ALLAH - DR. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 12

Share

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%201.jpg İLAHİ KUDRET KAVRAMI ÜZERİNE BİR DÜŞÜNCE

Her şeyi yaratan, her şeye vücut veren Allah’ın kudreti her şeyde, her varlıkta belirir. Ve ancak bu kudrettir ki eşyayı, var olan kainatı ve bütün varlıkları ayakta tutmaktadır.

Ruhlar ilahi birer lemadır derken onların, diğer eşya ve varlıklar arasında ilahi bağışların en büyüğüne kavuşmuş oldukları kavramını da belirtmiş oluyoruz. İşte “Allah, insanları kendi suretinde yarattı” sözünün manası, mecazen böyle ifade edilmiş oluyor. Fakat Allah’ın kudreti her zerrede, her yerde ve her varlıkta bulunmaktadır, sözü insanı yanıltıp da, kainatı Allah’ın parçaları veya hayaliymiş gibi kabul eden, eski zamandan kalma inançlara sürüklememelidir.

Kainatın bütünü bir arada düşünülünce Allah kavramı tam olarak meydana çıkar gibi çok maddi ve aynı zamanda çok yanlış bir fikir sapkınlığına kapılmamak da gerekir. Allah bölünme ve parçalanma kabul etmez. Allah’ın kemalinde eksiklik ve tamlık da söz konusu olamaz. Ondan bir şey eksilmez. Ona bir şey ilave edilmez. O, var olan her şeyin ve kainatın bağlı bulundukları yasaların icaplarından olan değişmelerin hiç birisine bağlı olmaz. Hiçbir olay O’nda en küçük bir tesir meydana getiremez. Çünki bütün bu olayları, bu değişimleri ve kainatın bütün bu oluş hallerini idare eden ilahi kanunlar ve onların icapları ancak, Allah’ın emri ve muradı altındadır. Mutlak Kemal olan Allah, gelip geçici emirlerin ve isteklerin karşısında güçsüz ve zayıf olmaz. Böyle düşünmeye kalkışanlar, Allah kudretini, yaratıcılığını ve dolayısıyla Mutlak’ı, yani Allah’ı inkar etmiş olurlar.

Allah, kainatı kendisine bir mesken veya destek olsun diye yaratmamıştır. Çünki böyle bir düşünce ancak, insanlık zaafının ve ihtiyaçlarının sonuçlandıracağı bir tasavvur olabilir. Halbuki Allah böyle zaaflardan ve ihtiyaçlardan arıdır.

O halde kainatta bulunan Allah’ın kudreti; Allah’ın parçaları veya bütün halindeki varlığından ayrılmış parçaları değildir. Böyle bir şey ne olabilir, ne de düşünülebilir. Allah’ın kainatta bulunan kudreti, onun var edici muradının, bütün varlıkları yaratan ve yaşatan hareketlere vücut vermesi, onlara hakim olması ve onlarda ortaya çıkması olarak düşünülebilir. Fakat bunu söylerken maddi düşüncelerden kesinlikle ayrılmış olmak, daha doğrusu bu sözü beden diliyle değil, ruh diliyle ifade etmiş bulunmak gerekir.

Elimde tutmakta olduğum şu kalem, bir insan icadıdır. Fakat bu, maddi bir olay ve beşeri bir görüştür. Halbuki bu kalemin maddi halindeki varlığı ve kalem olarak görünüşü ve kullanılmaya elverişli bir durumda bulunuşu, ancak bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok doğa yasalarının icaplarına göre birer olaydır ki, bu yasalar var olmasaydı veya başka türlü görünseydi, hiçbir insan kudreti bu kalemi yapamaz ve kalem halinde kullanamazdı. Fakat bu doğa yasaları nedir? Bunlar İlahi Murad’ın belirtileri olan kesin ve değişmez yaptırımlardır. İşte İlahi Kudret’in eşyadaki en küçük varlığının, en küçük belirtilerinden birisi hakkında bu misalle basit bir fikir vermiş olduk. Şu halde Allah’ın kainatta bulunan kudreti demek, onun var edici, vücut verici ve yaratıcı muradının belirtileri olan yasaları demektir ki, bu yasalar, bütün kainatın yaratılışlarında, belirtilerinde, olaylarında ve varlıklarında hakimdirler. Bunlardan bir tanesinin en küçük icabı, birçok olayların, birçok varlıkların, birçok düzenlerin, o icaba göre bir anda değişmesi, var veya yok olması sonucunu verebilir. Onun içindir ki, gene İlahi Yasalar’ın maddelere ait kısımları olan ve doğa yasaları adı altında anılan yasalar da İlahi Yasalar gibi ezelidirler, ebedidirler ve değiştirilemezler.

Fakat gene tekrar ediyorum: Bütün bu yasaların koyucusu ve sahibi olan Allah, nasıl olur da bir an bile bu yasaların etkisi altına girebilir? Bunu düşünebilmek için insanın, çok az düşünce yeteneğine veya hiç düşünememek yeteneksizliğine mahkum olduğunu kabul etmemiz gerekir. Çünki eğer Yaradan, yarattığı yasaların icaplarına uymak zaruretine karşı güçsüz olsaydı, kendisinin de bu icaplara göre sürekli olarak değişmesi, eksilip çoğalması, toplanıp dağılması gerekirdi. Fakat o zaman bu yasaların bilmediğimiz ve asla bilemeyeceğimiz büyük amaçlarını belirleyen ve o amaçların gerçekleşmesi için değişmez ve ebedi düzenler koyan Büyük Sebep Yaradan nerede kalırdı? Sürekli olarak değişmesi gerektiği kabul olunan bir varlıktan, böyle değişmez, ebedi ve ezeli düzenler ve yasalar koyabilmek kudreti nasıl beklenebilir?

İşte bin bir dereden su getirerek, birçok acayip ve aklın asla kabul edemeyeceği tarzda birbirini tutmayan yorum ve tevillerle böyle sakat bir düşünceyi kabul eden ve savunanlar, görgüsüzlüğün ve tecrübesizliğin açık bir örneğini vermektedirler.

Kainatlar içinde, varlıkların yetenek ve fonksiyonları birbirine göre daha yüksek bağışlara sahip oldukça, onlarda meknuz bulunan ilahi kudretin belirtileri ve kapsamları o oranda artar. Kainatlar arasında pasif durumdan aktif duruma geçmiş olan ruhların, elbette diğer varlıklar arasında, bu bağış ve kazançlardan en çok nimetlenmiş ve yararlanmış bulunduklarını kabul etmemiz gerekir.

O halde kendilerinde mevcut ve meknuz bulunan ilahi kudretin belirtilerini ruhlar, şuur ve idraklerinde meydana gelecek genişleme ve kapsam artışı oranında anlayacaklar ve duyabileceklerdir. Bu ne demektir?

Her zerrede, her varlıkta, her şeyde olduğu gibi ruhlarda da, Allah’ın muradının belirtisi olan ilahi kudret onların yaratılışlarından itibaren bünyelerinde vardır ve gizlidir. Fakat bu kudreti ruhtan ayırmak mümkün değildir. Çünki onun, ruhtan bir an bile ayrıldığını düşünmek, ruhun o anda yok olduğunu kabul etmek olur. Çünki aslında ruhta var ve saklı olan ilahi kudret, Allah’ın var edici muradının bir ifadesidir. Ruh ancak bu kudretin mevcudiyeti ile var olabilir. Ve bu kudretin varlığı ile ayaktadır. O halde, bu manaya göre, ruhtaki varlığına inandığımız ilahi kudreti ruhtan ayrı bir şey olarak düşünemeyiz. Ruh varlığı ilahi kudretsiz olamaz, ondan ayrılamaz. Fakat bu söz hiçbir vakit ruh -haşa- Allah’tır demek manasını taşımaz. Yani buradaki ilahi kudretten kastedilen mana Allah’ın kendisi değil, O’nun muradı ile gerçekleşen, gene O’nun yarattığı yüksek kudretler demektir. İşte, “Enel Hak”, diye bağıran adam, eğer sözlerinde samimi idi ise ve bunu içinden bir şeyler duyarak söylemiş bulunuyorduysa mazeretlidir. Çünki o, bu sözün ancak, içindeki kudretin kendi idrakine ulaşabileceği kadarını duyabilmiş olmakla, hissettiği sarsıntıdan doğan bir coşkulu kendinden geçme ve bayılma halinde o sözü söylemiş olmalıdır. Halbuki bu kudret öyle geniş kapsamlı ve öyle sonsuzdur ki, o andaki idrakin dışında bulunan bu kudretin sonsuz belirtilerine oranla, onun bu duygusu bir zerreden ibaret kalacaktır. Bununla beraber onun, henüz bu yüksek duygusuna alışkın bir dönemde bulunmayışı, kendisini, kendine ulühiyet vasfını vermek hatasına sürüklemiş olabilir. İşte bu halin bile bir anlık düşünülmesi, insanın ne kadar büyük nimetlere ve ilahi bağışlara erdirilmiş olduğunu göstermeye yeter.

Şu halde her ruhta var ve saklı olan bu ilahi kudretin insandaki gelişme derecesi çeşitlidir. Acaba bu gelişme aşamalarının çeşitliliği neden meydana gelmektedir? Ruhlar cansız eşya gibi yaratılmamışlardır. Onlar, ilahi kudretin eşyaya oranla daha kapsamlı nimetlerinden yararlanmak kaderiyle yaratılmışlardır. İşte bu kudret, bizim henüz bilmediklerimizin yanında, onları bir de yüksek bir tesirlilik ve idrak sahibi olmak özelliği ile sıfatlandırmıştır. Fakat bu tesirliğin ve idrakin ve daha bilmediğimiz sayısız ruh melekelerinin gelişmeleri, bazı yasaların icaplarına bağlı birçok olayların meydana gelmesiyle mümkün olur. Bu olayların akış hızı yavaştır. Fakat bu akış hiçbir zaman durmaz, geriye dönmez, daima ileri, daima yukarı ve daima Allah’a doğru yükselir. İşte bu yürüyüşle birlikte insanda bulunan kudretler artar ve varlıklar arasında çeşitli seviyelerdeki kudret farklarının meydana gelmesine sebep olur. Bu yükseliş acaba ne vakte kadar devam eder? Ebediyen… Çünki insanın içinde taşıdığı kudret sonsuzdur. Ve bu sonsuzluk, o kudretin belirtilerinin de sonsuzluğunu gerektiren bir haldir. İşte bu gelişmenin adına biz tekamül diyoruz. Tekamül sonsuzdur ve sürekli bir akışla durmadan yürür gider. Şu halde, tekamül meydana geldikçe, ruhun gelişen bütün melekeleri gibi, idraki de artacaktır. İdrak arttıkça, ruhta saklı bulunan, ilahi titreşimler hakkındaki anlayış ve duyuş imkanları da o oranda çoğalacaktır. İşte bu titreşimlerin ve kudretlerin artması sonucunda meydana gelen olaylar, büyük birer değer olarak, ruhun kainatta aktif, kudretli ve yapıcı bir etken haline gelmesine yardım edecektir ki, tekamülden bizim şimdilik beklediğimiz amacın ilk aşaması da budur. Ve ruhlar; tekamül ettikçe birer ilahi unsur, Allah’ın kanunlarını uygulayan birer hizmetkar, ilahi işlerde bütün varlıklarıyla gönüllü olarak çalışan birer vazifeli halini alacaklardır, sözünün manası da böylece açıklanmış olur.

Tekrar ediyoruz: İlahi kudret asla Allah demek değildir. Allah’ın bütün kainatlara yaygın muradını taşıyan yasaları ve bu yasaların görünen belirtileri, ilahi kudretin başka bir tarzda ifadesidir. Bu kudret, insanların birer taş parçası gibi durağan ve hareketsiz kalmalarını hiçbir zaman hedef almamıştır. Ve bunun aksini de hiç kimse iddia edemez.

O halde, sevgili dostlarımızın ve bizi anlamak isteyen fikir ve duygu sahibi insanların ve varlıkların dikkatli bakışlarından uzak değildir ki, aktif olmak zorunluluğuyla yaratılan ve bu zorunluluğun sürekli olarak gerçekleşme yolundaki belirtilerinde doğrudan kendilerinin etken olmaları gereken ruhların, bütün diğer melekelerinde olduğu gibi, iradelerinde de tam anlamıyla bağımsız olmaları gerekir. Çünki iradesiz etkinlik düşünülemez. Ve etkinlik (faaliyet) kavramı, irade kavramından ayrılmaması gereken bir kavramdır. Bu irade, dünyamızda, ister görünür olsun, ister olmasın, daima vardır.

İşte, ruhun bütün yetenek, kudret ve melekeleri, kendisinde gizli ve toplanmış bulunan ilahi kudretin icap ve zaruretiyle gelişir. Ve bu gelişme meydana geldikçe, o kudretin ruhtaki sonsuz görünüşlerinin, sonsuz imkanlar içinde, sonsuz ve sürekli bir akış ile her türlü belirtilerine yol açılır. Ve işte bu karmaşık, fakat hiçbir şeyle durdurulması mümkün olmayan ilerleyiş hali, kainatta ayrıca bir kainat olmak kıymet ve kaderini ruha bağışlar.

Demek ki ilahi kudret, insan ruhunda vardır ve gizlidir. İnsan bu kudreti duyabildiği ve anlayabildiği oranda Allah’a yaklaşmış sayılır. Bu kudretin insan ruhunda bir son aşaması söz konusu olmadığı için, onu duymanın son bulduğu bir duygu ve idrak haddi de düşünülemez. Bundan dolayı, Allah’a yaklaşma deyiminin, günün birinde sona erecek bir hareketi veya bir sona erme noktasını ifade etmekte olduğunu bu bakımdan da kabul edemeyiz. Her şeyde var olan ve her şeyde ebedi bir hayat kaynağı halinde bulunan ilahi kudret, yani Allah’ın emirlerini taşıyan yasaların kainattaki belirtileri, ruhların da sonsuzluğunu zorunlu kılmıştır.

Allah’a yaklaşmanın, yani bu ilahi kudreti, daha doğrusu Allah’ın emirlerinden doğan yüksek ve aşkın ruhsal titreşimleri ve hareketleri duyup idrak edebilmenin, karşılaşılması kaderimiz olan büyük haz ve mutluluklarına -özellikle ilk zamanlarda- henüz alışamamış bulunanların bazen dayanamamaları ve bunun sonucunda da bazı ruh sarsıntıları geçirmeleri ve bu sarsıntı ile Allah’ın kendi içlerinde bulunduğunu sanmaları gibi hallerin meydana gelmesi mümkündür. Bu hal önce samimiyetle başlar ki bu takdirde, bunu yapan kimse mazeretli sayılır. Fakat zaman geçtikçe, bu anlayış kökleşir, körü körüne uyulması gereken bir tarikat halini alır ve o zaman artık iç nurunu, yani ilahi kudreti, içinde göremeyen ve hatta görmesi o anda söz konusu bile olmayan başka insanlarda aynı şekilde sadece, öyle imiş diyerek kendilerini Allah ile yek vücut saymaya kalkışırlar. Ve işte o zaman, bu yola düşen birçok kimsenin ruh selameti, gerçek tehlikelerle karşı karşıya gelmiş bulunur. Ve bunlar, geçici, görünürde ve aldatıcı bir ruh huzuru ve ruhsal zevk vaatleri içinde, gelecekteki zarar ve kayıplarının bilmeden, beşiğini hazırlarlar.

Bunun aksine, içlerindeki nuru, yani ilahi kudretin yüksek görüntülerini gördükten sonra, onlardan almış oldukları hızla yerlerinden birer ok gibi fırlayıp, ilahi vazifelerini idrak etmek yolunda harekete geçen insanlar, büyük ve gerçek mutluluğun eşiğine ayaklarını basmış olurlar. Bunlar, içlerindeki o çok büyük kudretin meydana getirdiği mecburiyetle, kendi güç ve dayanıklılıkları derecesine göre, önce insanlar arasındaki insanlık vazifelerini ilahi kanunlara uygun olarak ifa etmekle işe başlarlar. Dünyada iken, diğer insanlara karşı, başta sevgi olmak üzere, insanları birbirine yaklaştırıcı ve böylece kainatın düzen ve genel uyumuna varlıkları yöneltici yardım, şefkat, merhamet, iyi ahlak ve özellikle feragat ve fedakarlık gibi insanı Allah’a yaklaştırıcı duyguları beslemeye ihtiyaç hissederler. Ve asıl önemli olanı da, hareketlerini bu duygularına uygun hale getirmeyi kendilerine bir adet edinmiş olmalarıdır. İşte dünyada iken böyle alçakgönüllülükle başlanan bu ilahi vazifeler, başka alemlere geçişten sonra, bundan çok daha geniş ve kapsamlı şekiller alır ve insanı, büyük mutlulukların kaynağı olan yüksek alemlere doğru yıldırım hızıyla çekici hareketler, birbiri ardından onun ruhunda canlanmaya başlar. Böylece, bir insan artık Allah yolunun korkusuz, endişesiz, geleceğinden emin, kudret sahibi, kahraman bir yolcusu olur. Ve artık onun kaderi çok yükseklerde bulunur. Bu yüksek kader içinde, hiçbir insanoğlunun aklına bile gelmeyecek olan hazlar, sevinçler ve mutluluklar vardır. Bu kadere ve nasibe ulaşabilmiş olan insan, Allah yolunda diğerlerine göre çok ilerlemiştir. Ve böylece o, kendisini süflilikten (Alçaklıktan, bayağılıktan, değersizlikten) kurtarmış, yüksek duygu, düşünce ve kudretlerin sahibi haline getirmiştir. O artık, karanlıkların bilinmeyen kalmış, avare bir şaşkını değil, Allah’ın kendisine büyük vazifeler vermesi lütfuna layık olmaya çalışan ve aldığı vazifeleri sonuna kadar ifa etmek için göstereceği fedakarlığı büyük bir zevk edinen, yüksek alemlerin aydınlığı içinde güneş gibi parlayan bir varlık, bir büyük kıymet ve her zerresinden bir mutluluk tufanı fışkıran bir nur kaynağıdır.

Ulu Tanrı, hepimize mukadder kıldığı bu büyük günlere bir an evvel kavuşmamız için gerekli kudretlerin başında bulunan imanı, sevgiyi ve fedakarlık duygusunu ruhumuzda hızla geliştirici sebepleri lütfen yaratsın. Bizleri ilahi yolun sadık, hakiki ve bütün menfaat duygularından kurtulmuş, temiz kalpli, iyi niyetli yolcularından eylesin. İnsanlığı, bu mutluluk verici yüksek ve temiz yoldan her an biraz daha uzaklaşmaya yönelten bütün nefsani, bencilce ve düşmanca hırsların karşısında zayıf ve güçsüz olmaktan korusun.

BEDRİ RUHSELMAN

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana