TEZAHÜR KANUNLARI - DAVID SPANGLER - BÖLÜM 4 - KANUNUN İŞLEYİŞİ

Share

http://www.dunyaana.com/images/ex5.jpgTezahürün ardında yatan spiritüel ilkeler tartışılırken, bu kavramın bütünlüğüne işaret etmeye çalışıyorum; ve bir yandan onun enerjiyi forma dönüştürerek ( şekle bürüyerek) şekil içinde ifadelenmesine imkan veren bir araç olduğunu kabul etmekle beraber, onun sadece birtakım şeyleri elde etme yolu olmaktan çok daha öte bir mana ifade ettiğini de anlatmak istiyorum. Eğer “ OLMAK” Tezahür Kanunu’nun sırrı ise, o zaman tezahürün gerçekte ne olduğunu iyice bilmek de “ VAROLUŞ”un sırrını anlamak için bir yoldur. Paylaştığımız kavramlar, meditasyon ( murakabe) ve kontamplasyon  ( temaşa) için ve yine kendi şuurumuzda ve grupsal şuurda daha öte aşamalara varmak üzere bir başlangıç noktası olarak kabul edilmelidir.

Şimdi burada Findhorn’da bu kavramlar ve ilkeler ile onların uygulanması arasındaki bağıntıyı gerek genel ve gerekse özel kapsamda incelemeye başlamamız lazım. Bireyler olarak ve Işık Üniversitesi olarak, içimizdeki tüm potansiyeli meydana koymak için kanunu nasıl harekete geçirebiliriz?

Aşağıdaki satırlar, bütüne vardırılmış tezahür sürecinin genel bir tarifi olacak. Şuna dikkat edilmesi gerekir ki burada biz tezahür kanunlarını değil, kanunun işleyiş şeklini izah ediyoruz. Amaç, “ elde etmek değil, var olanı belli etmektir”; doğru yoldan belli edilende ise tüm elde edilmesi gereken zaten mevcuttur. Bu kanunun işlemesiyle varılacak sonucun şu olması gerekir; Bireyin hem kendi içinde hem de çevresi ile kendi arasında bir bütünleşmenin sağlanması, bir başka deyimle, özne/nesne ayrılığını sürdüren şuur halinin artık geride kalmış olması ve onun yerine bütünlük şuurunun uyanmış olması. Bu kanunun işleyişinde –öyle kabul edilir ki- şuurun tüm alt kademeleri doğrudan doğruya ruhun yönetimi altında bulunmaktadır, veya hiç değilse ruha yöneltilmiş ve ona varmak üzere harekete geçirilmiştir. Tezahür için gerekli kaynak enerjinin çıkış noktası, kişilik kademesi değil ruhtur, veya daha yüksek bir ilahi kademedir. Yani, şekil ile nispeten daha bağımlı kademeler, ruh ile uyumlanıp bütünleşerek, Yaratıcılık Kanunu uyarınca, ruhun bu form alemleri içinde serbestçe ifadelenişine yardımcı olurlar.

Tezahür süreci, daha kolay anlaşılabilmesi için dört safhada incelenmelidir: Doğru kimlik tanımı, doğru tahayyül ( tasarım), doğru uyumlanma ve doğru eylem.

DOĞRU KİMLİK TANIMI

Tezahür Kanunu, OLMAK anlamına gelir. Fakat OLMAYI başarabilmek için kişi gerçekte KİM olduğunu bilmelidir. Her şeyin temelinde KENDİNİ BİLME yatar. Yaşadığımız her deneyim, bizi bu bilgiye doğru götürebilir. Bu nedenle, başarılı tezahürün ilk adımı hayata açık olmaktır, büyümeye, genişlemeye, öğrenmeye açık olmaktır.

Doğru kimlik tanımı, bireyin tanrısal kökenli ruh olduğunu, bütün ile bir, hayır ve bereket ile bir olduğunu bilmesidir. Bu, insanın şekle nüfuz ederek, şeklin ötesine geçecek tarzda ve her şeyin ardındaki tek ESAS’a ulaşacak şekilde hayatı yaşayıp algılaması ile gelen bir haldir. Bu, insanın onu gerçek kimliğinden ayıran, onu asılsız hayallerle ve şatafat ve gösteriş ile sarıp örten her şeyi sıyırıp atması ile kavuşulan bir durumdur.

Bu duruma ulaşmak disiplin gerektirir. Fakat unutulmamalıdır ki gerçek disiplin asla kısıtlayıcı, engelleyici, set çekici değil ama sadece gelişmeyi destekleyici, teşvik ve tasdik edicidir. Disiplin uygulamak, gerçek kimlik vizyonunu öylesine güçlü bir biçimde tasdik etmek demektir ki, bu vizyon dışında kalan her şey dökülüp dağılır ve kaybolur. Disiplin bir “ baskı altına alış” değil fakat bireyin enerjilerini, bütün ile ahenkleştirmek üzere doğru kanallara sevinçle konsantre etmek demektir. Bu, yaratacağı şeyin vizyonuna çok net şekilde sahip olduğu için, o vizyona dahil olmayan her şeyi yontup atan bir heykeltıraşın ya da bir tahta oymacısının çalışmasına benzer fakat o, bunu yaparken taşın ya da tahtanın doğal yapısı ve dokusu ile ahenkleşen ( o yapıya ve dokuya uygun düşen) bir çalışma içindedir.

Tanrı’ya her şeyin önünde yer vermek, sahip bulunduğumuz şeyleri bir emanetçi gibi sevip gözetmek, korumak, dünyamıza hizmet etmek için sevgiye açık olmak, bütün bunlar, Yaratıcı ile bir olan gerçek kimliğimizi doğrulayan davranışlardır. Çevremizdeki her şey ile olan birliğimizi fark etmek için gözlerimizi dışımıza çevirmek bizi, kişisellik seviyesindeki bir kimlik idrakinin bölücü niteliğini ötesine yükseltir. Bizler bütün ile özdeşleşmede daha üstün aşamalara doğru büyüyüp gelişmekteyiz. Findhorn’un sunabileceği fırsat ve avantaj da budur: “ Bahçe” deneyimi ile hayatın gözle görülmeyen alemleri ile işbirliğinin nasıl mümkün olduğunu göstererek, sunduğu toplum deneyimleri ile bu deneyimlerin sunduğu kardeşlik, birlik anlayışı ile, şuurun daha üstün kademeleri ile kurulan iş birliğini Yaradan’la, varlığımızın en yüce yönü ile adeta kucak kucağa gelinceye dek sürdürme deneyimleri ile… İşte Findhorn’un sunduğu fırsatlar bunlardır. Bütün bunların hepsi büyümek, genişlemek ve kendimizi, ne olduğumuzu, şuurumuzun ruhsal kademesinden bakarak tanımak üzere bize sunulan fırsatlardır.

Tuhaf görünsede gerçek şu ki, OLMAK için en iyi yol yine “ olmak”tır. Gerçek kimliğimizi bulmak için her fırsatı onu ruhun değer ölçüsüne uygun biçimde ifadelendirmeye çalışmalıyız. Bu değer ölçüleri bizden daha tecrübeli olanların bize belli ettikleri ya da kendi içimizde keşfettiklerimizdir. Yaptığımız işi severek, başkaları ile iş birliği yaparak, bütünlüğün nasıl yaratılacağını öğrenerek yaşadığımız tecrübelerin içinde biz tanrısal niteliğimizi meydana vururken, o tanrısal nitelik duygusunun içimizde yavaş yavaş demir attığını fark ederiz ve o artık teoriden öte bir olgu haline gelir.

Kim olduğumuzu bilmek, “ doğru kimlik tanımı” tüm başarılı tezahür olaylarının temelidir. O bizi “ Her şeyin Kaynağı Olan” ile uyumlar, o kaynak ki her şey oradan gelebilir. O bizi form ile özdeşleşmişliğin boş hayalinden kurtarır ve özgürlüğün yoluna sağlamca ayak basmamızı sağlar. Hayatta her şey bu bilgiyi bize verebilir, eğer kendimizi ona açar ve şeklin ardındaki gerçeği görürsek. Eğer gerçek kimliğe ulaşmak, gerçeğin farkına varmak, küçük benliğin kaybı, ölümü, ıstırabı, feragati, bir disipline girmesi pahasına olacaksa –kısacası, aslına ulaşmak için gerekli arınma süreçlerine ne isim verilirse verilsin, onu gerektiriyorsa– varsın öyle olsun. Yeni Ahit’teki tacir bütün malını kaybeder ama büyük bir değer taşıyan inciyi kazanır. Küçük benliğin ( egonun) bu konudaki görüşü her ne olursa olsun, semavi saltanatı kazanmak herhangi bir kayba malolmaz; çünki o, insanın her şeyi kazandığı kaynaktır, ki onu bulana “….diğer her şey ilaveten verilir”. Çünki kendi kişiliği içinde sükun halinde kalan, tutkusuz olmanın huzurunu ve dinginliğini öğrenen kimse için gerçek kimliğin keşfi bir ölçüde kolay, mihnet ve sıkıntıdan bir ölçüde uzak olacaktır.
Bu yol neye mal olursa olsun, tutulması gereken rotadır. Bir kimsenin kendi gerçek kişiliğini, kendi içindeki Yaradan’ı bilmesi ve O’nda karar kılması, tezahür olayının ilk kademesidir ve kişinin kendi varlığının sürekli tezahür halinde kalması da buna dahildir.

DOĞRU TAHAYYÜL ( TASARIM)

Aslında bu, doğru kimlik tanımının bir kısmını oluşturur. Bu baştan sona Tezahür Kanunu’nun işleyişindeki ikinci aşamayı teşkil eder, fakat spesifik ( özgül) bir tezahür eylemi için gerekli enerjinin üretilmesi ve salıverilmesindeki kesin ve dakik düşünce ve tasarımın daha yüksek kademelerdeki eş değeridir. Bu önce ihtiyacın ne olduğunun doğru şekilde tanımlanması ve sonra da ruh ile gerektiği şekilde uyumlanarak, yaratıcı enerjileri yoğunlaştıracak olan ve onlara herhangi bir seviyede şekillenme olanağı verecek olan uygun imajın inşa edilmesidir.

Eğer kişi kendi ruh kademesindeki kimliğinin şuurunda ise, bütün ile bir olduğunun farkında ise, o zaman o, bir ihtiyacı sadece bir “ form”, yoksun olduğu bir “şey” olarak görmeyecektir. Fakat bu ihtiyacı, bir fırsat, Yaradan’ın tecellisine zemin veren bir açılış olarak görecektir. İhtiyaç, o kimse için, kendi içindeki birliğin kaynağından, o ihtiyacın karşılığı olan enerjiyi çekip alması için ona bir şans verecektir. Bu nedenle, ihtiyaç ona belli bir form olarak gösterilmiş olsa da, ihtiyacın aslında ne olduğunu onun keşfetmesi gerekir. Keşfetmesi gerekir ki ihtiyaç, Yaradan’ın varlığındaki bir enerji, bir öz’dür. Kişi, ihtiyaç duyulanın zaten kendi varlığı içinde mevcut bulunduğunu anlayarak, kendini bunun gerçeğine uyulmayarak, o gerçeğin şekillenmesini sağlamak üzere gerekli enerjiyi salıvermeli, serbestçe harekete geçirmelidir.

Yaratıcılığın başlangıç noktası sessizlik’tir. Nasıl ki bir tohum önce karanlık ve bereketli toprağa ekiliyorsa, birey de önce, şuurunu şekil aleminden, somut olandan sessizliğin yaratıcı toprağına çevirebilmeli ve oraya daldırmalıdır ki her şeyin tohum halindeki varlığı oradadır. Böylece, doğru tasarımın ( doğru imajinasyonun) ilk adımı meditasyondur.

Meditasyonda birey, dikkatini, ihtiyacın ona belli edilmesine vasıta olan dış şekle yöneltir. Onu birçok açılardan ele alır, kendine şöyle sorar: Niçin bu şey, bu nesne? Bu şey, bu şekil ile yerine getirilmesi istenilen nedir? Onu benim çevremdeki şekiller ( formlar) ile ne ilişkisi olacaktır? Bu konuda somut bir örnek ileride verilecek. Kişinin yapması gereken şey, ihtiyacın, şeklinden öteye geçip özüne ulaşmaktır, o formun oynayacağı rolü, yerine getireceği fonksiyonu imkan vereceği açılma ve gelişmeyi fark etmeye çalışmaktır. Onun, ilahi tecelliye nasıl kanal olabileceğini onunla, Tanrı’nın planı arasındaki bağıntıyı kurması gerekir. Böyle yaparken de bazen onun gerçek bir ihtiyacın bir kısmı olduğunu fark edebilir. Herhangi bir olayda, ihtiyacın ne olduğunu anlamak için ona yol gösterecek olan yaratıcı düşünceyi kullanacaktır; daha sonra zihnini formadan sezgiye yöneltecek ve o “ dış ihtiyaç” halinde sembolize edilmiş olan ilahi gerçeği duymaya çalışacaktır. Tanrı burada ( bu olayda) neyi göstermek istiyor? Bu sezgisel egzersiz, onu hiç denememiş olanlara başlangıçta zor gibi görünebilir, fakat her sanat gibi zamanla gelişecektir. Bu bir problemi birisine anlatmaya ve sonra cevabını dinlemeye benzetilebilir. Sezgi, sükun ve sessizlik içinde yürütülen bir dinamik “ içi dinleyiş”tir bu.
İşte burada doğru kimlik tanımlaması gerekmektedir. Eğer her şeyle bir olduğumu bilirsem, yoksunluk ve baskı duymam. Dolayısıyla sessiz ve sakin kalır ve sezgisel seviyelere ait enerjileri harekete geçirmeye hazır olurum.

Her hal ve şartta, kişi ise önce sessiz ve sakin kalmakla başlar. Zihninde olayları ve durumları gözden geçirirken, onları şekilden öze, kaynağına, Tanrı’nın iradesine doğru izlemeyi sürdürür. Bu sessizlik ve sükun halinin etkinliği, çok iyi bilinen, “ zihindeki bir problem ile uykuya varmak” eyleminde açıkça görülebilir. Kişi bir ihtiyacın doğasını daha derin seviyelerde anlamaya başladıkça, kendini o doğa ile, yani kendi içindeki ihtiyaç realitesi ile özdeşleştirecektir. Şunu bilmelidir ki, ihtiyacın çaresi ve cevabı olan faktör onun kendi varlığı içinde mevcuttur, kendini bu faktör ile özdeşleştirmek, kendi içinde onun bir tohum gibi enerji toplayıp çoğaltmasına imkan vermek zorundadır. Ve o zaman fark edecektir ki sessizlik içinden doğru yavaş yavaş gelişen bir yönlendirme başlamaktadır. Kişinin ihtiyacının altında yatan gerçeğe ve hayat özüne yaptığı çağrıya cevap gelmeye, o gerçek kendini belli etmeye başlar. Birey sanki doğum süreci içindedir. Onun bu safhada kendini sakin tutması, iç şuurunda planlara uyumlanmış sezgisel sürecin yavaş yavaş derinlerden ve içten dışa doğru yükselen gelişimini beklemesi gerekir. Bu onun şuurunda belirmeye başladığında artık bir “ BİLİŞ”dir. ( Sadece zihinde yer alan bir kavram değil.-Ç.N.) Bu, sanki kişinin zihninde şeklin mantosuna bürünen bir mevcudiyet, bir yüceliğin huzurunda bulunuş gibi bir haldir. Kişi o zaman bilir, ihtiyaç aslında nedir? Böylece o artık kendi kimliğini bilir, tanır ve bu şuur aşamasının sonucu olarak ihtiyaç karşılanmış olur. O kişi bu sonucun şekillenmesi için tam olarak ne yapması gerektiğini bir sezgi, bir deringörü, bir yönlendiriliş ya da bir ilham yoluyla bilir. Bir imaj doğacaktır, o ihtiyacın kendini belli etme iradesini dile getiren bir imaj belirecektir ve bu imaj, bu irade gücü bireyi karşı konulmaz şekilde yönlendirecek, ona iç gerçeği, uygun kademelerde aktif bir oluş hali’ne nasıl getireceğini gösterecektir. Ve potansiyel olan, aktüel hale getirilmiş olacaktır.

Böylece doğru imajinasyon, ruh ile görme, ruhta suretlendirme demektir, ( Bireyin öz varlığı ile görmesi, o varlık seviyesinden değerlendirmesi demektir.) ki bu, “ ihtiyacı ayrı ayrı şeyler olarak görmek ya da, zihnin ve bedenin yaptığı gibi, onu dıştan içe doğru algılamak yerine, onu içten dışa doğru görmek, gerçek hüviyeti ile bilmek ve onunla bir olmak demektir. Sadece şeklini değil, esası, özü görebilmek suretiyle doğru formun meydana geleceğini ve görüş sahasına çıkacağını bilmek demektir. Bu tür bir imajinasyonun sırrı, şeklin ötesindeki öz’ü görebilmek için sakin kalmak üzere zaman ayırmaktır. Siz özü gerçekten duygularınızla ya da zihninizle göremeyeceğinize göre onu TAHAYYÜL etmek zorundasınız ( yani ona tahayyül yeteneğinizle ulaşmak zorundasınız). Bizi ZAMAN, MEKAN ( uzay) ve FORM ( şekil) sınırlarının ötesine ulaştıracak olan işte bu, az anlaşılmış TAHAYYÜL YETENEĞİ’dir iki ona haklı olarak “ Tanrısal Gücün Anahtarı” adı verilmiştir.

DOĞRU UYUMLANMA

Eşyanın özü arşetipal alemlerdedir, yani bizim form olarak tanıdığımızın ötesindeki kozal alemlerdedir. Özün belli edilebilmesi ( tezahür etmesi) için şekle bürünmesi gerekir. Yani onun mantal, duygusal ve fiziksel alemlerdeki veya her üçündeki enerji cevheri ile yaratıcı biçimde sarılıp örtülmesi gerekir. Doğru uyumlanma demek, kişiliğin, imajinasyon yoluyla üretilen vizyonlarla ve o vizyonlara şekil veren yaratıcılık kanunları ile bir hizaya getirilmesi demektir.

Zihinsel seviyelerde bu süreç, imajinasyon yoluyla ulaşılan özün zihin tarafından alınarak, kendine özgü bir forma, tasarım yoluyla büründürülmesidir. Bu tasarımdaki netlik ve dakiklik derecesi, neyin tezahür ettirildiğine ve daha üst kademelerden gelen direktifin ne olduğuna bağlıdır. İkinci husus şudur: Zihin tezahürün gerçekliğini vurgulayan pozitif düşünce enerjisi alelade, kör bir inançtan çok daha kuvvetlidir ( yani sadece zihinsel bir kabul halinden çok daha kuvvetli bir şeydir, çok daha yüksek inşa gücüne sahiptir. –Ç.N.). Ruh “ bu böyledir) der ve zihin onu kendi kademesinde tasdik eder. Böylece, düşünce korkudan, kuşkudan, endişeden bütün bütüne uzak bulunur. Onda sadece şu vardır: İhtiyacın ardındaki, özün bürünmekte olduğu formu berrak bir şekilde görmek ve kabul etmek; böylece ilahi enerji, planın tümüne ilişki, planın tümünü kapsayan oluşuma yardım etmek üzere bürünmektedir.

Duygusal veya astral ( yani duygular ve heyecanlar kademesinde)  “ doğru uyumlanma” demek, hislerin ve heyecanların sezgisel bilgi ile akort edilmesi, bir hizaya getirilmesi demektir. Bu da İNANÇ ENERJİSİ üretir. Bu, Tanrı’ya güvenmekten ibaret olan bir “ körü körüne inanç” değildir; bu, bilgiden doğan güçlü ve kesin bir kani oluş, emin oluştur.

Ruh kademesine ait VAROLUŞ’un ve BİLİŞ’in primer enerjisinin ( saf şuur enerjisinin) ilhamı altında kişilik kademesinin iki enerjisinin ( yani zihinsel ve duygusal, AKIL ve GÖNÜL enerjilerinin) harekete geçirilmesi ve salıvermesi ile bireyin zihinsel ve duygusal çevresi içindeki tüm güçler etkilenir ve bireyin ürettiği enerji ile rezonans haline geçmek zorunda kalır. Bu genelde bir şevk, çoşku veya olumluluk, çalışma ve başarma gücünün salıverilmesi demektir. İşte o zaman serbest bırakılmış bu enerji, iç plan yapıcıları tarafından ( iç alemlerde fonksiyon yapan şuurlarca) yaratma süreci için, tezahürün gerçekleşmesi için kullanılsın diye hazır edilmiş olur. Bu karşı konulmaz yaratma sürecinin pozitif enerjisi, tüm insan neslinin şuuraltında etkiler meydana getirerek, bazen kilometrelerce uzaktaki bilinmeyen bireylerden tamamlayıcı karşılıklar alınmasına sebep olur. İşte   “ tezahür mucizesi” gibi görünen şey budur; ve söz konusu ihtiyaç hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir kişi harekete geçmek için bir dürtü alır; örneğin bir ihtiyacı tamamı tamamına karşılayacak bir çek gönderir.

Doğru uyumlanma demek aynı zamanda kişinin çevresi ile ahenk içinde olması da demektir. Bu başkaları ile iş birliği yapma, iyi koordinasyon ve iletişim içinde olma konusundaki bilgeliği eylem halinde dile getirmek ( eylem içinde göstermek) de demektir. Bu şu demektir: Kişi tezahür eylemini çevresindekilerle ahenk içinde gerçekleştirir, yoksa çevresindekilere rağmen ( onlara ters düşerek) değil. Ve şu kuralı vurgular: Eğer tezahür olayının temelinde ilahi enerji ve ilahi maksat yatıyorsa, burada herkesin nasibi var demektir.

Bu aynı zamanda şu demektir: Otorite ile, ve bir otorite olarak çalışmayı öğrenmek. Bu da kişi ile çevresi arasında enerjinin ahenkli, berrak ve koordine şekilde akması için lüzumlu olan her şeyi yapmak demektir. Doğru uyumlanma aynı zamanda, eyleme geçmek, tezahüre yol açabilecek fırsatları fark edebilmek ve çoğu zaman başarının yolunu döşeyen iç itilişleri vaktinde algılayabilmek için, uyanık, tetik ve hazır olmak demektir de…

Doğru eylem, doğru uyumlanmanın bir veçhesidir. Bu, tezahürü gerçekleştirmek, yani ihtiyaç şeklinde kendini belli eden İlahi İrade’nin doğum sürecine yardım etmek için fizik kademede gerekli olan her şeyi yapma isteği ve yeteneği demektir. Tezahür ya da tecelli her zaman bir şeyin “ insanın kucağına düşüvermesi” değildir. Onu gerçekleştirebilmek fizik kademedeki uğraşları gerektirebilir.

Doğru eylem aynı zamanda doğru söz, doğru konuşma da demektir. Daha önceden gördük ki, söz büyük bir yaratma aracıdır. Müspet söz, yapıcı, aydınlatıcı, yükseltici söz, tezahür olayına yardımcı olur. Yine konuşmada ekonomi ( yeterinden çok konuşmamak) doğru sözü doğru zamanda kullanmayı öğrenmek önemlidir, çünki bu bize tezahür enerjisinin güçlü ve etkili biçimde kullanma imkanını verir. Bunun aksine dedikodu, boş konuşmalar, negatif konuşma, yıkıcı konuşma, enerjinin boşa akmasına sebep olur, uyumlanmayı zaafa uğratır, doğru tanımlamayı belirsizleştirir, tezahürü bütün kademelerde engeller.

Doğru eylemin çok önemli başka bir veçhesi vardır; bu da kişinin aldıkları için şükretmesi ve tezahür olayına sevgi ve özen göstermesi, onu hünerle ve bilgece kullanmasıdır. Şükür etmek, her şeyin çıkıp geldiği bütünü teyit ve tasdik etmektir ( tanımak), bu doğru eylemi tekrar doğru tanımlama’ya ileten devreyi tamamlamaktır. Çünki şükretmekle siz bütün ile, Yaradan ile aranızdaki ilişkiyi fark etmek üzere kendinizi açmış olursunuz. Aynı şekilde siz, O’nun sizi kendi parçası gibi sevdiğini fark etmelisiniz. Şükür bizi Sevgilimizle, İlahi mevcudiyet ile birleştiren sevginin bir teyididir. Bu bizim gerçek kimliğimiz ve onun değeri hakkındaki idrakimizi ve kadirbilirliğimizi derinleştirir ve bütün ile birliğimiz hakkındaki duygumuzu güçlendirir.

Dahası, tezahürün gerçekleşmesinde yardımcı olan, buna kanal olan bedenli ve bedensiz ( görünmeyen) varlıklar ve ajanlara teşekkür etmekle biz, bizde olan her şeyi birbirimizle paylaşmaya hazır tavrımızı da yeniden teyit etmiş oluruz. Bütün bunlar bizim ruhsal uyumumuzun artmasına, şuurumuzun genişlemesine, büyümemize yardım eder, tezahür olayında gerçekten başarılı olmamızı sağlar, tezahürü bazı şeyleri kendine çekme olayı olmaktan öte bir şey kılar. Bu olay artık bir “ kendimizi, gerçek kimliğimizi belli etme” süreci haline gelir.   

Şükürde kusur etmek, her şeyi “ nasılsa var, zaten el altında” gibi gören bir şuur haline düşme tehlikesi ile karşı karşıya getirir. Her şeyin bize kendiliğinden sağlanacağını veya bunu bize başkalarının sağlaması gerektiğini farz ve talep etmek, tezahür olayını bombalamak gibidir; çünki bunlar ayırıcı tavırlardır ve bizi bencil kimliğimiz içine hapseder, ihtiyaç, endişe ve tatmin çarkına zincirler.

Aynı şekilde, aldığımız şeyleri ve hayatımızı paylaşan kimseleri sevmek, onlara özen göstermek ve anlayışlı davranmak, kendi gerçek tabiatımızı tanımak ve belli etmektir. Biz “ Sevgili” ile, Yaradan’ın İçindeki Sevginin Kalbi ile biriz. Yaradan tezahür ettirdiklerinin ( halk ettiklerinin) tümünü sever, korur, gözetir, çünki hepsi “ O”nunla birdir. Biz hepimiz bunu, bu Bir Olan’ı fark etmeyi, tanımayı öğrenmeliyiz; çünki bu bizim gerçek hüviyetimizdir ki diğer her şey ondan doğar. Sevgiyi dile getiren her bir tavır, davranış ve eylem bizi Sevginin Kalbi ile daha büyük bir uyum haline ulaştırır ve uyumlanış yolu ile varlığımızın kaynağına, kendi ilahi doğamızın o paha biçilmez nimetine ulaştırır. Bunu unutmak, Yaradan’ın bize kullanmamız, gelişmemiz için verdiklerini ihmal etmek, ilgisiz karşılamak, kötüye kullanmak, kadir bilmezlik yüzünden israf etmek, bütün bunlar ilahi olmayan tarzda eylem yapmaktır. Böyle davranışlar gerçek kimliğimizi daha da örter karartır.

Doğru eylem aynı zamanda, bizim için artık yararı kalmamış olanı, bizim anlamlı bir parçamız olmaktan çıkmış ve böylece sevgi ve ihtimam sahamız dışında kalmış olanı kaynağa iade etmek ( geri vermek) de demektir. Yararlı kullanımın ötesine geçen birikimler evrensel dolaşım içinde, kristalleşmiş enerji depoları, tıkanıklıklar, ve dengesizliğe, negatifliğe yol açabilecek güçlü odak noktaları oluştururlar. Eğer Tezahür Kanunu sizin için işlerlik göstermiyorsa, sizin belki de sahip olduğunuz şeylerin bir değerlendirmesini yapmaya ihtiyacınız vardır. KANUN’u sizin için işler hale getirmek için ilk adım, olabilir ki, artık size lüzumu kalmamış, sizin parçanız olmaktan çıkmış her ne varsa onları dağıtmak ve elden çıkarmak olacaktır.

Tanrı’nın bütün yarattıklarında “ O”nun şuuru vardır, böylece onlara durmadan “ O”nun şefkatini ve “ O”na benzemek üzere büyüyecekleri vaadini getirmektedir. Eğer biz “ O”nunla birliğimizi tasdik ederek, “ O”nun gibi olacak isek, biz de yarattığımız, tezahür ettirdiğimiz her şeyin sevgi dolu ve gelişmeye fırsat verir nitelikte olmasını gözetlemek zorundayız. Asla unutulmamalıdır ki her şey bir dereceye kadar şuur sahibidir; her form açılmayı, gelişmeyi bekleyen ilahi ruhu barındırmaktadır. Cansız form kademelerindeki gelişmeler, kullanım ve değerlendirme yoluyla gerçekleşir. Rafta kalan, dolapta duran, kullanılmayan şeyin büyümesi durur ve yozlaşır. Böyle döküntüler, birikimler, böylesine donup yozlaşmakta olan eşya ve enerjiler kişinin çevresinde devamlı enerji kaybına yol açan, enerji çekip tüketen bir etki yaparlar. Bunlar, istenmedikleri için kaynağa iade edilmeleri haline nispetle çok daha büyük, gerçek bir savurganlığı temsil ederler. Örneğin yiyecek savurganlığını ele alalım, besin maddesi yenilmediğinde mutfağa iade edilirse, orada çöpe atılarak veya gübre yığınına eklenerek doğal çürüme süreci içinde yeniden devreye sokulup başka hayat formları için besin maddesi sağlandığında; o kadar büyük bir savurganlık olmayabilir. Gerçek israf besin maddesinin rafta donmuş halde hiç kullanılmadan bekletilmesidir.

Bu nedenle, bizzat Tezahür Kanunu haline gelebilmemiz için sahip bulunduğumuz her şeyi değerlendirmemiz, fikirler, heyecanlar da dahil olmak üzere –ki onlar bizim iyeliğimiz altındaki süptil değerlerdir- ve bütün onlar arasından gerçekten bizim parçamız olanları, bir ihtiyacı karşılayanları, yani tanrısal vahyi tezahür ettiren dinamik hizmet durumunda olanları alıkoymamız önemlidir; çünki aslında ilahi vahyin özü hizmettir. Eşyalarımız, potansiyel hayat sahibi şuurlar olduklarından, hizmet etme fırsatına sahiptirler. Eğer onlar hizmet halinde değil iseler, o zaman biz tanrısallığın canlı temsilcileri olmakta kusur ediyoruz, yani tek gerçek tezahüre yani Tanrı’nın bizzat tecellisine yardımcı olmakta kusur ediyoruz demektir. O zaman biz bir form koleksiyoncusu haline geliriz, bu formlar aracılığı ile gerçekleşmesi mümkün tanrısal gelişmeyi, sırf sevgi, özen ve kullanım yetersizliği yüzünden engelleyen, form ile bağımlı ve kısıtlı, forma tutsak varlıklar haline dönüşürüz. Bu durumda biz daha yüce tezahürlere ters yönde hareket ederken, bir yandan da daha küçük, yani alt düzeydeki tezahür kanunlarını bekleriz; daha çok şeyler edinmemizi, daha çok yer kaplamamızı bize sağlayacak şekilde o kanunların bizim için çalışmasını umar, bekleriz. Oysa ki böyle bir çatışma  ( yani daha küçük hedeflere varmak için daha üstün hedeflere ters düşen bir tutum takınmak) kendimizi kanunun iş birliğinden uzak, bütünden kopmuş, yalıtılmış ve istediğimiz hiçbir şeyin bir türlü gerçekleşmediği bir durum içinde bulmaya götürebilir, ta ki biz bir Tanrı kulu, Evrenin Sevgisi sıfatına yakışır şekilde doğru eylem yoluyla, doğru kimliğimizin ve ilahi ifademizin yoluna, o derin görüşe yeniden dönünceye kadar.

Bunlar tezahür kanunlarının dört veçhesi veya aşamasıdır. Eğer biz OLMA yı öğrenirsek, o zaman her ihtiyacımız otomatik olarak karşılanacaktır. Başka şeye neden gerek olsun ki? Unutulmamalıdır ki varlık kendini tüm seviyelerde ifade eder. Kendimizi ruh seviyesinde ifadelendirmeyi öğrenmekte olmamız, zihnimizi ( aklımızı) terk etmemizi gerektirmez. Biz aklımızı, gönlümüzü ve bedenimizi ruhun ifadesi yolunda kullanmayı öğreniyoruz. Bu üç kademedeki tezahür kanunları, gerçekten bu kademelerin en etkili bütünleşme ve ifade kanunlarıdır.

Yine önemli olan bir husus da “ tezahür”ü daha geniş bir perspektif içinde, yani ihtiyaçların elde edilmesi değil de, İlahi planın gerçekleşmesi süreci olarak görebilmektir. Biz O’nunla olduğumuzda, Saltanat Mülkünün vatandaşları olduğumuzda, asla ihtiyaç içinde olmayız; şu var ki yine de bizim yaratıcı ajanlar olarak, enerjiye form vererek, enerjiyi ve maddeyi kendi dengeli doğası içinde sentezleyerek fonksiyonumuzu sürdürmemiz gerekir.

Tezahür Kanunu bizlerin yaratıcılar olduğumuzu, çünki tanrısal olduğumuzu haber verir. Bu idrak ve anlayış içinde bu yaratıcılık kaderini gerçekleştirmek üzere şuurumuzun tüm olanaklarını, şuurun bütün kademelerinde kullanabiliriz. Şimdi bu noktada, tezahüre ait bu dört aşamanın kullanımını açıklamak üzere somut bir örnek vermek faydalı olacaktır. John bir bungalov almak için 4000 sterling edinmek ( tezahür ettirmek) istiyor.

İlk safha DOĞRU KİMLİK TANIMLAMASI’dır. ( Şüphesiz bunun herhangi özel bir tezahür ile direkt bir ilişkisi yoktur.) Bu John’un her zaman sahip bulunduğu ve sürekli derinleşmekte olan şuur halini temsil etmektedir. Fakat bu öyle bir temel sağlar ki, daha büyük tezahürler için gerekli enerjiler ancak o temel üstüne oturtulabilir. Bu projenin büyük bir parasal meblağ gerektirdiği gerçeğini bir problem gibi değil, fakat Yaradan’ın varlığını belli edecek bir fırsat gibi görmelidir. Bungalov onun çalışma yeteneğini artıracaktır, dolayısıyla o bir ihtiyaç gibi görülebilir.

Bungalov her ne kadar fizik olarak ortada görünmemekte ise de, o özde yine mevcuttur.

İkinci adım, bir bakıma en zor olan bu safha, John’un öz ile temas kurmasıdır. Bir kulübe sahibi olmak ona ne ifade etmektedir? Orasını; içinde kolay yaşanabilecek bir yer olarak kullanabilecektir. O kendini bungalov içinde düşünür, buradan, bungalovun birlikte bulunduğu cemaat içinde bir yeri, bir işlevi olduğu düşüncesi olduğu geçebilir. Onun cemaat içindeki rolü nedir? Gerçekten bungalova ihtiyacı varmıdır? Belki de bir başka çeşit barınak daha uygun olur. O bütün bunları birer problem olarak değil, leyhte ve aleyhteki puanları analizci bir biçimde tartarak değil, fakat sadece bir sezinleme aracı olarak kullanır. Durumu şekillerin oluşturduğu dış tabakalarından soyarak, idrakini varlığının daha derin seviyelerine ulaştırmak üzere bir itici güç olarak kullanır. Kendine sorar, gerçekte bu bungalov nedir? Ev, barınak vb. nedir? Bu formların gerisinde yatan ve onlara anlam veren nedir? John, bungalovun ardında yatan tanrısal düşünce  ( maksat) ile birleşmek, tek vücut haline gelmek ister. Bu aşamada o, bungalovu tezahür ettirebilecektir. Neyi tezahür ettirmek istiyorsanız siz o olmalısınız. Şüphesiz pratikte bu adım çok süratle, fazla düşünülmeden atılabilir. Önemli olan John’un, sessizlik içinde ihtiyaçlarını düşünmesi, onlara gayri şahsi bir tarzda bakarak onların gerçekleştirdiği şeylerin Yaradan’ın İradesi’ni ne yolda yerine getirebileceğini, yani kendi bakımından ve cemaat bakımından, İlahi maksadı nasıl temsil edeceğini tahayyül edebilmesidir. Tahayyül gücü ile bütün bu soruları gözden geçirir. Bu cemaatin gelişimi ile bungalov arasındaki ilişki ne olabilir; gelecekte ne gibi rol oynayabilir, bungolov masrafını gelecekte nasıl çıkarabilecektir, onu inşa edenlere ne ödeyebilir vb. O, kendine kolay gelecek bir yoldan, her şeyin ince eterik plandaki hali ile “ uyum” kurmaya ve bir olmaya çalışır. Bu ise onu kaçınılmaz bir şekilde içe dönmeye doğru sevk edecektir. Bu onun bütün ile bir olduğu yolundaki idrakini güçlendirecektir, şu şartla ki eğer bu safhayı doğru bir şekilde gerçekleştiriyorsa ve yaptığı sadece “ entelektüel” kademede bir düşünme faaliyeti ile yetinmekten ibaret değilse. Bu düşünce öylesine bir gönül gözüne ve gönül gücüne sahip “ yaratıcı” düşünce olmalı ki, kişiye şekilsel problemlerin ötesine geçme imkanı versin.

O bunu kazandığında durum tartışma götürmez olacaktır. Kişi tatmin kaynağı ile temasa geçtiğini hisseder. Bu onu bir buluş, bir anlayış duygusu ile doldurur. Artık şunu bilir ki, o bungalov yalnızca bir “ şey” değil, canlı bir hüviyettir; onunla tecelli etmeyi bekleyen “ O”ndan bir parçadır. Ve yine birey yine bilir ki kendisi bu yaratıcılığı “ O”nunla paylaşmadadır. Bu biliş ve bu uyumlanış sayesinde onun zihninde, özü ve bu varlığın, doğru bir şekilde gelişecek bir imajı oluşmaya başlar. Bu mutlaka bir bungalov imajı olmayabilir, bu bambaşka bir konut şekli de olabilir. Bu imaj her ne olursa olsun, ona bir yön vereceği gibi, onun hayat sürecine katılımda bulunduğu, Yaradan’ın yaratıcılığını paylaştığı, yaptığı işin birtakım cansız şeyleri kendine çekmekten ibaret olmadığı duygusunu da ona verecektir.

Yaşanan bu tecrübe psişik bir fenomen ile karıştırılmamalıdır; çünki burada gözle görünen herhangi bir şey, işitilen tek bir söz, herhangi somut bir olay olmayabilir. Olacak olan, önce kendi tezahürünün tohumunu kendi içinde taşıyan BİLİŞ HALİ’dir. Bu şöyle bir duygudur: Kainata açılma, herhangi bir şekilde genleşme, ferahlama duygusu ve bereket ve bolluk ile temasa geçmiş, bolluk içinde olma hissi…

Bungalov fikri ile ve bungalovun ifade etmesi hedeflenen enerjiler ile bir olmak için gerekli doğru tahayyül işleminden sonra bu bir olma idraki zihinsel ve duygusal kademelere ( akla ve gönüle) indirilir. John, kendisine yardım edebilecek kimselerle temas kurarak ya da böyle temasların gelişmesine yardım ederek çevresi ile uyumlanmaya geçer ve o bu yardımları alır da. John için tezahür olayı esasta tamamlanmış bulunmaktadır. John bungalovun özünde yatan ana fikir ile bir olduğu andan itibaren bu olay gerçekleşmiştir. O kendi üstün varlığı aracılığı ile kendi öz varlığı ile temasa geçmiştir; bungalov ise bu olup bitenin bir dış tezahürü olarak ortaya çıkacaktır. Geriye kalan ise artık kendisine hangi yol açılıyorsa o yoldan yürümektir; hangi fizik çalışmalar gerekiyorsa, onları yerine getirmektir ve bungalov meydana çıktığında şükretmektir.

Bu örnek sadece bu dört kademenin çalışma şeklini göstermek için verilmiştir yoksa olmuş olan bir olayı sergilemek için değil. Yaşanan tecrübe ve uyumlanma kişiden kişiye değişebilir. Fakat eğer siz ruh kademesini, onun özneden özneye ( benden bana) şeklindeki bakış noktasını, onun her şeyi içten dışa doğru görme yeteneğine sahip olduğunu, onun gücünün dıştakini kendine çeken değil, içte olanı dışa vuran uyarıcı bir güç olduğunu anlamış iseniz, o zaman bu dört aşamanın nasıl çalıştığını anlayacaksınız. İlk iki kademe sezgisel ve soyuttur. Onların temsil ettiği seviyeler sizin için gitgide aşina hale geldikçe ve siz onlarla gitgide artan biçimde özdeşleştikçe bu bir otomatizma haline gelecek, genelde bir bakış şekli, Yaradan’ın sevgisi ve iradesi ile bir olma haline dönüşecektir.

Zaman içinde yavaş yavaş siz herhangi duruma uyumlanabilen, neye ihtiyacı olduğunu bilebilen ve o ihtiyacı şu veya bu biçimde karşılayabilen gerçek bir yaratıcı olacaksınız. ( Burada sözü edilen, şüphesiz yok ve yokluktan var edebilme değil fakat yokluktan var edilmiş olanın çeşitli seviye ve şekillerde tezahür ettirilmesidir.) siz sevginin dünyasına ve “O”nun yarattığı hayata hizmet eden O'nun huzuru ( O’nun eli) olacaksınız.

Son bir noktaya işaret edelim. Bir şahıs kendi üstündeki daha yüksek boyutlardan direkt ilham ve vizyon ( görü) alabilir; örneğin hangi ihtiyacın karşılanması gerektiğini gösteren bir vizyon gibi. Bu olay ilk kademede gerçekleşmiş olan işlemleri toplayarak onları beyin seviyesindeki idrak kademesine ileten daha yüksek seviyelerin eylemidir. Bu durumda vizyon bizatihi doğru imajinasyon aşamasının ürünü demektir. Birey neyin tezahür ettirilmesi gerektiğini açık ve seçik şekilde bilir. Şu da var ki, doğru kimlik tanımı, O’nunla birlik hali, bireyin gerçek varlığının belli edilişi, bütün bunlar o vizyonun, o tezahürün en etkili biçimde meydana çıkmasına yardımcı olacaktır.

Diğer bazı hallerde ise, doğru imajinasyon basamağı iç alemde bir uyumlanma, sessizlik, dinginlik, dinlenme ortamı yaratacak biçimde tertiplenmiştir. Bu yoldan bir vizyonun özü ( veya belki o vizyon) şuurun dış katmanlarından doğar, gelişir ve bir çiçek gibi açılır, tezahür sürecinin birey tarafından son şekillenme aşamasına kadar yürütülmesi için onun bilmesi gereken her şeyi ona açıklar.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana