TEZAHÜR KANUNLARI - DAVID SPANGLER - BÖLÜM 2 - TEZAHÜR KADEMELERİ

Share

http://www.dunyaana.com/images/12.jpgİnsan şuuru farklı kademelerde fonksiyon yapar. Ve onun temel fikirlerinin ve davranışlarının şekillendirilmesinde bu şuur seviyesinden hangisi veya hangileri daha büyük rol oynuyorsa, o ferdin hayat ve kainat hakkındaki yorumu da buna göre şekillenir. Şuurun çıkış yeri ( başlangıç yeri değil – Ç.N.) bireyin doğa kanunlarını anlayış biçimini ve o kanunlarla iş birliği etme şeklini tayin edecektir. Tezahür olayı esas itibariyle bütün seviyeler için temelde bir ise de, tezahür süreci ile ilgili yaklaşım ve kullanım, tezahürün mekanizması, bireyin şuur düzeyine bağlıdır. Bu noktanın anlaşılması, “ eski” ve “yeni” tezahür kanunlarından bahsedilirken ne kastedildiği hususuna ışık tutacaktır.

TEZAHÜRÜN DÖRT KADEMESİ VE
ONLARA AİT KANUNLARI HAREKETE
GEÇİRECEK OLAN
DÖRT ŞUUR SEVİYESİ

Fizik kademe, herkesin bilip yaşadığı ve bizim en açık seçik olarak farkına vardığımız tezahür kademesini temsil eder. Bu kademede tezahür olayının gerçekleşmesine araç olan şey herhangi bir şekilde iş yaparak harcanan fiziksel enerjidir. Buna hayatını kazanmak ( geçimini sağlamak) için çalışmak diyoruz. Örneğin: Ekmek tezahür ettirmek ( ekmek meydana getirmek) için buğday ekeriz, onu biçeriz, değirmenden geçirerek un haline getiririz, hamur yapar, fırında pişiririz vs. Şimdi bu aşamalardan pek çoğunu makineler aracılığı ile yapıyoruz. Ama makineler de bir tür fizik enerji formlarıdır. Para bir fizik enerji sembolüdür, ve aynı zamanda para, somut eşyanın direkt takası işini çok basite indirgemek ve ortadan kaldırmak suretiyle tezahür sürecinde hızlanmayı sağlar.

Fizik kademede tezahür meydana getirmek için, kanunlarla çok apaçık ve belirgin biçimde iş görürüz. Bu kanunlar, doğa kanunları, ekonomi kanunları, dinsel ve sosyal kanunlardır. Biz onları doğaüstü saymamaktayız. Doğa kanunu, buğday tanesinden, örneğin mısır değil de daima buğday çıkmasını sağlayan kanundur. Ekonomik ve sosyal kanunlar paranın, prestijin ve kültürün akış ve tezahür şeklini belirleyen kanunlardır. Dinsel kanunlar bize “ iyi ve dürüst” bir hayat tezahür ettirebilmek için nasıl davranmak gerektiğini söyler. Tezahürü ( tecelliyi) oluşturan kaynak aynı zamanda bu kanunlar olarak da görünür. Doğadan, ekonomiden, toplumdan ve Tanrı’dan istediğimizi bu kanunlar aracılığı ve o kanunlar sayesinde elde ederiz. Kanunlar bizimle KAYNAK arasında bir aracıdır. Kanunlar bizim istediklerimizi Kaynağa iletip, gerekli bir fizik enerjiyi de harcamamızdan sonra, istediklerimizi almamıza vasıta olan aracılardır.

Dinsel bakımdan buna bir örnek: İlahi Kaynağın rızasına ve lütfuna erişebilmek için, belli bir dinin icabı olan iyi işleri ve davranışları yapmak gösterilebilir. Tanrı O’nun kanunlarında görünür ve anlaşılır, dolayısıyla O’nunla olan ilişkilerimiz, fizik hayatlarımızda O’nun kanunlarına uymak ve itaat etmekle olur. Biz bazı şeyleri yemek, diğer bazı şeyleri yememekle, bazı tür giysiler giymekle, bazı günlerde ve günün bazı saatlerinde belli bazı şeyleri yapmakla emrolunmuşuz. Bu kabule göre, bu fizik merasimi sadakatle takip etmek ilahi lütfun tecellisi ile sonuçlanacaktır.

Herhangi alanda bu kanunlar somut, elle tutulur ve gözle görülür, gözlemlenebilir realiteler ve süreçlerdir. Ve fiziksel hayatın somut ve şekilsel tabiatı ile şartlanmış şuurlar bunları anlayabilir ve aralarındaki bağlantıları kurabilirler. Bu kanunlar aracılığı ile olan tezahürler soyut, spekülatif ve felsefi bir anlayış ve idraki gerektirmezler; sadece uygun bir iş veya çalışma şeklini yerine getirmek suretiyle o enerjiyi seferber etmeye ve sarf etmeye istekli olmak yeterlidir.

Duygusal alem ( hisler ve heyecanlar alemi) de buna eklendiğinde tezahür süreci yeni bir boyut kazanmış olur. Hiç şüphesiz ki düşünce ve duygu, zaten birçok fizik eylem ve işin içine kendiliğinden katılmaktadır. Bu kademe, fiziksel çabayı tahrik etmek ve yönlendirmek için gerekli arzu, eğilim ve hevesi uyandırır. Bizim burada duygusal tezahür seviyesi deyimi ile kastettiğimiz ise, kişinin çevresinde arzu edilen şartların meydana getirilmesi için astral/duygusal enerjilerin direkt, fiziksel enerjilerin de dolaylı olarak kullanılmasıdır. Bu tezahürler, çoğunlukla bizim fiziksel çabalarımızın ulaşabildiği sınırların ötesinde olan tezahürlerdir. Bu, örneğin, tıbbi önlemlere ulaşabilmenin mümkün bulunmadığı bir yerde ve zamanda gerçekleşen şifa tezahürleri olabilir. Buna bazen “ iman yoluyla şifa” deniliyor. Bu, ayrıca, fizik çalışmalarla sağlanabilecek maddi kaynakların yetersiz göründüğü hallerde ihtiyaç duyulan şeylerin tezahürü olabilir. Buna bir örnek vermek gerekirse, örneğin bir insanın, gerektiği kadar süratle biriktiremeyeceği bir parasal yekuna ihtiyacı olabilir veya ihtiyaç duyduğu yekun, maaşının çok ötesinde bir meblağ tutmaktadır. “ İsteyiniz, size verilecektir.” vaadine uyarak, bir şahıs, Tanrı’nın sonsuz hazinesine inancını bağlayarak, ihtiyacını dua yoluyla dile getirir ve gönderir. Bunun ardından, bir akrabasından veya dostundan, ihtiyacını karşılayabilecek beklenmedik bir armağan, örneğin bir çek gelebilir. Yahut o, içinden gelen bir dürtü ile bir şey okumaya, bir yere gitmeye ya da bir kimse ile karşılaşmaya sevk edilir ve bu suretle, gereken parayı kazanma fırsatı ile karşı karşıya gelmiş olur.

Bu tür tezahürlerde iş gören faktör inançtır ve dua enerjisidir. Burada Tanrı sevecen, çocuklarının ihtiyaçlarını bilen ve onları sağlayabilen bir baba ( veya anne) gibi görülmektedir.

Bu kademedeki tecelli kanunlarını harekete geçiren kuvvet duadır; Tanrı’ya inanıp güvenmiş ve “ O’na gönül açmış” olma halidir. Bu kademe fizik kademenin yerine geçirilemez; inanç, somut madde dünyasındaki uğraş ve çabaları gereksiz kılacak bir şey değildir. Aksine, madde dünyasındaki uğraşları destekler ve onları daha etkili ( daha zorlamasız) bir hale getirir. İnancın olduğu yerde itimat, güven ve gerilimsiz, üzüntüsüz bir ruh hali vardır. Çalışma sevinçli bir iş olur ve insan kendisini gerçekten hayırlı işlere yöneltecek tesirlere daha açık bir duruma gelir.
Bu tezahür kademelerinin esası ve bu kanunları harekete geçirmek için gerekli şuur seviyesi şu sözlerde bulunabilir:

“ Vadideki zambakları düşünün, onlar nasıl büyürler, onlar çaba harcamazlar, iplik de eğirmezler, ama size şunu söyleyeyim, Süleyman bile tüm görkemi içinde onlardan biri gibi giyinebilmiş değildi. Öyleyse, Tanrı bugün büyüyen, yarın ocağa atılacak olan kırdaki otları bile öyle giyindirebiliyorsa, sizi de daha iyi giyindiremeyecek mi?

Aranızda kim varki oğlu ondan ekmek istediğinde ona taş versin veya balık istediğinde ona yılan versin? Eğer siz beşeri imkan sınırları içinde bile, evlatlarınıza nasıl iyi hediyeler verebileceğinizi biliyorsanız, öyleyse Semavi Babanız kendisinden istenildiğinde nasıl çok daha iyi şeyler vermez?”

Tanrı’ya iman etmek sayesinde O’nun ihtiyaçlarınızı karşılayacağını bilerek dileklerinizi dua yoluyla O’na sunmak, böylece problemi O’na açmak. İşte dua aracılığı ile, ve duygular ( heyecanlar) planı ya da astral plan enerjileri aracılığı ile gerçekleştirilen tezahürlerin özü, esası budur.

Burada bir başka noktaya değinmemiz gerek. Heyecan enerjisi  ( duygusal enerji) bu kademedeki tezahürlerin yakıtıdır; bu enerji inanç şeklin ifade edebildiği gibi, aynı kolaylıkla arzu ve korku şeklinde de ifadelendirilebilir. Böylece, olumsuz ( negatif) sonuçlar sağlamak üzere de kullanılabilir. Üzüntü de dua kadar güçlü bir inanç formudur ve tezahür kanunlarını arzu edilmeyen sonuçlara vardırmak üzere harekete geçirebilir. Bu kademedeki tezahür kanunları nötrdür ( tarafsızdır) ve bizim ektiğimiz arzu, kanaat ve çekim tohumlarının niteliklerine göre onların sonuçlarını bize getirir.

İnanç ümitten apayrı bir şeydir. İnançta bilmek de vardır, bu nedenle güçlüdür ve tezahürlerin gerçekleşmesi için gerekli olan enerjiyi yeterince salabilecek güçtedir. Ümitte bilmeme hali vardır.  Ümit, şuurun tek noktada toplanmışlık halinden mahrumdur, çünki o, korkuya ve tezahürün belki de gerçekleşmeyebileceği ihtimaline yer vermektedir. Bu birlik ve konsantrasyon eksikliği, enerjinin dağılmasına yol açar ve tezahür mekanizmasının harekete geçmesi için gerekli olan yakıtı sağlayamaz. Buna karşın inanç, tek noktada toplanan biliş halidir ( bilginin tek nokta halinde yoğunluk kazanmasıdır.).

Bu tek noktalık veya konsantrasyon tezahür olayının anahtarıdır, aslında tüm yaratıcılık şekilleri için de bu geçerlidir. Çok geniş bir alana yayılan bir su serpintisi ile bir hortumdan, tek yönde toplanarak gelen yoğun bir su akımı arasındaki farkı düşünün. Enerjiye nitelik ve form verebilme yeteneği tüm tezahür kademelerinde –yani beden, duygular ve heyecanlar ve  zihin kademeleri¬- gereklidir, esastır. ( Bu aslında bütün kademeler için, esas olmakla beraber, kolayca anlaşılabileceği gibi, özellikle somut tezahürlerin gerçekleştirilmesi gerektiğinde daha iyi fark edilmektedir. – Ç.N.) Süptil alemlere ait enerjilerin konsantrasyonu ve yönlendirilmesi, fizik plandaki değişmeleri gerçekleştirecek olan bu enerjilerin gücünü büyük ölçüde artırır. Gerçek İNANÇ duygusal enerjiyi öylesine yoğunlaştıran ve onu yüksek aktivite ve etki gücüne ulaştıran bir niteliğe sahiptir.

İnsan inanca bilgiyi de eklediği zaman ise onun konsantrasyon gücü birkaç misli artmış olur. Yüksek süptil alemlerde ZİHİN bir konsantrasyon, bir belirleme ve form inşa etme aracıdır. Bu araç, özellikle imajinasyon ( tahayyül) yeteneğinin aracılığı ile heyecan ve inanç enerjisinin üreticine bağlandığı ( heyecan ve inanç üreticinin prizine takıldığı) zaman tezahür süreci çok büyük bir güç kazanır. ( Akıl ve gönül aynı yönde el birliği ettiği zaman istenilenin gerçekleştirilmesi kolay olur.) Zihinsel düzeydeki tezahürlerin sağlanabilmesi için esas olan şey, zihni pozitif düşünce ve yönlendirici imajinasyon kanalları yaratmak üzere kullanabilme yeteneğidir ki böylece konsantre edilmiş süptil enerjilerin çok güçlendirilmiş biçimde akıp gelmeleri sağlanmış olur ( yağmur duası olaylarında olduğu gibi –Ç.N.)

Bir çocuğun beslenmesi, barınması ve bakılması için ana ve babasının ne tür bir iş yaptıklarını ve o işin ayrıntılarını bilmesi gerekmez; ana ve babasının onu sevdiklerini ve bu sevgiden ötürü ihtiyaçlarının karşılanacağını bilmesi yeterlidir. Ama çocuk büyüdükçe ebeveyninin ve toplumun çalışmaları hakkında, ailenin ihtiyaçları olan şeyleri nasıl ürettikleri ve o üretilenlerle de kendi ihtiyaçlarının nasıl karşılandığı hakkında daha fazla bilgiye sahip olması gerekliliğini fark eder. Ve bu bilgi ile o, sorumluluklarını üstlenmeye, bir erişkin olarak dünyadaki yerini almaya ve kendi aile birimini kurmaya hazırlanır. İhtiyaçlarını anne ve babasına saygıyla, sevgiyle bildirmesi ve kendini onların bakım ve gözetimine teslim etmesi bundan böyle yeterli olmayacaktır. Hayat ilkelerini öğrenmek ve onları bizzat uygulamak zorundadır. Dikkati, ana babayı bir     “ kaynak” olarak görmekten, bu kez, kanunların işleyiş tarzını görmeye çevrilmiştir ki ana baba da zaten o kanunlar aracılığı ile tezahürler oluşturabilmektedir ( üretimler yapabilmektedir). Şimdi o da anlamak ve katılmak suretiyle kendi içindeki kaynağın niteliklerini tanıyabilecektir.

Bir çocuğun hayatındaki bu adım, bir ruhun “ zihnin kanunlarını” ve tezahür olayını güçlendirmek üzere onları nasıl uygulayacağını öğrenmeye başladığı adım ile eş değerdir. Bu seviyede, Tanrı imajı ya da Kaynak imajı artık bir ana baba imajından ziyade bir “ Evrensel Zihin” imajına doğru değişim geçirmektedir. Gitgide insan kendisini bir çocuktan ziyade, Evrensel Zihin’in bir emanasyonu ( Evrensel Zihin’den kaynaklanan, O’ndan akıp gelen) gibi görmeye başlar. Körü körüne inanç her ne kadar kendi tarzında etkili ve güçlü ise de, yine de Tanrı’yı ve insanı çoğu zaman birbirinden ayrı iki varlık ve ikincisini birincisine bağımlı gibi görür. Bu konuda onda adeta fıtri ( yaradılıştan) bir kısıtlılık vardır. Zihnin doğru bir biçimde kullanımını öğrenmekle insan, Tanrı’ya olan yakınlığından ve dolayısıyla kendindeki ilahi güçlerden gitgide artan şekilde haberdar olmaya başlar. Kainatın birlik ve bütünlüğü daha reel bir hale gelir ( yaşanan bir gerçek olur). “ Yukarıda nasılsa aşağıda da öyledir.” şeklindeki Hermetik aksiyom bir anahtar bilgi olur ve o bu sayede evrenin kanunları ile kendi varlığının kanunları arasındaki ilişkiyi ve bağıntıyı bulabildikçe, bu onu her ikisini anlama ve kullanma yolunda destekler. İnsanın içteki ruhsal “ ilahi nitelik” hakkında ve kendi zihni aracılığı ile ilahi kanunlarla ve Evrensel Zihin ile ahenkleşerek çalışma konusunda bir anlayışa ulaşması ile görülür ki bu seviyedeki “ tezahür tekniği”, düşüncenin doğru şekilde kullanımına dayanmaktadır. Düşünme, mantal ( zihinsel) planda imajlar ve formlar yaratma işlemidir; meydana getirilen bu formlar ( şekiller) –ki bunlar kavramlar, sözler veya resimler olabilir enerjiyi konsantre etmek ve yönlendirerek harekete geçirmek üzere, irade gücünü serbest hale geçirmede kullanılabilir. Şahsiyet kademesindeki hali ile irade, enerjinin tek noktada toplanıp yoğunlaşacak şekilde akışının bir sonucudur. İradenin üretilmesi için gerilime, zorlanmaya ihtiyaç yoktur; aslında gerginlik iradenin zayıflamasına, boşa akarak dağılıp gitmesine yol açar. İrade, imajinasyon  ( tahayyül) bir imaj şekillendirerek ve şuurun tüm enerjilerini o imaj ( o İRADE bir güçtür ama o, konsantrasyon yoluyla üretilmiş bir güçtür, zorlama ve gerginlik yoluyla değil.

Bunu anlamak çok önemlidir, çünki irade gücü zihinsel kademelerden yönlendirilen tezahür süreçlerinde anahtar unsur olarak görülmektedir. Gerçek irade, doğası itibarıyla, bir zorlama ve bir baskı değildir, şu var ki etkisi çok kuvvetli ve şiddetli olabilir. Baskının bir “ irade kaynağı” gibi gözüktüğü hallerde bir korku, güvensizlik ve belli bir tezahürün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği hakkında bir kuşku hali genellikle vardır. Bu da bireyi    “ olayları zorlamayı denemek” üzere kendi iradesine başvurmaya sevk eder. Burada irade bir tahakküm, zorbalık gücü olarak kullanılır, yani olayları insanları, şartları kendi iradesine itaat ettirmek üzere kullanılır; hatta o irade Tanrı’ya hizmet niyetiyle kullanılırken dahi…

Etkili tezahürlerin ardında yatan gerçek irade gücü ise, belli bir tezahürün mutlaka gerçekleşeceğini kesin biliş halinden kaynaklanır. Bu bakımdan o gerçek bir inanç hali gibidir. Bu durum bir huzur ve rahatlık hali, içte tepkisiz bir sükünet hali verir. Ve bu sebeple büyük bir güç kaynağı oluşturur, çünki bu durumda iken bir enerji yitirme hali söz konusu değildir. İşte bu güç akımının yoğunlaştırılmasında, konsantre edilmesinde hem zihin, hem heyecanlar hem de fizik beden araç olarak kullanılırlar. ( Bir başka deyimle bu iş zihin, heyecanlar ve fizik beden aracılığı ile gerçekleştirilir; akıl gönül ve elin işbirliği ile…-Ç.N.) İşte bu konsantrasyondur ki iradeyi meydana vurur, belli eder ve ona çoğu zaman karşı konulmaz niteliklerini ve büyük güç görünümünü verir. Bu tür irade gücünün esas yapısı ve özelliği onun bir ( kaba kuvvet gibi) hükmedici, zorlayıcı OLMAMASINDANDIR. Onun titreşimleri, içinde bulunulan duruma açıklık, berraklık, aydınlık getirir; mükemmel ilahi düzen o an içindeki meknuz tecelliyatın gerçekleşmesini ( potansiyel olanın aktüel hale gelmesini) mümkün kılar. O öyle bir ses verir ki, bütün tali sesler tezahür akorunu oluşturmak üzere ona uyumlanır. Bu, tıpkı bir manyetik alandaki demir tozlarının, manyetik kuvvet çizgileri boyunca sıralanışına benzer. Bu kum tanelerinin, onları kristal yapılarında gizli potansiyel niteliklerine göre, geometrik formlara girmelerine sebep olan bir SES dalgası gibidir. İradenin bu “ belli edici”, “ ortaya çıkarıcı” niteliği kavramını daha derinlemesine anlayabilmek için, daha önce “ tezahür kanunları” hakkında söylediklerimizle karşılaştırmak kabildir. Tezahür olayı, bir durumun veya bir kişinin içinde ötedenberi örtülü durumda bulunup da dış görünümlerle gizlenmiş daha yüksek tertipteki veçheleri yüzeye çekmek suretiyle, “ potansiyel olan”ı “ aktüel ( güncel)” hale getirme vasıtasıdır.

Bu konu ile ilgili olarak, üstünde derinlemesine düşünmek ( meditasyon) için bir başka tohum-düşünce de şu olabilir; İlahi İrade ilişkisi enerjisi ile varlığın kendi yaratıcı özü arasındaki ezoterik ( Batıni) ilişki. Bir veçhesini İRADE olarak adlandırdığımız NİTELİK aslında mevcudiyetin ( var oluşun) ta içinde, özünde vardır, “ TANRISALLIK” sırrının ve yaradılışın ilk tecellisinde zaten vardır.

İrade enerjisinin, “doğru konsantrasyon” yoluyla eyleme geçirilmesi, sahneye çıkarılması, her seviyedeki her tezahür olayının merkezini teşkil etmektedir. O, varlığın tohumudur ki bütün diğer her şey onun etrafında yoğunlaşarak şekillenir. Mantal seviyede (zihinsel seviyede) bu enerji “ doğru düşünme” şeklinde sahneye çıkar ( aksiyona geçirilir). Pozitif düşünce yoluyla, tahayyül yeteneğinin enerjiyi tek noktada toplaması berrak, net, belirgin, imajlar şekillendirmesi ve bunları vurgulaması suretiyle olur; ki grup çalışmalarında bu, grup zihninin ve grup muhayyilesinin birliği anlamına gelir. Tezahür olayı, insan zihninin Evrensel Zihin’in bu kanunları ile ahenk içinde iş görmesi sonucu vücuda getirilir.

Bundan sonraki tezahür kademesi ruh kademesidir. Yen çağ şuurunu temsil eden boyut bu kademedir. Bu konuyu tartışmadan önce, ZİHİN, DUYGU ( HEYECAN) ve BEDEN boyutları ile ilgili, açıklığa kavuşturulması gereken belli bazı noktalar var. Bu üçü hep birlikte KİŞİLİK ( şahsiyet) kademesini oluştururlar. Ezoterik ( içsel) kavramlarda ise bu, ne kimlik ne de bireysellik ( ferdiyet) ile aynı şey değildir; ama kişi öyle olduğunu zanneder. Aslında o, yani kişilik ( şahsiyet), içinde gerçek ferdiyetin gelişip büyümesine imkan sağlayan bir çevre, bir tür sera gibi bir ortamdır. Bu çevrenin ya da ortamın karakteristik niteliği onun, varlık alemini “ iç” ve “ dış” realiteler olarak sübjektif ve objektif haller olarak ayırması, bölmesidir. Bir başka deyimle, kişilik perdesi YARADILIŞ’ı “ ben” ve “ diğer her şey” olarak ayırır. İşte bu kişilik duygusu, ruhu, yaşam tecrübelerini daha büyük bir yoğunlukla, daha keskin şekilde yaşamaya, dolayısıyla daha büyük bir idrak haline ulaşmaya sevk eder.

Böylece, kişilik kademesinden bakarken biz dünyamızı, ÖZNE ve NESNE ilişkisi tarzında algılarız. Biz dünyamızdaki başka unsurlarla ilişkiler kurarak, birlikte birtakım karmaşık kombinasyonlar oluşturmadıkça birlik haline pek ulaşamayız. Biz şeylere sahip oluruz, şeylere yakın oluruz, şeylerden uzak bulunuruz, şeylerle çalışırız, fakat tüm izlenimlerimiz, şahsiyetimiz dolayısıyla, bizim temeldeki “ her şeyden ayrı oluş” duygumuzun rengine bürünür. Hatta “ şahsiyet afiniteleri” ( yakın şahsiyet akrabalıkları) diye adlandırılan haller bile, eğer sadece şahsiyet seviyesindeki ifadeler ise, gerçek birliği temsil edemezler, sadece yakın, sıkı bir kombinasyon, bir beraberliktirler. ( Bunu belki izafi olarak ve kabaca, partiküllerin atomik düzeydeki birleşimleri ile nükler düzeydeki birleşimleri arasındaki farka benzetebiliriz. –Ç.N.) Şahsiyet kademesinde dile getirilen tezahürler, ferdin dışında bulundukları farz edilen eşyayı ( insan da dahil) talep etmek, istemek, dilemek şeklinde olur. Demek oluyor ki şahsiyet kademesini kendi esas kaynağı olarak kabul eden bir şuur tarafından meydana getirilen her türlü tezahürün altında bir ayrılık, hatta bir mahrumiyet duygusu yatmaktadır. Biz, bizden ayrı olan, dışımızda olan ve şu anda sahip bulunmadığımız ( aksi halde onları tezahür ettirmemizin gereği olmazdı) bazı şeyleri tezahür ettirmemizin gereği olmazdı) bazı şeyleri tezahür ettirmekteyiz. Bu, öyle çok umutsuzca bir yoksunluk duygusu olmayabilir, bir şeyi nasıl elde edeceğimizi biliyor da olabiliriz, ama yine de, temelde, istediğimiz şeyden ya da kişiden ayrı bulunduğumuz duygusundan hareket etmekteyiz. Hatta, sübjektif şuur halleri tezahür ettirdiğimiz zamanda dahi bu böyledir. Biz tezahür sürecini başlattığımız zaman, aradığımız, oluşturmak istediğimiz şuur halinin eksikliğini hissetmekteyiz. Ancak daha sonra, daha yeni ruh hallerini yaşadıkça ve bunlarda derinleştikçe, fark ederiz ki o eksiklik duygusu aslında sadece bir yanılgıdan ibaretmiş ve aradığımız ruh hali zaten her zaman içimizde, bizim parçamızmış da sadece, şahsiyet faktörü ile gölgelenmiş, bu sebeble fark edilmez durumdaymış. Bir bakıma diyebiliriz ki tezahür olayının ( bütünü değilse bile) birçok şekilleri, aslında her şeyi kendimize cezp etmekten ziyade, zaten mevcut olanın fark edilmesini önleyen ve onu örten perdelerin ve bulutların kaldırılıp açılması işlemidir. “ Kanunun işlemesi” diye adlandırılan şeyin özü, temelde ayrılık yanılgısının üstesinden gelmek, kişilik şuurunun kısıtlayıcılığını aşabilmektir. Fert, tezahürün daha derin süreçlerini, gereğince tanıyıp anlayıncaya kadar, onun bunları kullanma ve değerlendirme imkanı, aslında onların sağlayabileceklerinin çok altında kalacaktır. Onun önce kişilik şuurunun sınırlarını aşması gerekmektedir. Tezahür ( tecelli) aslında Tanrı’nın bir “ kendini ifade vasıtası”dır.

Tezahür olayı ferdin “ bir şeyler elde etmesini” mümkün kılan bir araç olmaktan ziyade, eylem halindeki vahiydir (ya da gerçeğin eylem halinde açıklanmasıdır). Tezahür kanunlarının işletilmesi tanrısallığı teyittir.  ( Yaradan’ın işi içinde kulun kendi yerini bulması ve üstüne düşeni yapmasıdır –Ç.N.) Tezahür olayı olarak adlandırdığımız bu süreç; dış seviyelerde istenilen, arzu edilen şeyleri kendimize çekmek ve materyalize etmek, realize etmek istediğimiz belli durumları oluşturma metodu olarak kullanılmaktan ziyade, ruhsal temasın ve anlayışın derinleştirilmesi deneyimi olmalıdır. Ve daha da önemli olan, bu deneyimin, bireye temelde kendi ilahi tabiatı hakkında, onun bütün ile birliği hakkında daha büyük bilgi ve anlayış getirmesidir. Tecelli ya da tezahür olayını sadece “ bir şeyler ele geçirme”, “ istenilen bazı şeylere sahip olma” çaresi gibi görmek, bu süreci, hayati anlamından, onun şuur için öğretici, eğitici ve hayra ve gerçeğe doğru değiştirici gücünden habersiz kalarak sadece olayları ve eşyayı etkilemede kullanılan, basit ve yalınkat bir süreç haline getirmek olur.

Gerek bireyin saf şuur halinden gerekse o uluhiyetin varoluş halinden intişar eden ve onu ruh ile ifadelendiren tecelli kanunlarında gizli yatan daha büyük potansiyellerin açığa çıkarılabilmesi için, ayrılık kavramına dayanan kişilik şuurunun aşılması bütünlük şuuruna ulaşılması gereklidir. Böylece, bireyin fiziksel, duygusal ve zihinsel alemlerde geçerli tezahür kanunlarını kullanan kişilik kademesini aşarak, ruh kademesini temsil eden şuur haline yükselmesi için gerekli köprüyü ona sağlayacak belli bazı prensipleri anlaması ve uygulaması gerekecektir. Bu prensipler esas itibarıyla, kişisel istek ve irade enerjilerinden vazgeçilmesine, istek, arzu ve emellerden oluşmuş şahsiyet komplekslerinden, istek ve emellere olan bağımlılıktan kurtulmasına ve bireyin tüm yaradılıştaki bütünlük şuuruna ve ritmine uyumlanarak bütünle bir olmasına ilişkin prensiplerdir. Bu, DÖRDÜNCÜ İNİSİYASYON’a tekabül eden süreçtir; şahsiyetin ölmesi ve ferdiyetin, ruhsal kademenin daha büyük hayatı içine yeniden doğması. Bu ferde: “ Benim iradem değil, senin iraden olsun.” dedirten, bu sözle sembolize edilen bir aşamadır. Demek oluyor ki bu köprünün kurulması için gerekli olan prensipler şunu öngörüyor: Şahsiyet kademesindeki anlamı ile benlikten vazgeçilmesi ve kişisel istek ve iradenin ruhun görüş, maksat ve iradesine dönüştürülmesi. ( Bunu “ gerçeğe teslimiyet” olarak da ifade edebiliriz – Ç.N.) Bu, Tanrı’yı ve bütünü öne almaktır ve bu suretle kendi varlığımızın bütün ile kopmaz birliğini ve ayniyetini öğrenmektir; ayrı unsurlar gibi değil, fakat tek birlik içinde tek ve benzersiz unsurlar olarak.

Bu prensipler kişinin şuurunda daha ve daha çok yer almaya devam ettikçe, o yavaş yavaş ve gitgide artan bir şekilde ruhun görüş tarzını ve tavrını benimseyecektir. Ruh, grup şuuruna sahiptir. Ruh her ne kadar bir tanrısallık merkezi olarak kendi bireyselliğinden ve tekliğinden haberdar ise de, esas olan ve tüm yaradılışı sel gibi kaplayan birlik enerjilerinden de bir o kadar haberdardır. Onun farkında olduğu farklıcalıklar ve belirginliklerdir, ayrılıklar ve bölünmüşlükler değil. Ve dahası, kişiliğin temel ihtiyaçları, nasıl kendi için ve kendine istemek, elde etmek ise, ruhun da temel ihtiyacı hizmet etmektir. Şahsiyet, ferdiyetin beslenip gelişmesine vasıta olan bir alet’tir ( bir düzenek); genel bir ifade ile o bir nefes çekme ajanıdır. Ruh ise ferdiyetin kendi ilahi tabiatını formlar aleminde –onun aracılığı ile- dışa vurduğu, belli ettiği bir alettir. O bir nefes verme, sebep olma ajanıdır. Böylece, ruha aynı zamanda kozal beden ( sebepler bedeni) de denilir; onun temel idrak biçimi SEZGİ’dir.

Şahsiyet ve ruh arasındaki bu farklılıklar tezahür süreçlerinin kullanımı konusundaki tutum ve davranışı derin biçimde etkiler. Tecelliyatın bu kozak ( nedensel) ve sezgisel kademesini anlamak için belli bir sezgisel görüş kabiliyetine –satırların arasını okuma diyebileceğimiz bir yeteneğe- ihtiyaç vardır; çünki günümüz lisanı bu kademeyi doğru biçimde anlatabilecek yeterli kelime ve kavramlara sahip değildir. Belli bazı anahtar kelimeler ya da ibareler, tefekkür için bir tohum, bir başlangıç noktası gibi kullanılabilir. Fakat bir tür ilhamla aydınlanmış düşünme, uyumlanma ve meditasyon gereklidir; çünki müfekkire ( entelekt, akıl) kendini aşan boyutların hal ve şartlarını kendi başına kavrayamaz.

Sezgisel veya ruhsal tezahürlerin içeriği hakkında fikir verebilecek birkaç şey söylenebilir. İlk söylenebilecek olan şudur: Bu kademedeki tezahürleri yöneten şuur hiç değilse, ruhun idrak ve görüş açısına ayarlanmış olmalıdır. Ruh birliği görür. O, başkalarını ayrı varlıklar olarak değil, Bir olan Aslın farklı formlardaki tezahürleri olarak görür. Böylece ruh özneden özneye bir ilişki hali içindedir. ( Bu durum benden bana olarak da ifade edilmektedir.) Bu şuur halinin kainata nispeti kendine olan nispeti gibidir, ve o bunu bilir.

Bu doğal olarak şunun idrakine yol açar: Ruh, şahsiyetin algıladığı biçimde, arzuladığı ve kendi dışında bulunan bir objeden yoksunluk duygusu taşımaz. Sonuç olarak, ruh için tezahür, objeleri cezp etme vasıtası değildir. Ruhun yaşadığı realite potansiyellik ve aktüellik halleridir ve o seviyedeki şuurun faaliyeti, öncekini sonrakine dönüştürmek, böylece ruhun faaliyeti, öncekini sonrakine dönüştürmek, böylece ruhun ilahi merkezinden o tanrısallığın niteliklerini belli etmek ( dışa vurmak) ve onları form aracılığı ile ifadelendirmek, kuvveden fiile çıkarmaktır. Ruh kademesindeki bilincin ihtiyacı ve ilgisi, çevreden eşyayı kendine nasıl cezp edebileceği sorunu değildir. Onun ilgilendiği husus, daha büyük bir çevrenin oluşmasını sağlayacak olan nitelikleri ve enerjileri kendi içinden nasıl çekip çıkaracağıdır. Bu kademedeki tezahür süreci bir “ dışta belli etmek”, “ dışa vurmak”tır, içte mevcut olanı dışta realize etmektir. Bu bir veriştir yoksa dıştaki bir şeyi almak, kendine çekmek ( sahip çıkmak) değil. Ruh invokasyon değil, evokasyon merkezidir ( yani niyaz ve talep etmez; meydana getirir, oluşturur, ortaya koyar). O, tanrısallığın geçip girebileceği bir kapı gibidir, bir realite seviyesinden bir diğer realite geçmek üzere. Ruh kendi enerjisini bu tarzda yayınlamakta olduğu sürece, aktüel ve potansiyel olarak her ne ise onu tezahür ettirdikçe, kendi yaratıcı tabiatının icabını yerine getiriyor demektir. Salıverilen enerji, o ruhun gelişmesi için muhtaç olduğu tamamlayıcı ve destekleyici kalıpları ferdin etrafında otomatik olarak inşa etmeye başlar. İşte İRADE ENERJİSİ budur. İrade enerjisinin yaradılış ve tezahürün özünde yattığı konusunu daha önce görmüştük. O, varlığın özünden akıp gelen bir enerjidir. Onun tabiatı hakkında şu ifade bir fikir verebilir: “ İnsan nasıl ise, dünyasını öyle yaratır.” Herhangi seviyede tezahür ettirdiğimiz ( meydana getirdiğimiz) herhangi şey o seviyedeki tabiatımızı şu veya bu şekilde mutlaka yansıtır, belli eder. Örneğin, bir insanın nasıl bir kimse olduğu hakkında onun yaşadığı çevreye, evini nasıl dekore ettiğine, doğal olarak seçtiği giyim eşyasına v.b. bakarak hükme gidebiliriz. İrade, yaratma faaliyetini motive eden enerjidir ve yarattığımız şeyler daima bizim ne olduğumuzu veya ne olduğumuzu zannettiğimizi, dolayısıyla olmaya çalıştığımızı şu veya bu şekilde yansıtır.

İrade enerjisinin kaynaklandığı şuur seviyesi “ gerçekte kim ve ne olduğunu bilen” şuur halidir. O, bütünlüğün ilahi merkezinden doğmuştur. Böylece irade, özünde asla ayırıcı ( ayrılıkçı) değildir, bununla beraber form üstündeki etkisi ( darbesi) tahripkar, yıkıcı olabilir, ta ki o form içindeki hayat büyümek üzere harekete geçebilsin. İrade, bir enerji merkezinden çıkarak, o merkez dışındaki şeyler üzerinde fiili bir etkide bulunmaz. İrade bir özne/nesne ilişkisi içinde zorlama ve baskı yoluyla birtakım işlemlere girişmez. Gerçek irade enerjisi varoluşun gücünü ve ritmini tezahür ettirir ve o ritmin nitelik ve karakteristiğine ayarlanmış her şey buna uygun olarak etkilenir ve hizaya gelir. İRADE, kaynağın, merkezin doğası olan en yüce otoritenin açığa vuruluşu yoluyla yaratıcılığını ifade eder. Eşya üzerinde, dış yüzeylerinden, zorlama ve baskı tarzında bir etki oluşturmaktan ziyade, eşyanın özünde mevcut olan benzeri ilahi niteliği bir mıknatıs gibi çekerek meydana çıkarır.

İRADE kozal bir enerjidir ( sebeptir), bir yansıma değildir ( yansımış bir etki değildir). Bu sözle kastedilen şudur: İrade enerjisi, kaynağını yine kendinden alan varoluşun esas karakterinden alır; o, varlığa dıştan gelen etkilerin varlıkta oluşturduğu reaksiyonlardan oluşmuş bir sonuç değildir. Örneğin, eğer ben sevdiğim belli bir besin türünü yiyemeyeceğimi biliyorsam, o besin bana ikram edildiği zaman onu reddetmek için irade gücü kullanmak zorundayım derim. Aslında bu, kendimi, arzu aracılığı ile yine kendim ile özdeşleştirdiğim bir şeyden ayrı tutmak için bir çaba harcıyor, bir güç kullanıyorum demektir. Bu gerçek irade gücü değildir. Gerçek irade, kimliğin doğru yoluyla ( kim olduğunu bilme yoluyla) kendini gösterir. Eğer ben söz konusu besin maddesi ile özdeşleşmezsem, eğer onu arzulamayı ve onu bir parçammış gibi görmeyi bırakırsam, o zaman etkilenmeksizin, zorlamasızca onun yanından geçip gidebilirim. Orada bir zorlanış, bir gerilim, bir reddetme ya da yerine getirilmemiş arzuların hüsranı ( düş kırıklığı) olmaz. Bu bir bakıma varlığın öz kararıdır. Bir başka örnek şu olabilir: Kişi hedefine ulaşmaktan onu alıkoyan engellere karşı reaksiyon gösterir ve onları zorlamak üzere iradesini kullanır ve yenmek için gerilime girer. Gerçek iraden kullanımında ise gerilim yer almaz, çünki bireyin kendi kendisi olması gerilimi gerektirmez.

Birçok kimsenin, tüm seviyelerde tezahür olayını desteklemek ve güçlendirmek üzere irade gücünü kullanamayışlarının sebebi, onların “ kim olduklarını” bilmemeleridir. Önceden de söylediğimiz gibi, iradenin harekete geçişi konsantrasyon ile olur. Ruh seviyesindeki şuur için enerjiler, özdeşleşme yoluyla “ Ben kimim” hakkındaki bilgi ile konsantre edilir. Şuur sadece zihinsel, duygusal ve fiziksel seviyelerle kısıtlı kaldıkça, o hem kendi içinde hem kendi dışında çok çeşitli enerjiler ve hayat formları ile çepeçevre kuşatılmış durumdadır. Kimlik problemi çok had ( akut) haldedir. İnsanlar irade gücünü kimliğin keşfi ve vurgulanması için bir araç olarak kullanırlar, çünki çoktan beri kabul edilen bir husustur ki kim olduğunu bilen bir insan kendinden emindir, kendine güvenir ve başkalarında olmayan bir kuvvete sahiptir. Bunun sebebi basittir: Onun enerjileri kendi kimlik duygusu ve ifadesi etrafında yoğunlaşmıştır ( konsantre olmuştur) ve birbiri ile çelişen kimlik imajları yüzünden dağılıp yitmez. Eğer güçlü bir şahsiyet duygusu, yaratıcı gücü öylesine harekete geçirebiliyorsa, ruhunu, aslını, ilahi niteliğini değişmez olan beni tanıyan, bilen kişide harekete geçecek olan gücün büyüklüğün tahmin edebiliyormusunuz? İnsanlar nefslerine uyma eğilimi ile karşı karşıya geldikleri ve onu yenmek için irade gücüne başvurmak zorunda kaldıklarında bu şunu gösterir: Onlar henüz kim olduklarına, neyin kendi parçaları olduğuna, neyin olmadığına karar verebilirmiş değildirler ve bu çaba içindedirler. Bir şahıs kim olduğunu bildiği ve yaradılış içersinde ona ayarlanmış enerjileri tanıdığı zaman artık sadece gerçekten kendi devamı, kendi uzantısı olanı kendine çekecek ya da tezahür ettirecektir.

Denilir ki, sezgisel kademedeki tezahürlerin ardındaki sır sadece OLMAK’tır. Bu doğrudur, şu var ki bunun “ ruh varlık” seviyesindeki bir OLMAK olduğu anlaşılmalıdır; yani bütün ile bir, Tanrı ile bir, kendi Aslı ile bir olduğunu bilen bir şuur hali. Kişilik (şahsiyet) sürekli değişen varlık hallerinin bir koleksiyonudur, fert kendi çevresindeki dünyaya gösterdiği tepkilerle çevre enerjilerini yansıtmaktadır. Kişi eğer enerjisini boşa akıtmak, yitirmek ve dış etkenlerin kontrolüne açık olmak istemiyorsa, o takdirde bunu salt şahsiyet kademesi ile kısıtlı bir varlık şuuru ile gerçekleştirmesi mümkün değildir ( yani sırf şahsiyet kademesinin sınırları içinde kalan bir şuur hali ile bunu başaramaz –Ç.N.) İğvanın ötesinde olmak ile iğvaya açık olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. Nefsin taleplerine doygun olmak başka onlara açık olmak başka şeydir. İnsan, kendi gerçek birliğini bulmak ve onu belli etmek için hayatının mabedine girmemesi gereken her şeyi disiplin yoluyla atarak, redderek “ ayırt edebilme” yeteneğinin nurunu ve ateşini, iradeyi ve hikmetli zekayı kullanmak zorundadır. Bu, ayrılık yaratma değildir, çünki ayırt edebilme yeteneği, bireyi varlığının özüne iletici bir kudrettir ki orada fert her şeyle bir olduğunun idrak eder. Her şeyi doğru farz eden, herhangi deneyimi ayrımsızca, uluorta hayatına kabul eden kişi gafildir. Çünki o “ her şeye kabul göstermek” ile “ her şeyin özündeki birlik gerçeğini” birbirine karıştırmaktadır. Form kademesindeki bu ayırt edebilme başarısızlığı ( yetersizliği) yüzünden o temel gerçek ile ve gerçek varlık ile olan uyum ve ahengini yitirebilir. Böyle yapmakla da kendi kendinden ayrı düşer, daha büyük tezahür ve tecelli imkanlarından mahrum kalır.

Ruh kademesine mahsus tezahürler üzerindeki bu görüşmeyi özetleyecek olursak, önce şunu fark etmemiz gerekiyor: Bu seviyede biz, soyut olan, yani statik formların ötesinde olan durumları inceliyoruz; öyle bir seviye ki orada şuur ve onun ifadelendirdiği enerjiler saf varlığa, asıl kimliğe daha çok ayarlanmış, uyumlanmış, nispeten daha serbestçe akan ( daha seyyal) durumdadırlar. Bu da onlara spesifik formlarla özdeşleştirildikleri durumlardakine nazaran çok daha büyük bir kuvvet ve etkinlik kazandırmıştır. Bunun için de enerji bağlantısını direkt olarak ruh seviyelerinden ( daha soyut seviyelerden) alan, o seviyelerin enerjisi ile meydana getirilen tezahürler, ayırımcı, şekle yönelik şuur halini temsil eden şahsiyet seviyesindeki bir idrakten kaynaklanan tezahürlere kıyasla öylesine daha etkili ve daha karşı konulmazdırlar. Şu var ki ruh seviyesinden ( burada ruh seviyesinden kasıt, formlar ile bağımlı olmayan soyut şuur seviyeleridir –Ç.N.) enerji alabilmek için ferdin ruha ayarlanmış, uyumlanmış bir şuur haline ulaşmış olması gerekir. Böyle bir şuur haline mantık ve muhakeme yoluyla ulaşılamaz mantıksal analizler ve zihinsel süreçler kişiyi ancak belli bir yere kadar götürebilir; bundan öteye fert meditasyon yoluyla şekil ötesi aleme dalmak zorundadır. Kişi, ruhunu serbest bırakmalı, içteki Tanrı huzuruna varması için ona imkan tanımalıdır. Tanrı’ya hitap etmek değil, Tanrı’nın ona hitabını dinlemelidir. Ruhun enerjileri kişiliğin emrinde değildir; aslında onlara ancak kişiliğin ölümü, daha doğru bir deyimle, kişiliğin saf ruh şuuruna intikal etmesini takiben tam manasıyla ulaşılabilir. Bu seviyelere ulaşmada anahtar ise “ önce Tanrı’nın rızasını aramak”,  “ Tanrı’yı öne almak” O’nun rızasına uymaktır ki bu şüphesiz her insanın gerçek kimliği olan aynı irade ve aynı varlık ruhudur.

Kişilik, eşyayı, tezahür kanunları aracılığı ile kendine çeker. Ruh ( gerçek kimlik) ise ilahi varoluşun açılıp meydana çıkmasına hizmet eder, tezahür olayını Tanrı’nın belli edilmesini sağlayan formlar yaratma yolunda kullanılır. Kişilik, eşyanın dış yüzü, şekli, biçimi ile meşguldur; bunlara uyumlanmıştır. Ruh ise onların özüne, esasına ayarlanmış bulunmaktadır ve kendisini bu öz ile ayarlanmış Birlik halindedir. Öz ile ayarlanmış ve özdeşleşmiş oluşu ile bu özü tezahür ettirir. Bu öz de zihinsel, duygusal ve fiziksel planda ( zihinde, gönülde ve bedende) kendi formlarını yaratır. Böylece fert, şeyleri kendine çeken bir merkez değil fakat bir kapı, bir evokasyon merkezi olur, onun aracılığı ile Bütünlük, Tanrı zahir olur.

Böylece, tezahürün kaynağı Birlik olarak, ruh ile Yaradan arasındaki özdeşleşme olarak görülür. Bu, O’nunla işbirliği halindeki bir yaratıcılıktır. Bu ilahi sinerjidir ki onun vasıtası ile ferdi ruh, Birlik ve Bütünlükteki İlahi Vahyi belli eder; bunu ne biri ne diğeri ayrı ayrı ( tek başına) gerçekleştiremez. Bu ilişkiden, bu Bütün ile bir oluş idrakinden, içteki Kaynağın, içteki Yaradan’ın farkına varan fert bilir ki o, dıştaki Yaradan ile işbirliği içindedir ve bilir ki İKİSİ BİRDİR.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana