Ouspensky: Yaşam, üzerinde çalışırsak varlığımızı değiştirebileceğimiz kadar uzun değildir, çünki yaşamda bunun dışında her şeyi yaparız. Bir şeylere ulaşmak, ancak kişi daha mükemmelleştirilmiş bir yöntem kullanırsa mümkün olur. İlk koşul anlamaktır. Heyecanlar ve irade ile ilgili çabalar da gereklidir. İnsan, iradesinden vazgeçmek için kendi kendisinin üstüne gidebilmelidir.
Önce kendinize sormalısınız: İrade nedir? İrademiz yoktur ki, olmayan bir şeyden nasıl vazgeçmeye kalkarız? Bu her şeyden önce şu anlama gelir; hiç iradeniz olmadığını asla kabul etmezsiniz. İkincisi, her zaman değil sadece bazı anlarda irade sahibiyizdir. İrade, güçlü bir arzu demektir. Güçlü bir arzu sahibi değilsek, vazgeçecek bir şey de yok, irade de yok demektir. Bir başka anda, çalışmaya karşı çıkan güçlü bir arzumuz varsa ve eğer onu durdurursak, bu, iradeden vazgeçtiğimiz anlamına gelir. Bu, iradeden her an vazgeçebiliriz demek değildir, bunu sadece çok özel anlarda başarabiliriz. “ Çalışmaya karşı çıkan” ne demektir? Çalışmanın kurallarına ve ilkelerine ya da kişisel olarak, size yapmanız ya da yapmamanız gerektiği söylenen şeylere karşı çıkmak demektir. Bazı genel kural ve ilkeler olduğu gibi, değişik kişiler için bazı kişisel koşullar da olabilir.
Soru: İnsan biraz daha ileri kişisel talimatlar talep etmeli midir?
O: Evet, ama kişi isterse kurallara uymak zorunda olduğunu bilmelidir. Kişi bir şey istememişse, herhangi bir şey yapmak zorunda değildir, o yüzden istemeden önce iki kez düşünmelidir.
Soru: Kişi uymaya ( boyun eğmeye) hazırsa talimatları verir misiniz?
O: Fırsatlar sunulursa, evet. İrade sahibi olduğumuz bir ana rastlamaktır bu. Çalışmayı ve diğer kişileri etkileyen bir şeyi yapma arzusunun kesin bir şekilde duyulması gerekir. Genellikle kötü irade sahibiyizdir. Çok nadir olarak iyi iradeye sahibiz. İyi irade sahibiyseniz, söyleyecek bir şeyim yoktur; sadece, “ Devam edin, ilerleyin, öğrenin.” derim.
Burada birbirine karışmış pek çok şey vardır. İrade konusunda nasıl düşünmeniz gerektiğini bilmiyorsunuz. Bir yanınızla makine olduğunuzu idrak edersiniz, fakat aynı zamanda da kendi görüşleriniz doğrultusunda hareket etmek istersiniz. İşte tam o noktada durabilmelisiniz; istediğiniz şeyi yapmamayı başarabilmelisiniz. Bu kural, herhangi bir şey yapma niyetinizin olmadığı zamanlar için geçerli değildir, ama arzunuz kural ve ilkelere ya da size söylenen şeylere karşı çıkıyorsa, durabilmeyi başarmalısınız.
İki şeyi anlamak çok önemlidir: “ yapamayacağımızı” ve “ kaza kanununun etkisi altında “ olduğumuzu. Pek çok durumda insanlar, “ yapabileceklerini”, istedikleri şeyi elde edebileceklerini ve eğer yapamazlar ve istediklerine kavuşamazlarsa bunun sadece tesadüf olduğunu sanırlar. İnsanlar kaza payının çok nadir olduğunu ve pek çok şeyin sebep-sonuç ilişkisiyle açıklanabileceğini düşünürler: Bu oldukça yanlıştır. Doğru biçimde düşünmek gereklidir, o zaman her şeyin varit olduğunu ve kaza kanununun etkisi altında yaşadığımızı görebiliriz.
“ Yapma” ile ilişkili olarak, örneğin insanlar bir köprü inşa ettiklerinde bunun “ yapmak” olmadığını anlamak bizim için zordur; bu sadece tüm önceki çabaların bir sonucudur. Rastlantısaldır. Bunu anlamak için, Adem’in inşa ettiği ilk köprüyü ve köprülerin evrimini düşünmelisiniz. İlk başta her şey rastlantısaldır- ırmağa bir ağaç devrilir, sonra birisi onunla köprü gibi bir şey yapar, vs. İnsanlar “ yapmazlar”, bir şey diğerinin ardından gelir.
Eğer hiçbir şey yapamayacağınızı hatırlarsanız, başka pek çok şeyi de hatırlarsınız. Genellikle üç ya da dört temel engel vardır ve eğer bir engeli düşmeden geçerseniz, diğerinde düşersiniz. “ Yapmak” bunlardan biridir. Bununla bağlantılı olarak, asla unutmamanız gereken bazı temel ilkeler vardır. Örneğin başkalarına değil, kendinize bakmalısınız; bir başka ilke, insanların hiçbir şeyi kendi kendilerine başaramayacaklarını, fakat - eğer değişmek olasıysa- sadece sistemin, organizasyonun, kişisel çalışma ve sistemi incelemenin sonucunda başarabileceğini anlamaktır. İşte bu tür fikirler bulup, onları hatırlamalısınız.
Soru: İnsan bunları hatırladığından nasıl emin olabilir?
O: Kendinizi bir şeyler yapmak için planlar yapmaya başlarken düşünün.
Bir şeyi; gerçekten de varit olduğundan farklı bir şekilde yapmayı denediğinizde, onu farklı bir şekilde yapmanın kesinlikle imkansız olduğunu idrak edersiniz. Soruların yarısı “ yapma” ile; bunu nasıl değiştirmek, şunu nasıl yıkmak, bundan nasıl kaçınmak, vs. ile ilgilidir. Ancak bir küçük şeyi değiştirmek için bile çok büyük çaba gerekir. Sistem yoluyla olmazsa, hiçbir şeyi değiştiremezsiniz. Bu, genellikle unutulur.
Her şey varit olur. İnsan hiçbir şey yapamaz. Doğduğumuz zamandan, öldüğümüz zamana kadar bir şeyler olur, olur ve biz “ yaptığımızı” sanırız. Bu, yaşamdaki sıradan, normal halimizdir ve bir şey “ yapmanın” en küçücük bir olasılığı bile; sadece çalışma yoluyla ve dışsal olarak değil, öncelikle, sadece insanın kendi içinde söz konusu olabilir. Kendi içimizde bile “ yapmak” büyük çoğunlukla yapmamakla başlar. Yapamayacağınız bir şeyi yapmadan önce, daha önce yaptığınız pek çok şeyi yapmamalısınız.
Soru: Kişi bazen iki olası olay arasında bir seçim yapabilir mi?
O: Sadece çok küçük şeylerde. Ve o zaman dahi, her şeyin belli bir biçimde gittiğini fark eder ve onları değiştirmeye karar verirsiniz, bir şeyleri değiştirmenin ne kadar kötü bir rahatsızlık verdiğini görürsünüz. Bu yüzden yine aynı şeylere geri dönersiniz.
Soru: Kişi, gerçekten de “ yapamayacağını” anlamaya başladığında, cesarete çok ihtiyacı olacaktır. Bu cesaret, yanlış kişilikten kurtularak mı kazanılacaktır?
O: İnsan sırf bu şekilde bu anlayış aşamasına gelemez. Bu anlayış, ancak kişi kendi üzerinde çalıştıktan bir süre sonra kazanılır, ki böylece bu anlayışa ulaşıldığında ona ilave başka anlayışlar da gelişir; o da temelde şudur: İnsan doğru aracı, doğru yerde ve doğru zamanda kullanırsa değişme yolları açıktır. İnsan bu araçlara sahip olmalıdır ve yine bunlar ancak çalışma ile elde edilir. Bu anlayışa ulaşmak önemlidir. Kişi, onsuz doğru şeyleri yapamaz; kendine bahaneler bulur.
Soru: İnsanın neden kendine bahaneler bulmak zorunda olduğunu anlamıyorum.
O: İnsan “ yapabileceği” düşüncesinden vazgeçmek istemez, bu yüzden olayların sadece varit olduğunu idrak etse bile, “ Bu bir rastlantı, ama yarın farklı olacak” gibi bahaneler bulur. Bu fikri bu yüzden anlayamayız. Tüm yaşantımız boyunca olayların nasıl olduğunu görürüz ama onları hala “ yapabileceğimiz” düşüncesine dayalı kuralın istisnaları olarak, rastlantısal olaylar olarak açıklarız. Ya unuturuz ya görmeyiz, ya da yeterince dikkat sarf etmeyiz. Daima, her an “ yapmaya” başlayabileceğimizi sanırız. Sıradan düşünce biçimimiz budur. Eğer yaşamınızda bir şey yapmaya kalkışıp da başaramadığınız bir zamanı görürseniz, bu bir örnek olacaktır. Çünki başarısızlığınızı bir kaza, bir istisna olarak açıkladığınızı fark edeceksiniz. Eğer olaylar kendilerini tekrarlarsa, yine “ yapabileceğinizi” düşünür ve yine başarısızlığı yaşarsanız, onu yine sadece bir rastlantı olarak açıklarsınız. İşte bu bakış açısından yaşamın içine dalmak çok yararlıdır. Bir şeye niyet etmişsiniz, bambaşka bir şey olmuştur. Gerçekten samimiyseniz görürsünüz; ama değilseniz olmuş olan şeyin tam sizin istediğiniz şey olduğuna inandırırsınız kendinizi!
O: Somut bir fikirle başlamalısınız. Sizi çalışmada aktif olmaktan alıkoyan şeyin ne olduğunu bulmaya çalışın. Çalışmada aktif olmak şarttır, insan pasif olmakla hiçbir şey elde edemez.
Şimdi başlangıç noktamızı unuturuz, nerede ve ne zaman başladığımızı unuturuz ve hemen hemen her zaman hedefimiz hakkında hiç düşünmeyiz. Sadece küçük ayrıntılar üzerinde dururuz. Hiçbir ayrıntı hedefsiz bir işe yaramaz. Çalışmanın hedeflerini ve esas orijinal hedefi hatırlamadan, kendini hatırlamanın bir yararı yoktur. Bu hedefler heyecansal olarak anımsanmazlarsa, yıllar geçebilir ve insan hep aynı durumda kalabilir. Zihni eğitmek yeterli değildir; iradeyi eğitmek gerekir. İrademizin ne olduğunu anlamalısınız. Zaman zaman irademiz olur. İrade, isteklerin sonucudur. Ne zaman güçlü bir arzumuz varsa, o zaman irademiz de vardır. O anda irademiz üzerinde çalışmalı ve neler yapılabileceğini görmeliyiz. İrademiz yok ama, benlikçiliğimiz ve inatçılığımız var. Kişi bunu anlarsa, iradesinden vazgeçip kendisine söylenene kulak vermeyi öğrenecek kadar cesaretli olmak zorundadır. Böyle anları aramalı ve yakalayınca kaçırmamalısınız. Bu anları yapay olarak yaratın demek istemiyorum, ancak ( çalışma ilkelerine göre düzenlenmiş) bir evde, insanın iradesinden vazgeçmesi için özel imkanlar yaratılır, böylece iradenizden vazgeçerseniz daha sonra kendi iradenizin sahibi olabilirsiniz. Ama böyle bir evde olmayan insanlar bile, kendilerini izlerlerse ve dikkatliyseler, böyle anlarda kendilerini yakalayıp, kendilerine ne yapmaları gerektiğini sorabilirler. Herkes kendi durumunun ne olduğunu bulmaya çalışmalıdır.
Soru: Sorumluluklarla ilgili olarak “ yapma” konusundaki beceriksizliğimiz hakkında nasıl düşünmeliyiz?
Ouspensky: Size bazı kesin görevler verilir, yapacağınız şeyler yani. Kendinizi hatırlamayı, birazcık bile olsa, öğrendiğiniz zaman, tüm diğer şeylerle ilişkiniz açısından da çok daha iyi bir konumda olduğunuzu göreceksiniz.
Soru: Sistem, irade gücü hakkında “ irade, kullanılırsa gelişir, kullanılmazsa zayıflar” görüşünün dışında bir tez ortaya koyuyor mu?
O: Sistem, pek çok “ ben”iniz olduğunu ve her birinin kendine ait bir iradesi olduğunu açıklıyor. Çok olmak yerine bir olabilseniz, bir tek iradeniz olur. 1, 2 ve 3 numaralı insanlarda irade sadece arzuların bir sonucudur. Birbirine aykırı düşen belli bazı arzular veya arzuların bileşimleri sizin belli bir şekilde hareket etmenize neden olurlar. Hepsi budur.
Soru: Gözlemci “ ben”, sabit “ ben”in embriyosu mudur?
O: Gözlemci “ ben” sabit “ ben”in embriyosudur ama gerçek iradesi yoktur. Onun iradesi, benlikçiliğe karşı çıkmaz. Benlikçiliğe ne karşı çıkabilir? Birbirine ters düşen sadece iki şey vardır: çalışma ve benlikçilik. Örneğin, benlikçilik konuşmak ister ve konuşmaya karşı çıkan bir kural vardır. Bir mücadele başlar ve sonuç bu ikisinden hangisinin kazandığına bağlıdır.
Soru: Çaba gösterme sizin mücadele olarak adlandırdığınız şey oluyor, fakat kişinin mücadeleden haberi yoksa?
Ouspensky: Bu onun varit olduğu anlamına gelir. Olaylar dört şekilde başımıza gelirler; kaza, sebep-sonuç, kader ve irade yoluyla. Mücadele; irade, niyet yoluyla yapılmalıdır ve niyetinizden haberdar olmalısınız. Niyetinizin farkında olmadan çaba gösteremezsiniz. Bir şeyi istemiş, karar vermiş, gereken eylemi yapmış ve istediğinize ulaşmışsanız burada etkin olan, iradedir. Önemli olan budur.
Soru: “ İnsan bir grup ‘ben’i üzerinde çalışırsa bu ‘ben’lerin birbirlerine nasıl yardımcı olacaklarını anlayacaktır.” dendiğini duydum sanıyorum.
Ouspensky: Bu durumda önemli olan irade eylemidir. Bize her şeyden önce üç şey söylendi; irade, kader ve kaza ( rastlantı). Daha sonra karmayı da karşılayan bir dördüncü sınıf daha olması gerektiği sonucuna vardık. Fakat, bu sözcüğü teozofik çıkışlı pek çok yanlış çağrışımlar kazandığını düşünerek, bu yaşamda olan ve sadece kişinin kendine yönelik bir şey anlamına gelen “ sebep ve sonuç” ifadesini kullandık, çünki bir başka görüş açısından bakıldığında tüm dünya sebep ve sonuç üzerine kurulmuştur.
Soru: Bu dört kategori içinde, irade çok sık kullanılmamıştır, değil mi?
Ouspensky: İrade kullanılmalıdır. Hiçbir zaman çalışmaya hazır değilizdir, ama yinede çalışmalıyız, bu hep böyle sürer gider. Hazır olsak, o zaman da yine hazır olmadığımız bir başka görev verilir bize.
Soru: Kaderini bilen bir insan, kazadan ( rastlantı) kaçınmak için nasıl bir çizgi izlemelidir?
Ouspensky: “ Kaderi bilmek” derken ne kastettiğinizi bilmiyorum. Bunun kazadan kaçınmakla bir ilgisi yoktur. Kişi nedenler yaratarak ve sonuçları artırarak kazadan ( bizim verdiğimiz özel anlamıyla) uzak durabilir. Buradan da iradeye gelinir. İrade değildir bu, ama iradeye yaklaşır. Bir saat ya da bir günde belli sayıda olay olabilir, böylece insan daha çok neden yaratırsa, yaşamında kaza olması için daha az yer kalacaktır. Kaderi, fiziksel yapımız, sağlığımız vs. gibi şeylerle ilişkili olarak ele alabiliriz. Kaderin marifetle bir ilişkisi yoktur. Onu neden ve sonuç başlatır. Ancak neden ve sonuç; kişinin kendi eylemine, ama önceden tasarlanmayan eylemine bağlı olduğu zaman söz konusu olur. Kişi çalışmada ne kadar iradeye sahipse onun hepsini kullanmaya gayret etmelidir. Örneğin, bir inçlik iradesi varsa ve onu kullanırsa o zaman 2 inçlik irade kazanacaktır, sonra 3, 4 ve bu böylece gider.
Soru: Şimdi hissettiğim hep aynı sınırlılıktaki ve sürekli tekrarlanan heyecanlardan kaçınmak için, yaşamda değişik bir biçimde hareket etmeyi nasıl öğrenebilirim?
O: Bu bizim amacımızdır, tüm çalışmamızın amacı budur. Çalışmamızın organize bir çalışma oluşunu, farklı teorileri çalışmak zorunda oluşumuzun, farklı kuralları anımsamak zorunda oluşumuzun, vs. nedeni budur. Bahsettiğiniz şey bizim en son hedefimizdir. Önce sistem içinde çalışmalıyız. Sistem ve organizasyonla ilişkili olarak nasıl hareket etmemiz gerektiğini öğrenerek, yaşamda nasıl hareket etmemiz gerektiğini de öğreniriz; fakat önce sistem bünyesinde ilerleme kaydetmeden yaşamda nasıl hareket edileceğini öğrenemeyiz.
Soru: Bizler bu kadar zayıf ve güçsüzsek kendi üzerimizde çalışmak için bile güç gerektiğine göre, bu güce hangi kaynaktan sağlayacağız?
O: Belli bir gücümüz olmalıdır. Tümüyle zayıf olsak, hiçbir şey yapamayız. Hiçbir gücümüz olmasaydı, bu çalışmayla ilgilenmememiz gerekirdi. Durumumuzu, zaten bir miktar gücümüz olduğunu idrak edersek, yeni bir bilgi bu gücü arttıracaktır. Bu yüzden başlamak için yeterince donanımımız vardır. Daha sonra, yeni bilgi ve yeni çabalar, daha fazla gücü de beraberlerinde getireceklerdir.
O: İnsanlar ta başından beri yeterince çaba göstermezlerse, sistem onlar için yararsız olacaktır. Çabalar organize edilmelidirler. Bu ne demektir? Çalışmamızı anlamazsanız, size yardımcı olamayız. Ancak çalışmamıza girerseniz size yardımcı olunabilir. Kişi üç çizgi üzerinde çalışmalıdır. Bunun çalışma ile ilişkili olarak ne anlama geldiğini anlamadan önce, kişi kendi içindeki çalışmanın üç değişik çizgisini anlamak zorundadır: entelektüel bir çalışma ( bilgi kazanma), heyecansal çalışma ( heyecanlar üzerinde çalışma) ve irade ( kişinin eylemi üzerinde çalışma) üzerinde çalışma. İnsanın 7 no’lu insanda olduğu gibi güçlü bir iradesi yoktur, ama ancak belli bazı anlarda iradesi vardır. İrade, arzuların sonucudur. Bir şeyi yapma ya da yapmama konusunda çok güçlü bir istek olduğunda bazı anlarda irade görülebilir. Sadece bu anlar önemlidir. Sistem, sadece iradelerini kontrol edemeyeceklerini idrak edenlere yardımcı olabilir. O zaman sistem, ya iradelerini kontrol etmelerinde yardımcı olacaktır ya da onlar kendilerine söyleneni yapmak zorunda kalacaklardır.
Soru: Durumu zorlamak gibi bir şey yok mudur?
Ouspensky: Öyle görünebilir, ama gerçekten de bu olmuştur. Bu şekilde olmasaydı olmayacaktı. Olaylar belli bir şekilde olduğunda, biz akıntıya kapılır, sürükleniriz ama akıntıyı kontrol ettiğimizi sanırız.
Soru: Kişi, bir an için bir şeyi “ yapabileceğini”, sıradan çalışmada belli bir görevi yürütebileceğini hissetse, bunun açıklaması nedir?
Ouspensky: İnsan bir şeyi yapmak üzere eğitilmişse, belli türde olayları izlemeyi öğrenir, ya da isterseniz, belli türden olayları başlatmayı öğrenir diyelim. Sonra bunlar gelişir ve kendisini lider sanırken, aslında geride kalan odur.
Soru: İnsanın doğru bir yaklaşımı varsa….
O: Hayır, yaklaşımın bu işle bir ilgisi yok. Yaklaşım doğru olabilir, anlayış da doğru olabilir ama yine de olayların belli bir şekilde olduğuna tanık olabilirsiniz. Herhangi bir sıradan olayın, yani insanın bir şeyi her zamankinden daha değişik bir şekilde yapmayı deneyip de –hatta küçük bir sapma gösterse bile – nasıl dönüp dolaşıp hep aynı şekilde yapmaya devam ettiği durumları anımsamakta yarar vardır. Çok büyük güçlükte birtakım kuvvetler insanı eski davranış biçimlerine doğru çekmektedirler.
Soru: Hep aynı şeylerin oluşuna engel olamadığımızı söylerken, varlığımız değişene kadar bu böyle gider mi demek istediniz?
O: Çalışmadan bahsetmedim. “ Yapamadığımızı” bizim kendimizin anlamamızın şart olduğunu söyledim. Bu yeterince anlaşıldığında, yapılma olasılığı olan şeyi düşünebilirsiniz: Hangi koşulların, hangi bilginin ve hangi yardımın gerekli olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat, öncelikle, sıradan yaşamda, farklı bir şey yapmayı denerseniz, yapamayacağınızı idrak etmek şarttır. Bu heyecansal olarak anlaşıldığında, ancak o zaman ilerlemek mümkün olur.
Soru: Eğer makineysek, varlığımızı nasıl değiştirebiliriz?
O: Değişene kadar bekleyemezsiniz. Çalışmada çok önemli bir ilke vardır. Asla güçlerinizle uyumlu olarak çalışmak zorunda değilsiniz, ama güçlerinizin ötesinde çalışmak durumundasınız. Bu sabit bir ilkedir. Çalışmada daima yapabileceğinizden daha fazlasını yapmak zorundasınız. Ancak o zaman değişebilirsiniz. Eğer sadece yapılması mümkün olan şeyi yapıyorsanız, olduğunuz yerde kalırsınız. Kişi imkansızı başarmak zorundadır. “ İmkansız” sözcüğünü büyük bir ölçek üzerinde ele almak zorunda değilsiniz, çok küçücük bir miktarı bile çok şey ifade eder. Yapabileceğinizden fazlasını yapmalısınız, yoksa hiç değişemezsiniz. Bu yaşamdan farklıdır – yaşamda sadece mümkün olan şeyi yaparsınız.
Soru: Geri dönemeyeceğim bir çalışmaya karar vermek için bir yol bulmak istiyorum.
O: Bu en büyük illüzyonlarımızdan biridir, yani karar verebileceğimizi sanmak. Karar verebilmek için bir düzen içinde olmak gerekir, çünki öyle bir yapımız var ki, bir küçük “ ben” kararlar alırken, bu kararlardan haberi olmayan bir başka “ ben” den onları uygulamaya koyması beklenir. Anlamak durumunda olduğumuz ilk noktalardan biri budur, şu anki durumumuzla, çok küçük şeyler için bile karar veremediğimizi, her şeyin sadece varit olduğunu anlamalıyız. Fakat bunu doğru olarak anladığınızda, nedenleri aramaya başladığınızda ve bu nedenleri bulduğunuzda, o zaman çalışmayı ve belki de karar vermeyi başarabileceksiniz. Fakat uzun bir süre sadece çalışmayla ilişkili olarak başka hiçbir şey yapamayacaksınız.
Karar vermek zorunda olduğunuz ilk şey, görevinizi yapmak, düzenli olarak yapmak, kendinize onu anımsatmak ve kayıp gitmesine izin vermemektir. Her şeyi çok kolay unuturuz. Çaba – belli tür çabalar ve belli tür gözlemler – göstermeye karar veririz ve sonra sadece sıradan şeyler, sıradan oktavlar her şeyi durdurur ve biz unuturuz. Tekrar anımsar, tekrar unuturuz ve bu böylece sürer gider. Daha az unutup, daha çok anımsamak şarttır. İdrak ettiğiniz bazı şeyleri, bazı anlayış ve kavrayışları daima akılda tutmak şarttır. Onları unutmamaya çalışmalısınız.
Esas zorluk, ne yapılması gerektiği ve kendinize onu nasıl yaptırmak gerektiğidir. Düzenli düşünmenizi sağlamak için düzenli çalışmalısınız, olay budur. Ancak o zaman kendinizi görmeye başlayacaksınız, yani neyin daha önemli, neyin daha az önemli olduğunu, dikkatinizi neye yoğunlaştırmanız gerektiğini vs. anlamaya başlayacaksınız. Aksi halde ne olur? Çalışmaya, bir şey yapmaya, bir şeyleri değiştirmeye karar verirsiniz ve sonra yine tam olduğunuz yerde kalırsınız. İşinizi, ne yapmaya çabaladığınızı, bu çabayı neden gösterdiğinizi, hem içinizden hem dışınızdan kaynaklanan ne gibi şeylerin bu uğraşınıza engel olduklarını, hangilerinin ise size yardımcı olduklarını düşünmeye, bulmaya çalışın. Dışınızdaki olaylar hakkında düşünmek de yararlı olabilir, çünki bu olaylar size insanların uykuda oldukları gerçeğine ne kadar bağımlı olduklarını, doğru düşünme, doğru anlama yetilerinin olmadığını gösterirler. Bunları dışarıda gördüğünüzde, kendinize de uygulayabilirsiniz. Her türden değişik konu ile ilgili olarak kendi kendinizde aynı karmaşayı göreceksiniz. Düşünmek zordur, düşünmeye nereden başlanacağını görmek zordur: Bunu bir kez kavradınız mı artık doğru biçimde düşünmeye de başlarsınız. Bir tek şey hakkında doğru düşünme yolunu keşfedebilirseniz, bu sizin diğer şeyler hakkında da doğru düşünmenize yardımcı olacaktır. Zorluk şudur ki, insanlar hiçbir şey hakkında doğru düşünmezler.
Ouspensky: Pratik çalışmak ne anlama gelir? Sadece entelekt üzerinde değil, heyecanlar ve irade üzerinde de çalışmak anlamına gelir. Entelekt üzerinde çalışmak; yeni görüş açıları yaratarak, illüzyonları yıkarak yeni bir biçimde düşünmek demektir. Heyecanlar üzerinde çalışmak; negatif heyecanları dile getirmemek, özdeşleşmemek, kale almamak ve daha sonra heyecanların kendileri üzerinde de çalışmak demektir. İrade üzerinde çalışmak: Ne demektir? 1, 2 ve 3 no’lu insanlardaki irade nedir? Arzuların bir sonucu mudur? İrade bileşik arzularımızın bir çizgisidir ve arzularımız sürekli değiştiğine göre sabit bir irade çizgimiz yoktur. Bu yüzden sıradan irade arzulara bağımlıdır ve arzular çok farklı olabilirler: bir şey yapma isteği, ya da yapmama isteği gibi. İnsanın iradesi yoktur, sadece benlikçiliği ve inatçılığı vardır.
7 no’lu insanın hangi irade temeli üzerinde durduğunu kendi kendimize sormalıyız. 7’no insan tam bir şuurluluk düzeyi üzerinde temellenmiş olmalıdır. Ve bu da nesnel şuurluluk ve sabit “ ben”le ilişkili olan bir bilgi ve anlayışı ifade etmektedir. Böylece üç şey gereklidir: bilgi, şuurluluk ve sabit “ ben”. Sadece bu üç özelliğe sahip olan insanın gerçek bir iradesi, yani her şeyden bağımsız ve yalnızca şuurluluk, bilgi ve sabit “ ben” temeline dayalı bir iradesi olabilir. Şimdi kendinize benlikçilik ve inatçılığın neyin üzerine dayalı olduğunu sorun. Bu ikisi daima muhalefet üzerine kuruludurlar. Örneğin, benlikçiliği ele alalım. İnsan, birinin bir şeyin nasıl yapılacağını bilemediğini görüp ona bu işin nasıl yapılacağını açıklayacağını söylerse; alacağı cevap “ Hayır, ben kendim yaparım” olacaktır. Benlikçilik muhalefetten doğar. İnatçılık da hemen hemen aynı şeydir; ancak daha geneldir. İnatçılık bir tür alışkanlık olabilir.
İrade üzerinde nasıl çalışmaya başlanacağı, iradenin nasıl başka bir biçime dönüştürüleceği konularında çalışmak için kişi iradesinden vazgeçmelidir. Bu yanlış anlaşılırsa çok tehlikeli olabilecek bir ifadedir. İnsanın “ iradesinden vazgeçmesinden” ne kastedildiğini doğru olarak anlamak çok önemlidir. Sorun bu işin nasıl yapılacağıdır. Kişi, öncelikle düşünce, söz ve eylemlerinin, sistemin görüşleri, gereksinimleri ve ilgileri ile bağlantısını kurmaya ve bunları bir sıraya koymaya çalışmalıdır. Her şeyi baştan aşağı değiştirecek pek çok rastlantı eseri düşünceye sahibiz. Eğer bu çalışmanın içinde olmak istiyorsak, tüm düşüncelerimizin, sözlerimizin ve eylemlerimizin doğruluğunu çalışmanın görüş açısından ispatlamak zorundayız. Bunlardan bazıları çalışma için zararlı olabilirler. Bu yüzden, çalışmak istiyorsanız, artık özgür olamazsınız; özgürlük illüzyonundan kurtulamazsınız. Soru şudur: Özgürlüğümüz var mıdır? Kaybedecek bir şeyimiz var mıdır? Sahip olduğumuz tek özgürlük çalışmaya ve insanlara zarar vermektir. Çalışmaya zarar vermemeyi öğrenirken, kendi kendimize zarar vermemeyi de; sorumsuz, çalışmadan kopuk eylemler yapmamayı da öğreniriz.
O: Çalışmada hedefin tayini ve tanımı çok önemli bir andır. Kişinin amacını oldukça doğru olarak ve doğru yönde tayin edip, ancak çok uzak bir amaç edindiği çok sık rastlanan bir durumdur. Daha sonra kişi bu amaç çerçevesinde öğrenmeye ve materyal biriktirmeye başlar. Amacını bir sonraki seferde tanımlamaya çalışırken, biraz daha farklı bir tanım yapar ve biraz daha yakın bir hedef bulur. Bir diğer seferde hedefe yine biraz daha yaklaşır ve -yarın ya da sonrası kadar yakın bir hedef bulana kadar- bu böylece devam eder. Amaçlar hakkında kesin sözler söylemeden konuşursak, bu yol gerçekten de amaçlarla ilişkili olan doğru bir yoldur. Ancak bunun dışında, kesin olarak bahsi geçen daha başka pek çok yol da bulabiliriz. “ Bir olmak”. Çok doğru; iyi bir hedef. “ Özgür olmak.” Nasıl? Bu, sadece makinenin kontrolü kazanıldığında olacak olan bir şeydir. Kişi şöyle diyebilir: “ Şuurlu olmak istiyorum.” Çok doğru. “ Uyanmak istiyorum.” Bir diğeri der ki: “ İrade sahibi olmak istiyorum.” Çok güzel. “ Uyanmak istiyorum.” Bu da çok güzel. Bunların hepsi aynı çizgi üzerinde, sadece farklı uzaklıklarda hedeflerdir.
Soru: Hedeflerimin çoğunun çok uzak hedefler olduğu sonucuna vardım ve işin pratik yönü üzerinde daha çok çalışmak istiyorum.
O: Evet, çünki uzak hedeflere ulaşmadan önce burada ve hemen şimdi yapmanız gereken pek çok şey var ve işte tam bu noktada, bu sistem hemen hemen bütün diğer sistemlerden ayrılır. Neredeyse tüm diğer sistemler çalışmaya en azından on bin mil ileriden başlarlar ve pratik bir anlamları da yoktur; fakat bu sistem bu odada başlar. Fark budur ve her şeyden önce anlaşılması gereken şey budur.
Bu çalışmadan ne istiyoruz sorusuna defalarca dönmeliyiz. Sistemin terminolojisini kullanmayın, siz kendiniz ne istediğinizi bilin. Şuurlu olmak istediğinizi söylemeniz çok güzeldir; ama niye? Şuurlu olmakla elde etmek istediğiniz şey nedir? Bu soruya hemen cevap verebileceğinizi sanmamalısınız. Bu çok zordur. Ama hep bu soruya dönmeye devam etmelisiniz. Ve istediğiniz şeyi elde edebileceğiniz zaman gelmeden önce, o şeyin ne olduğunu bilmek zorunda olduğunuzu anlamalısınız. Bu çok kesin bir koşuldur. Ne istediğinizi bilmedikçe ve “ işte bunu istiyorum” diyemedikçe asla bir şey elde edemezsiniz. Sonra o şeyi elde edersiniz ya da etmezsiniz, ama ne olduğunu bilmedikçe onu asla elde edemezsiniz. Aynı zamanda istediğiniz şeyleri doğru bir sıraya da koyabilmelisiniz.
Soru: Bu ne demek oluyor?
O: Kişi olasılıkların doğru bir sıralaması üzerinde çalışmalı ve bunu anlamalıdır. Bu çok ilginç bir konudur.
Soru: Sistemde mi demek istiyorsunuz?
O: Sistemin yardımıyla. Ama siz onu kendinize özgü bir biçimde formüle edebilirsiniz. Kendinize karşı samimi olmalısınız. Ne istediğinizi tam olarak bilmelisiniz. Ancak o zaman kendi kendinize, “ Sistem onu elde etmekte bana yardımcı olabilecek mi?” vs. gibi bir soru sorarsınız. Ama ne istediğinizi bilmek şarttır.
Birbirini izleyen iki günde asla aynı değilizdir. Bazı günler daha çok, diğerlerinde ise daha az başarılı olacağız. Tüm yapabileceğimiz; ne yapabileceğimizi kontrol etmektir. Kolay şeyleri kontrol edemezsek, daha zor olanlarını asla kontrol edemeyiz. Her gün ve her saatte kontrol edebildiğimiz ve edemediğimiz bir şeyler var; bu yüzden kontrol edilmesi gereken yeni şeyler yüklenecek durumda değiliz. İhmal edilmiş pek çok şeyle çevriliyiz. Temelde, düşüncemizi kontrol edemeyiz. Ne istediğimiz hakkında belli belirsiz bir düşünceye sahibiz, fakat ne istediğimizi formüle etmezsek, hiçbir şey olmayacaktır. Bu ilk koşuldur, ama pek çok engel de vardır.
Bu hedef sorunu üzerinde çok durdum, çünki şu anda size bu konu üzerinde düşünmenizi, hedefler hakkında daha önceki düşüncelerinizi gözden geçirmenizi ve şimdi bu fikirler üzerinde yaptığımız bu çalışmadan sonra kendi hedefinizi nasıl tanımlayacağınızı düşünmenizi tavsiye ediyorum. Ulaşılamayacak bir hedefi tanımlamak anlamsız ve yararsızdır. Fakat ulaşabileceğinizi umduğunuz bir hedefi tanımlarsanız, çalışmanız şuurlu ve ciddi olacaktır.
Bir çalışma sürecinden sonra kişinin ne elde edebileceği, çalışması şartıyla ona vaat edilen şeyin ne olabileceği sorusu bana sorulsa, şöyle yanıtlarım: Bu çalışma sonucunda kişi kendisini görecektir. Şuurluluk, bütünlük, daha yüksek merkezlerle bağlantı gibi başka kazançlar da elde edecektir; ama tüm bunlar kendini görmeden sonra geleceklerdir ve hangi sırayla geleceklerini bilemeyiz. Ancak bir şeyi anımsamalıyız; buna ulaşana dek – kendimizi görene dek – başka hiçbir şey elde edemeyiz. Bu görüş açısı çerçevesindeki bu amaçla çalışmaya başlayana kadar, çalışmaya başladığımızı söyleyemeyiz. Bu yüzden, bir süre sonra kısa vadeli hedefimizi kendimizi görmek olarak formüle edebilmeliyiz. Kendimizi bilmek değil, ( bu sonra gelir) kendimizi görmek.
O: Kişi, varlığı üzerinde çalışmazsa bilgi ve anlayış bile ona yardımcı olamaz. İrade de aynı zamanda gelişmezse, kişi anlayabilir ama hiçbir şey yapamayabilir.
Soru: Anlamanın mümkün olduğunu ama yine de hiçbir şey yapılamayacağını mı söylüyorsunuz?
O: Kişi işin ta başından itibaren iradeyi geliştirmek için ciddi çabalar harcamaya başlamamışsa, evet. İrade gelişmemiş olarak kalırsa, anlayıştaki gelişmenin pek yardımı olamaz. İnsan çok iyi anlayabilir, ama aynı zamanda hiçbir şey başaramayabilir.
Soru: İrade varlığın bir parçası mıdır?
O: Evet, şuurluluk ve anlayış gibi. Ancak anlayış üzerinde çok çalışır ve iradeyi göz ardı ederseniz, iradeniz daha güçlü olmak yerine, daha zayıf hale gelecek ya da aynen eskiden olduğu gibi kalacaktır. Tüm olası konsantrasyon kapasitemizi kullansak bile, bizlerin – 1, 2 ve 3 no’lu insanların – iradeleri ile ancak bir tek merkez kontrol edilebilir. Asla iki veya daha fazla merkezi kontrol edemeyiz, ancak merkezler birbirlerine bağlıdırlar. Bir merkezi kontrol etmeye karar verdiğimizi varsayalım ve aynı anda diğer merkezlerin kendi başlarına buyruk gitmeye devam ettiklerini düşünelim, o zaman diğer merkezler kontrol etmek istediğimiz merkezi hemen bir anda ayartıp iflas ettirecekler ve tekrar mekanik reaksiyon düzeyine geri getireceklerdir.
Soru: İnsan bu tür bir iradeye nasıl ulaşabilir?
O: Bu konu “ dur” egzersizi ile ilişkili olarak açıklanmıştır.(*) “ Dur” egzersizi ile ilgili konferansı dinleyenler anımsayacaklardır. Bu egzersizin esası bizden fazla merkezi kontrol etmektir. Kendinizi bir başka iradenin egemenliğine bırakırsanız, bunu başarabilirsiniz; çünki sizin kendi iradeniz yetersizdir. Bazen dört merkezi birden kontrol etmek gerekli olabilir ve sizin irade enerjinizin maksimumu bile ancak bir tek merkezi kontrol edebilir. Bu yüzden bir başka enerji gerekli olur. Okul disiplini ve okul çalışması işte bu nedenle şarttır.
Soru: Benlikçiliği yenmek için nasıl çalışabiliriz? Şu anki halimizle gerçek iradeye sahip olduğumuz anları tanıma olasılığımız var mı?
O: Gerçek irade değil; ona sahip olamayız. Tüm sahip olduğumuz, benlikçilik ve inatçılıktır; ya da her zaman değişen küçük iradeciklerdir. Gerçek irade bizden çok uzaktadır. O, sabit “ ben”, şuurluluk ve bireysellik üzerinde temellenmiştir. Ona sahip değiliz.
Benlikçiliğimizi aşmak için nasıl çalışacağımıza gelince: Sistemi çalışabilirsiniz. Sistemde bazı belli talepler vardır;
………………………………………………………….
(*) Dur egzersizinin tanımı için, bkz. “İnsanın gerçeği- Kendini Bilmek”
(Ruh ve Madde Yayınları) s. 255
yapmamanız ya da yapmanız gereken şeyler. Örneğin, konuşmamalısınız, çünki konuşmamalısınız, çünki konuşursanız sadece yalan söylersiniz. Sistem hakkında da bilmeden ve anlamadan önce konuşmamalısınız. Bu şekilde, işin en başından itibaren çalışmanın benlikçiliğe ters düşen fikirleriyle karşılaşırsınız. Çalışmayı unutursanız, belikçiliğe karşı çalışmıyorsunuz demektir. Benlikçiliğe karşı mücadele vermenin tek yolu çalışmayı anımsamaktır. Öyle olabilir ki, çalışma bir anda hiçbir şekilde anımsanmazken, bir başka anda birden kendini anımsatabilir ve işte o anda benlikçilikten vazgeçmenin ne demek olduğunu anlayabilirsiniz. Kendinize sorun: Bu, çalışmanın görüş açısından doğru mudur, değil midir? Benlikçiliğe karşı mücadele işte budur.
Öncelikle iradenin ne olduğunu anlamak gerekir. İrademiz yoktur; sadece benlikçiliğimiz ve inatçılığımız vardır. Benlikçilik kendimizin doğrulanmasıdır. İnatçılık bir şeylere, kurallara, vs. karşı olmalıdır. İkisi de bu halleriyle içlerinde bir tür muhalefet barındırırlar. İnsanın muhalefetsiz de var olabilen, sabit bir iradesi yoktur. Bu yüzden bu tür bir iradenin zaptedilmesi şarttır. Bu zaptetme sayesinde irade eğitilir; böylece sonradan kesin bir çizgi izleyebilir. Bu eğitim yeterince güçlendiğinde artık onu sınırlamak gerekmez. Böylece irade olduğu gibi bırakılamaz. Artık pek çok yöne doğru hareket etmeye başlamıştır. İrade eğitilmelidir ve iradesini eğitmek için kişi pek çok sevimsiz şey yapmak zorundadır.
Sıradan insanda irade zikzak bir çizgi izler veya bir daire içinde gider. İrade, çabaların yönünü gösterir. Çaba bizim paramızdır. Çabayla ödeme yapmalıyız. Çabanın gücüne ve zamanına göre ( çaba göstermek için seçilen zamanlama doğru mu değil mi anlamında) sonuçlar elde ederiz. Gösterebildiğimiz çabalar kendini gözlemleme ve kendini anımsama çabalarıdır. İnsanlar, çaba hakkında bir şeyler işittiklerinde, çabayı bir “ yapma” durumu olarak düşünürler. Bu ancak boşa harcanmış bir çaba ya da yanlış bir çaba olur, fakat kendini gözlemleme ve kendini anımsama çabası doğru bir çabadır, çünki doğru sonuçlar verebilir.
Soru: Bizim için en zor olduğu anlarda kendimizi anımsamamız gerektiğini neden söylediniz?
O: Bir şeyi yapmamanız gerektiğini biliyorsunuz. İçinizin bir parçası onu yapmak ister. O zaman kendinizi anımsayın ve eyleminizi durdurun. Kendini anımsamanın içinde bir irade unsuru vardır. ( Eğer olay, sadece bu “ benim, benim, benim”i hayal etmek olsaydı, bu hiç de zor olmayacaktı.)
Anımsamanın ve anımsamamanın ne oldukları ve bu ikisinin hangi sonuçlara yol açacağı gibi sorular üzerinde çalışmaya belli bir zaman ayırmalısınız. O zaman kendinizi anımsamak için pek çok değişik yol keşfedebilirsiniz. Fakat, kendini anımsama aslında entelektüel ya da soyut bir şey değildir; kendini anımsama irade anlarıdır. Düşünce değil; eylemdir. Kontrolü artırmak demektir; yoksa başka ne yararı olabilir ki. Kendinizi ancak kendinizi anımsarken kontrol edebilirsiniz. Kişinin eğitim ve yetiştirilme sonucu kazandığı – belli koşullarda nasıl hareket etmesi gerektiğinin öğretildiği – bir kontrol gerçek kontrol değildir.
Soru: Kendini anımsamanın uyanıklık anlamına geldiğini anlamak durumunda mıyız?
O: Sadece uyanıklık değil. Belli bir biçimde hareket etmenin belli bir kapasitesi, istediğinizi yapma kapasitesi anlamına da gelir. Gördüğünüz gibi, bizler mantıksal düşünme biçimimizle, mantıksal bilgimize göre, şuurluluğu iradeden ayırıyoruz. Fakat şuurluluk irade demektir. Örneğin, Rusçadaki kullanımıyla “ irade” “özgürlük” anlamına gelir. “ Şuurluluk” ise, sanki aynı anda sahip olduğunuz tüm bilgiler önünüzdeymiş gibi bir anlamla, bir bilgiler bileşimini ifade etmektedir. Ama şuurlulukta irade anlamı da vardır ve irade özgürlük demektir.
Soru: İradeden vazgeçmek ne demektir?
O: Çocuksuzluktan, yetersizlikten ve yalandan vazgeçmektir.
Soru: Benlikçilikten vazgeçmek kendi yargınızdan da vazgeçmek anlamı taşır mı?
O: Bu, yargınızın ne olduğuna bağlıdır. İradeden vazgeçmek ne demektir? Buna nasıl ulaşılır? Bu konuda yanılgılarınız var. Önce, vazgeçme işini yapılacak en son eylem olarak düşünürsünüz; iradeden vazgeçmek ve artık hiçbir iradeye sahip olmamak olarak. Bu bir illüzyondur. Çünki vazgeçilecek bir irademiz yoktur ki zaten. İradelerimizin yaşama süreleri yaklaşık üç dakikadır. İrade zamanla ölçülür. Eğer üç dakika süren irademizden bir kez vazgeçersek yarın bir diğer üç dakikalık irade daha gelişecektir. İradeden vazgeçmek devamlı bir süreçtir, bir tek eylem değil. Tek bir eylem hiç bir şey değildir. İkinci bir yanılgı, iradeden vazgeçmeyi sağlayacak kurallar gibi belli ilkeleri anımsamamaktır. Örneğin, bu sistem hakkında konuşmamak gerektiği şeklinde bir kural vardır. Doğal istek, eğilim şeklindedir, ama eğer kendinizi durdurabilirseniz, iradenizden vazgeçiyorsunuz demektir; bu kurala uyuyorsunuz demektir. Bu kuralları izleyebilmek için iradenizden vazgeçmenizi sağlayacak daha pek çok ilke vardır.
Soru: İradeden vazgeçmek, anlayış olmaksızın hareket etmemek mi demektir?
O: İşte görüyorsunuz, yanılgılarınızdan biri de budur. İradeden vazgeçmeyi bir şey yapmak olarak düşünüyorsunuz. Bu çok nadir olan bir durumdur. Pek çok durumda, size bir şeyi yapmamanız söylenir. Burada büyük bir farklılık var.
Örneğin, bir kişiye kendisi hakkında ne düşündüğünüzü açıklamak istiyorsunuz ve bunu yapmamak durumundasınız. Bu bir eğitim sorunudur. Kişi kendisi üzerinde çalışır ve iradesinin çalışmanın prensiplerine itaat etmesini sağlarsa, irade gelişebilir. Çalışmayla ilgisi olmayan şeyler bununla bağdaştırılamaz, fakat çalışmayla ne kadar çok haşır neşir olursanız, çok daha fazla şey çalışmayı etkiler. Fakat bu zaman gerektirir.
İnsanlara şans verildiğinde ve bir şeyi yapmaları ya da yapmamaları söylendiğinde, kendilerine en uygun görünen bir takım nedenler bularak, karşı koyarlar. Böylece de fırsatı kaçırırlar. Zaman geçer ve daha sonra fırsatı kaçırdıklarını anlayabilirler belki ama, artık başka bir şey bunun yerini alamaz. Bu, benlikçiliğin neden olduğu bir hatadır.
İradeden vazgeçme konusunda, bir, iki ve üç no’lu insanların iradelerinin olmadığı, fakat sadece benlikçilik ve inatçılıklarının olduğu gerçeğini tekrarlamalıyız. Bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışın. İnatçı olmak demek, insanın yasak bir şeyi, sırf yasak olduğu için yapmak istemesi ya da gerçekten yapması demektir. Bir benlikçilik örneği ise, siz bir şey yapmaya çalışırken, onu nasıl başaracağınızı bilmediğinizi gören ve size yardımcı olmak isteyen birine, “ Hayır, ben kendim yaparım.” demenizdir. Bunlar sahip olduğumuz iki tür iradeye örnektirler. Muhalefet temeli üzerine kurulmuşlardır. Gerçek irade ise, şuurluluk, bilgi ve sabit “ ben” esasına dayalı olmalıdır. Şu anki halimizle, iradeye sahip değiliz. Tüm sahip olduğumuz, benlikçilik ve inatçılıktır. İrademiz arzularımızın bir sonucudur. Arzular çok güzel gizlenebilirler. Örneğin, kişi, bir başkasını eleştirmek isteyebilir ve bunu da samimiyet olarak nitelendirebilir. Fakat eleştirme arzusu o denli büyüktür ki, onu durdurmak için gerçekten de çok büyük bir efor sarf etmek zorunda kalacaktır ve kişi kendi kendine böylesi büyük çabalar gösteremez.
İradeyi yaratmak için insan, her eylemini çalışmanın fikirleriyle bağdaştırmaya çabalamalıdır; her eylemde kendi kendisine sormalıdır: Çalışmanın görüş açısına göre bu davranış nasıl görünecektir?
Benim için ya da çalışma için yararlı mıdır, zararlı mıdır? Cevapları bilmiyorsa sorabilir. Eğer kişi uzun süredir çalışmanın içindeyse, pratik olarak çalışmaya etki etmeyecek bir tek eylem bile yoktur; birbirinden bağımsız eylemler yoktur. Bu durum, kişinin bu şekilde budalaca ve fark gözetmeden hareket edemeyeceği gibi bir anlamda alınırsa, insanın özgürlüğü yoktur. İnsan eylem yapmadan önce düşünmelidir. Kişi emin değilse sorabilir. Bu metot kullanımıyla, iradenin yaratılabileceği tek metottur ve bu metot için okul organizasyonu şarttır. Okul olmaksızın kişi hiç bir şey yapamaz.
Soru: İradeden bahsederken, bunun öncelikle başka insanların, daha sonrada bizim kendi irademiz olduğunu söylediniz. Başka insanların iradelerinin egemenliği altına nasıl gireceğiz?
O: Çalışmanın ikinci ve üçüncü çizgileriyle irtibata geçtiğinizde, diğer kişilerin iradeleriyle de mecburen ilişkiye gireceksiniz.
Soru: Negatif heyecanların ifadesine son vermek, inatçılıktan vazgeçmekle aşağı yukarı aynı şey değil midir?
O: Bir şeyi neden bir başka şeye çevirmek istiyorsunuz? İnatçılık, negatif heyecanlarla kesin bir ilişkisi olmadan da var olabilen pek çok biçimiyle karşımıza çıkabilir.
Soru: Bana öyle görünüyor ki, benlikçilikten vazgeçerseniz arzu ettiğiniz şeyi elde edebilirsiniz; arzu ettiğiniz şeyden vazgeçerek de arzuladığınız sonucu elde edebilirsiniz.
O: Bu benlikçilik değildir. Benlikçilik arzuladığınız her şeyi içermez. Açsanız ve yemek istiyorsanız bu benlikçilik değildir. Benlikçilik, kendi kendinize hareket etmeyi yeğlemek demektir; bizim terimimizle ise, çalışmayı ve çalışmanın ilkelerini ciddiye almamak demektir. Çalışmanın ilkelerinden ve benlikçilikten bahsediyoruz. Her şeyi kendi yöntemlerimizle yaparız ya da yapmayız. Örneğin, benlikçiliğim bana küfür etmemi söylüyorsa ve ben çalışmanın ilkelerine ters düştüğü için bundan vazgeçiyorsam, biraz evvel bahsettiğiniz o arzu edilen sonuçlar nerede o zaman?
Söylediğim gibi, benlikçilik daima kişisel görüşlerle ilişkilidir. Kişi hep bir şeyleri bildiğini idrak eder. Okul için hazırlık girer ve hiçbir şey bilmediğini idrak eder. Okul için hazırlık çalışması bu yüzden önemlidir. Kişi, genelde kişisel görüşler ve benlikçilikle dopdoludur. Benlikçilik tıpkı bir çocuğun, “ Ben biliyorum, kendim yapacağım” demesine benzer. Benlikçiliğin pek çok özelliği vardır. Kişiye bir şeyi yapmaması söylenir, o ise hemen yapmak ister; o işin yanlış olduğu söylenir, o ise “ Hayır, ben daha iyisini biliyorum” der. Okula giren kişi okulun öğretimini ve disiplinini kabul etmeye hazır olmalıdır; onu kabul ederken özgür olmalıdır, yoksa hiçbir şey elde edemeyecektir. Kişi benlikçilikten vazgeçmedikçe irade sahibi olamayacaktır; tıpkı kişisel görüşlerden vazgeçmedikçe bilgi sahibi olamayacağı gibi.
Soru: Kişi benlikçiliği kendisi mi yenmelidir, yoksa bu işi bir başkasına mı yaptırmalıdır?
O: Kişi bunu kendisi yapmalıdır, bir okul çalışması içinde olabilmek için benlikçiliğini yeterince törpülemiş olmalıdır. Bazı şeyleri kavgasız kabul edebilmek için kişi benlikçiliğinden yeterince kurtulmuş olmalıdır. İnsan hem eski görüş ve düşüncelerini sürdürüp, hem de aynı zamanda yenilerini kazanamaz. Eskilerden vazgeçmek için yeterince özgür olmalıdır. En azından bir süre için. Disiplinin şart olduğunu anlayabilmelidir. İnsan belli bir disiplini kabul etmedikçe irade yaratılamaz.
O: Bir başkası tarafından şuurlandırılmış bir insan düşünün, böyle biri başkalarının elinde bir araç olacaktır. Kişinin kendi çabası şarttır. Çünki aksi halde birileri tarafından şuurlu hale getirilse bile kendi kendi şuurunu kullanamayacaktır.
Şuurluluk ve iradenin insana başkası tarafından verilmesi eşyanın tabiatına ters düşer. İnsan her şeyi satın alır, ona hiçbir şey bedava verilmez. En zor şey, nasıl ödeneceğini öğrenmektir. İnsan ne kadar ödemişse, karşılığında tam o kadar alır, ama bu birkaç sözcükle açıklanabilseydi, okula girmeye gerek de kalmazdı.
Gelişmenin ne demek olduğunu anlarsanız, insanın ancak kendi çabalarıyla gelişebileceğini görürsünüz. İrade, mekanik olarak gelişemez; şuurluluk, şuursuz olarak gelişemez; bir hiçliğin içinden çıkıp da büyüyemez. İnsan her şeyin bedelini ödemelidir. Bu görüş bizi okullar ve kişinin niçin okul için hazırlanması gerektiği sorusuna getiriyor yine. İnsan kendi durumunu idrak etmeli ve ödemeye (*) hazır olmalıdır. Ödemeye ne kadar hazırsa, o kadar kazanır. Hiçbir şey verilemez. Aynı şey merhamet için de söz konusudur. Kişinin bir şeyleri varsa ve vermek istiyorsa bile veremez. İnsandaki verme isteğinin doğası şudur: İnsanlar istedikleri şey için bir ödeme yapmalıdırlar. Bir başka yol yoktur. Ancak o zaman o şey, onların olabilir; yoksa kaybolur gider.
Ödeme para verme ya da o tür bir şeyden oldukça farklıdır. Ödeme bir ilkedir. Para verme ve hizmet bir imkan sorunudur. Maalesef, sadece bu ödeme sözcüğü var, bu yüzden değişik anlamlarda kullanmak zorunda kalıyoruz. Para ödemesi, kısmen anlaşmaya, kısmen de imkana bağlıdır. Diğer ödeme ise daha önemli bir meseledir ve kesinlikle zorunlu olduğu iyice anlaşılmalıdır.
Soru: Görüyorum ki ben, çabuk sonuçlar almak için çalışıyorum; uyanmak için değil. Bu yanlış bir hedef midir?
O: Burada bir doğruluk ya da yanlışlık sorunu yok. Sadece hedefinizin ne olduğunu bilmek sorunu var. Hedef daima şimdiki zamanda olmalı ve geleceğe de işaret etmelidir.
……………………………………………….
(*) Feda etme, kendindekini elden çıkarma.
Soru: Hedefimi saptamaya uğraşırken onun ne olduğunu bilmediğimi ve daha fazla ilerlemeden önce onu bulmam gerektiğini anladım.
O: Korkarım, siz hedefinizi sadece soyut bir şekilde düşünüyorsunuz. Pek çok departmanı olan büyük bir satış mağazasına gittiğinizi farz edin. Ne satın almak istediğinizi bilmelisiniz. Ne almak istediğinizi bilmiyorsanız, nasıl herhangi bir şey satın alabilirsiniz? Probleme yaklaşma yolu budur. İlk soru: Ne istiyorsunuz? Bunu bir kez bildiniz mi ikinci soru şöyle olacaktır: Bu ödemeyi yapmaya değecek mi ve yeteri kadar paranız var mı? Fakat ilk soru “ ne” sorusudur.
Ödeme, çalışmadaki en önemli ilkedir ve kesinlikle şart olduğu anlaşılmalıdır. Ödeme yapmadan hiçbir şey elde edemezsiniz; ve sadece ödediğiniz kadarını elde edersiniz, daha fazlasını değil.
Şu soru Petersburg’da soruldu: “ Eğer kişi çok, çok, çok daha fazla ödeme yaparsa, bir şeyler elde edebilir mi? “ Bu fedakarlık demektir. Fakat fedakarlık olayında bile çok fazla benlikçilik olmamalıdır.
Soru: Şu andaki durumumuzla ahlaki ( moral) bir davranışın ne olduğu konusunda bir yargı öne sürebilir miyiz?
O: Hata yapmak çok kolaydır, fakat aynı zamanda evet, yargılarımız da olabilir. Daha yeni başlıyoruz. Ne kadar kontrolümüz varsa, o kadar şuurluluğumuz vardır ve bu anlamıyla şuurluluk iradeyi de içerir. Şu anki sıradan durumumuzda kontrolsüz olarak, geleneksel ahlak dışında bir moral değer hakkında konuşamayız, ama biraz kontrol sahibi olduğumuzda biraz daha sorumlu olacağız. Şuurluluk düzeyimiz ne kadar düşükse; eylemlerimizin ahlaki değerlere aykırılık düzeyi o denli artar. Her ne halde olursa olsun ahlaki davranışın ilk şartı, şuurlu olmasında yatar.
