1976 Konferansındaki bir konuşma:
“ Dünya Bunalımı ve Hayatın Bütünlüğü”
1972 de belli oldu ki Findhorn cemaati içinde o zaman “ tezahür kanunları” olarak bilinen keşifler yapılmasına ihtiyaç vardı. Çünki toplumun ( cemaatin) kolektif şuuru açılmaya başlamıştır. Belli olan bu ihtiyacın sonucu olarak, kolej programı için bir etüt hazırladım. Ve bu yazı şimdi bir kitap haline getirildi. O etüdü yazdığımdan bu yana düşüncelerimde bazı değişiklikler oldu, fakat büyük ölçüde değil. Şimdi kendimi belki biraz daha farklı ifade edecek isem de, öyle hissediyorum ki bu kitapta yer alan temel kavramlar hala geçerlidir.
Önce bir meditasyon egzersizi ile başlamamızı isterdim. Eğer siz de isterseniz, çevrenizle olan ilişkinizde sizi bir meditasyon haline iletici herhangi bir tavır içine girin:
Hedefimiz, içinde tezahürün yer aldığı bireysel ve gezegensel konum ve bağıntıyı incelemektir. Bu bağıntı fiziksel olmaktan ziyade maksada ilişkin bir bağıntıdır. Tezahür konusu ile aktif biçimde meşgul olma girişimimiz ardındaki MAKSATLARIMIZ nedir? Bir iki kez derin nefes alalım ve kendimizi gevşemeye bırakalım.
Şimdi sübjektif mekana giriyoruz… Ki bu mekan içinde imajlar şekillenebilir ve biz o imajların parçası haline gelebiliriz… Kendi hakkınızda bir imaj oluşturun… Kendinizden haberdar olmanız için… Bu durum içinde iken ihtiyaçlarınızın farkına varın… Sizin için ihtiyaç nedir?... Bir insan olarak neye ihtiyacınız var?... Ve sizin, belli bir insan olarak ihtiyaçlarınız nelerdir?... Bu ihtiyaçlar dile gelsin, kendilerini belli etsin… Size konuşsunlar… Arzu ile… Özlem ile mi konuşuyorlar? Siz bu ihtiyaçların karşılanacağını bilmekten ötürü güven duygusu içinde misiniz?... Yoksa onların karşılanıp karşılanmayacağı hakkında kuşkulu musunuz? İhtiyaçlarınızla olan ilişkilerinizi gözden geçirin… Benimle birlikte şunu tahayyül edin… Siz ihtiyaçlarınız hakkında tam şuur ile, parlak bir varlığın, bir ışık kaynağının, bir sevgi ve hayır kaynağının yanında duruyorsunuz… Siz bu kaynakla bir olduğunuz zaman ihtiyaçlarınız karşılanır. Bu kaynağın ne olabileceğini daha sonra tahayyül etmeyi ve tartışmayı çalışacağız, fakat şimdi sadece böyle bir kaynağın varlığını ve tüm ihtiyaçlarınızın oradan karşılanacağını ve bu kaynak ile birliğe ulaşmakta olduğunuzu tahayyül yoluyla hissedin… Huzur içinde… Gevşemiş ve rahat olun… İhtiyaçlarınızın hala farkındasınız ama şimdi artık onlar sizi baskı altında tutmuyor, siz nötr ve baskıdan kurtulmuş ve huzur içindesiniz… Siz kaynakla birsiniz… Derin nefes alın ve kaynakla bir olduğunuzu bilin… Bu biliş ve güvenlik noktasından başlayarak, hayal gücünüzle çevrenize doğru uzanarak çevrenizdekilerin farkına varmaya başlayın… Her nerede iseniz, dostlar halkanıza, sevdiklerinize, ailenize doğru uzanın… Onların ihtiyaçları nelerdir?... Onların ihtiyaçlarını hissedin… Onlarla özdeşleşmeyin fakat çevrenizdekilerin ihtiyaçlarından haberiniz olsun… Bu ihtiyaçlar birçok seviyelerde olabilir; fiziksel olabilir, duygusal olabilir, spiritüel olabilir… Başkalarının ihtiyaçlarını fark eder olun… Sizden başkalarının da ihtiyaçları olduğundan haberiniz olsun… Bazılarını karşılayabilir, bazılarını da karşılayamazsınız… Şimdi bu ihtiyaçların nasıl karşılanacağı ile ilgilenmiyoruz… Sadece o ihtiyaçların farkına varmak üzerinde duruyoruz… Sizin Parlak Kaynağı bilmeniz ve O’nunla bir olmanız noktasından itibaren, şuurunuz daha da ötelere, topluluğunuzu aşarak ülkenize, dünyaya uzansın. Dünyanın ihtiyacından, insanın ihtiyacından, gezegensel ihtiyaçtan haberiniz olsun… Bunlar besin gibi, barınak gibi, giyim gibi fizik ihtiyaçlar olabilir; sevgi, anlayış, şifa, düşünce berraklığı, doğru anlayış, vizyon, ümit, yön bulma gibi ihtiyaçlar olabilir; arınmışlık, birbiri ile ve dünya ile dengede olma ihtiyacı olabilir. Bunlar birçok ihtiyaçlardır, onların farkına varın… Onlarla şu sırada özdeşleşmeyin… Siz kendi IŞIK küreniz içindesiniz, kaynak ile birsiniz, fakat dünyanın ihtiyaçlarını görüyorsunuz, seyrediyorsunuz…
Tezahürlerin gerçekleştiği konum bu “ konum”dur… Biz bir ihtiyaçlar dünyası içinde bulunuyoruz… Şimdi şuurunuzu yeniden kendinize çevirin, barışa, bütünlüğe, kaynak ile birliğinize yönelin… Ve bilin ki size yol gösterilecektir… O yoldan geçerek kendi ihtiyaçlarınızı, ailenizin, yakın çevrenizin ve dünyanızın ihtiyaçlarını karşılamak üzere üstünüze düşen rolü oynayacaksınız. Bu yolu birlikte keşfedeceğiz… Şimdi derin nefes alın; şuurunuz, bırakın tümü ile burada odaklaşsın. Ve şimdi tartışmamıza başlayabiliriz.
Ne zaman tezahür olayını düşünsek çok defa onu ihtiyaçlarımız ile bağlantılı olarak düşünürüz. Bunun kötü bir yanı yoktur. Biz, işlevi olan ( fonksiyonel) bir insan varlık olarak kendimizden sorumluyuz. Fakat tezahür kanunlarını anlamak için bilmemiz gereken şey, gezegen ve onun ihtiyaçları konumu içinde iş gördüğümüzdür. Bu bilişimizin de öyle romantik ya da gurur okşayıcı bir biliş olması gerekmiyor. Bu öyle duygusal, melodramatik bir biliş hali değildir. Bu bize; “ Oh, acaba bütün dünyada açlıktan feryat eden, kırılan insanlar için ne yapacağım” deyip, kendi hakkında bir gezegen kurtarıcısı hayalleri kurmaya kalkışan bir biliş değildir. Bu gezegen üzerinde beslenme yönünde muazzam bir itici güç var, itiş gücü öylesine kuvvetli ki insanlık, hepimiz onu nasıl cevaplandıracağımızı öğrenme yolundayız. Biz birey olarak ihtiyaçlarımızı ve fonksiyon yapmakta olan cemaatimiz olarak ihtiyaçlarımızı, ve insan nesli olarak ihtiyaçlarımız da dahil olmak üzere, gezegenimizin ihtiyaçlarını nasıl karşılayabileceğimizi öğreneceğiz.
Siz ihtiyaç duygularınız ( her ne için ise) gezegenin ve insan neslimizin ihtiyaçlarının odaklaşmış mikrokozmik bir uzantısıdır. Siz ve ben, ihtiyaçlarımızı ne ölçüde karşılayabilirsek bu, gezegenin ihtiyaçlarını karşılama yolunda o ölçüde yaratıcı bir adım olur. Bunu söylüyorum, çünki birçok insan, duydukları ihtiyaç hakkında ve o ihtiyaçları karşılama ( giderme) hakkını kendilerinde gördükleri için suçluluk hissine kapılıyorlar. Bir birey olarak bu dünyadan ve dünyayı oluşturan diğerlerinden ayrı, kopmuş değilim. Eğer sadece kendi ihtiyaçlarımı gidermemin neyi gerektirdiğine ve neye mal olacağına bakarsam, sade kendi ihtiyaçlarımı karşılamakla yetinemeyeceğimi, çünki eğer çevremdekilerin ve dünyanın ihtiyaçlarını sevgi ve bilgelikle bu denkleme dahil etmezsem, temelde mutlaka doyumsuz kalacağımı fark etmeye başlarım.
Bir denge arıyoruz. Bir yanda “ Benim ihtiyaçlarım, dünyanın ihtiyaçları yanında çok küçüktür; ben kendi ihtiyaçlarımı unutup kendimi tümü ile başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya adayacağım” diyen bir “ hizmet yolunda şehit olma” düşüncesi vardır. Ruhsal gelişmenin bir aşamasında varlık kendisini dünya ile bir olduğunu kuvvetle hissettiğinde bu yapılabilir. Varlık kendi kimlik duygusunu oluşturan şeyi ve onun faaliyetini “ ihtiyaç alanı dışına” ulaştırabilmiştir. Aksi halde kişi kendi ihtiyaçlarını farkına varmaksızın dünyaya projekte edecektir ve aslında dünyaya ve başkalarına hizmet görüntüsü altında kendi kişisel ihtiyaçlarını tatmin peşinde olacaktır. Bu durum “ kendisine ihtiyaç duyulmasına ihtiyaç duymak” diye bilinir.
Birçok insan başkaları ve kendileri için bazı şeyler yaparlar ki bunlar soyutta pek iyi şeyler olabilirler, ama pratikte çok yıkıcı da olabilirler. Çünki şuurla hareket etmemektedirler; onlar şuurdışı olarak, kendi ihtiyaçlarını projekte etmektedirler. Öyleyse, dünyaya verişin bir dolup taşma olması gerekliliğinden bahsedebiliriz.
Diğer taraftan, bunun tam karşı ucunda şu vardır: Kişi der ki, “ Önce kendi ihtiyacım ve sonuna kadar. Başkası beni ilgilendirmez.” Bu insanın kendisini hiç de “ şehit etme” niyeti olmadığı söylenebilir ama tüm gezegeni şehit etmeye hazırdır. İşte bu iki tavır arasında bir denge arıyoruz. Kendi varlığımızı beslemek ve tatmin etmek isteriz, çünki gezegensel varlığın bir parçasını oluşturmaktayız; aynı şekilde, kendimizden vermek, dünyayı ve içindeki her şeyi beslemek isteriz.
Öyleyse kişisel boyutta olsun, gezegensel boyutta olsun, ihtiyaç duymak yanlış bir şey değildir. Gezegenimizin ise hiçbir şeye ihtiyacı olmadığı bir zaman hiç olmayacaktır. Fakat bu ihtiyaçların doğası ( türü) değişebilir. “ The Laws of Manifestation” kitabında, kişilik kademesindeki tezahürler ile ruh kademesindeki tezahürler arasındaki farkı çok belirgin biçimde çizmiş bulunuyorum. Eski tezahür kanunları denilen ile yeni tezahür kanunları denilenlerin – ki bu ayırım sadece bir görüşme kolaylığı sağlamak üzere yapılmıştır – arasındaki farkı, birinin kişilik kademesinden, özellikle kişisel bakış açısından, diğerinin ise genellikle ruhsal bakış açısından yürütülmesi olarak tarif etmiştim. Bundan neyi kastettiğimi şimdi iç tezahür seviyesi üzerinde konuşarak açıklamaya çalışacağım.
Tekamülümüzün belli bir aşamasında meşgul olmamız gereken birinci tezahür kademesi içgüdüseldir. Bu bir mekan tezahür ettirme, mekan yaratma kademesidir. Bu birçok anlama gelebilir; bu, içinde fonksiyon yapabileceğimiz bir mekanın olması gerek demektir. Bu toplantı salonunun yapımı için de bir mekanın belirlenmesi gerekliydi. Topluluğun şuurunda önce bir mekan tasarlandı, yaratıldı. Şöyle ki, “ bu mekanın içine bir toplantı yeri, toplantı yeri vizyonunu alıyoruz, yerleştiriyoruz; burada birçok başka binalar yapılabilirdi; biz ise bu belli bir mekanı ( bu yeri) hazır edip, orayı bir toplantı salonu ile doldurmak ihtiyacındayız, bir yatakhane değil, bir mutfak veya garaj ya da bir başka tapınak ile değil, fakat bir toplantı yeri ile”.
Bu tezahür kademesi içimizde gerçekleşir; bedenimizi ve tüm yapısal tezahürümüzü yaratan ve sürdüren kademe bu kademedir.
İkinci tezahür kademesi, kimliği tezahür ettiren yada mekanı dolduran kademedir. Biz mekanı oluşturduktan sonra onu doldururuz. İnsan tarihi de zaten büyük ölçüde budur; kişisel kimliğin aranması ve yaratılması. Biz bunu, birikim, arzu, ihtiyaçlar vb. aracılığı ile bizi yine bize yansıtacağını düşündüğümüz şeylerle kendimizi özdeşleştirerek yaparız. Bu tezahür kademesi iyidir, doğrudur. Bunda hata yoktur. Zaten bu seviyelerin hiçbirinde bir hata yoktur. Fakat bu kademe biraz kendine has ( özgü) bir kademedir, çünki burada işin içine birtakım gerilim halleri katılmaktadır. Bu konuda bir an için derince düşünmenizi istiyorum; gerek spiritüel tradisyonda gerekse psikolojik tradisyonda, bir bireyselleşme ( ferdileşme) süreci bulunduğumuz, bir birey olmayı, bir yansıtıcı odak ve aktivite noktası olmayı öğrenmekte olduğumuz söylenmiştir. Fakat psikolojik tradisyonda, ferdileşme tümü ile kişilik çerçevesi içinde gerçekleşemez. Şu basit sebeple ki, hiçbir hal ve şart altında, kişiliğin bireyselleşmesi imkanı yoktur.
Bunun sebebi; fizyolojide ve bizim biribirimizle sürekli ilişki de oluşumuz gerçeğinde kilitlidir ve bu, kişiliğin gelişmesinde ya da kişi olarak gelişme süreçlerimizde görülür. Spiritüel terminolojide benim kişiliğim, kimliğimin yansımasıdır ( kimliğimden yansıyandır). Ay’dan gelen ışığın Güneş’den yansımış olması gibi; yani o bir başka yerden gelmektedir. Bunun mutlaka ruhtan gelmesi gerekir, anlamı çıkmaz. O her birimizden gelir ( yansır), böylece kişiliğin şekillenmesi süreci dünya ile sürekli bir diyalog içinde gerçekleşmededir. Ben kişiliğimi hiçlikten ( yoktan) var edemem, onu ilişkiler, etkileşimler ile inşa ederim. Böylece sizin benimle, benim sizinle, ailem ile, işim ile, çevrem ile olan ilişki tarzım, bütün bunlar hepsi, benim çok dinamik ve sürekli bir dans halindeki kişiliğimi yoğurur, biçimlendirir..
Demek oluyor ki bireyselleşmeyi mutlak – teklik ( yeganelik), kendine özgü oluş) noktası olarak düşünüyorsam, o zaman onu kişilik kademesinde bulamayacağım demektir. Kişilik ise daima başka bir şeyin etkisi ile meydana gelen bir sonuçtur. Biz her ne kadar bireyselliğin o dinamik merkezinden çıkıp geldiğimizi düşünmekten hoşlansak da, aslında kişilik kademesindeki şartlarımız içinde bir o kadar da çevremizde bulunan başka insanlardan ve başka yerlerden gelen enerjiler tarafından yaratılmışızdır ( inşa edilmişizdir).
Bunun da çok önemli bir sebebi vardır, o da şudur: Gezegensel perspektif içinde bakılacak olursa bizler bireysel olarak birbirimizden ayrı ünitelerden oluşmuş bir grup değil; benzetmek gerekirse, bir bedenin hücreleri gibiyiz, gezegensel kimliğin dinamik akımları ile ve heyecan ve düşünce akımları ile birbirine bağlanmış, birleştirilmiş durumdayız. Jung, neslin “ kolektif şuuraltı”ndan bahsetmiştir. Ezoteristler, insan neslinin “ grup şuuru”ndan söz ederler. Bir başka deyimle bizler kendimizden kaynaklanmış olmayan düşünce enerjisi ( düşünsel enerji) seviyelerinden etkilenmedeyiz. Bir grup zihninin katılıcılarıyız.
Kişiliğin bireyselleşebilmesi için sadece bir tek yol vardır, o da tüm insanlığa ait şahsiyetin ( insan nesline ait kolektif kişiliğin) dünya ve insanlık ruhu ile dolması, meczolmasıdır. Gerilime neden olan bir husus şudur: Kişiliğin kendi kendine yeter, kendi başına tamam olma eğiliminde ve çabasında oluşu; fakat ne varki bu süreç her zaman düş kırıklığı ( hüsran) ile sonuçlanmaktadır; çünki kişilik ve dünya ile ilişki içinde bulunmak, bir “ grup şahsiyeti” oluşturmak, bir komünyon oluşturmaktır.
İsa, “ İnsan kendini bulmak istiyorsa kendini kaybetmelidir.” derken bence iyi demiştir. Kişiliğin içinde bulunduğu gerilim daima kendini bulmak isteyişindendir, fakat bunu gerçekleştirmenin yolu kendini kaybetmektir. Benim kişiliğim bir SEBEP ( bir KAYNAK) değildir. O kendi gücü ile meydana gelmiş değildir, sizinki de öyle. Kişiliğim, ruhsal tabiatından gelen enerjilerden oluşan bir görüntü, bir sonuçtur ( bir fenomendir). O sizden gelen, benim geçmişimin ve geleceğimin içinde yer alan bütün insanlardan gelen, çevremden gelen nitelikler oluşturduğu bir sonuçtur. Ama yine de kişiliğim, benim kendi bireyselliğimin gerçek ifadesini bulması ve ulaşması gerekli yüksekliklere ve derinliklere ulaşması için gelişebileceği bir alanı ona sağlamak zorundadır. Dolayısıyla psikolojik terimi ile bireyselleşme süreci benim anlayışıma göre spiritüel anlamda, insanın zaten var ( mevcut) olan bireyselliğine ( ferdiyetine) ulaşması ve onunla dolması, onu belli etmesi için ( fakat bir başka şuur perspektifinden belli etmesi için) nasıl bir iskele kuracağını öğrenme sürecidir.
Bu, tezahür olayı bakımından ne anlama gelir? Bu şu anlama gelir; ben kişilik kademesinde, o yaratmış olduğum yeri ( mekanı) benimle eş titreşimde ( beni yansıtan) bir şeyle doldurmaya çalışıyorum; başka bir deyimle, devamlı olarak kendimi bir şeyle özdeşleştiriyorum. Yoksunluk ya da ihtiyaç olarak hissettiğim şeylerin çoğu gerçekte bir kimlik ihtiyacının ifadesidir; bana kim olduğumu, ne olduğumu söyleyecek bir şeyin ihtiyacıdır. Kendi kendime şöyle diyorum, “ Belki falan şeye sahip olur, bunu elde edersem, eğer şöyle bir kişi olursam, veya şöyle bir şey yaparsam, olabilir ki kim ve ne olduğumu bilebileceğim.” Bunun mutlaka şuurlu bir motivasyon olduğunu söylemek istemiyorum. Kimlik arayışları çeşitli şekillerde maskelenebilir: Mevki arayışı, güç, kuvvet arayışı, beni dünyamdan açıkça farklı kılacak ve bana “ bu benim arazim, bu benim mülküm, bu senin arazin, ben ne olduğumu böyle kanıtlayabilirim” dedirtebilecek bir şeyin arayışı. Birçok kültürlerde, bazı şeylerin sahibi olmak sizin kim olduğunuzu ve toplum içindeki pozisyonunuzu gösterir. Eğer iki ineğe, üç koyuna sahip isem, onlara sahip bulunmadığım zamandakinden daha farklı bir kişiyim. Eğer iki arabam, iki renkli televizyon cihazım varsa ve her yaz Riviera’ya gidiyorsam, bunlar dünyaya, benim ne olduğumu düşündüğüm ve ne olmak istediğim hakkında bir şeyler söyler. Eğer bütün bunları terk ederek spiritüel ölçüleri ( kalıpları) benimsemek üzere, örneğin Findhorn’a gelirsem, bu da bir başka şey söyler. Fakat bütün bunlar, kimlik ile doldurmayı istediğimiz bu boş mekanı doldurmak için biriktirme süreçleridir.
Bunu anlatışım şu maksatladır: Eğer tezahür kanunlarını kişilik kademesinde kullanmaya kalkacak olursak, huzur bulmaz bir gerilim içinde kasılıp kalacağımızı fark etmemiz içindir. Bu durumda kendimi tam anlamı ile bir tezahür çarkına kaptırıp zincirleyebilir ve her an daima yeni küçük bir şeyin çıkıvermesini ve daha sonraki bir olayı, sonra bir diğerini; beni bütünlüğüme kavuşturacak, aydınlatacak, bana güvenlik duygusu sağlayacak şu veya bu, herhangi bir şeyi bekler dururum.
Bu gerilimden kurtulmanın tek yolu – bildiğim kadarı ile- kişiliğe doğru perspektif içinde görebilmektir. Bu, kişiliği herhangi bir şekilde silmek, küçültmek, horlamak değildir. Çünki o değerli bir odak noktasıdır. Gerçek kimlik bu odak noktasından geçerek yaratıcı sürece, içinde hepimizin yer aldığı, gezegensel boyuttaki yaratma sürecine katılır.
Fakat bu perspektif içinde bir başka kademeye bakmak ve onu görmek zorundayız: Bu kademe bizim anladığımız anlamdaki bir yan etki, yan ürün değildir. O bir sebeptir. O bir kaynaktır. O bizim spiritüel benliğimizdir. O bizim tanrısal kimliğimizdir. Bu kademede, yani üçüncü tezahür kademesinde tezahür olayının fonksiyonu, yapısal varlığımızı oluşturacak ( bedenlerimizi inşa edecek. –Ç.N.) bazı şeyleri kendimize çekmek değil, fakat daha ziyade, ilahi potansiyelin, meknuz ( gizli, saklı) olanın meydana çıkmasını kolaylaştırmaktır.
Bu kademedeki tezahür “ çekim” ( atraksiyon) değil, “ radyasyon” ( yayın, ışınım)dur. O bir “ soluk alma” değil, “ soluk verme”dir. Bu biraz kaba bir tarif oluyor çünki o aslında ne soluk alma ne de soluk vermedir. Fakat öyle bir kademeyi işaret etmek istiyorum ki burada tezahür, yaratıcılığın açılıp gelişmesi sürecine yardımcı olma anlamına gelmektedir.
Şimdi bir diğer meditasyon egzersizi yapmamızı istiyorum. Şunun üstünde ısrarla durmak istiyorum ki, yaptığım açıklamalarda her ne kadar belli bazı çizgiler çekerek ayırımlar yapıyor isem de, gerçek varlığımızda biz sadece kişilik ya da sadece spiritüel hüviyet değiliz; biz bir karışım, bir karma ve bir karmaşık dinamik hayat ve hayatiyet sistemiyiz. Ben bu sistemi, bu kişilik kademesi, bir ruh kademesi, bir soğurucu ( absorblayıcı), bir yayımlayıcı vb. olarak analiz ederken, bir noktanın gösterilmesine yardımcı olmak ve dramatik bir coşku sağlamak istiyorum.
Bu anlayış içinde tekrar bir sükun ve barış ve tahayyül haline bürünelim.
Kişisellik kademesinde bize şu veya bu şekilde yayınlanacak ( gönderilecek) besiye ihtiyacımız var. Bu besi fizik formda olabilir, duygusal formda olabilir ve zihinsel formda olabilir. Fakat bu besi bize ışınlanmış ( bize bir kaynaktan iletilmiş) bir şeydir, ya da biz öyle düşünüyoruz. Bu, sübjektif olarak, doğrudur da. Çünki biz kişiliğimizle ruhumuza yönelir ve deriz ki: “ Bize hikmet, bize yön, bize ışık, bize şifa ver”. Kişilik kademesinin sağladığı temel deneyim şudur: O, yayınlanan besi enerjilerinin ( besleyici faktörlerin) bir alıcısıdır ve onunla ilahi planın bir parçası olarak inşa etmek zorunda olduğu yapılar yapar. Kendinizi bir kişilik olarak tasavvur etmenizi istiyorum. Bir mayo giymişsiniz, bir evin içinde duruyorsunuz, bir odadasınız. Bu odanın bir kapısı var, bir de penceresi var. Pencereden bakıyor ve sakin bir kır manzarası görüyorsunuz, çimenler, ağaçlar… Bu manzarayı sahneyi istediğiniz herhangi bir şekilde doldurun… Bu manzarayı güneş ışıkları içinde görün… Siz oda içinde çıplak duruyorsunuz… Ve üşüyorsunuz… Oda gölgede… Oda soğuk… Sizin ışığa, sıcaklığa ihtiyacınız var… Öyleyse kapıdan dışarı çıkın ve bu sahneye girin, doğaya girin… Ve güneşte yatın… Kendinizi güneşte yatar hissedin… Hepinizin güneşin sıcaklığından, ışığından, ışığından haz duyduğunuz zamanlar olmuştur, işte o anılara uzanın, onları yaşayın hayalinizde.
Artık üşümüyorsunuz, artık gölgede değilsiniz… Yanı başınızdaki bir bitkiye, bir ağaca bakın ve onun gün ışıklarını nasıl içine aldığını, gün ışığını nasıl besiye ve biyolojik enerjiye çevirdiğini görün… Ağaç da sizin gibidir, güneş banyosu yapar, ışığı ve ısıyı emer, onlarla inşa eder… Şimdi güneşe bakın, varlığınızın genleşmeye başladığını, hayalinizdeki sahneden çıkıp güneşe doğru yükseldiğini görün… Işığın ve sıcaklığın içinde yükseliyorsunuz… Siz güneşsiniz… Bedeninize, ağaçlara, eve, doğaya, her şeyin üzerine ışıklarınızı saçıyorsunuz… Tükenmeyen bir kaynaktan etrafınıza ışık ve sıcaklık yaymanın nasıl bir şey olduğunu hissedin. Işık yayın… “Güneş” olmak ile “güneşlenen” olmak arasındaki farkı hissedin… İkisi arasındaki ilişkiyi hissedin. Bırakın ikisi kaynaşsın, bir olsun. Siz ışık yayan, ışıyan bir varlıksınız ve o ışığın içinde geriye tekrar bu yere ve bu zamana dönelim… Bedeniniz ile nerede iseniz oraya… Yağmurun sesine, birlikte olmanın güzelliğine…
Kişilik bir güneşlenen gibidir. Bazen yağmur altındadır, bazen güneşi hissedemez ve onu hissetmek ister. Güneşlenen olmak öyle bir şeydir. O, güneşi bulabileceği her yere gitmeye çalışacaktır. İşte o nedenle o kadar çok kişi California’ya gidiyor, ya da, Britanya’nın en güneşli yerlerinden biri olan Findhorn’ a geliyor.
Ruh güneştir. Hiçbir yere gitmeye ihtiyacı yoktur. O ışık saçar, ışınım halindedir. Eski tezahür kanunları ile yeni tezahür kanunları arasındaki fark aslında bir kavram edinme, bir kavrayışa varma egzersizidir. Kendinizi sırf güneşlenen bir kimse olarak düşünmekten çıkıp, güneşin kendisiymişiz gibi düşünmemize yardım eder. Ve tezahür olayını, “ birtakım şeyleri elde etmek” yerine, evrene, evrenimize yardımcı olma, onun içindeki gerçeği dışa vurmak ihtiyacını karşılama süreci olarak görmenize yardım eder.
Tezahür kanunları şu hüküm ile başlar; “ Tezahür bir sihir ( büyü) değildir. “ Ve ben buna derinden inanıyorum. Aramızda Findhorn’un öyküsünü bilenleriniz, nasıl çeşitli formların ve personel ihtiyaçlarının tezahür olayları aracılığı ile karşılanmış olduğunuzu bilirsiniz. Hatırlarsınız, nasıl Peter, Eileen ve Doroty ya da cemaat, ihtiyaç duyulan bir şeyi şuurlarında canlı tutar ve bu ihtiyaçların karşılanacağını bilirlerdi. O imajı zihinde açık seçik, kesin halde tutarlar ve emin olurlardı ki o imaj gerçekleşecektir. Onlar, bir zaman süresi koymazlardı. Sözgelimi, Culuny Hill’in Findhorn’a geri dönüşü on dört yıl aldı.
Sadece vizyonu canlı tutmak suretiyle, beklenilenler gerçekleşti. Sürekli bir ses gibi yükselen bu düşünce, bazı insanlarda yer buldu ve onlar da bu vizyona kendi katkılarını yapmak üzere bazı şeyler, bazı hizmetler sundular, ki bu çok önemlidir.
Tezahür sihir ve büyü aracılığı ile gerçekleşemez. O çalışma yoluyla gerçekleşir. Onun kenarından dolaşması mümkün değildir. O şu kademedeki veya bu kademedeki bir çalışmadır. Fakat genellikle çeşitli kademelerde birden yapılan bir çalışmadır; bahçede sıkı çalışma, topluluk içinde sıkı çalışma ve bir Findhorn, bir işbirliği, sevgi tezahür ettirebilmek için sivri uçların törpülenmesine müsaade etmek. Yani çalışmak, çalışmak, yine çalışmak.
Tezahürün gerçekleşebilmesi için kişilik şu veya bu şekilde kendinden verebilmelidir, bu gereklidir. Böyle olması iyidir çünki kişilik biriktirme eğlimindedir ve eğer bunu dengeleyecek, yani kişiliğin kurmuş, şekillendirmiş olduğu şeylerle özdeşleşmesini giderecek, vazgeçmesini sağlayacak bir mekanizma mevcut olmasaydı, biz birikimlerin altında çoktan ezilip yok olmuş olurduk. Fosilleşmiş olurduk. Ve gelecek nesiller bizi kazıp çıkarttıklarında, “ Oh, evet, amber içindeki bu şey, bir zamanlar ‘insan kişiliği ( şahsiyeti)’ denilen şeymiş, bir insan, ne kadar acayip.” diyeceklerdi.
Fakat biz, hangi seviyede olursak olalım, dinazorlar gibi değiliz. Bizler sürekli doğum ve ölüm süreci içinden geçmekteyiz. Eğer bunu kabul edersek, İsa’nın dediği gibi, kendimizi bulmak üzere kendimizi kaybetmeyi öğrenebilirsek, o zaman tezahür kanunlarının bizim üzerimizde hiçbir tehdidi olmaz ve onlar bizim elimizde gerçek çalışma ve yaratma araçları haline gelir.
Kitap çeşitli bölümlere ayrılmıştır. Kitabın birinci bölümünde; tezahürün ne olduğu ve ne olmadığı tarif edilmektedir. İkinci bölüm tezahürün dört aşamasını anlatmaktadır. Bunlardan ilki fizik seviyededir. Bütün bu seviyeler birlikte iç içe bir karışım halinde çalışırlar, fakat bazı açıklamalar yapabilmek için onları birbirlerinden ayırıyoruz. Biz eğer fiziksel seviyede bir tezahür oluşturmak istersek, fizik bir işlem yaparız. Hepimiz bu seviyeyi çok yakından tanırız. Bu seviye belli bazı kanunlara göre işler, özellikle de sıkı çalışma kanunları ile.
İkincisi duygusal seviyedeki tezahürlerdir. Bu seviyede biz inanç ile, benim inanç dediğim gücü kullanarak çalışırız. İnancı böyle salt duygusal ifade olarak tanımlayışım belki hoş görülmeyebilir fakat bu konuyu tartışabilmek üzere, inanç sözcüğünü, derin anlayış halinin duyumsal kademesindeki ( heyecanlar kademesindeki) eş değeri olarak kullanıyorum. Bu duygu ( coşku) olarak inanç; üzüntü gibi, korku gibi, güvensizlik gibi duygulardan farklı bir şeydir.
İnancın temelinde bilgi vardır. Bana göre o ümit ile aynı şey değildir. Bu salonun inşası için veya Cluny Hill’in bedelini ödemek için gerekli paranın, cemattin faal olabilmesi için gerekli personelin çıkıp geleceğini ümit edebilirim. Fakat ümit –kendi kişisel düşüncem olarak- “ fakat belkide olmayabilir” gibi bir fikrin eşliğindedir. Burada kendi kendime şöyle söylemekteyim: “ Sanırım bu işin gerçekleşmeme olasılığı var fakat umarım gerçekleşir.” Ben ümidi bir zihin bölünmüşlüğü olarak görüyorum. Siz ümit yerine bir başka sözcük kullanmak isteyebilirsiniz ama onu ben böyle tarif ediyorum. ( Ümit bölünmüşlükten bütünleşmeye açılan kapı, olumsuzluktan kesin olumluluğa geçişte bir ara kademedir de denilebilir. -.Ç.N.)
Öte yandan, inanç benim tarifime göre “ biliş” tir. Onda bölünmüşlük yoktur. O olacaktır, onun olacağını bilirim. Bu biliş benim kendi kaynağım ile, Tanrı ile derin bir özdeşleşme duygusundan ve o şuur kademesine teslimiyetten doğmaktadır: Burada teslimiyetten kastedilen, kişiliğe ait tüm ifade süreçlerinin, tanrısal gerçeğe yer açmak üzere o gerçeğe teslim edilmesidir.
Genel olarak konuşursak –ve bunu sadece bir analoji olarak söylüyorum- eğer duygular kademesindeki şuur halimizle biz tezahürün kaynağını belirlemek istesek, orada Tanrı’yı ana baba kavramı içinde düşünürüz. Bu, Kutsal Kitap’ta İsa’nın ana babanın evlada karşı tutumunu anlatan kıssalarında söylenmiştir. Şüphesiz Tanrı bizi gözetecektir; inancımızın temeli budur, çünki biz O’nun çocuklarıyız. Nasıl ki ben çocuk iken, anne ve babamın bana bakıp beni besleyeceklerine inanmakta idim, öyleyse bu kademeye ait imajlardan biri de Tanrı Baba’dır.
Bir sonraki kademe, tezahürün zihin yoluyla gerçekleştirildiği kademedir. Buradaki analojide çocuk şimdi biraz daha büyümüştür. Ben küçük bir çocuk iken, sofrada yiyeceğim, üstümde giysilerim, oyuncak sepetinde oyuncaklarım, yaşayacak, uyuyacak bir yerim olmasını çok doğal karşılardım, anne ve babamın bütün bunları nasıl karşıladıklarını bilmezdim. Bildiğim sadece babamın günün birkaç saatinde kaybolduğu, annemin günün birkaç saatinde kaybolduğu, döndüklerinde ise yiyecek ve giyeceğimizin olduğu idi. İşte buda bana yeterdi.
Fakat bir süre sonra bu süreç beni biraz daha ilgilendirmeye başladı. Aklım ermeye başladıkça, benim de bu süreç içinde kendim için bir şeyler yapmam gerekebileceğini düşünmeye başladım. Gün gelir annem ve babam yanıbaşımda olmayabilirlerdi. Örneğin kendi akşam yemeğimi kendi başıma hazırlamam gerektiğinde olduğu gibi; bunu her zaman bir konserve kutusu açarak başarabilirdim. Kanunların nasıl işlediğini biliyordum! Çocuk büyüyerek bir erişkin olurken, bazı kanunların var olduğunu, yiyecek, içecek getiren, barınak sağlayan bazı şeyler yapıldığını ve buna “ çalışma”, “ iş” ve “ toplum içinde eylem” denildiğini fark etmeye başlar. Eğer ben bu belli kanunların var olduğunu, yiyecek, giyecek ve barınacak yer sağlayabilirim. Hiç olmazsa kişi bunları ümit edebilir! Toplum, Yaradan kadar mükemmel olmadığı için, bu her zaman gerçekleşmeyebilir.
İşte biz bu tezahürün zihinsel kademesine geçtiğimizde, bir bakıma artık Yaradan’ı bir ana baba gibi değil, bir prensipler topluluğu, ilahi bir zihin gibi görmeye başlarız. Eğer Tanrısal Zihnin nasıl çalıştığını anlayabilirsek, bizde öyle düşünebiliriz. Böylece bu “ Tanrı’nın düşündüğü gibi düşünme” amacına yönelik, pozitif düşünce, zihinbilim, dinbilim, Christian Science vb. gibi çeşit çeşit dallara ayrılmış bir bilim araştırma sahasına girmiş oluyoruz. Biliyoruz ki kainat bazı temel prensipler üstüne kurulmuştur ve biz Tanrısal Zihnin nasıl bir şey olduğu hakkında en ufak bir ipucuna sahip olmadığımız halde –kendimize kolaylık olsun diye- o prensipleri zihinvari ( zihne yatkın biçimde) tarif ediyoruz. Kendi zihinsel faaliyetlerimizi kainata projekte ediyor ve “ Biz böyle düşünüyoruz, herhalde Yaradan da öyle düşünüyor olmalı” diyoruz.
Bizler erişkinler olmayı öğreniyoruz ve bunu öğrendikçe, bu üç seviyeyi bir ediyoruz: Yaratıcı biçimde hissetmenin, coşkulu olmanın, faaliyetlerimize enerji katacak türden heyecan ile – sevgi, ilgi, coşku, sevinç ile- dolmanın yollarını öğreniyoruz ve herhangi fiziksel bir iş, eylem yapıyoruz, çevremizle fiziksel etkileşimde bulunuyoruz. Bütün bunlar bir araya geldiğinde, fiziksel, duygusal, zihinsel tezahürler, ihtiyacımız olan şeylerin meydana gelmesine yardım edecektir; eğer biz kainatımıza açık seçik mesajlar gönderebiliyorsak. Çoğumuz kainatımıza açık seçik mesajlar gönderemiyoruz; çünki yaratmış olduğumuz mekanı ne ile doldurmak istediğimizi pek bilmeyiz. Kim olduğumuz hakkında net bir bilgimiz olmadığı için de, kim olmak istediğimizi de net olarak bilemeyiz. Örneğin, bizim bir yanımız şöyle bir mesaj gönderir: “ Servete ihtiyacım var, çünki bu benim kişiliğimi tamamlayacaktır. Eğer istediğim bazı şeyleri satın alabilirsem, bu benim kişiliğimi belli etmeme yardım edecektir. Diğer bir yanım ise yoksulluk mesajı yollar, çünki belki de spiritüel olmanın, sade bir hayat yaşamanın iyi olduğu ve bunun da yoksulluk ile eşit olduğu hakkında bir imaja sahip bulunmaktayım. Böylece gökteki büyük eşya deposu bizden iki ayrı sipariş mektubu alır. Birinde “ bana para ver” yazılıdır, diğerinde ise “ bana yoksulluk ver” der. Şüphesiz bu yüzden dağıtımda çapraşıklık olur.
Eski tezahür kanunları berrak, net düşünmeyi öğrenme disiplinidir, kişinin kendini net bir şekilde tanımlayabilme disiplinidir. Findhorn’da bu tanımlama içteki Yaradan ile özdeşleşme şeklindedir.
Bunun öyle üstün, yüce, evliyaca bir kademe olması gerekmez. Amerika’da metapsişik eserler bulunduran herhangi bir kitapevine girip, pozitif düşünce, yaratıcı imajinasyon yoluyla, istenilenin nasıl elde edilebileceği, dostlarımızın nasıl etkilenebileceği vb. gibi bütün bu şeylere dair bir veya iki düzine kitap alabilirsiniz; bu kitaplarda sizin istediğiniz, ihtiyacını duyduğunuz şeylerin ne olduğunu açık seçik belirlemeniz öğütlenir. Bunu yapmaya başladığınızda ise, aslında siz, “ Ben kimim?” diyorsunuz, çünki belli birtakım ihtiyaçları karşılamaya karar verdiğinizde, başka bir takım ihtiyaçları karşılamamaya karar vermiş oluyorsunuz. Bir tür tanımlama ve tarif yapıyorsunuz. Belli bir yönde ilerlemek için karar vermiş, bir taahhüde girmiş oluyorsunuz: “ Şu konuda başarılı olmak istiyorum.” Ya da “ Şu tarzda başarılı olmak istiyorum.” gibi.
Demek istediğim, kişilik kademesinde iş gören tüm tezahür şekilleri, ister zihin, ister duygular, ister fizik beden aracılığı ile ifade edilsinler, bir bakıma bizim, “ Biz kimiz, ben kimim, ne yönde gitmek ihtiyacındayım?” şeklindeki sorularımıza bir cevap bulma çabası ile ilgilidir. Ve iyidir, bunun iyi olduğunu özellikle belirtmeliyim. Fakat bu yeterli değildir, çünki benim bir insan olarak kimliğim bir boşluk ( bir yapayalnızlık) içinde değildir. O başka insanlarla ilişki halindedir. Bir bakıma siz ve ben paylaştığımız bir hüviyete sahibiz. Öyleyse, tezahür eylemim “ Ben kimim?” sorusunun ötesine geçerek “ Biz birlikte kimiz?” sorusunu cevaplandırmaya başlamak zorundadır. Ve bizim birlikteliğimizin ve ilişkimizin doğası nedir? Güneş banyosu yapan kişi örneğinde olduğu gibi, kişi kendi varlığının derin ve parlak tarafı ile özdeşleşmeye başladığında, güneş gibi olduğunu ve dünyaya verme kapasitesinde olduğunu ve kendi iç aleminde gerçekten bolluk ve bereketin bulunduğunu ve kendi asıl kimliğinin de bu olduğunu bilir. Bu noktada şöyle söylemeye başlarız: “ Dünya, bana kim olduğumu söyleyecek hiçbir şey sunamaz. O bilgiyi alabileceğim tek yer dünyevi formların ötesine geçerek ulaşacağım kendi ruhumdur ve dünyamın ruhudur. Tanrı’ya doğru, Tanrı yönünde ilerlemek zorundayım. Christopher Fry’ın dediği gibi ‘ Tanrı’ya doğru yolculuk macerasına ( cesaretle) atılmak zorundayım!”.
Buradan itibaren, eski tezahür kanunları yeni kanunlara dönüşmeye başlar. “ İhtiyacım olan besini nasıl elde ederim?”, “ Güneşlenmek için hangi kumsala gitmeliyim?” yerine “ Nasıl Güneş olabilirim?” diye sormaya başlarız.
Bu gerçekleşmeye başladığında, bazı terimlerimizi yeniden tanımlamamız gerekecektir; bolluk, ihtiyaç, tezahür gibi terimleri. “ Tezahür Kanunları” kitabında bolluk hakkında şöyle bir pasaj var: “ Kişilik şuuru ile bakıldığında, bolluk, miktar ( nicelik) ölçüsüdür. O çokluk, eşyanın ve formlarının çok sayıda oluşu demektir. Halbuki ruha göre bolluk nitelik demektir. Örneğin, o her şeyin içinde ve her şeyin ondan çıkıp geldiği ‘bir olan öz’ü kasteder. Ruhun bakış noktasından bolluk şuuruna sahip olmak demek, görünüşte bir yerde depo edilmiş birçok şeye ulaşabilir olmak değil fakat her şeyin içindeki öz ile bir olmak demektir.” Sanırım bu, bankaya nasıl gideceğimizi ve oradan istediğimiz kadar para çekebileceğimizi bilmek ile, birdenbire o parayı basan darphanenin siz olduğunu keşfetmek arasındaki fark gibidir.
Gerçek bolluk ( bereket) ayrı ayrılık, nicelik bakımından çokluk değil, fakat bütünlük, birlik ve nitelik şuurudur. Eski tezahür kanunları ile ya da kişilik kademesindeki tezahürden ne anladığımız ile ilgili olarak üstesinden gelmemiz gereken şey, kendimizi ayrı varlıklar gibi görme yanılgımızdan kurtulmaktır. Geniş ölçüde, nicelikler aleminde yaşamaktayız. Bu tümü ile bizim hatamız değil, kültürümüzün nitelikten çok nicelik kültürü haline gelmiş olmasındadır hata… Biz bir nicelik sultası ( egemenliği) altında yaşıyoruz.
Bu niceliksel anlayış içinde benimle başka şeyler arasında bir mesafe vardır, ister mekan ister zaman bakımından. Ve tezahür bir anlamda, o mesafenin aşılmasıdır ( geçilmesi) da denilebilir. Eksikliğini duyduğum, bende olmayan bir şey var. İstediğim o şey ötede bir yerde. Bir yolunu bulup onu almalıyım. Şimdi bir anlamda, bu süreç çok makul ( akılcı) ve yerinde görülebilir. Fakat bir başka anlamda da bu bizim birbirimizden ayrı olduğumuzu vurgular; ayrılığı kabul ve tasdik anlamına gelir. Daima özneden nesneye doğru bir ilişki hali içinde faaliyet göstermekteyiz. Ve çevremize sanki oradakiler toplanıp biriktirebilecek “ şeyler”, “ objeler” imiş gibi bakıp öyle davranmaktayız, bunlar ister kelimenin tam anlamı ile somut nesneler olsun, ister insanlar veya olaylar ve deneyimler olsun.
Bizler ÖZNE’yiz. Bizler her şeyin ona aktığı çekim noktasıyız ( çeken noktayız). Roma gibi bütün yollar bize ulaştırır. Fakat eğer şuur perspektifimizi ruh kademesine yükseltebilirsek –ki bu işi tahayyülümüz ile yapabiliriz- o zaman bütün yolların bizden çıkıp ötelere ulaştığını fark ederiz. İstediğim veya ihtiyaç duyduğum şey ile benim aramda aslında bir ayrılık, bir sınır yoktur. İhtiyaç da benim, ihtiyacın karşılayıcısı, cevabı, çaresi de benim. İkisi arasındaki diyalogdan bir şeyler yaratılabilir. Bir ihtiyaç içinde olmaktan asla utanmam. O ihtiyacın benden ayrı ve benden uzakta bir şey olması gerekmediğini idrak etmeye ihtiyacım vardır, belki sadece tezahür edecek bir şeyin zorlayışını fark etmem gerekmektedir; bu ihtiyaç ise gidilip alınması gereken bir şey değil de, daha ziyade, meydana çıkmaya çalışan bir şeyin farkına varmaktır.
Bu tarife göre bolluk, her şeye sahip olmamız demek değildir, fakat tezahürüne ihtiyaç duyulan her ne ise onu tezahür ettiren bir kaynak olduğumuzun şuurudur.
“ Bir ihtiyaç”, yeni tarifine göre “ bir yokluğu giderecek olan” yerine “ İçteki Yaradan’ın kendini bir açılım ile dışa belli etmesi sürecine imkan veren ve onu besleyen”dir. Yaratılış içinde sadece bir tek ihtiyaç vardır: Yaradan’ın zuhuruna olan ihtiyaç. Yaratılış bizatihi en baş ihtiyaçtır, zuhur ihtiyacı. Ruh ise bu zuhurun kapısı…
Öyle ise, tezahür kavramını, yaratıcı ruhun kendi kendisi olmasıdır şeklinde yeniden tarif edebiliriz. Bu ise yaratıcılıktır ve bir olan hayatın dışta belli edilişidir. Yaratılış, işte bu “ açıklanış”, bu “ meydana vuruş”tur. O’nun ruhunu veya zuhur etmekte olan İlahi Bütünlük Ruhu’nu herhangi bir şekilde ifşa etmeyen ( açığa vurmayan) bir tezahür eylemi başarılı olmuş sayılmaz. O zaman o, sadece enerjilerle oynamaktır, formlar ile oyalanmaktır, o bir yeniden düzenlemedir ama gerçek anlamda bir tezahür ( tecelli) değil. Eğer bir arabaya ihtiyacım varsa ve ona sahip olursam, bütün yaptığım “ şey”, zaman ve mekan içinde birtakım formlar ile hünerbazlık etmiş olmaktan ibarettir. Bu arabaya sahip olmak beni daha çok bütünlüğe ulaşmış kılmayabilir; ne araba ile, ne kendim ile, ne de bir başka şey ile daha büyük bir uyum haline girmiş de olmayabilirim. Aslına uyum ve ahenk halim daha da zayıflamış olabilir; çünki şöyle söyleyerek kendi kendimi şaşkınlığa ve yanılgıya düşürmüşümdür: “ Hah, işte tezahür olayını gerçekleştirdim; ( tezahürü oluşturdum) ihtiyaçlarım karşılandı.” Sonra dönüp bakarım ki çoktan başka ihtiyaçlar baş göstermiş: benzine ihtiyacım vardır, arabayı sigorta ettirmeye ihtiyacım vardır, araba ile birlikte gelen o binbir şeye ihtiyacım vardır. Gerçekte, kişilik kademesindeki bir kimse için her bir ihtiyacın karşılanması, yeni birkaç ihtiyacın daha üretilmiş olması demektir.
Gelelim o derin ve dinamik ifadesi ile kanunun “ işleyişi” konusuna. Bu beni gerçekten heyecanlandırıyor! Bu kitapta kanunun işleyişi dört aşamada incelenmiştir, şöyle: doğru kimlik tanımı, doğru tahayyül ( tasarım), doğru uyumlanma, doğru eylem.
Doğru kimlik tanımı. Bizim bunu yapmamız güneşlenen kimsenin bunu yaparken güneş haline gelmesinde olduğu gibidir. Bu kısaca şöyle bir süreçtir, Fiziksel-kişisel kademede bir şeye ihtiyacım olduğunu bilirim. Bu çok geçerli bir ihtiyaçtır. Fark ederim ki bir şey tezahür etme yolunda, çabasında ve benimle kurmakta olduğu diyalog “ ihtiyaç” kılığında ( şeklinde) kendini göstermede. Bulmam gereken ise, o şeyi nasıl elde edeceğim veya nasıl dışa vuracağım, onun meydana çıkmasına nasıl yardımcı olacağım, kainata bu ihtiyacın işaret ettiği yönde nasıl hizmet edeceğim hususudur.
İlkönce yapmak istediğim şey, kim olduğumu bulmaktır. Bu birtakım ihtiyaçları olan garip ve harikulade varlık nedir? Bu ihtiyacın kökeninde bir yoksulluk mu yatıyor, yani bu bir yoksulluğun sonucu mudur? Ben daima başka bir etmenin ( müessirin) oluşturduğu bir sonuç muyum? Daima başka bir sebebin sonucu olarak mı hareket etmekteyim? Yoksa ben bir “ sebep” olabilir miyim? Ben, “ Tanrı ile yaratıcı bir iş birliği içindeyim; kainata hizmeti olacak bir şeyin meydana çıkmasına yardım ediyorum.” diyebilir miyim?
Bu hizmetin doğasına öyle romantik, melodramatik bir hava vermem gerekmiyor. Kendimi, varlığımı beslemem dahi kainata bir hizmettir. Sizi beslemek kainata bir hizmettir. Çünki bize en uygun ve elverişli gelen herhangi bir meditasyon metodu aracılığı ile doğru kimlik tanımına ulaşmamız, kendimizi şeklin ötesinde olan ruh kademesindeki iç varlığımıza ayarlama meselesidir. Bu güneş olmaktır, güneşlenmektir. Bizim önceden kullanmış olduğumuz meditasyon şekilleri kullanılabilir: Güneş oluyorum, Kaynak oluyorum, O’nunla bir olduğumu biliyorum.
Kişinin gerçek kimliğini bilmesi ve onda merkezlenmesi ( odaklanması) tezahürün ilk aşamasıdır. Bunun bir diğer sonucu ise şunu bilmektir: Her ne tezahür ettirir isem, ister bir fizik eylem, ister duygusal bir tavır, ister zihinsel bir süreç olsun, bu dünyada bir şahsiyet olarak yaptığım herhangi bir şey benim kimliğimi tayin ve tarif eder ( saptar ve belli eder). Doğuda “ karmik ilişki” olarak adlandırılan durumu başlatır ve bu, bir an sonraki zaman içinde ( gelecekte), benim ne olacağım hakkında bir hadde kadar etkin olur. Bu duruma göre tezahür ettirdiğim her şey gerçekte kendimi tezahür ettirmek, kendimi meydana koymaktır. Bilinmesini istiyorum ki tezahür kanunlarını kullanırken ya da üretken bir varlık olurken, avucumun içinde tuttuğum kendi varlığımdır. Bu konuda alabildiğince açık ve net olmak istiyorum. Çünki bir şey tezahür ettirmek ve ardından kendimizi kendi tezahür ettirdiğimiz şey ile kıskıvrak yakalanıp hapsolmuş görmek kolayca başa geliveren bir şeydir. Yolun bir yerinde bilmeden kendimizi yitirmişizdir.
Bundan sonraki aşama doğru tahayyüldür. Buna ruhsal tahayyül de denilebilir. Bu, anlatılırken biraz karmaşık bir konudur, ama pratikte uygulanması çok kolaydır. Esasta bu, şekilsel ihtiyacın ötesine geçerek, bu ihtiyacın daha büyük bütün bakımından gerçekten ne ifade ettiğini ve benim ihtiyaç olarak düşündüğüm formun gerçekte doğru şekle mi bürünmekte olduğunu, tahayyül yolu ile görmektir. Belki şöyle bir örnek verebiliriz: Eğer ben burada Findhorn’da bir bungalov oluşturmak istesem, şunu incelemeye başların; “ bir bungalov benim için ne ifade ediyor? Ben bir bungalov için neyim? Benim bir bungalov edinmem Findhorn için ne ifade ediyor?” Yani ben bu tezahür olayına mümkün olduğu kadar çok açıdan bakmaya ve onunla ilgili genel bir tasavvur edinmeye, onu bütün içinde değerlendirmeye çalışıyorum. Bununla birlikte bilmek istiyorum ki, ihtiyacı incelerken her ne sonuca varırsam varayım, onun kaynağı benim ( onun çıkıp geleceği yer benim). Kaynak hazırdır, el altındadır, onu harekete geçirebilirim. Bu konuda gerileme girmem lüzumsuzdur.
Yapmaya çalıştığım şey, ihtiyacın ilk bakışta göründüğünden daha derin seviyelerden hitap etmesine, konuşmasına izin vermektir. Eğer bir araba tezahür ettirmek istiyorsam, ya da bir yerlere ulaşmak için bir fon oluşturmak veya hayatım için çok önem taşıyan bir şey oluşturmak, ilk önce o şeyin neden önemli olduğu ve o şeyle ne yapmaya çalıştığım hususuna derinlemesine yönelmek ve bu istediğimin ardındaki gerçek sebebe uyumlanmak ve onu sezmek isterim. Bu süreç içinde iken ben bu ihtiyacını duyduğum şeyi aslında pek de istemediğimi fark edebilirim ve ucunu bırakabilirim; yahut ona gerçekten ihtiyacım olduğunu fark ederim, fakat şimdi bende, hayatımın ve dünyanın gelişimi içinde bu ihtiyacın yerinin ne olduğu ve o yere nasıl yerleştiği hakkında bir sezgi vardır.
Bu sezgi bana bir sonraki aşamaya doğru ilerlemek ( yani doğru uygulama aşamasına doğru ilerlemek) için kuvvet verir. Bu bir anlamda, “ eski tezahür kanunları” denilen şey ile aynıdır; ona zihinsel kademede yönelir ve uyumlanırım; imajı oluşturur, çevreme uyumlanırım; bu tezahürü nasıl geçekleştirebileceğimin sezgisini alırım; ilişki kurmam gereken insanlarla ya da yapmam gereken iş ile ilgili sezgiler alırım. Yani mesele şudur: Şimdi ben bu yaratıcılık eyleminin gerçekleşmesine imkan vermek üzere çevreme nasıl uyumlanabilirim?
Son olarak da, doğru eylem. Bu da işi tümü ile ele alıp gereken yere götürmek üzere yapılması icap eden her şeydir; fiziksel, duygusal, zihinsel bakımdan ve iletişim, çalışma ve söz ile ne yapmam gerekiyorsa onu yapmamdır ki bu “ gerekli olan” bazen hiçbir şey yapmamak olabilir. Doğru eylem, anlaşılabileceği gibi, yerine göre bazen hiçbir şey yapmamak, bazen de hayli şey yapmak olabilir. Anlatmaya çalıştığım ve teklif ettiğim şey, tezahür olayına yaklaşımımızın bir alıcı gibi değil, hiç olmazsa bütün bütüne bir alıcı gibi değil de bir kaynak gibi olması lüzumludur ve yine benim, bir varlık olarak, sadece bana ait ihtiyaçlarımın söz konusu olamayacağı, çünki onların gezegenimize ait ihtiyaçların mikro kozmik bir projeksiyonu olduğu gerçeğinden haberdar bulunmamdır. Bu dünya üzerindeki faaliyetlerimde ben tek başıma değilim.
Bu nedenledir ki beni kendi içime kapatan ve çevreden yalıtan duygu ve düşünceler –açgözlülük, hırs vb. belli bazı egoizma formları- tezahür prensiplerini çiğnemiş olur. Ben Yaradan’ın adına tezahür ettiriyorum. Yaradan her yerdedir, dünyadadır, Yaradan benim cemaatimde, benim sevdiklerimde, ailemdedir. Yaradan benim tüm çevremdedir.
Çoğumuz dünyadaki muazzam ihtiyaçları, açlık, çevre kirliliği, kavgalar, haksızlıklar ve bütün benzeri şeyleri düşündüğümüzde dehşet, endişe, yılgınlık, korku ve huzursuzluk içine düşüyoruz; fakat anlaşılması gereken önemli bir şey var: Dünyamız ferdileşmeye, ferdiyetini ( bireyselliğini) bulmaya çalışıyor. Onun kendine ait ihtiyaçları var ve bizler eylemlerimizi bu anlayış içinde yönlendirmeliyiz ve bu durumun bizi yılgınlık duygusu ile doldurmasına izin vermemeliyiz. Fakat şöyle bir duygu içinde olmalıyız: “ Bize dünyanın ihtiyaçlarını, kendi ihtiyaçlarımızı, yakın çevremizin ihtiyaçlarını, karşılayabilme ve gezegenimizin ihtiyaçlarından haberdar olarak ona o yolda hizmet etme fırsatının verilmiş olması, -bize düşen bir hizmet payı ne kadar küçük olursa olsun- bunun için bu dünyada bedenlenmiş olmamız, ne heyecan verici, ne harikulade bir şey!”
Buna basit bir örnek verilebilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde bir hareket var. İnsanlar haftada bir veya iki öğün yemeklerinden vazgeçerek o öğünler için harcayacakları parayı dünya insanlarını doyurmak için çalışan bir hayır kurumuna bağışlayacaklar. Veya kullanmakta oldukları enerjiyi kısabilirler, o kadar çok benzin, o kadar çok elektrik cereyanı, o akadar çok yakıt kullanmazlar. İhtiyaçlarımın ve tezahürlerimin bir değerlendirmesini yaparak, bunun sadece beni değil, benim dünyamı da etkileyeceğini gördüğümde bu konuda benim de yapabileceğim spesifik şeyler olduğunu fark ederim.
Ulaşmaya çalıştığım hedef şudur: Kendimi yalnızca bireyselleşmeye çabalayarak dolaşan tek kişi, tek bir kişi olarak değil, bir gezegenli, bir Dünya gezegeni vatandaşı olarak gören bir zihin haline ulaştırmaktır. Çünki bireyselliğime tüm dünya ile, Yaradan ile, ruhum ile ilişkiler içinde ulaşabilirim, asla yalnız başıma yaşayarak değil.
Bu zihinsel alışkanlık sayesinde ben artık tezahür olayını, ihtiyaçlarımı dışarıdan kendime çekerek elde etme süreci olarak değil, kimliğimin temel ihtiyacının meydana çıkmasına, hizmet ihtiyacımın meydana çıkmasına imkan veren; gezegenimin ihtiyaçlarının karşılanmasında, onun doğasının yeniden şekillenmesinde, ıslahında ve inşasında yaratıcı bir işbirlikçi olmama imkan veren bir süreç olarak görmeye başlarım.
