, pratikte, çalışmadaki parasız olan herhangi bir kimseyi hiç bir zaman reddetmedi. Ve daha sonra, öğrencilerden birçoğunu paraca desteklediği ortaya çıktı. Biner ruble verenler, bu parayı sadece kendileri için değil, fakat başkaları için de ödemiş oluyorlardı.
Bir defasında, grupların çalışması hakkındaki bir konuşmayı sürdürürken G. şöyle dedi:
“ Daha sonra, çalışma içerisindeki herkese, kendi tipine ve başlıca özelliğine ya da başlıca kusuruna karşılık gelen kişisel ödevlerin verildiğini, yani ona, başlıca kusuruyla daha şiddetli bir şekilde mücadele etme şansını sağlayacak kişisel ödevlerin verildiğini göreceksiniz. Kişisel ödevlerin yanı sıra, bir bütün olarak gruba verilen genel ödevler vardır. Bazı durumlarda kişisel ödevlerden de sorumlu olan grup, genel ödevlerin yürütülmesinden ya da yürütülmemesinden sorumludur. Ama önce genel ödevleri ele alacağız. Örneğin, şimdiye kadar sistemin tabiatı ve onun prensipteki metotları hakkında belli bir anlayışa sahip olmuş ve bu bilgileri diğerlerine aktarabilir durumda bulunuyor olmalısınız. Başlangıçta grupların dışındakilere sistemdeki bilgilerden söz etmenize karşı olduğumu hatırlayacaksınız. Tam tersine bunu yapmaları için kendilerini özel olarak eğittiklerimin dışında hiçbirinizin, ne gruplar neden konferanslar ve ne de bilgiler konusunda hiç kimseyle konuşmamanızı gerektiren bir kural vardı. Ve o zaman bunun niçin gerekli olduğunu açıklamıştım. Doğru bir görünüş, doğru bir izlenim veremeyebilirsiniz. İnsanlara bu bilgilere gelme imkanı vermek yerine, onları ebediyen geri itebilirdiniz; onları daha sonra herhangi bir zaman gelme imkanından mahrum ederdiniz. Ama şimdi durum farklıdır. Artık yeteri kadar dinlediniz. Ve şayet duyduklarınızı anlamak için gerçekten çaba harcadıysanız, o takdirde bunu başkalarına aktarabilirsiniz. Bundan böyle hepinize belirli bir ödev veriyorum.”
“ Dostlarınızla ve tanıdıklarınızla olan sohbetlerinizi bu konulara doğru yönlendirmeye çalışın, ilgi gösterenleri hazırlamaya çalışın, şayet talepte bulunurlarsa onları toplantılara getirin. Ama herkes bunun kendi ödevi olduğunu anlamalı ve bu işi kendi yerine başkalarının yapmasını beklememelidir. Her birinizin bu ödevde sergileyeceğiniz uygun performans, birinci olarak, artık bir şeyleri hazmettiğinizi, bir şeyleri anladığınızı ve ikinci olarak da, insanları değerlendirebildiğinizi, kimin kendisiyle konuşulmaya layık olup, kimin olmadığını anladığınızı ortaya koyacaktır; çünkü insanların çoğu, bu fikirlerden hiçbirini kabul edemezler ve onlarla konuşmak tamamen lüzumsuzdur. Fakat aynı zamanda, fikirleri kabul edebilecek, konuşulmaya layık insanlar da mevcuttur.”
Bundan sonraki toplantı çok ilgi çekici idi. Herkes arkadaşlarıyla olan konuşmalarının izlenimleriyle doluydu ve soracakları birçok soru vardı; herkesin cesareti biraz kırılmış ve herkes hayal kırıklığına uğramıştı.
Dost ve tanıdıkların, bizimkilerin çoğunun cevaplayamadığı çok kurnazca sorular sorduğu ortaya çıkmıştı. Örneğin, çalışmadan ne elde etmiş olduğumuzu sormuşlar ve “kendini hatırlama” ile ilgili kuşkularını açıkça ifade etmişlerdi. Öte yandan diğerlerinin, yani bazı arkadaş ve yakınlarımızın “kendilerini hatırladıkları” konusunda hiç bir şüphe yoktu. Bazıları, “yaradılış ışınını” ve “yedi kozmosu” saçma ve yararsız bulmuşlardı; arkadaşlarımdan biri kısa bir süre önce oynayan güldürücü bir piyesteki bir cümleyi komik bir şekilde tekrarlayarak alaycı bir şekilde sormuştu: “ Bu konu ile coğrafyanın ne ilgisi var” Diğerleri, merkezleri kimin görmüş olduğunu ve onların nasıl görülebileceğini sormuştu; başka bir grup, “yapmaya” muktedir olmadığımız fikrini saçma bulmuştu. Diğerleri, ezoterizm fikrini “ avutucu, ama ikna edici olmaktan uzak” bulmuştu. Kimileri, bu fikrin genelde, “yeni bir buluş” olduğunu söylemişlerdi. Bazıları maymunlardan türemiş oldukları görüşünü feda etmeye hazırlıklı değillerdi. Bir kısmı, sistemde “insan sevgisi” fikrinin olmadığını keşfetmişti. Başka birileri, fikirlerimizin tamamen materyalizme hizmet ettiğini, insanları makine haline getirmek istediğimizi, ne mucize fikri, ne idealizm fikri vs mevcut olmadığını söylemişti.
Dostlarımızla olan konuşmalarımızı kendisine naklettiğimiz zaman G. güldü.
“ Bu hiç bir şey değil.” dedi. “ İnsanların bu sistem hakkında tüm söyleyebileceklerini bir araya getirmiş olsanız, kendiniz bile buna inanamazdınız. Bu sistem fevkalade bir özelliğe sahiptir: Onunla olan önemsiz bir irtibat bile, insanlardaki ya en iyinin ya da en kötünün ortaya çıkmasına sebep olur. Bir insanı hayatınız boyunca tanır ve kötü bir kimse olmadığını, hatta oldukça zeki olduğunu düşünebilirsiniz. Onunla bu fikirler hakkında konuşmaya teşebbüs edin ve o zaman onun son derece ahmak olduğunu göreceksiniz. Diğer yandan, başka bir adam, boş bir insan gibi gözükebilir, ama onunla bu konularda konuştuğunuz zaman, onun düşündüğünü, hem de ciddi şekilde düşündüğünü görürsünüz.”
Gelişme Yeteneğinde Olanların Özellikleri
“ Çalışmaya gelebilecek kimseleri nasıl tanıyabiliriz?” diye sordu oradakilerin birisi.
“ Onların nasıl tanınacağı başka bir mevzudur.” dedi G.“ Bunu yapmak için belli bir dereceye kadar ‘olmak’ gereklidir. Ama bundan söz etmeden önce, hangi tür insanların çalışmaya gelebileceğini ve hangilerinin gelemeyeceğini belirlemememiz gerekmektedir.”
“ Bir insanın önce belli bir hazırlığa, belli bir birikime sahip olması gerektiğini anlamalısınız. O, ezoterizm fikirleri hakkında, gizli bilgi hakkında, insanın iç tekamül imkanları hakkında olağan kanallarla neleri bilmenin mümkün olduğunu bilmelidir. Demek istediğim, bu fikirlerin onlara tamamen yeni bir şey gibi gözükmemesi gerektiğidir. Aksi takdirde onunla konuşmak zordur. Ayrıca en azından biraz bilimsel ya da felsefi hazırlığı olması da faydalıdır. Eğer kişi iyi bir dini bilgiye sahipse, bu da yararlı olur. Ama o, dinsel formlara sıkı sıkıya bağlıysa ve onların özü hakkında bir anlayışa sahip değilse, bu takdirde konu ona çok zor gelecektir. Genel olarak az biliyorsa, az okumuşsa, az düşünmüşse, onunla konuşmak zordur. Şayet iyi bir öze sahipse; onun için konuşmaların hiç olmadığı başka bir yol vardır ama bu takdirde o, itaatkar olmalı, kendi iradesinden vazgeçmelidir. Ve o, bu noktaya şu ya da bu şekilde varmak zorundadır. Herkes için genel bir kuralın mevcut olduğu söylenebilir. Bu sisteme ciddi bir şekilde yaklaşmak için, insanların önce kendileri hakkında, yani kendi güçleri hakkında ve ikinci olarak bütün eski yollar hakkında hayal kırıklığına uğramaları lazımdır. Bir insan, yapmakta olduğu şeylerde hayal kırıklığına uğramadıkça, aradığı şey hakkında hayal kırıklığına uğramadıkça, sistemde en değerli şeyin ne olduğunu hissedemez. Eğer bir bilim adamı ise, biliminde hayal kırıklığına uğramalıdır. Dindar bir kişi ise, dininde hayal kırıklığına uğramalıdır. Politikacı ise, politikada hayal kırklığına uğramalıdır. Teozof ise, teozofide hayal kırıklığına uğramalıdır. Okültüst ise, okültizmde hayal kırıklığına uğramalıdır vs. Ama bunun ne anlama geldiğini anlamalısınız. Örneğin, dindar bir kişi dinde hayal kırıklığına uğramalıdır, diyorum. Bu onun imanını kaybetmesi gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine bu, bildiği dini öğretinin kendisine yeterli olmadığını, onu hiç bir yere götürmeyeceğini anlayarak, onun sadece öğreti ve metotlar konusunda ‘hayal kırıklığına’ uğraması gerektiği anlamına gelir. Şüphesiz, vahşilerin tamamen yozlaşmış dinlerini ve son zamanların uydurma dinleri ile mezheplerini hariç tutacak olursak, bütün dinsel öğretiler, biri görünen ve diğeri görünmeyen olmak üzere iki kısımdan meydana gelmişlerdir. Dinde hayal kırıklığına uğramak, o dinin görünen kısmında hayal kırıklığına uğramak ve dinin saklı ve bilinmeyen kısmını bulma gereğini hissetmek anlamına gelir. Bilimde hayal kırıklığına uğramak, bilgiye olan ilginin kaybolması anlamına gelmez. Bu, insanın olağan bilimsel metotların sadece faydasız olmakla kalmayıp, saçma ve kendi içinde çelişen teorilere götürdüğüne kanaat getirmesi ve buna kani olarak, başkalarını araştırmaya başlaması demektir. Felsefede hayal kırıklığına uğramak, insanın, olağan felsefesinin sadece, -bir Rus atasözünde söylendiği gibi- boş bir kaptan diğerine boşaltmak olduğuna ve her ne kadar gerçek felsefe de olabilir ve olması gerekirse de, insanların felsefesinin ne demek olduğunu bile bilmedikleri konusunda kanaat getirmesi anlamına gelir. Okültüzmde hayal kırıklığına uğramak, mucizeye olan inancın kaybolması anlamına gelmez, bu sadece hangi isim altında geçerse geçsin, olağan ulaşılabilir ve hatta reklamı yapılan okültizmin sadece şarlatanlık ve kendi kendini kandırma olduğu ve bir yerlerde bir şeylerin mevcut olmasına rağmen, insanın olağan yol içerisinde bildiği ve öğrenebildiği her şeyin onun ihtiyaç duyduğu şey olmadığı konusunda kanaat getirmesi anlamına gelir.” ( 136)
“ Böylece o, daha önce ne yapıyorsa yapsın, onu ne ilgilendirirse
ilgilendirsin, eğer bir insan, mümkün ve anlaşılabilir yollarda bu hayal kırıklığı durumuna varmışsa, onunla konuşurken sistemimizden söz etmeye değer ve daha sonra o, çalışmaya gelebilir. Ama o, daha önceki yolunda herhangi bir şey bulabileceğini veya henüz bütün yolları denemediğini ya da kendi kendine bir şeyler yapabileceğini veya bulabileceğini düşünmeyi sürdürüyorsa, bu, onun henüz hazır olmadığı anlamına gelir. Onun daha önce yapmaya alışkın olduğu her şeyi kaldırıp atması gerekir demek istemiyorum. Bu tamamen gereksizdir. Tam tersine, yapmaya alışkın olduğu şeyleri yapmayı sürdürürse, ekseriyetle daha iyidir. Ama bunun sadece bir meslek ya da alışkanlık yahut bir ihtiyaç olduğunu anlamalıdır. Bu farklı bir durumdur; ancak bu durumda ‘eş koşmamaya’ muktedir olacaktır.”
“ Çalışma ile bağdaşmayan sadece tek şey vardır, o da, ‘profesyonel okültizm’, başka bir deyişle profesyonel şarlatanlıktır. Bütün spiritüalistler, şifacılar, durugörürler vs. ya da onlarla yakın ilişkisi olan kimselerin hiçbiri işimize yaramaz. Bunu daima hatırlamalı ve onlara sistemden söz etmemeye dikkat etmelisiniz, çünkü sizden öğrenecekleri her şeyi kendi amaçları için, yani başkalarını aptal yerine koymak için kullanabilirler.”
“ İşe yaramayan fakat onlardan daha sonra söz edeceğimiz başka kategoriler vardır. Şimdilik bir tek şeyi hatırlayın: Bir insan olağan yollar içerisinde yeteri kadar hayal kırıklığına uğramalıdır ve aynı zamanda bir yerlerde bir şeylerin olabileceğini düşünmeli ya da bu fikri kabul edebilmelidir Böylece bir kişi ile konuşursanız, ne kadar beceriksizce söz ederseniz edin, o, gerçeğin tadını alabilir. Ama başka bir kanıya sahip olan bir kişiyle konuşacak olursanız, söyleyeceğiniz her şey ona saçma gelecek ve sizi asla ciddi bir şekilde dinlemeyecektir. Böylesi için vakit kaybetmeye değmez. Bu sistem, arayış içinde olan ve içleri yanan kişiler içindir. Aramamış olanların ve aramayanların ona ihtiyacı yoktur. Henüz içleri yanmayanların da ona ihtiyaçları yoktur.”
“ Fakat insanların başlamaları böyle olmuyor.” dedi, bizimkilerden biri. “ Şöyle soruyorlar: Esirin mevcudiyetini kabul ediyor muyuz? Veya, tekamül konusundaki görüşümüz nedir? Ya da, gelişime niçin inanmıyoruz? Yahut, insanların, hayatı, adalet ve ortak çıkar temeli üzerine organize edebileceklerini niçin düşünmüyoruz? Ve buna benzer sorular…”
“ Bütün sorular iyi.” dedi G., “ Ve samimi olması şartıyla, herhangi bir sorudan başlayabilirsiniz. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Esir hakkında ya da ortak çıkar hakkındaki sorular çeşitli noktalarından hareket edilerek sorulmuş olabilir. Kişi, sadece bir şeyler söylemiş olmak için soru sormuş olabilir. Daha önce başka birisinin söylemiş olduğu şeyleri ya da kitaptan okuduğunu tekrar etmek için sorabilir. Veya diğer yandan, kişi cevabını öğrenmek için yanıp tutuştuğu bir soruyu sorabilir. Eğer sorulan soru, soran kimsenin cevabı öğrenmek için yanıp tutuştuğu bir soru ise, ona cevap verebilirsiniz ve ne olursa olsun, herhangi bir soru vasıtasıyla onu sisteme çekebilirsiniz. Ama sorunun iç yakan bir soru olmaması gereklidir.”
İstemle ilgilenebilecek ve çalışabilecek kimseler hakkındaki konuşmalarımız, bizi istemeyerek dostlarımızı tamamen yeni bir açıda değerlendirmeye doğru götürdü. Bu hususta hepimiz hiç de hoş olmayan hayal kırıklığına uğramıştık. G.’nin arkadaşlarımıza sistemden söz etmemizi resmen istemesinden önce bile, hiç şüphesiz hepimiz, en sık görüştüğümüz kimselere o veya bu şekilde belirli bir dereceye kadar sistemin fikirlerine ilişkin şevkimiz çok soğuk bir kabulle karşılanmıştı. Onlar bizi anlamamışlardı; bize yeni ve orijinal gelen fikirler, dostlarımıza eski ve sıkıcı, hiç bir sonuca götürmeyen ve hatta itici nitelikte gözükmüşlerdi. Bu bizi her şeyden çok şaşırtmıştı. Kendilerine karşı büyük yakınlık hissettiğimiz, daha önce bizi üzen meseleler üzerinde karşılıklı konuşabileceğimiz ve kendilerinden bir karşılık bulduğumuz kimselerin, bizim gördüğümüz şeyleri görmekte başarısız olmaları ve bilhassa bunların tamamen tersini görmeleri bizi hayrete düşürmüştü. Kendi şahsi tecrübeme göre, bunun bana çok garip, hatta ıstıraplı bir izlenim verdiğini söylemem gerek. İnsanların bizi anlamalarının mutlak imkansızlığından söz ediyorum. Hiç şüphesiz, olağan hayat içerisinde, olağan sorunların sorulduğu ortamlarda buna alışığız; bize karşı düşmanca tavır alan ya da dar düşünceli yahut düşünce zaafı olan kişilerin bizi yanlış anlayabileceklerini, söylediğimiz şeyleri ters çevireceklerini ya da bozacaklarını, asla sahip olmadığımız düşünceleri, ağzımıza bile almadığımız sözleri bize atfedebileceklerini biliyorduk. Ama şimdi bütün bunların, kafa dengimiz olarak ele aldığımız, zamanımızın çoğunu beraber geçirdiğimiz ve daha önce bizi herkesten daha iyi anlayan kişiler olarak gözüken kimseler tarafından yapıldığını gördüğümüz zaman, bu bizde cesaret kırıcı bir izlenim yaratmıştı. Böyle durumlar hiç şüphesiz istisnaları da ihtiva ediyordu; dostlarımızın çoğu sadece lakayttı ve onlara G.’nin sistemine olan ilgimizi aşılamak için giriştiğimiz çabalar hiç bir sonuç vermedi. Ama bazen bizimle ilgili çok merak uyandıran izlenimler alıyorlardı. Arkadaşlarımızın bizim kötüye gittiğimizi düşündüklerini ilk defa kimin fark ettiğini hatırlamıyorum. Onlar bizi daha önce olduğundan daha az enteresan buluyorlardı; kendimizden geçiyormuş gibi renksizleşmeye başladığımızı, eski kendiliğindenliğimizi, eskiden her şey karşısında gösterdiğimiz tepki verme hevesimizi kaybettiğimizi, ‘makineler’ haline gelmekte olduğumuzu, orijinal bir şekilde düşünmekten, hissetmekten uzaklaştığımızı, sadece G.’den duyduklarımızı bir papağan gibi tekrarladığımızı söylüyorlardı. G.’ye bundan söz ettiğim zaman çok güldü.
“ Bekle, daha kötüsü gelecek.” dedi. “ Bunun gerçekten ne manaya geldiğini anlıyor musunuz? Bu, yalan söylemeyi kestiğiniz, ne olursa olsun o kadar iyi yalan söylemediğiniz, yani artık daha önceki kadar enteresan bir şekilde yalan söyleyemediğiniz anlamına gelir. İyi yalan söyleyen adam, enteresan bir adamdır. Ama siz artık yalan söylemekten utanıyorsunuz. Şimdi bilmediğiniz ya da anlamadığınız şeylerin olduğunu, zaman zaman kendi kendinize itiraf edebiliyorsunuz ve her şeyi tümüyle bilirmiş gibi konuşamıyorsunuz. Bu, şüphesiz, sizin daha az enteresan, daha az orijinal ve dedikleri gibi karşılık vermeye daha az hevesli hale geldiğiniz anlamını taşımaktadır. Böylece, artık dostlarımızın nasıl insanlar olduklarını gerçekten görebilmektesiniz. Onlar kendileri açısından sizin için üzülüyorlar. Ve onlar kendi yolları içerisinde haklıdırlar. Siz artık ölmeye başladınız.” Bu sözlerin üzerine basarak söyledi. “ Tamamen ölüme daha çok mesafe var, ama gene de belli miktarda ahmaklık sizden çıkıp uzaklaşmaktadırlar. Artık kendinizi daha önce samimiyetle yaptığınız şekilde aldatamazsınız. Şimdi gerçeğin tadını almış durumdasınız.”
“ Niçin şimdi ara sıra bana kesinlikle hiç bir şey anlamıyor muşum gibi geliyor?” diye sordu oradakilerden biri. “ Daha önce, ne olursa olsun bazen anladığım bazı şeylerin olduğunu düşünürdüm, ama şimdi hiç bir şey anlamıyorum.”
“ Bu durum anlamaya başladığını gösterir.” dedi G. “ Hiç bir şeyi anlamadığında her şeyi anladığını veya her koşulda anlamaya başladığında, anlamadığını sanıyorsun. Bu böyle olur, çünkü anlayışın tadı daha önce senin için tamamen bilinmeyen bir şeydi. Ve şimdi anlayışın adı, sana anlayış noksanlığı olarak gözükmektedir.”
Konuşmalarımızda sık sık dostlarımızın bizlerden edindiği izlenimlere ve bizim onlardan aldığımız yeni izlenimlere temas ediyorduk. Ve her şeyden daha fazla olarak, bu fikirlerin insanları ya birleştirebileceğini ya da ayıracağını anlamaya başladık.
Tipler
Bir defasında “ tipler” hakkında çok uzun ve enteresan bir konuşma olmuştu. G., bunu yararına olan birçok ilave ve tanımlamalarla birlikte tekrarladı.
“ Her biriniz” dedi, “ hayat içerisinde muhtemelen bir ve aynı tipteki insanlara rastlamışsınızdır. Bu insanlar, ekseriyetle birbirlerine benzerler ve olaylar karşısındaki iç tepkileri tamamen aynıdır. Birinin hoşlanmadığından diğeri de hoşlanmaz. Bu fırsatları hatırlamalısınız, çünkü tipler bilimini sadece tiplere rastlayarak inceleyebilirsiniz. Başka bir metot yoktur. Bunun dışında her şey hayaldir. İçinde yaşadığınız şartlarda altı veya yediden fazla tipe rastlayamayacağınızı anlamalısınız, oysa hayat içerisinde çok daha fazla sayıda temel tip mevcuttur. Diğerleri tümüyle temel tiplerin birleşimleridir.”
“ Kaç tane temel tip vardır?” diye sordu birisi.
“ Bazı kimseler on iki olduğunu söylerler” dedi G. “ Mesele göre, on iki havari, on iki tipi temsil etmektedir. Bazıları daha fazla olduğunu söylemektedir.”
G. bir an için durakladı.
“ Bu on iki tipi, yani onların tanımlarını ve karakteristiklerini bilebilir miyiz?” diye sordu orada bulunanlardan birisi.
“ Bu soruyu bekliyordum.” dedi G. “ Tiplerden bahsettiğimde akıllı bir kimsenin bu soruyu sormadığına hiç rastlamadım. Eğer açıklanabilseydi, bunun uzun zaman önce açıklanacağını nasıl oluyor da anlamıyorsunuz. Ama bütün mesele, tiplerin ve tipler arasındaki farkın olağan lisanla tarif edilemeyeceğidir. Onların tarif edilebileceği lisanı henüz bilmiyorsunuz ve uzun zaman da bilemeyeceksiniz. ‘Kırk Sekiz Kanunla’ ilgili olarak da durum tamamen aynıdır. Bazısı, bu kırk sekiz kanunu tanıyıp tanımayacağını sorar. Sanki bu mümkünmüş gibi. Size verilebilecek olanın verildiğini anlayın. Gerisini, size verilmiş olanın yardımıyla bulmalısınız. Ama şimdi bunu söylemekle vakit kaybettiğimi biliyorum. Beni hala anlamıyorsunuz ve daha uzun bir süre anlamayacaksınız. Bilgi ve varlık arasındaki farkı düşünün. Anlaşılması için farklı bir varlığın gerekli olduğu şeyler vardır.”
“ Ama çevremizde yedi tipten fazlası yoksa, onları niçin tanıyamıyoruz? Yani, onlar arasındaki başlıca farkları bilemiyor ve onlarla karşılaştığımız zaman onları tanıyamıyor, birbirlerinden ayırt edemiyoruz?” diye sordu aramızdan biri.
“ İşte kendimizle ve sözünü ettiğim gözlemlerle başlamalısınız.” dedi G. “Aksi takdirde bu, yararlanamayacağınız bilgi olur. Bazılarınız tipleri görebileceğini sanmaktalar, ama sizin gördüğünüz hiç bir şekilde tipler değildir. Tipleri görebilmek için bir kimse önce kendi tipini tanımalı ve ondan ‘ayrılmaya’ muktedir olmalıdır. Kişinin kendi tipini tanıyabilmesi için kendi hayatını, ta başından itibaren bütün hayatını iyice incelemesi gerekir; olayların niçin ve nasıl meydana geldiğini bilmesi gerekir. Hepinize bir ödev vermek istiyorum. Bu, hem genel ve hem de aynı zamanda bireysel bir ödev olacaktır. Grup içinde her biriniz hayatını anlatsın. Her şey ayrıntılı olarak, süslenmeden ve herhangi bir şeyi saklamadan durmadan temel ve esas olan şeyleri vurgulayın. Samimi olmalısınız ve başkalarının sizi yanlış bir şekilde anlayacaklarından korkmamalısınız, çünkü herkes aynı pozisyondadır; herkes kendisini ortaya koymalı ve olduğu gibi göstermelidir. Bu ödev size neden hiç bir şeyin grup dışına aktarılmaması gerektiğini derhal gösterecektir. Şayet grup içerisinde söylediklerinin dışarıda tekrar edileceğini düşünüyor ya da konuda şüphe taşıyorsa, hiç kimse konuşmaya cesaret edemeyecektir. Oysa kişi, tam ve kat’i bir şekilde, hiç bir şeyin tekrarlanmayacağına kanaat getirmelidir. Ve ancak o zaman kişi, başkalarının da aynı şeyi yapması gerektiği anlayışı içinde, korkmadan konuşabilecektir.”
Kısa bir süre sonra G., Moskova’ ya gitti ve onun yokluğunda, bize vermiş olduğu ödevleri çeşitli şekillerde yapmaya çalıştık. Önce, G.’nin verdiği ödevi daha kolay bir şekilde uygulamaya koymak için, bazılarımız, benim teklifim üzerine, hayat hikayelerimizi genel grup toplantılarında değil de, en iyi tanıdıkları kimselerden meydana gelmiş küçük gruplar içerisinde anlatmaya gayret etti.
Bütün bu çabaların bir sonuç vermediğini söylemeliyim. Bazıları çok şey, diğerleri çok az şey söyledi. Kimileri gereksiz ayrıntılara girdiler. Kendilerine mahsus ve orijinal kabul ettikleri özelliklerine ait tanımlamalar yaptılar; diğerleri “günah” ve hatalarına ağırlık verdiler. Ama her şey topluca ele alındığında, G.’nin açıkça beklediği şeyi meydana getirmekten uzak olduğu görüldü. Sonuçta ortaya çıkan şey, hiç kimseyi ilgilendirmeyen fıkralar veya kronolojik hatıralar ve de herkesi esnemeye sevk eden aile hatırları idi. Bir şeyler hatalıydı, ama gerçekten hatalı şeyin ne olduğunu ellerinden geldiği kadar samimi olmaya çalışan kişiler bile belirleyemediler. Kendi çabalarımı hatırlıyorum. Öncelikle bazı erken çocukluk izlenimlerimi aktarmaya çalıştım. Bunlar bana psikolojik olarak enteresan gözüküyordu, çünkü çok küçük yaşlarda kendimi hatırlamıştım ve ilk izlenimlerin bazıları bende daima hayret uyandırmıştı. Ama kimse bununla ilgilenmedi ve derhal, bizden istenen şeyin kesinlikle bu olmağını anladım. Daha da ilerledim ama hemen hemen birdenbire, ne olursa olsun söylemeye niyetimin olmadığı birçok şeyin mevcut olduğunu, kesin olarak hissettim. Bu tamamen beklenmeyen bir kavrayıştı. G.’nin fikrini herhangi bir karşı koyma olmadan kabul etmiş ve herhangi özel bir güçlük çekmeden hayatımın tüm hikayesini anlatabileceğimi sanmıştım. Fakat hakikatte bunun, tamamen imkansız olduğu ortaya çıktı. İçimdeki bir şey, buna öylesine karşı koydu ki, mücadele etmeye bile teşebbüs etmedim. Ve hayatımın belli dönemlerinden söz ederek, nakletmek istemediğim olaylarla ilgili sadece genel fikri ve nakletmeyi istediğim hususların önemini belirtmeye çalıştım. Bununla bağlantılı olarak, bu şekilde konuştuğum zaman sesimin ve ses tonumun değiştiğini fark ettim. Bu, diğer insanları anlamakta bana yardımcı oldu. Kendilerinden ve hayatlarından söz ederlerken, onların da farklı ses ve ses tonları ile konuştuklarını duymaya başladım. Önce kendimde duymuş olduğum ve bana, insanların söz ettikleri konuyla ilgili bir şeyler saklamak istediklerini gösteren özel türde ses tonları mevcuttu. Bu ses tonları onları ele veriyordu. Ses tonlarının gözlemlenmesi sonradan, benim diğer birçok şeyi anlamamı sağladı.
Daha sonra G., St. Petersburg’a döndüğünde ( bu kez Moskova’da iki yada üç hafta kalmıştı), ona gösterdiğimiz çabalardan söz ettik; her şeyi dinledi ve sadece “kişiliği”, “özden” ayırmayı bilmediğimizi söyledi.
Öz ve Şahsiyet
“ Şahsiyet, özün ardına saklanır.” dedi “ Ve öz, şahsiyetin ardına saklanır ve karşılıklı olarak birbirlerini perdeler.”
" Öz, şahsiyetten nasıl ayrılabilir?” diye sordu oradakilerden biri.
“ Size ait olanı, size ait olmayandan nasıl ayırırsınız?” diye cevapladı G. “ Düşünmek gerekir, şu ya da bu özelliğinizin nereden kaynaklandığını bilmek gerekir. Ve çoğu insanın, özellikle sizin topluluğunuzda bulunanların, kendilerine ait pek az şeye sahip olduğunu kavramak gerekir. Sahip oldukları her şey, kendilerinin değildir ve çoğunlukla çalınmıştır; onların fikirler, kanaatler, görüşler, aleme ait kavramlar dedikleri her şey, tümüyle çeşitli kaynaklardan aşırılmıştır. Bunların tümü, tümüyle çeşitli kaynaklardan aşırılmıştır. Bunların tümü, birlikte, şahsiyeti meydana getiriler ve ortadan kaldırılmalıdırlar.”
“ Fakat siz kendiniz çalışmanın şahsiyetle başladığını söylemiştiniz.” dedi oradaki biri.
“ Tamamen doğru.” diye cevapladı G. “ Bundan dolayı, öncelikle, kesinlikle neden söz ettiğimizi belirlemeliyiz, yani insanın gelişmesindeki hangi andan ve hangi varlık seviyesinden söz ettiğimizi belirlemeliyiz. Biraz önce, sadece herhangi bir şekilde çalışmayla ilişkisi olmayan, hayat içindeki bir insandan söz ediyordum. Böyle bir insan, bilhassa ‘entellektüel’ sınıflara dahilse, hemen hemen tümüyle şahsiyetten teşekkül etmiştir. Çoğu hallerde, böyle birinin özünün gelişimi çok erken bir yaşta durur.”
“ Ben birçok saygıdeğer aile reisleri, çeşitli fikirlerle dolu profesörler, tanınmış yazarlar, bakanlığa namzet önemli resmi kişiler tanıyorum ki, bunların özlerinin gelişmesi takriben on iki yaşlarındayken son bulmuştu. Bu durum hiç de fena değildir. Bazen, özün belli yönlerinin beş ya da altı yaşında durduğu ve sonra her şeyin sona erdiği olmuştur; arta kalanlardan hiç bir şey onlara ait değildir; o bir repertuardan ibarettir; ya kitaplardan alınmıştır ya da hazır modeller taklit edilerek yaratılmıştır.”
“ Bundan sonra, G.’nin verdiği ödevi başaramayışımızın sebebini bulmaya çalıştığımız ve G.’nin de katıldığı birçok konuşma oldu. Ama ne kadar çok konuştuysak, onun bizden aslında ne istediğini o kadar az anladık.
“ Bu sadece sizin kendinizi ne ölçüde bilemediğinizi gösterir.” dedi G. “ Hiç şüphem yok ki, içinizden en azından bazıları söylediğimi samimi olarak yapmayı, yani hayat hikayesini anlatmayı arzu etmiştir. Bununla beraber, bunu yapamadıklarını ve hatta nasıl başaracaklarını bile bilmediğini görmektedirler. Ama er ya da geç bunu yapmanız gerektiğini hatırlayınız. Denildiği gibi bu, yoldaki ilk imtihanlardan biridir. Bu denemeden geçmeden hiç kimse daha fazla ilerleyemez.”
“ Bizim anlayamadığımız nedir?” diye sordu birisi.
“ Samimi olmanın ne demek olduğunu anlamıyorsunuz” dedi G. “ Gerek kendinize ve gerekse başkalarına karşı yalan söylemeye o kadar alışmışsınız ki, gerçeği söylemek istediğinizde ne uygun kelimeleri ne de uygun düşünceleri bulabilmektesiniz. İnsanın kendisi hakkındaki tam gerçeği ifade etmesi çok zordur. Ama insan, gerçeği ifade etmeden önce bunu bilmelidir. Ve hatta siz, kendinizle ilgili hakikatin nelerden ibaret olduğunu bile bilmiyorsunuz. Ve ben, her birinizin başka özelliğini ya da kusurunu size daha önce söylemiştim. O zaman beni anlamış olmanız gerekirdi.”
Bir keresinde, bu şekilde daha fazla ilerlemenin anlamı olmadığını ve onunla yola devam edeceksek, çalışmayı isteyip istemediğimizi ve yarı ciddi tutumların hiç bir sonuç vermeyeceği için, bu yöndeki bütün çabalardan vazgeçmenin daha iyi olup olmayacağı konusunda kesin bir karar vermeniz gerektiğini söyledi. Çalışmaya, sadece, kendilerindeki mekaniklik ve uyku ile mücadele etmeye çok kesin ve ciddi bir şekilde karar verenlerle devam edeceğini ilave etti.
“ Sizden berbat bir şey istenmediğini artık biliyorsunuz.” dedi. Fakat iki tabure arasında oturmanın hiç bir anlamı yoktur. Uyanmak istemeyen kimseyi, ne olursa olsun daha derin uyumaya terk edin “
Her birimizle ayrı ayrı konuşacağını ve her birimize, kendisinin bizden neden rahatsızlık duyduğu konusunda uygun sebep göstermesi gerektiğini söyledi.
“ Belki de bunun bende büyük bir tatmin meydana getirdiğini sanmaktasınız. Ve belki yapabilecek başka bir şeyim olmadığını düşünmektesiniz. Eğer aklınızdan bunlar geçiyorsa, her iki halde de ciddi bir şekilde yanılıyorsunuz. Yapabileceğim daha pek çok şey var. Ve eğer ben bu işe zamanımı veriyorsam, bunun tek sebebi kesin amacımın bulunmasıdır. Bu zamana kadar amacımın neleri içerdiğini ve benimle aynı yolda olup olmadığınızı daha iyi anlamış olmalısınız. Daha fazla bir şey söylemeyeceğim. Fakat gelecekte sadece amacıma ulaşmakta bana yararlı olabilecek kişilerle çalışacağım. Ve sadece kendileriyle, yani mekaniklikle mücadele etmeye kesin olarak karar vermiş olan kişiler bana yararlı olabilirler.”
Konuşma böylece sona erdi. G.’nin grup üyeleriyle konuşması bir hafta kadar sürdü. Bazılarıyla uzun uzun konuştu, bazılarıyla ise kısa kesti. Sonuçta hemen hemen herkes devam etmek üzere kaldı.
P. isimli, şahsiyeti özden ayırma deneyleriyle ilgili olarak sözünü ettiğim orta yaşlı adam, sadece ara sıra “ şekilsel bir tutum” ya da “ sözel anlayış” gibi hatalı bir yola girmekle beraber, itibarlı bir seviyeye çıktı ve çabucak grubun aktif bir üyesi haline geldi.
Sadece iki kişi kesildi. Bize, sanki tamamen bir tür büyünün etkisindelermiş gibi gelmişti. Çünkü birdenbire hiç bir şeyi anlamaz olmuşlardı. G.’nin söylediği her şeyde onun yönünden yanlış anlama ve geri kalanlarda ise, sempati ve hissetme eksikliği olduğunu düşünüyorlardı.
Hemen hemen hepimize karşı, önceleri güvensiz ve kuşkulu, daha sonra açıktan açığa düşmanca olan, tümüyle tuhaflık dolu ve hiç beklenmedik bu tutum, kimsenin nereden geldiğini bilmediği suçlamalar bizi çok şaşırtmıştı.
Her şeyi bir sır haline sokmuştuk; diğerlerinin bulunmadığı zamanlar G.’nin söylediklerini onlara aktarmayı ihmal ediyorduk. Onlara güvenmemesini sağlamak amacıyla G.’ye onlarla ilgili masallar uyduruyorduk. Bütün gerçekleri çarpıtarak ve her şeyi hatalı bir ışık altında sunmaya çaba göstererek, G.’yi sürekli olarak yanlış yöne sevk etmek için onlarla ilgili bütün konuşmaları G.’ye sayıp döküyorduk. Her şeyi olduğundan farklı görmesini sağlamak için G.’ye onlar hakkında hatalı izlenimler vermiştik.
Aynı zamanda G.’nin kendisi de “ tamamen değişmiş”, daha önce olageldiğinden tamamen farklı bir insan olmuştu. Haşin ve emredici idi, insanlara olan bütün duygularını ve bütün ilgisini kaybetmişti, insanlardan gerçeği talep etmeyi kesmişti. Öyle ki, bir yandan birbirlerine çiçek atarken diğer yandan birbirleri hakkında casusluk yapan iki yüzlü ve kendisine gerçeği söylemekten korkan insanların çevresinde bulunmasını tercih ediyordu.
Bütün bu konuşmalar bizi şaşkınlığa düşürüyordu. Olup bitenler, büyük bir süratle şimdiye kadar görmediğimiz tamamen yeni bir tür atmosferi de beraberinde getirmişti. Bu, özellikle tuhaftı, çünkü tam olarak o sıralar çoğumuz gayet heyecanlı bir durumdaydık ve grubumuzun bu iki protestocu üyesine karşı tavır almıştık.
Birçok defa G. ile onlar hakkında konuşmayı denedik. Kendileriyle ilgili olarak ona her zaman “ hatalı izlenimler” verdiğimizi düşündüklerini söylediğimiz zaman, G. çok güldü.
“ Görüyor musunuz, çalışmayı nasıl değerlendiriyorlar?” dedi. “ Onların nazarında ben zavallı bir budalayım; kolayca kandırılıveriyorum! En önemli hususu anlamadıklarını görmektesiniz. Çalışmada, öğretmen kandırılamaz. Bu, bilgi ve varlık hakkında söylenenlerden kaynaklanan bir kanundur. Şayet ben istersem, sizi kandırabilirim. Ama siz beni kandıramazsınız. Eğer aksi geçerli olsaydı,
sizin benden değil, benim sizden öğrenmem gerekirdi.”
“ Onlarla nasıl konuşmalıyız ve gruba dönmelerine nasıl yardımcı olabiliriz?” diye sordu aramızdan biri G.’ ye. ( 137)
“ Hiçbir şey yapamayacağınız gibi,” dedi G., “ bu işe hiç kalkışmamalısınız, çünkü bu tür girişimlerle onların kendilerini görme ve anlama konusundaki son şanslarını da yok edersiniz. Geri dönmek daima çok güçtür. Bu geri dönüş kararı, herhangi bir şekilde ikna ya da zorlama olmaksızın kesin olarak isteyerek verilmiş bir karar olmalıdır. Gerek benim hakkımda, gerekse kendiniz hakkında işittiğiniz her şeyin, kendilerini haklı çıkarma girişimleri, kendilerinin haklı olduklarını hissedebilmek için başkalarını suçlama çabaları olduğunu anlamalısınız. Bu, gittikçe daha fazla yalan söylemek demektir. Bunun ortadan kaldırılması gerekir ve bu, ıstırap çekilerek yok edilebilir. Önceleri onların kendilerini görmeleri çok zor idiyse, şimdi bu, on kat daha zordur.”
“ Bu olay nasıl olabildi?” diye sordu diğerleri ona. “ Neden hepimize ve size karşı olan tutumları böyle birdenbire ve beklenmedik bir şekilde değişti?”
“ Siz böyle bir olaya ilk defa şahit oluyorsunuz.” dedi G., “ Ve bu sebeple size garip geliyor, ama daha sonra göreceksiniz ki, hep böyle olur. Bunun asıl sebebi, iki tabure arasında oturabileceklerini, yani yeniyi kazanabileceklerini zannederler; şüphesiz bunu şuurlu olarak düşünemezler, ama aynı kapıya çıkar.”
“ Çoğunun muhafaza etmeyi arzu ettiği şey nedir? Öncelikle, fikirler ve insanlar hakkında kendi değerlendirmelerine sahip olma hakkını, yani kendileri için her şeyden daha zararlı olan bir şeyi isterler. Bu kimseler ahmaktırlar ve ahmak olan bir şeyi isterler. Bu kimseler ahmaktırlar ve ahmak olduklarını bilirler, yani bunu bir defa anlamışlardır. Zaten bu sebeple öğrenmeye geldiler. Ama daha sonra bununla ilgili her şeyi unuttular; artık kendi değersiz ve sübjektif tutumları hakkında hüküm vermeye muktedirlermiş gibi gerek benim gerekse başkaları hakkında hüküm vermekteler. Ve bu durum derhal fikirlere ve söylediklerime karşı olan tutumlarına yansıdı. Onlar artık, ‘bir şeyi kabul ediyorlar’ ve ‘başka bir şeyi kabul etmiyorlar’; bir şeyle hemfikirler, başka bir şeyle değiller; bir şey hakkında bana güveniyorlar, başka bir şeyde güvenmiyorlar.”
“ Ve durumun en eğlenceli yanı, bu şartlar altında, yani her konuda bana güvenmeden ve her şeyi kabul etmeden ‘çalışmaya muktedir olacaklarını’ hayal etmeleridir. Aslında bu kesinlikle imkansızdır. Bir şeyleri kabul etmemek veya bir şeylere güvenmemek suretiyle, bu kimseler derhal kendilerine göre bir şeyler uydururlar. Çalışmayla veya benim söylediklerimle ortak yanı olmayan yeni teoriler ve yeni açıklamalar ‘kusmaya’ başlarlar. Daha sonra gerek benim gerekse başkalarının söylediği ve yaptığı her şeyde kusurlar ve eksikler bulmaya başlarlar. Bu andan itibaren artık ben, onların daha iyi bildikleri ve anladıkları, hiç bir bilgi ve fikrimin bulunmadığı konular hakkında konuşmaya başlarım; grubun bütün diğer üyeleri aptal ve geri zekalıdırlar. Ve böylece iş, bir laterna gibi, birbiri ardından belli bir sona doğru ilerler. Eğer bir kişi bu tür şeyler söylerse, ben onun daha sonra ne söyleyeceğini bilirim. Ve sonuçlara bakmak suretiyle siz de bileceksiniz. İşin garip yanı, insanlar bu durumu başkalarına ilişkin olarak görebilirler. Fakat kendileri delice şeyler yaptıkları zaman bu hali kendilerinde görmez olurlar. Bu bir kanundur. Dağa tırmanmak çok zor, ama dağdan aşağı kaymak çok kolaydır. Hatta bu kimseler, benimle veya başka kimselerle bu konulardan söz ederken utanamazlar bile. Ve daha ziyade,
bunun bir tür ‘çalışama’ ile bir araya getirilebileceğini düşünürler. Bir kimse bu çentiğe ulaştığı zaman, kendi küçük şarkısının çalındığını anlamak bile istemez.”
“ Bir şeye daha dikkat edin. Onlar iki kişidir. Her biri kendi başına ayrı ayrı olsalardı, kendi durumlarını görmeleri ve geri dönmeleri daha kolay olurdu. Ama onlar bir arada olan iki arkadaştırlar ve biri diğerinin zayıflığını tamamen desteklemektedir. Şimdi, biri olmadan diğeri dönemez. Ve geri dönmek isteseler bile, onlardan sadece birini kabul eder, diğerini ise etmezdim.”
“ Niçin?” diye sordu aramızdan biri.
“ Bu tamamen başka bir konu.” dedi G., “ Şimdiki halde, sadece onlardan birine, kendisi için, benim mi yoksa arkadaşının mı daha önemli olduğu sorusunu kendisine sordurabilmek için. Eğer arkadaşı daha önemliyse söylenecek hiç bir şey kalmaz, ama önemli olan bensem, bu takdirde arkadaşını terk etmeli ve yalnız başına geri dönmelidir. Ve bu durumda daha sonra diğeri gelebilir. Ama şimdi onlar birbirini tutmakta ve birbirine engel olmaktadır. Bu, insanların kendilerine yararlı olan yoldan saptıkları zaman kendileri için yapabilecekleri belki de en kötü şeyi nasıl yaptıklarına tam bir örnektir.”
Ekim ayında Moskava’ da G. ile beraberdim.
Bütün duvarları ve döşemeleri Şark usulü halılarla kaplı ve tavanına ipek şallar asılı olan Bolshaia Dmitrovka’daki küçük apartmanı, özel atmosferi ile beni şaşırtmıştı. Her şeyden önce dikkatimi çeken husus, orada bulunan ve hepsi G:’nin öğrencileri olan bu insanların sessizliği sürdürmekten korkmamaları idi. Bu durum başlı başına olağan olmayan bir şeydi. Gelirler, otururlar, sigara içerler ve çoğu kez saatlerce tek söz etmezlerdi. Fakat bu sessizlikte sıkıcı ve nahoş herhangi bir taraf yoktu; tam tersine zoraki ve uydurma rol yapma gerekliliğinden uzak olan bir emniyet ve özgürlük duygusu hakimdi. Fakat bu sessizlik, tesadüfen orada bulunan meraklı ziyaretçiler üzerinde olağandışı bir izlenim oluşturmaktaydı. Bu kişiler konuşmaya başladılar, öyle ki, durmaktan ve bir şeyler hissetmekten korkuyorlarmış gibi durmadan konuşuyorlardı. Öte yandan, diğerleri gücenmişlerdi, çünkü G.’nin öğrencilerinin ne kadar üstün olduklarını ve kendileriyle konuşmaya bile değmeyeceğini anlamalarını sağlamak üzere, “ sessizliğin” kendilerini hedef aldığını sanıyorlardı. Bir kısmı ise bunu aptalca, eğlendirici, “ yapay” buluyor ve bunun en kötü özelliklerimizi, bilhassa “ bize baskı yapan” G.’ye karşı olan zayıflığımızı ve tümüyle ona bağımlı olduğumuzu gösterdiğini düşünüyordu.
P., çeşitli insan tiplerinin “ sessizlik” karşısındaki tepkilerini not etmeye karar verdi. Ben ise, bu yerde, insanların her şeyden çok sessizlikten korktuklarının, konuşma eğilimimizin kendini savunmadan kaynaklandığının ve daima bir şeyleri görmekten, kendine bir şeyleri itiraf etmekten kaçınma temeline dayandığının farkına varmıştım.
G.’nin apartmanında başka bir garip özellik hemen dikkatimi çekti. Orada yalan söylemek mümkün değildi. Herhangi bir yalan derhal ortaya çıkıyor, aşikar, elle tutulur bir hal alıyordu. Bir defasında oraya kendisiyle daha önce tanışmış olduğum ve bazen gruplara katılan, G.’nin bir tanıdığı gelmişti. Apartmanda benden başka iki veya üç kişi daha vardı. G.’nin kendisi orada değildi. Misafirimiz kısa süre sessizce oturduktan sonra, kendisine savaş hakkında, barış ihtimalleri vs. hakkında çok enteresan şeylerden söz eden bir kişiyle karşılaştığını anlatmaya başladı. Fakat birdenbire hiç beklemediğim bir şekilde onun yalan söylediğini hissetmiştim. Hiç kimseyle tanışmamış ve kimse de ona bir şeyler anlatmamıştı. Hepsini o anda uydurmuştu, çünkü sessizliğe tahammül edemiyordu.
Ona bakarken kendimi zor durumda hissettim. Bana öyle geliyordu ki, eğer ona bakarsam, yalan söylediğini anladığımın farkına varacaktı. Diğerlerine göz ucuyla baktığımda, onların da aynı şeyi hissettiklerini anladım, çünkü gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı. Sonra konuşan kişiye baktım ve hiç bir şeyin farkında olmadığını gördüm. Konusunu giderek artan bir coşku ile çabuk çabuk anlatmaya devam ediyor ve istemeyerek de olsa ara sıra diğerleriyle bakıştığımızı fark etmiyordu.
Hadise sadece bundan ibaret değildi. Birdenbire, geçen yaz, hayat hikayemizi anlatma girişimlerini ve o sırada gerçekleri saklarken değişen “ ses tonlarını” hatırladım. Burada bütün meselenin ses tonunda olduğunu anladım. Bir kimse gevezelik ettiği sırada veya basitçe konuşmaya başlama fırsatını beklerken, diğerlerinin ses tonlarına dikkat etmiyor ve gerçekle yalanı birbirinden ayırt edemiyordu. Fakat doğrudan doğruya kişinin kendisi sakin olursa, yani biraz uyanırsa, farklı ses tonlarını duyar ve diğer kimselerin yalanlarını ayırt etmeye başlar.
G.’nin öğrencileriyle bu konu üzerinde birkaç kez konuştuk. Onlara Finlandiya’da olanlardan ve St. Petersburg sokaklarında görmüş olduğum “ uyuyan insanlardan” söz ettim. G.’nin apartmanındayken mekanik olarak yalan söyleyen insanlar karşısında ki duygum, bana “ uyuyan insanlar” karşısında ki duygumu hatırlattı.
Dur Egzersizi
Bu vesileyle G. bize tamamen yeni bir alıştırma gösterdi ve ona göre, hareketsel yapıya hükmetmek bunsuz mümkün değildi. Onun tabiriyle bu, “ dur” alıştırmasıydı.
“ Her ırk,” dedi, “ her millet, her devir, her memleket, her sınıf, her meslek, kendine ait belli sayıda duruş ve hareketlere sahiptir. Bir insanda en sabit ve değişmeyen şeyler olan bu duruş ve hareketler, onun düşünme ve hissetme şeklini kontrol eder. Ama insan kendisi için mümkün olan bu duruş ve hareketlerin hiçbirini kullanmaz bile. İnsan, kişilik yapısına göre, kendisi için mümkün olan ancak belli sayıda duruş ve hareketlerde bulunur. Böylece, her insanın duruş ve hareketlerle ilgili repertuarı gayet sınırlıdır.”
“ Her devirde, her ırkta ve her sınıfta hareket ve duruşların karakteri, daima belli düşünme ve hissetme şekilleriyle bağlantılıdır. Bir insan, duruşlar ve hareketler repertuarını değiştirmeden, düşünme ve hissetme şeklini değiştirmeye muktedir olamaz. Düşünme ve hissetme şekillerine düşünme ve hissetmenin duruş ve hareketleri denilebilir. Her insan belli sayıda düşünme ve hissetmeyle ilgili duruş ve hareketlere sahiptir. Ayrıca insanda hareket, düşünce ve duygu, duruş ve hareketleri birbirleriyle ilişkilidir. Kişi, hareketle ilgili duruşlarını değiştirmedikçe, asla düşünce ve duygu duruşları repertuarının dışına çıkamaz. İnsanın düşünce ve duygu duygularının bir analizi ve gene hareket fonksiyonları üzerinde belli bir şekilde düzenlenmiş bir inceleme, gerek iradi gerekse irade dışı olan her hareketimizin, her iki halde de aynı derecede mekanik olan bir duruştan diğerine şuursuz bir geçiş olduğunu gösterir.”
“ Hareketlerimizin iradi olduğunu söylemek bir hayaldir. Bütün hareketlerimiz otomatiktir. Bütün düşünce ve duygularımız tümüyle otomatiktir. Düşünce ve duygunun otomatizması, kesinlikle hareketin otomatizması ile bağlantılıdır. Bunlardan biri, diğeri değişmeden değişemez. Böylece, bir insanın dikkati, örneğin otomatik düşünceleri değiştirmeye konsantre olmuşsa, bu durumda alışkanlık hareketleri ve alışkanlık duruşları, yeni düşünce yönelimini eski alışkanlık çağrışımlarıyla irtibatlamak suretiyle ona müdahale edeceklerdir.”
“ Olağan şartlar içerisinde ruh hallerimizin ve duygusal hallerimizin, hareket ve duruşlarımıza ne kadar bağlı olabildiğini bilmemize rağmen, düşünce, duygu ve hareket fonksiyonlarımızın birbirlerine ne kadar fazla bağlı olduğu konusunda hiç bir idrake sahip değiliz. Eğer bir insan, üzüntü ya da ümitsizliğe karşılık gelen bir duruş alırsa, bu takdirde kısa süre içerisinde, o kişi kesin olarak kendisini üzüntülü ve ümitsiz hissetmeye başlayacaktır. Duruşlarda isteyerek yapılan bir değişiklik vasıtasıyla korku, nefret asabi çalkantı ya da diğer taraftan sükunet hali yaratılabilir. Fakat düşünce, duygu ve hareket gibi insan fonksiyonlarının her birinin kendilerine ait belli repertuarı olduğundan ve bunlar daimi olarak birbirlerine etki ettiklerinden, insan, tavırlarının ( duruşlarının) cazibeli çemberinden asla kurtulamaz.”
“ İnsan bu durumu bilse ve onunla mücadeleye başlasa bile, kendi iradesi buna yeterli olmayacaktır. İnsan iradesinin, bir merkezi, kısa bir süre için yönetmeye yeterli olabileceğini anlamalısınız. Halbuki diğer iki merkez buna mani olur. Bir insanın iradesi üç merkezi yönetmeye asla yeterli olamaz.”
“ Bu otomatizmaya engel olmak ve farklı merkezlerdeki duruş ve hareketler üzerinde giderek bir kontrol kazanmak için özel bir egzersiz vardır. Burada öğretmenden alınan ve önceden üzerinde anlaşılmamış olan bir kelime veya işaret vardır. Bunu işiten ya da gören öğrenciler, ne yapıyor olurlarsa olsunlar, hareketlerini durdurmak ve sinyal onları hangi durumda yakalamışsa, o durumda hareketsiz kalmak zorundadırlar. Hareket etmeyi durdurmaları gereğinden başka, sinyal anında nereye bakıyorlarsa gözlerini aynı nokta üzerinde tutmak, eğer varsa yüzlerinde ki gülümsemeyi muhafaza etmek, biri konuşuyorsa ağzını açık tutmak, yüz ifadesini ve bedeninin bütün kaslarının gerilimini aynen işaretin onları yakaladığı pozisyonda kalmak zorundadırlar. Bu ‘durmak’ halindeki bir kimse, ayrıca, düşünce akışını durdurmalı ve bütün dikkatini, bedeninin muhtelif kısımlardaki kas gerilimlerinin, ne halde ise tam olarak aynı kalması üzerine, daima bu gerilimi izlemeye yoğunlaştırmalı ve dikkatini bedenin bir kısmından diğer kısmına yöneltmeye konsantre etmelidir. Ve kişi, alıştığı bir duruşa geçmesine izin veren önceden tespit edilmiş başka bir işarete kadar veya orijinal duruşunu daha fazla koruyamayıp yorgunluktan düşene kadar, bu durum ve bu pozisyon içerisinde kalmak zorundadır. Fakat ne bakışını, ne de dayanma noktalarını, hiç bir şeyi değiştirmeye hakkı yoktur. Eğer dayanamazsa düşmelidir ama, gene de tıpkı bir çuval gibi düşmelidir. Tamamen aynı şekilde, eğer ellerinde bir şey tutuyorsa, onu dayanabileceği kadar uzun süre tutmalıdır ve elleri ona itaat etmeyi reddedip de cisim yere düşerse, bu artık onun kabahati değildir.”
“ Düşünme veya alışılmadık duruşlar sebebiyle meydana gelebilecek şahsi zararların olmaması için gözetme görevi öğretmene aittir. Bu hususta öğrenciler öğretmene tam olarak güvenmeli ve hiç bir tehlike düşünmemelidirler.”
“ Bu egzersiz fikri ve sonuçları pek çok farklılıklar arz eder. Bunu önce hareket ve duruş çalışması açısından ele alalım. Bu egzersiz, insana otomatizma zincirinden çıkma imkanı sağlar ve özellikle kişinin kendi üzerinde çalışmasının başında bundan vazgeçilemez.”
“ İnsanın üzerindeki mekanik olmayan bir çalışma, ancak bu işi bilen bir kimsenin yönetimi altında, ‘dur’ egzersizinin yardımıyla mümkündür.”
“ Neler olduğunu takip etmeye çalışalım. Bir insan, yürüyor, oturuyor veya çalışıyor. O anda bir sinyal alıyor. Başlamış olduğu hareket bu ani sinyal veya durma komutu ile kesiliyor. Bedeni hareketsiz kalıyor ve bir duruştan diğerine geçişin ortasında, normal hayatta asla kalamayacağı bir pozisyon içerisinde duruyor. Kendisini bu halde, yani alışmadığı bir duruş içerisinde hissederek insan, elinde olmadan kendisine yeni bakış açısından bakar, görür ve yeni bir şekilde müşahede eder. Bu alışılmadık durumda o, yeni bir şekilde düşünebilir, yeni bir şekilde hissedebilir ve yeni bir şekilde bilebilir. Böylece eski otomatizma zinciri kırılır. Beden boş yere olağan rahat duruşunu yakalamaya çalışır. Fakat öğretmenin iradesiyle hareket eden insanın iradesi buna engel olur. Mücadele ölünceye kadar sürer. Ancak bu durumda irade galip gelecektir. Daha önce söylenenlerle ele alınan bu egzersiz, kendi kendini hatırlama egzersizidir. Bir kişi, sinyali kaçırmayacak şekilde kendini hatırlamalıdır; ilk anda en rahat duruşu almayacak şekilde kendini hatırlamalıdır; bedenin muhtelif kısımlarındaki kasların gerilimini, baktığı yönü, yüz ifadesini vs.’yi gözlemlemek amacıyla kendini hatırlamalıdır; bacakların, kolların ve sırtın bazen alışılmadık pozisyonları sebebiyle oraya çıkan ağır sancıları yenmek, bu durumda yere düşmekten ve ağır bir cismi ayağına düşürmekten korkmamak için kendini hatırlamalıdır. Kişinin kendisini bir an için unutması yeterlidir; beden kendiliğinden ve hemen hemen fark edilmeden daha rahat bir pozisyonu benimseyecek, ağırlığı bir ayaktan diğerine aktaracak, bazı kasları gevşetecek ve benzeri şeyleri yapacaktır. Bu egzersiz, irade, dikkat, düşünce, duygu ve hareket merkezi için aynı zamanda geçerli olan bir egzersizdir.”
“ Fakat iradenin bir insanı alışamadığı bir pozisyonda tutmasını sağlayan yeterli gücü ortaya çıkarmak için, dışarıdan ‘dur’ şeklinde bir emir ya da komut gelmesi şarttır. Bir insan kendisine dur komutu veremez. İradesi bu komuta uymayacaktır. Bunun sebebi, daha önce belirttiğim gibi, alışılmış düşünce duygu ve hareket duruşları kombinasyonunun, bir insanın iradesinden daha kuvvetli olmasıdır. Hareket duruşlarına ilişkin olarak dışarıdan gelen dur komutu, düşünme ve duygu duruşlarının yerini alır. Bu duruşlar ve onların etkileri, dur komutu tarafından ortadan kaldırılırlar ve bu durumda hareket duruşları iradeye itaat eder.”
Kısa bir süre sonra G. çok değişik ortamlarda “ dur” egzersizini uygulamaya soktu.
G. öncelikle, “ dur” komutunu alır almaz, nasıl “ kımıldamadan” durulacağını ve nasıl hareket etmemeye, ne olursa olsun sağa sola bakmamaya, herhangi biri konuşsa bile, örneğin bir şey sorsa veya sizi haksız olarak itham etse bile cevap vermemeye gayret etmeyi gösterdi.
“ ‘Dur’ egzersizi okullarda kutsal kabul edilir.” dedi. “ Başöğretmenin ya da onun tayin ettiği kişinin dışında hiç kimsenin ‘dur’ komutunu vermeye yetkisi yoktur. ‘Dur’, öğrenciler arasında oyun yahut egzersiz konusu olamaz. Siz, bir insanın içinde bulunabileceği durumu asla bilmezsiniz. Eğer onun yerine hissedemezseniz, hangi kasların gerildiğini veya ne kadar gerildiğini bilmezsiniz. Ayrıca, aşırı bir gerilim devam ederse, bu, bazı önemli damarların kopmasına ve bazı durumlarda ani ölümlere bile sebep olabilir. Bu yüzden, sadece ne yaptığını çok iyi bilen kişi ‘dur’ komutunu verebilir.”
“ Aynı zamanda ‘dur’ egzersizi, hiç bir tereddüt veya şüphe taşımayan kayıtsız şartsız bir itaat gerektirir. Okul disiplini için bu metot şarttır. Okul disiplini, örneğin askeri disiplinden çok farklı bir şeydir. O disiplinde her şey mekaniktir ve ne kadar mekanik olursa, o kadar iyidir. Ama burada her şey şuurlu olmalıdır, çünkü amaç şuurluluğu uyandırmaktır. Çok kimse için okul disiplini, askeri disiplinden çok daha zordur. Orada her şey daima birbirinin aynıdır; burada ise daima farklıdır.”
“ Ancak, çok zor durumlar ortaya çıkabilir. Size kendi hayatımdaki bir olaydan söz edeyim. Çok yıllar önce Orta Asya’ da idik. Bir ark, yani sulama kanalının kenarında çadır kurmuştuk. İçimizden üç kişi, arkın bir kıyısından çadırın olduğu diğer kıyıya eşyaları taşıyordu. Arktaki su belimize kadar geliyordu. Ben ve diğer kişi eşyalarla birlikte henüz kıyıya çıkmış giyinmeye hazırlanıyorduk; üçüncü kişi ise hala suyun içindeydi. Suya, sonradan balta olduğunu öğrendiğimiz bir şey düşürmüş ve bir çubukla onu dipte bulmaya çalışıyordu. O anda çadırdan ‘dur’ diye bir ses duyduk. İkimiz de kıyıda olduğumuz gibi kalmıştık. Suyun içindeki arkadaşımız tam görüş sahamız içinde bulunuyordu. Suya doğru eğilmiş duruyordu ve ‘dur’u duyar duymaz, o duruş içerisinde kalmıştı. Bir ya da iki dakika geçti ki, birdenbire arktaki suyun yükselmekte olduğunu gördük. Belki de bir mil ilerdeki birisi, küçük arka su vermek için bir su bendinin kapağını açmıştı. Su hızla yükseldi ve suyun içindeki adamın çenesine kadar ulaştı. Çadırdaki adamın suyun yükseldiğini fark edip etmediğini bilmiyorduk. Ona bağırıp haber veremezdik, hatta nerede olduğunu görmek için başlarımızı bile çeviremezdik, birbirimize bakamazdık. Sadece arkadaşımın solumasını duyabiliyordum. Su çok hızlı yükselmeye başladı ve kısa süre içinde adamın başı tamamen suyla örtüldü. Sadece uzun bir sopa ile desteklenen bir el yükseliyordu. Yalnız bu el görülüyordu. Bana çok uzun bir zaman geçti gibi geliyordu. Sonunda duyduk: ‘Yeter!’ İkimizde suya fırladık ve arkadaşımızı kıyıya sürükledik. Neredeyse boğulmak üzere idi.”
Çok geçmeden biz “dur” egzersizinin hiç de şaka olmadığına kanaat getirmiştik. Öncelikle bu, sürekli olarak tetikte bulunmamızı, sürekli olarak söylemekte ya da yapmakta olduğumuz şeyleri kesmeye hazır durumda bulunmamızı gerektiriyordu. İkinci olarak özel bir tür tahammül ve azim gerektiriyordu.
“ Dur”, günün herhangi bir anında meydana gelebiliyordu. Bir defasında, çay vaktinde benim karşımda oturmakta olan P., yeni doldurulmuş bir bardak sıcak çayı dudaklarına götürmüş üflüyordu. O anda yandaki odadan “dur” komutunu işittik. P. morarmıştı. Gözünün kenarındaki küçük bir kasın seyirdiğini gördüm. Ama bardağı tutmayı sürdürdü. Daha sonra, parmaklarının ona sadece ilk dakika içinde acı verdiğini, daha sonra ise asıl zorluğum dirsekten itibaren biçimsiz bir şekilde bükülen, yani bir hareketin yarısında duran koluyla ilgili olduğunu söyledi. Ama parmaklarında büyük su kabarcıkları meydana gelmiş ve ona uzun süre acı vermişti.
Başka bir sefer, bir “ dur” komutu, Z.’yi sigarasından bir nefes çektiği anda yakalamıştı. Daha sonra, hayatında asla böyle nahoş bir şey yaşamadığını söylemişti. Dumanı dışarı veremezdi; gözleri yaşlarla dolu olarak oturuyor ve ağzından yavaş yavaş duman çıkıyordu.
“ Dur” un hayatımızın tümü üzerinde, çalışmamız üzerinde ve ona karşı olan tutumumuz üzerinde çok büyük etkisi olmuştu. Öncelikle kişilerin “ dur” a karşı olan tutumları, kesin bir doğrulukla onların çalışmaya karşı olan tutumlarının ne olduğunu gösterdi. Çalışmaya yan çizen kişiler, “ dur” a karşı yan çiziyorlardı. Yani, ya “ durmak” komutunu duymamışlardı, ya da o komutun doğrudan kendilerine yönelmediğini söylüyorlardı. Veya diğer yandan, “ dur” komutu için daima hazırlıklıydılar, yani hiç bir dikkatsiz hareket yapmıyorlar, ellerine sıcak çay bardakları almıyorlar, oturuyorlar ve çabucak kalkıyorlardı vs. Ama hiç şüphesiz bu görülüyor ve derhal kimin kendisini sakındığını ve kimin sakınamadığını, çalışmayı ciddiye aldığını ve kimin güçlüklerden kaçınmak, “ kendilerini ortama uydurmak” için “ dur” egzersizine bildik metotları uygulamaya çalıştığını ortaya koyuyordu. “ Dur” egzersizi, tamamen aynı şekilde, okul disiplinine uymakta yetersiz ve gönülsüz olanları, onu ciddiye almayanları açıkça göstermişti. “ Dur” ve onunla beraber diğer egzersizler olmadan, ne olursa olsun saf bir psikolojik yolla, hiç bir şeye erişilemeyeceğini açıkça görmüştük.
Mucizeler
1916 senesinin yaz mevsimi ortalarına rastlayan bu dönem, gruplarımızın bütün üyelerinin hafızalarına, çalışmamızda çok büyük bir iç yoğunluk devresi olarak nakşoldu. Hepimiz, yöneldiğimiz işin uçsuz bucaksızlığına kıyasla çok az şey yaptığımızı ve acele etmemiz gerektiğini hissediyorduk. Daha fazla bilme şansımızın, nasıl birdenbire karşımıza çıkmışsa, aynı şekilde kaybolabileceğini anlamıştık. Bu bakımdan çalışmanın üzerimizde ki baskısını arttırmaya ve şartların uygunluğu süresince elimizden geleni yapmaya gayret ediyorduk.
Daha önce kazanmış olduğum belirli tecrübeyi bu yönde kullanarak, bir seri deneylere ya da alıştırmalara başladım. Bir seri kısa, ama gayet yoğun oruçlar uyguladım. “ Yoğun” diye tanımlıyorum zira bu oruçları kesinlikle sağlık açısından ele almıyordum, tam tersine organizmaya mümkün olabilen en kuvvetli şokları vermeye gayret ediyorum. Buna ilaveten, daha önceden oruçla beraber uygulandığında enteresan sonuçlar aldığım, belli bir yönteme göre “ nefes alma” ve ayrıca dikkatimi yoğunlaştırmada kendi kendimi müşahedede bana çok yardım etmiş olan “ zihin duası” metoduna göre “ tekrarlamaya” ( zikre) başladım. Ve ayrıca da dikkatin konsantrasyonu için oldukça karmaşık olan bir dizi zihni alıştırmalar yaptım. Bu deney ve alıştırmaları burada ayrıntılı olarak açıklıyorum, zira bunlar, mümkün olabilecek sonuçları hakkında tam bir bilgiye sahip olmadan, yolumu el yordamıyla aradığım denemelerden ibarettir.
Ama konuşmalarımız ve toplantılarımızla beraber bütün bu şeyler, bende mutat olmayan bir gerilim hali yarattı. Ve kuşkusuz 1916 Ağustosu’nda yaşadığım olağan üstü tecrübe dizelerine beni büyük ölçüde hazırlayan bunlar oldu. G. Sözünü tuttu ve gerçekleri gördüm ve aynı zamanda, G.’nin ne demek istediğini anladım.
Bu diğer şeyler, hazırlanmayı, bazı fikirleri anlamayı ve belli bir hal içinde olmayı ihtiva ediyordu. Duygusal olan bu hal, tamamen anlamadığımız bir şeydir, yani onun zorunlu olduğunu ve gerçeklerin onsuz mümkün olmadığını anlamıyoruz.
Şimdi en güç şeye geliyorum, zira gerçeklerin kendisini bütünüyle tanımlamanın imkanı yok.
Neden?
Bu soruyu kendi kendime sık sık sormuşumdur. Ve cevabım şudur: Bunlar kişisel olmaları bakımından birbirlerinden o kadar uzaktırlar ki, ortak vasıfları ortaya konamamaktadır. Ve öyle sanıyorum ki, ortak vasıfları ortaya konamamaktadır. Ve öyle sanıyorum ki, bu sadece benim hadisemde değil ama her zaman böyledir.
Herhangi bir nevi olağanüstü tecrübe yaşamış ve sonradan bunu açıklamayı reddetmiş kişilere ait hatıralar ve notlarla karşılaştığım zaman bu tip iddiaların beni daima sinirlendirdiğini hatırlıyorum. Onlar harikuladeyi aramışlar ve bunu, o veya bu şekilde bulduklarını sanmışlardı. Ama aradıklarını buldukları zaman da söyledikleri daima şu olmuştur: “ Onu buldum. Ama bulduğum şeyi tanımlayamam.” Bu ise her zaman bana yapmacık ve uydurma gelirdi.
Ve şimdi ben, kendimi tamamen aynı durumda hissediyorum. Aradığımı bulmuştum. Mümkün, onaylanabilir, ya da kabul edilebilir olarak göz önüne alınan sahanın tamamen dışındaki gerçekleri görmüş ve müşahede etmiştim bununla beraber onlar hakkında hiç bir şey söylemeye muktedir değilim.
Bu tecrübelerin ana bölümü, kendi muhtevalarında ve onunla beraber gelen yeni bilgilerdeydi. Ama dıştan görünüşü, sadece çok yaklaşık olarak tanımlanabilirdi. Daha önce de söylediğim gibi, bütün oruçlardan ve diğer deneylerden sonra oldukça uyarılmış ve asabi bir haldeydim ve bedensel olarak düzenim her zamankine göre biraz sarsılmıştı. St. Petersburg’daki evinde sık sık geç vakitlere kadar toplantılar yaptığımız E.N.M.’nin Finlandiya’daki sayfiye evine gittim. G. ve arkadaşlardan sekiz kadarı oradaydılar. Akşam üzeri konuşma, hayatlarımızdan söz etmekle geçti. G., içimizden biri ya da ötekini sinirlendirmeye çalışıyormuş gibi çok ters ve alaycıydı. Özellikle korkaklığımız ve düşünce tembelliğimiz üzerine yükleniyordu. Bilhassa, Dr. S. hakkındaki düşüncelerimle ilgili, büyük bir itimatla kendisine söylediklerimi herkesin önünde tekrarlamaya başlayınca etkiledim. Genelde, söyledikleri benim için çok nahoştu zira ben başkaları hakkındaki böyle konuşmaları daima kınardım.
Beni, Dr. S.’yi ve Z.’yi ayrı, küçük bir odaya çağırıldığı zaman, sanırım saat on civarıydı. Yere, “ Türk usulü” oturduk. G. bize belirli duruşları ve fiziki hareketleri açıklamaya ve göstermeye başladı. Bütün hareketlerinde şaşırtıcı bir kesinlik ve tamlık olduğuna dikkat etmekten kendimi alamadım. Oysa hareketlerin ve duruşların kendileri herhangi bir zorluk göstermiyordu ve iyi bir beden eğitimi öğretmeni bunları pekala zorlanmadan yapabilirdi. Şimdiye kadar bir atlet rolü üzerinde hiç bir iddiam olmamıştır, ama dıştan görünüşe göre bunları ben de taklit edebilirdim. G., bir beden eğitimi öğretmeninin, hiç şüphesiz bu hareketleri yapabileceğini, ama kendisinden farklı biçimde yapacağını açıkladı ve kasları gevşek olarak, özel bir şekilde hareketleri yaptı.
Daha sonra G. tekrar, neden hayat hikayelerimizi anlatamayacağımız konusuna geçti.
Ve mucize başladı.
Tam bir güvenle söyleyebilirim ki, G. herhangi bir çeşit harici metot kullanmadı, yani bana ne uyuşturucu verdi ne de bilinen metotlardan herhangi biriyle beni ipnotize etti.
Her şey onun düşüncelerini işitmemle başladı. Bu hadise olduğunda, sayfiye evinde, halısı olmayan tahta döşemeli küçük bir odada oturuyorduk. Ben G.’nin tam karşısında oturuyordum. Dr. S. ve Z. her iki yanımdaydı. G., “niteliklerimizden”, gerçeği görmek ve hakkında konuşmak konusundaki yetersizliğimizden söz ediyordu. Kelimeleri zihnimi alt üst etmişti. Ve birdenbire, hepimize hitaben söylediği sözler arasında bana yönelmiş, beni kasteden “ düşüncelerin” farkına vardım. Bu düşüncelerden birini yakaladım ve mutat şekilde, yüksek sesle konuşarak ona cevap verdim. G., bana başını salladı ve konuşmayı kesti. Uzun bir sessizlik oldu. Hala bir şey söylemeden oturuyordu. Bir süre sonra sanki göğsümün içinde, kalbimin yakınlarından geliyormuş gibi onun sesini duydum. Bana açık bir soru sormuştu. Ona baktım; oturduğu yerde gülümsüyordu. Sorduğu soru, içimde kuvvetli bir heyecana yol açtı. Ama ona olumlu şekilde cevap verdim.
Z. ve Dr. S.’ye dönüp bakarak, “Neden böyle dedi?” diye sordu G. “ Ben ona herhangi bir şey sordum mu?”
Ve daha önce olduğu gibi yine aynı şekilde olmak üzere, bana daha da zor bir soru sordu. Ve ben, tekrar doğal sesimle cevap verdim. Z. ve S., bilhassa Z., olup biten şeye adamakıllı şaşırmışlardı. Eğer karşılıklı konuşma denilebilirlerse, bu konuşma, bu usule yarım saat kadar devam etti. G. bana sözsüz olarak sordu ve ben ona normal yolla konuşarak cevap verdim. G.’nin bana söylediği ve sorduğu, nakledemeyeceğim şeylerle iyice sarsılmıştım. Konu, ya kabul edip kalmam ya da çalışmayı terk etmem gereken bazı şartlarla ilgiliydi. G. bana bir ay zaman tanıdı. Süreyi kabul etmedim ve istediği şeyin zorluğunun önemi olmadığını hemen cevaplayacağımı söyledim. Ama G., bir aylık süre üzerinde ısrar etti.
Sonunda, ayağa kalktı ve verandaya çıktık. Evin diğer tarafında, diğer arkadaşlarımızın oturduğu başka bir geniş veranda vardı.
Asıl olanlar G.’nin Z. ve S. ile konuşmasından sonra olmasına rağmen, bundan sonra olanlar hakkında çok az şey söyleyebilirim. Daha sonra, benimle ilgili olarak söylediği bazı şeyler beni öyle etkiledi ki, sandalyemden fırlayıp bahçeye doğru yürüdüm. Oradan ormana gittim. Tamamen en olağandışı duygu ve düşünce gücü içerisinde, karanlıkta uzun bir süre dolaştım. Bazen bir şeyler bulmuşum gibi geliyordu, bunun dışında ise o bulduğum şeyi tekrar kaybediyordum.
Bu durum bir veya iki saat sürdü. Sonunda, çelişkilerin ve içsel karmaşanın doruğunda olduğumu hissettiğim anda zihnimde şimşek gibi bir düşünce çaktı. Bunun ardından G.’nin bütün söyledikleri ve kendi durumum hakkında, çabucak, açık ve doğru bir anlayışa vardım. G.’nin haklı olduğunu; kendimde gördüğüm sağlamlığın ve güvenirliğin gerçekte mevcut olmadığını anladım. Ancak başka bir şey bulmuştum. G.’nin bana inanmayacağını ve bu diğer şeyi ona gösterdiğimde bana güleceğini biliyordum. Ama bana göre bu kesindi ve daha sonra olanlar haklı olduğumu gösterdi.
Orman içindeki açıklıkla uzun süre oturdum ve sigara içtim. Eve döndüğümde küçük verandanın ışıkları sönmüş durumdaydı. Herkesin odasına çekildiğini düşünerek ben de kendi odama girip yatağıma yattım. Aslında G. ve diğerleri geniş verandada akşam yemeğini yiyorlarmış. Yatağa girdikten kısa bir süre sonra içimde tekrar garip bir heyecan başladı. Yine G’nin sesini göğsümde duydum. Bu kez sadece dinlemekle kalmayıp zihnen karşılık da verdim. G. beni işiterek cevap vermişti. Bu konuşmada çok garip bir şey vardı. Böyle bir olayın gerçekten vuku bulduğunu doğrulayacak bir şeyler aramış ancak hiç bir şey bulamamıştım. Bütün bunlar basitçe bir “ imajinasyon” ya da bir uyanıklık rüyası olabilirdi, zira G.’ye bu konuşma veya onun bu konuşmaya iştiraki hakkında şüpheye yer vermeyecek somut bazı şeyler sormasına rağmen elle tutulur hiç bir şey keşfedememiştim ona sorup cevabını aldığım bazı soruları, ben, kendi kendime de cevaplandırabilirdim. Hatta onun, sonradan “ delil” olarak kullanılabilir diye açık seçik cevaplar vermekten kaçındığı izlenimini edinmiştim. Sorularımın bir veya ikisine kasıtlı olarak belirsiz cevaplar vermişti. Ancak, başımdan geçen şeyin bir konuşma olduğu hissi çok güçlüydü. Olay, tamamen yeniydi ve başka hiç bir şeye benzemiyordu.
Uzun bir duraklamadan sonra G. bana baştan ayağa dikkat kesildiğim bir soru sordu ve sonra cevap bekliyormuş gibi durdu.
Söylediği şey birdenbire bütün duygu ve düşüncelerimi felce uğrattı. Bu, korku değildi; en azından insanın korktuğunu bildiği zamanki şuurlu korku değildi, ama her tarafım titriyordu ve gerçekten bir şey beni tamamen felce uğratmıştı. Ona olumlu bir cevap vermek için büyük bir çaba harcamama rağmen, doğru dürüst bir kelime bile söyleyemiyordum.
G.’nin beklemekte olduğunu, ancak daha fazla beklemeyeceğini hissediyordum.
Sonunda, “ Pekala, şimdi yorgunsun. Bunu başka bir zamana bırakalım.” dedi.
Bir şeyler söylemeye başladım. Sanırım, beklemesini, bu düşünceye alışabilmem için bana zaman tanımasını istedim.
“ Başka bir zaman.” dedi ses. “ Uyu.” Ve G.’nin sesi duyulmaz oldu.
Uzun süre uyuyamadım. Sabahleyin, geçen gece oturduğumuz küçük terasa çıktığımda, G.’nin yirmi yarda kadar ötede, bahçe içindeki yuvarlak masada arkadaşlardan üçüyle beraber oturduğunu gördüm.
“ Dün gece ne olduğunu sorun ona.” dedi G.
Nedendir bilmem, bu söz beni sinirlendirdi. Geri dönüp terasa doğru yürüdüm. Oraya vardığım sırada tekrar G.!nin sesini göğsümde duydum.
“ Dur!”
Durdum ve G.’ ye döndüm. Gülümsüyordu.
“ Nereye gidiyorsun, otur şuraya. “ dedi, mutat sesiyle.
Yanına oturdum, ancak ne bir şey söyleyebiliyor ne de konuşmak istiyordum. Bununla birlikte olağanüstü bir düşünce berraklığı hissetmekteydim. Bunun üzerine, bana özellikle zor gözüken bazı meselelere konsantre olmaya karar verdim. Mutat olmayan bu hal içerisinde zihnime gelen düşüncelerin yardımıyla, belki, mutat yollarla cevabını bulamadığım soruların cevaplarını bulabilirdim.
Yaratma Işını’nın ilk triadı hakkında, bir kuvvet teşkil eden üç kuvvet hakkında düşünmeye başladım. Bunlar ne anlama gelmekteydiler? Bunları tanımlayabilir miyiz? Anlamlarını kavrayabilir miyiz? Zihnimde bazı şeyler açıklığa kavuşmaya başlamıştı, ama tam onları kelimelere dökmeye çalışırken her şey kayboldu. İrade, şuur... fakat üçüncüsü neydi? Kendi kendime soruyordum. Bana öyle geliyordu ki, eğer üçüncüyü bulabilseydim, diğer her şeyi de derhal anlayabilecektim.
G. yüksek sesle, “ Bırak artık.” dedi.
Bakışlarımı ona çevirdim, o da bana bakıyordu.
“ O anlayışa varmak için daha çok mesafe katetmek gerekir.” dedi. “ Cevabı şimdiden bulamazsın. Kendin ve çalışma hakkında düşünürsen, daha iyi edersin.”
Masada birlikte oturduğumuz diğer kişiler şaşkınlık içerisinde bakakalmışlardı. G., düşüncelerimi cevaplamıştı.
Bunun ardından, bütün gün ve daha sonra da süren çok garip bir şey başladı. Finlandiya’da üç gün fazladan kaldık. Bu üç gün boyunca, çok değişik konularda birçok konuşma yer aldı. Ben ise bütün bu süre boyunca bazen sıkıntı verici olmaya başlayan, mutat olmayan bir heyecan hali içerisindeydim.
“ Bu halden nasıl kurtulabilirim? Artık dayanamıyorum.” dedim G’ye.
“ Uyumak mı istiyorsun?” dedi G.
“ Tabii ki hayır.” diye cevap verdim.
“ Öyleyse istediğin nedir? Bu senin arzu ettiğin şeydir, ondan yararlanmaya bak. Şu anda uykuda değilsin !”
Bunun tamamen doğru olduğunu sanmıyorum. Bazı anlar şüphe edilemeyecek şekilde “ uyumaktaydım”.
Bu garip macera içinde, beraber olduğum kimseler, söylemiş olduğum birçok şeye bir hayli şaşırmış olmalılar. Ben de pek çok şeye şaşırmaktayım. Birçok şey uyku gibiydi; birçok şeyin gerçekle bir ilişkisi yoktu. Hiç şüphesiz, pek çok şey keşfetmiştim. Sonraları, söylemiş olduğum şeyleri hatırlamak, bana çok garip gelmişti.
Sonunda St. Petersburg’a döndük, G. Moskova’ya, biz de Finlandiya İstasyonu’na gittik.
Onu yolcu etmek için kalabalık bir grup toplanmıştı. Sonunda gitti.
Fakat, mucize henüz son bulmamıştı. O günün akşamı, tekrar, o yeni ve garip fenomen vuku buldu. Ve ben, Moskova’ya giden trenin kompartımanında onu görerek kendisiyle “ konuştum”.
Bunun ardından garip bir dönem yaşadım. Bu dönem üç hafta kadar sürdü ve bu süre içerisinde ben, zaman zaman “ uyuyan insanları” görmüştüm.
Bunun biraz açıklaması gerekir.
G.’nin ayrılmasından iki ya da üç gün sonra, Troitsky caddesi boyunca yürürken, aniden, bana doğru gelen bir adamın uykuda olduğunu gördüm. Bunda herhangi bir kuşku yoktu. Gözleri açık olmasına rağmen, açıkça, yüzünden dışarıya doğru sanki bir bulut gibi çıkan rüyalar alemine dalmıştı. Rüyaları zihnime girdi, öyle ki, eğer yeteri kadar uzun süre bakabilseydim, rüyalarını görecektim, yani rüyasında ne gördüğünü anlatacaktım. Ama o, beni geçip ilerledi. Daha sonra, uyumakta olan başka biri geldi. Uyuyan bir izvostchik, uyuyan iki yolcu ile yanımdan geçti. Birdenbire kendimi “ Uyuyan Prenses”teki pensesin durumunda buldum. Çevremde herkes uyuyordu. Bu, kesin ve açık bir duyumdu. Bunun, genellikle görmediğimiz pek çok şeyin gözlerimizle görülebileceği demek olduğunu anladım. Bu duyumlar, birkaç dakika sürdü. Daha sonra, ertesi gün çok zayıf olmakla beraber yinelendi. Fakat derhal bir şey keşfetmiştim; Kendimi hatırlamaya çalışarak, başka bir yöne sapmayacak şekilde yeteri kadar enerjiye sahip olduğum sürece, yani etrafımdaki şeylerin dikkatimi çekmesine izin vermediğim sürece, bu duyumları yoğunlaştırabiliyor ve uzatabiliyordum. Dikkat dağıldığı zaman “ uyuyan insanları” göremiyordum, zira açıkça kendim uykuya dalmış oluyordum. Bizimkilerden sadece birkaçına bu tecrübelerimden söz etmiştim. Onlardan ikisi, kendilerini hatırlamaya çalıştıklarında benimkine benzer tecrübeler geçirmişlerdi.
Daha sonra her şey normale döndü. Tam olarak ne olup bittiği hakkında kendi kendime açık seçik bir açıklamada bulunamıyordum. Fakat içimdeki her şey alt üst olmuştu. Bu üç hafta içerisinde söylemiş ve düşünmüş olduğum şeyler içerisinde, hiç şüphesiz bir hayli fantezi bulunmaktaydı.
Fakat kendimi görmüştüm, yani kendimde daha önce görmediğim şeyleri görmüştüm. Bundan hiç kuşkum yoktu. Sonraları da aynı hali yaşamama rağmen, ilk olayı ayırt edebiliyor ve hiç bir şeyi unutamıyordum.
Yüksek seviyeli bir fenomenin, yani her gün müşahede edebilen sıradan olayların dışında olan veya bazen “ metafizik” olarak nitelenen olayların, fiziksel bir fenomende olduğu gibi, mutat şuur hali içerisinde, mutat araçlar kullanarak müşahede edilmeyeceğini ve incelemeyeceğini, şüpheye yer vermeyen bir açıklıkla anlamıştım. “ Telepati” , “ durugörü”, “ geleceği önceden görme”, “ medyonomik fenomenler” vs. gibi yüksek bir düzene ait fenomenleri; elektriksel, kimyasal veya meteorolojik fenomenlerde öyle bir fark vardır ki, onların müşahedesi ve incelemesi özel bir duygusal hal gerektirir. Ve bu, “ uygun şekilde yürütülen” her türlü laboratuar deney ve müşahede imkanlarının dışındadır.
“ Evrenin Yeni Bir Modeli” adlı kitabımın “ Deneysel Mistisizm” bölümünde belirtmiş olduğum gibi, aynı neticelere kendi deneyimlerimin sonucu olarak daha önce varmıştım, ancak şimdi bunun imkansız oluşunun sebebini anlamaktaydım.
Vardığım ikinci enteresan sonucu tarif etmek çok daha güç. Bu, bazı görüşlerimde; bazı arzu, hedef ve ilhamlarımın formülasyonunda fark ettiğim değişikliklerle ilgilidir. Bu durumun birçok yönleriyle benim için açıklık kazanmasını, ancak sonraları mümkün oldu. Kabaca söylemek gerekirse, gerek kendimle, gerek çevremdekilerle ve gerekse özellikle “ faaliyet metotları” ile ilgili çok kesin bazı değişikliklerin, o sürede meydana gelmiş olduğunu sonradan açıklıkla anladım. Bu değişiklikleri tarif etmek çok güç. Ancak şunu söyleyebilirim ki, bunlar Finlandiya’da söylenenle herhangi bir şekilde ilişkili değildi, fakat orada yaşadığım duyguların neticesi olarak meydana gelmişti. Kaydedebileceğim ilk şey, o zamana kadar hayata karşı olan tutumumun ana özelliği olan içimdeki aşırı bireyselliğin zayıflaması idi. İnsanları daha çok anlamaya, insanlarıyla birlikte halkımı daha çok hissetmeye başladım. İkinci husus, şiddetin imkansızlığı ezoterik prensibini yani ulaşılacak şey ne olursa olsun şiddet araçlarının faydasızlığını çok derinden anlamış olmamdı. Şüphe götürmez bir açıklıkla gördüm ki ne olursa olsun herhangi bir konudaki şiddet araç ve yöntemleri daima menfi neticeler doğuruyordu, yani bu neticeler, erişilmek istenen hedefe engel teşkil etmekteydi. Daha sonra bu duygumu hiç bir zaman kaybetmedim. Ulaşmış olduğum şey görünüşte Tolstoy’un “ karşı koymama” prensibine benzemekteydi, ancak benimki, hiç bir şekilde karşı koymama değildi, zira ben bu noktaya ahlaktan hareketle değil, pratik bir bakış açısından; neyin iyi neyin kötü olduğunu noktasından değil, neyin daha yararlı ve yerinde olduğu noktasından ulaşmıştım.
G., eylül ayı başlarında St. Petersburg’a döndü. Ona, Finlandiya’da gerçekten neler olduğu hakkında soru sormaya çalıştım. Beni ürkütmüş olan söylediği şeyler gerçek miydi? Ve ben niçin ürkmüştüm?
“ Eğer mesele buysa, demek ki hazır değilmişsin.” dedi G.
Daha fazla açıklamada bulunmadı.
( 127) İnsanda duygu, düşünce ve hareket şeklinde üç ayrı merkezin bulunması, tek başına bir şeyler yapabilmemize engel olan en önemli husustur. İnsan tek başına kendisini geliştiremez, tekamül edemez. Bütün bu merkezlerin işleyişi hakkında bilgimiz yoksa, bu merkezleri tahrik edebilecek, harekete geçirebilecek veya durdurabilecek gücümüz de yoksa, biz gelişemiyoruz. Onun için bilenle bilmeyen bir değildir.
Bir insan sadece duygu, sadece düşünce veya sadece hareket merkeziyle davranmaz; bunların üçü bir aradadır. Normal insanda bunların üçü de aynı anda çalışır. Merkezlerin “ amel” dediğimiz çalışmaya olan iştiraklerinin farkına varmak, uyanıklığa doğru gitmektir. Yani sadece düşünce seviyesinde bir şeyi halletmek mümkün değildir; bunu duygu ve hareket seviyesinde de halletmek zorundayız.
( 128) İnsanın kendi üzerindeki çalışmasında birinci adım fiziki alışkanlıklarının ne olduğunu tespit etmektir. Daha sonra zaman zaman bunlara değişik çalışma yöntemleri uygulayarak mücadele gerekir. Fizik beden bizden muntazaman bir şeyler ister. Ama siz, bu muntazamlığa ket vurmalısınız. Günde dört öğün yemek yemeğe alışmışsınız, o iki öğüne inecek. Böyle böyle vücudun hiç ummadığı manevralara girmek lazımdır.
Kendi üzerinde çalışmanın birinci teması alışkanlıklarla mücadele ise, ikincisi, duygu merkezinin en kaba tarafı olan olumsuz hislerin kontrolüdür. Olumsuz duydular gelirken veya geldiği anda durdurmak, böylece onları başka bir yola sevketmek gerekir. Duygu kabardığı an, yüz geri edeceksiniz, yani kibri yeneceksiniz. Nefis terbiyesinde bu metotlar çok yararlıdır.
( 129) Hayat içerisinde duygu dalgasını sürdürenler çok olmuştur. Ve ömürleri boyunca sürdürmüşlerdir bunu. Büyük mürşitlerin durumu böyledir. Hiç bir zaman, ulaştığı o duygu dalgasının altına inmemişlerdir: Hep büyük bir coşku içerisinde, çok verici, çok doğurgan duygular, bilgiler ve haletler içerisinde yaşamışlardır. Normal bir insanda bu durum yoktur. Ama öyle büyükler gelmiş geçmiştir ki, onlar bu duygu dalgasını, belki ilk şekli ile değilse bile, hiç bir şekilde o yardım etme arzusunu ve gayreti kaybetmeden, yol üzerinde, iz üzerinde, sırat-ı müstakim üzerinde, doğru bildiği, doğru gördüğü, doğru inandığı ve doğru yaşadığı şey üzere sonuna kadar götürmüşlerdir.
( 130) İnsanlar bugün birçok şeye ilimle yakınlık kurabiliyorlar, yani ancak bilim yoluyla anlayabiliyorlar. Fakat bir de “ ayn-el-yakin” vardır; bu kafadaki gözlerle değil, iç bedenli haldeyken, zor da olsa, yaşamak lazımdır. İç gözle, kesin bilgi almak demektir bu.
( 131) Şeyh ile mürid arasında belli bir sempatizasyon ve alaka kurulduktan sonra, tasarruf olayı devam eder. Yalnız şeyh herkese tasarrufta bulunmaz; sadece bilgi aktaracağı müridine yönelir. Ona rüyasında, yolda tesir aktarır; mesafenin bir önemi yoktur. Şeyh, müridine yöneldiği zaman, onu sargısı içine alıverir.
( 132) İnsan, mekaniktir ama makine değildir. Makine, sembolik bir ifadedir, yani insan bilmeden yaşıyor, genel olarak yaşayışına kendisinin hiç bir müdahalesi yoktur. Yani şuurlu değildir. Ancak canlılık fonksiyonunu görmektedir. Yemesi, içmesi, gülmesi, ağlaması vb. hep canlılık fonksiyonudur. Ama bunu kendisi yönlendirmiyor.
Ama insan, bu noktada kendi iradesini kullanmak zorundadır; bunu öğreniyor. Bizden irademizi kullanmamız istenmektedir. Vücudumuz mekanik; bize empoze edilen bazı icaplar var. Ama bütün bunlara rağmen, insan, iradesini kullanmayı öğrenmelidir. Bu da, insanın kendisini bilmesinden geçer.
Kendini bilmenin birinci yolu, insanın, kendisinin kul olduğunu bilmesidir. Bu tam manasıyla kavranamazsa, hiç bir şekilde insan kendisiyle mücadele edemez. Kulluk, iradesi bağlı olmak, iradesini kullanamamak, kendi iradesi bir başkasının elinde olmak demektir. İnsanın öğreneceği bir tek nokta vardır: iradesini kullanmak! Hürriyet demek, insanın iradesini kullanabilmesi demektir. Oysa biz şimdi irademizi kullanamıyoruz; ancak iradesi olan bizi kullanıyor.
İnsanın kendi nefsine göre hedef seçip, o istikamette yürümesi hürriyet değildir; iradeyi kullanmak da değildir.
( 133) Kişinin gösterdiği çabalar büyüdükçe, ondan istenenler de büyür. Bu, kişinin yetenek sahibi olduğunu gösterir ve böylelerinin daha da fazla gelişmesini sağlamak için yükünü artırırlar. Çaba gösteriyorsanız, başarılı olup daha fazlasını yapacaksınız. Çabalar büyüdükçe, yeni istekler de büyür. Böylece varlık, şuursuz vazifeliden, şuurlu vazifeli pozisyona geçer.
( 134) Her korkulan şey insan için bir esarettir. Korku, gelişmeye engeldir.
( 135) İsa, “Zengin olanlar cennete giremez.” der. Buradaki zenginlik, nefsi zenginliktir. Yani hiç bir şeyini terk edememiş, kıymet verdiklerini bırakamamış olan cennete, yani üst realiteye geçemez. Siz maddi olarak zengin olabilirsiniz, ama onunla bir olmayın. Hatta elinizdeki imkanları kullanarak, onu geliştirmek bir marifettir ve bu arada siz faydalı işler de görüyorsunuz. Ama asıl hüner, onunla bir olmamaktır. Ben ve o ayrımını daima yapabilmek gerekir. İnsan kişiliğini ayakta tutmak için kendi dışındakinden güç almamalıdır; şayet alırsa onunla özdeşleşir ve kendisiyle, örneğin para arasında hiç fark kalmaz.
( 136) Uyanma yeteneğinde olan insan, içinde bulunduğu realitede hayal kırıklığına uğrar. Yani hangi manevi yolda olursa olsun, kendi konusunda, kendi realitesinde bir doymaya ulaşması lazımdır. Yani her şey iyi giderken, bir noktadan sonra bir tatsızlık, bir tatminsizlik başlamıştır. O realitede artık ona yetmemektedir. Her realiteninin bir üstü vardır ve bu gidişin de bir sonu yoktur.
( 137) Nefis terbiyesi ile meşgul olurken bazı sapma ve şaşırmalar olur. Öyle büyük hazlara ulaşırlar ki; bu yolda da çakılıp kalırlar. “ Tamam” derler, “ oldu”; halbuki daha yolun yarısındalar. Bu yüzden İslam’da denir ki, “ Sünnete uy.” İnsanın kendisini her türlü tehlikeden koruması için orta yolda olması gerekir. Yani hangi seviyeye erişirse erişsin, fiili hareketleri daima orta yolda olmalıdır demektir bu. Öyle bir prensiptir ki, insanı her türlü yanılgıdan otomatikman korur; geriye dönülmez ve bir düşüş olmaz. Ama, “ Ben bunların hepsinin üstündeyim.” denirse, yüksekten düşüş fena olur.