MA D D E V E Ş U U R
1 – Materyalizma ve spiritüalizma meselesi
Materyalizma ve spiritüalizma meselesi diye asırlardan beri sürüklenip giden dava ve bundan doğan ayrılık, madde hakkındaki bilgimizin eksikliğinden ileri gelmiştir.
Bir taraf şöyle iddia ediyor : Kainattaki bütün hadiseler maddelerin mümeyiz vasfı ( attribut ) olan bir takım kuvvetlerin tesiriyle husule gelmektedir. Maddenin dışında ondan müstakil hiçbir kuvvet yoktur. Bütün hadiseler maddelerin oluşlarından doğan kanunlarla cereyan eder.
Burada ne idare eden vardır, ne de idare olunan. Kainatta mevcut olan şey sadece tesadüfi olarak ebediyet içinde birbiriyle kaynaşmış maddi hadiselerin mucib oldukları müselsel bir takım tezahürlerden ibarettir.
Diğer tarafın da iddiası şudur : Kainatta maddeden ayrı ve müstakil bir kuvvet vardır ki buna ruh derler. Ruh, maddeyi idare eder. Maddeler atıldır, ruh şuurludur.
Zannediyoruz ki bu düşüncenin ikisi de doğrudur. Fakat ikisi de noksandır. Maddenin mütalaasında ilerledikçe bu sözümüze hak vermek kolaylaşır.
Ademci materyalizmanın mevzubahis ettiği maddeler, yakın zamana kadar maddenin ancak sulp, mayi ve gaz hallerine göre münhasır kalan kısımları idi. Maddeciler materyalizmanın ilmi cephesini müdafaa ederken bu hallerdeki maddeleri öne sürüyorlardı. Fakat son senelerdeki inkişaflar bu müdafaa silahlarını eskitti. Bilhassa gazın üstündeki maddi hallerin keşfi ademci materyalist düşünceyi alt üst etti. Ve bütün hadiselerin yalnız üç haldeki maddelere muallak olmıyacağını gösterdi. Eğer Buchner veya Moleschoot sağ olup da bugün kitap yazsalardı artık << üç haldeki maddelerin dışında hiçbir varlık yoktur. >> gibi bir iddiada bulunamazlardı. Kainatın bütün hadiselerini ve tezahürlerini maddi vasıfların imkanlariyle mutlak bir surette tahdit etmeğe kalkışmazdan evvel madde hakkında mükemmel bir bilgiye malik olmak ve maddenin hududunu kati olarak salahiyetle çizmiş bulunmak icabeder. Acaba insan oğlunda bu bilgi ve salahiyet var mıdır?..
Bugüne kadar maddi bilgiler yolunda katettiğimiz mesafe hiç mesabesindedir. Her hangi ilmi bir bahiste bir iki adım attıktan sonra evvela aşılmaz olan bir duvarın önümüze dikildiğini görüyoruz. Biraz çalıştıktan sonra bu duvarı aşıyoruz ve bunu görünce ilk hamlede yolun nihayetini bulmuşuk, yani bütün meçhulleri halletmişik zannediyoruz. Bu hal bizi birbirini müteakip gelen gurur dalgaları içinde yuvarlıyor. O kadar ki bazan miskince aczimizi unutarak kendimizi uluhiyet derecelerinde yüksek görmeğe başlıyoruz. Fakat bu hal az devam ediyor, zira birkaç adım daha atar atmaz evvelkinden daha aşılmaz görünen diğer bir duvara başımızı çarpınca gözümüz açılıyor ve o zaman aczimiz ve cehlimiz bütün çıplaklığı ile karşımıza dikiliyor. İşte bu hal tekamül yolundaki ezeli ve ebedii yürüyüşümüzde devam edegelen bir hikayedir.
Diğer taraftan bütün maddi kıymetleri inkar eden ve kelimenin tam manasiyle maddeden mücerret bir varlığı kainatımızda kabul eden saf ruhçuluk taraftarlarının da doğru yolda yürüdüklerine kani değiliz. Bizim içinde bulunduğumuz kainat fikri, madde fikrinden asla ayrılmaz. İleride bahisler okundukça bu sözün hakiki manası daha iyi tebarüz edecektir.
Meşur bir kuvvetin madde üzerindeki müessiriyetini kabul etmeksizin tabiat hadiselerinin mütalaası ne kadar eksik kalırsa bunun tersine olarak maddi maddeler üzerindeki tezahürleriniden cüda kalmış gayri maddi varlıların mütalaası da o kadar noksan ve hatta manasız kalır.
O halde ruhun müessiriyet kudretiyle maddelerin teessüriyet kaabiliyetlerinin birleşmesinden doğan insan ve kainat, evvela maddelerin iyice mütalaasiyle, saniyen ruhların onlar üzerinde tezahür eden müessiriyet kudretlerinin tetkikiyle tedricen anlaşılabilir. Halbuki bugünkü manasile ne ademci materyalist mektep saikleri, ne de saf ruhçuluk taraftarları insanı ve kainatı bize az çok anlatabilmeğe yarıyacak olan bu lazimelere malik değildir.
Materyalizma ve ispiritüalizma davası hakkında şimdilik söyliyeceğimiz söz bu kadardır; bazı diğer bahislerin mütalaasından sonra bu husustaki fikirlerimizi tamamlamış olacağız.
2 – Maddi tezahüratın taksimi
Mütalaayı kolaylaştırmak için maddelerin tezahüratını iki büyük gurup altında toplıyabiliriz. Bunlardan biri maddenin kütlevi cesametine aittir. Bunlar idrakimiz karşısında azam ve asgar namütenahide kendilerini gösteren maddelerdir. Bunların işgal ettiği alemlere makrometrik ve mikrometrik alemler diyebiliriz. İkincisi de maddenin muhtelif hallerdeki tezahürleridir.
Bunları ayrı ayrı mütalaa etmeğe başladığımız zaman bir an gelir ki kendimizi tabiatta kaybolmuş görürüz. Hatta ilk hamlede büyük bir hayret ve dehşet içinde kalırız. Bu hal bizim kainattaki geriliğimizin sembolik bir ifadesidir. Bununla beraber cesaretimizi kaybetmeden ve bilhassa acele etmeden bu sahada yürümeğe devam etmek mukadderatımızın dünyadaki icaplarının bir zaruretidir.
Biz, gücümüzün yettiği kadar, ve şüphesiz çok sathi ve muhtasar bir şekilde, bu sahada biraz dolaşmak istiyoruz.
A – Makrometrik alem
Bu alemin maddeleri hakkında bize en iyi fikri veren astronomidir. O halde evvela astronomik bir gezinti yapmakla işe başlıyalım.
Gökyüzüne başımızı çevirip baktığımız zaman orada sayısı belli olmıyan birçok parlak noktacıklar görürüz, bir çocuk safiyeti ve ruyeti karşısında bunlar semaya parlak kum danecikleri gibi serpilivermiş şeylerdir. Fakat buların içinde iki tanesi büyüklüğü ve parlaklığı ile diğerlerinden ayrılır: Birisi güneştir; o, bizi adeta yakacak, gözlerimizi kamaştıracak kadar parlaktır. Güneş semamızın hakimidir. O çıkınca diğer yıldızların hepsi söner. İşte basit bir insan görüşünden doğan bu realite asırlardan beri bir çok insanlar arasında hüküm sürmüştür. Halbuki hakikat bambaşkadır. Gökyüzünde ancak büyücek bir portakal kadar küçük görünen semamızın bu mağrur güneşi hakikatle aklımızın alamıyacağı kadar büyüktür. Yani bizim dünyamız kadar bir milyon üç yüz yirmi altı bin dört yüz yetmiş iki tane dünya biraraya gelmelidir ki güneşin cesameti meydana çıksın!... Bu mukayeseyi gözümüzün önünde canlandırabilmek için bir metrelik kutrunda büyük bir küre tasavvur edelim; bu, güneş olsun. İşte bu kürenin yanında dünyamız kutru ancak bir santimetre olan bir bilya tanesi kadar küçük kalır.
Halbuki dünyamıza nispetle bu kadar muazzam görünen güneş kainatta bir zerreden ibarettir. Ve biraz ilerleyince öyle devasa kütlelerle karşılaşırız ki onların karşısında güneşimiz bize göre olan büyük heybetine rağmen semanın hakimi olmak vasfını derhal kaybeder. Ve o zaman biz, semada hangi yıldızın hakim olduğunu bilemez bir hale geliriz. Zira güneşten daha büyük o kadar yıldızlar ve onlardan da daha büyük o kadar diğer yıldızlar vardır ki bunlardan hangisinin en büyük olduğunu tayin etmek mümkün olmaz. Halbuki yeryüzünden biz onları semada arasıra görünüp kaybolan ancak birer zerrecik halinde müşahede ederiz. Hakikatte bunların büyüklüğü başımızı döndürecek rakkamlara baliğ olur. Sayısı milyonları bulan ve hakiki miktarı belki dünyamızdakilere ebediyen meçhul kalacak olan bu muazzam güneşlerden bir tanesini misal olarak ele alalım: Bu, Andromede nebülözüdür. Bunun büyüklüğü güneşe nispetle fevkaladedir. Acaba küçücek bir nokta halinde arasıra günümüze çarpan bu nebülöz semamızın mağrur güneşinden ne kadar daha büyüktür?
Bin defa mı, milyon defa mı yoksa milyar defa mı?... Hayır, bu nebülöz güneşimizden iki yüz otuz iki trilyon defa daha büyüktür!... İşte insanın gözünü açacak bir rakkam. Fakat bu rakkam kulağa ilk çarptığı zaman beyinde büyük bir sarsıntı yapmaz. Ancak onun üzerinde biraz durduğumuz zaman şuurumuzun bulanmağa başladığını duyarız. İki yüz otuz iki trilyon mefhumu aritmetik bi
( a ) – Bu bahsin sonuna kadar yapılmış olan hesaplar takribi ve nispidir.
konsepsiyondur ve bu da bize hiç bir şey ifade etmez. Bunu jeometrik bir konsepsiyona çevirelim: Bunun için de arzımızdan bir buçuk milyon defa büyük olan bir küreyi düşünelim; bu, takriben güneşimizin cesametidir. Bu muazzam kürenin iki yüz otuz iki trilyar tanesini biraraya getirirsek bu nebülözün büyüklüğü hakkında kabaca bir fikir edinmiş oluruz. Fakat ikiyüz otuz iki trilyar tane güneş hacmini biraraya getirmek ne demektir? Daha doğrusu evvela bu rakkamın manası nedir? Bir insanın azami tekellüm kudretini ele alarak fasılasız bir surette bir saniyede iki rakkam sayabildiğini farzedelim; o insanın bu şartlar altında yukarıki rakkamı sayıp bitirebilmesi için takriben dört milyon sene sayması lazım gelir ki bu rakkamın mefadı öyle bir saniyelik bir zaman içinde iki tanesini sığdırıverdiğimiz şimşek süratile gelip geçici bir mefhum değil dünyamızdan bir buçuk milyon defa dafa büyük olan bir güneş kütlesi mefhumudur! Demek ki bir insanın Andramede büyüklüğündeki bir hacmi meydana getirebilmesi için gece gündüz durmadan saniyede ikişer tanesini biraraya toplamak şartiyle güeşimiz kadar muazzam hacimları, saniyede ikişer ikişer dört milyon sene biraraya getirmesi lazımdır. Böyle aklımızın alamıyacağı rakkamlarla ifade edilen bu büyüklük karşısında bir insanın maddi cesametinin ne kıymeti kalır? Eğer bu nebülözün büyüklüğünü gösteren rakkamlar hakkında kafamızda takribi bir fikir hasıl oldu ise dünyamızın ve bilhassa maddi varlığımızın küçüklüğü hakkında söyliyecek hiçbir sözümüz kalmaz.
Mutat vasıtalarla insanlar tarafından görülebilen yıldızlar, astronomların söylediğine nazaran, ( 23 ) lantiküler bir saha içinde toplanmışlardır. Bu sahaya ( Voie lactee ) diyorlar. Bir voie lactee içinde bulunan yıldızların sayısı yüzlerce milyona baliğ olmaktadır. Voie lactee astronomice muayyen bir sahadır. Bu sahanın bir ucundan en uzak bir diğer ucuna kadar olan mesafe 150 - 200 bin ziya senesine muadildir. Biz aşağı yukarı bir sahanın merkezine yakın bir yerde bulunuyoruz. İlk nazarda büyük bir mana ifade etmiyen bu rakkam mukayeseli bir düşünceden sonra insanı ürkütecek dehşetli bir kıymet halini alır: Saatte bin kilometre süratle giden bir tayyare farzedelim; bu tayyarenin gece gündüz durmadan koşması şartiyle voie lactee’mizin bir ucundan diğer bir ucuna varabilmesi için fezada tam iki yüz on küsur milyar sene uçarak koşması lazımdır!... Fakat yine astronomlar diyor ki bu kadar büyük bir saha içinde yüz milyonlarca yıldızdan müteşekkil olan voie lactee’miz semanın tek bir varlığı değildir. Bir çok ekstragalaktik nebülözler daha vardır ki bunlar voie lactee’mizin dışında kalan sistemlerdir. Ve bunlardan herbirinin büyüklüğü de hemen hemen bizim voie lactee’mizinki kadardır. Keza bunların aralarındaki mesafelerin uzunlukları bir voie lactee’nin işgal ettiği sahanın uzunluğuna yakındır. Buna nazaran saatte bin kilometrelik yol kateden tayyaremizle voie lactee’mizin bir ucundan diğer bir ucuna ikiyüz küsur milyar senede vardıktan sonra diğer komşu nebülözün hududuna girebilmek için tayyaremizin takriben ikiyüz küsur milyar sene daha havada uçması lazım gelecektir. Görülüyor ki saatte bin kilometrelik süratle giden bir tayyareye binip gece gündüz seyahat etmek şartiyle voie lactee’mizin bir ucundan kalkarak diğer ucuna vardıktan sonra onun yanındaki bir nebülöze gitmek ve onu da katetmek için üç kere ikiyüz küsur milyar sene havada fasılasız koşmamız lazım gelecektir. Bu dehşetli bir mesafedir. Ve bizim en büyük süratimiz bu mesafe karşısında sıfır mesabesinde kalır. Fkat iş burada durmuyor… Yukarıdaki muazzam rakkam fezada ancak iki voie lactee’nin işgal ettiği sahaya aittir. Acaba semada kaç tane voie lacte vardır? Böyle efsanevi mesafelerle birbirinden ayrılan ve aklımıza sığmıyacak kadar büyük olan nebülözlerin hakiki sayısı, astronomlara nazaran, insanlarca meçhuldür. Ancak son keşiflerle varılan neticelere göre bu nebülözlerden malum olanının sayısı, iki milyonu bulmuştur!... Bu hesaba göre << başdöndürücü >> süratle koşan mahut tayyaremizle astronomik alemimizin bir ucundan diğer ucuna hiç bir vakit varamıyacağız!...
Fakat unutmıyalım ki maddi kainatımız bu kadar küçük değildir. İçinden çıkamadığımız bu hesaplar kainatımızın ancak bizim bildiğimiz ufak bir kısmına aittir.
Kainatımızın o kadar uzak yerlerine gitmeğe hacet yok. Voie lactee’miz içinde bulunan yıldızların bize en yakını yine bir parseklik mesafeden daha uzaktadır. Ve bu mesafe takriben üç ziya senesine muadildir. Mesela bize en yakın olan komşu yıldız Promma Centori bizden, 1,11 parsek uzaktadır ki bu, takriben üç küsur ziya senesi eder. Acaba yukarda söylenen dev gibi mesafeler yanında bize bir adımlık yerde imiş gibi yakın görünen bu komşu yıldıza tayyaremizle kaç senede varabiliriz? Evvelki mesafeler yanında bunun sözü olmaz demeyiniz. Çünkü saatte bin kilometre koşan tayyaremizle bu en yakın komşumuza gidebilmek için gece gündüz durmadan uçmak şartiyle üç buçuk milyon sene havada durmamız lazımdır!.. Bu yıldızdan ziyanın bize üçbuçuk senede geldiğini düşünerek şu mütalaayı yürütebiliriz: Eğer gözümüz keskin olsaydı da orada geçen hadiseleri görebilseydik şu anda orada görmekte olduğumuz hadiseler üç buçuk sene evvel olup bitmiş hadiselere münhasır kalırdı. Yani o yıldızdaki üç buçuk senelik mazi bize göre bir hal olurdu. Zamanın izafiyeti hakkında bu görüş te bize bir fikir verebilir.
Şimdi bu yıldızdan biraz daha uzaktaki diğer bir yıldızı, mesela Kutup yıldızını alalım. Acaba tayyaremiz bu yıldıza kaç senede varacaktır?.. Kutup yıldızı dünyamızdan kırkaltı ziya senesi uzaktadır. Tayyaremizin oraya varabilmesi için elli milyon sene uçarak koşması lazım gelir. Demek ki kutup yıldızında bugün vukua gelen hadiseler bize ancak kırkaltı sene sonra kendilerini gösterir. Mesela orada şu anda 46 yaşında bulunan bir insanı biz şimdi yeni doğuyormuş gibi görürüz. Ya yukarda bahsettiğim efsanevi mesafelerdeki yıldızların bize binlerce asırlarda gelen ziyaları karşısında neler düşüneceğiz?.. Kainatın bize göre cereyan eden hadiselerinde mazi, hal ve istikbal gibi zamanın ne kadar nispi olduğunu bu misaller bize kafi derecede gösterir. Mesela: en kudretli teleskoplarla fotoğrafı alınabilen yıldızların bize olan mesafesi kırkdört milyon parsektir ki takriben bu, yüzkırk milyon ziya senesine tekabül eder. Bunun asıl manası şudur: bu yıldızdan bugün kopan bir ziya bize ancak yüzkırk milyon sene sonra gelecektir. Veyahut biz bugün o yıldızın ancak yüzkırk milyon sene evvelki halini görebiliyoruz. Buna nazaran eğer orada geçen hadiseleri görebilseydik bugün gördüğümüz oradaki bir çocuğun mektebe gidişi, hakikatle yüzkırk milyon sene evvel olup bitmiş bir hadiseden ibaret kalırdı. Keza bizim bugünkü halimiz de onlar için yüzkırk milyon senelik bir istikbal hikayesi olurdu.
Hulasa maddi cesametler ve fezadaki kütleler arasındaki mesafeler, genişliği meçhul sahalarda kaybolup gidiyor. Astronomların şimdiye kadar bize öğrettiği şeyler fezanın bütün sistemlerine şamil değildir. Kim bilir daha ne kadar nihayetsiz sahalar içinde ne kadar keşfedilecek ve yazılacak veya keşfedilip yazılamıyacak sistemler vardır!.. Ve bunların büyüklüklerine ve aralarındaki mesafelere ait sayılar belki bizim asla tasavvur edemiyeceğimiz rakkamlara baliğ olacaktır.
B – Mikrometrik alem
Fakat maddeler yalnız böyle azam namütenahi değil, asgar namütenahide de aklımızın alamıyacağı sahalarda yayılıp gitmektedir. Buradaki hesaplar da bizi evvelkinden dha az şaşkınlığa uğratmıyacaktır.
Maddenin bize en son merhalesi atomdur. Fakat bu anlayış nispidir. Yoksa hakikatte atomun son bir madde olduğunu kabul edenlerden değiliz. Bir tek atomun da başlı başına bir alem, bir şems manzumesi olduğunu düşündürecek ilmi mütalaalara malikiz. Atom, protonla elektronlardan müteşekkildir. Bir proton etrafında dönen ve her maddeye göre sayısı değişen elektronlardan mürekkep bir cümlenin, etrafındaki seyyareleriyle dönen bir güneş manzumesinden ne farkı vardır? Maddi idrakimizi bir protonla güneş arasındaki cesamet farkı kadar küçültebilseydik ve kendimizi atom manzumesinin içinde kaybolmuş bir insan olarak tasavvur edebilseydik atomun bizim için şems manzumesini teşkil eden kocaman bir alemden farkı kalmazdı. Mamafi bütün bu mütalaalara rağmen bizim bu günkü düşüncemiz karşısında atom maddenin en son idrak edebildiğimiz küçük bir parçasıdır. Atom doğrudan doğruya bizim tetkik vasıtalarımızdan kaçan en küçük bir maddedir. ( 18 ) Bir toplu iğne başı büyüklüğündeki uzvi bir maddede bulunan atomların mıktarını ne kadar tahmin edersiniz? Bu, öyle müthiş bir rakkamdır ki evvelce makrometrik hesaplarda söylenen rakkamlar bunun yanında çok küçük kalır. Yapılan hesaplara göre bunun miktarı 8. 1021 dir. ( 24 ). Ve bu rakkamın ifade ettiği manayı zihinde suretlendirmek mümkün değildir. Fakat bu rakkamın dehşeti hakkında belki kabaca bir fikir verir diye mukayese yapacağız: Evvelce Andromede nebülözü ile güneşimizi mukayese ederken aradaki rakkamın kıymetini tebarüz ettirmek için bir saniyede ikişer saymak şartile dört milyon sene saymak lazımdır demiştik. Ve haklı olarak bunu pek büyük rakkam halinde görmüştük. Fakat bir toplu iğne ucu cesametindeki uzvi maddeyi teşkil eden atomların sayısına ait yukarıki rakkam evvelkinden daha çok fazladır; yani yine bunu saniyede ikişer saymak şartiyle yüzyirmi trilyon senede tamamlıyabiliriz!... Bu, bizim için hakikaten bir ebediyettir. Ve bu ebediyet bizim bir toplu iğne başı büyüklüğündeki uzvi maddemizi teşkil eden atom adetlerinin içine sığmaktadır. İşte insanın başı burada sersemler.
Acaba bu atomun büyüklüğü ne kadardır?.. Bu hususta verilecek rakkamlar bize hiç bir şey ifade etmez; çünkü bunlar bizim için hiçbir objektif kıymeti haiz olmıyacak kadar küçüktürler. Bununla beraber bu hususta kabaca bir fikir edinmek için burada da mukayese yolu ile bazı mütalaalarda bulunmak mümkündür.
Bir Crookes balonu ele alalım: Bu balon, içindeki havasının bir milyonda biri kalıncaya kadar tahliye edilmiştir. Bunun bir kenarına endüksiyon cereyaniyle fevkalade küçük, mikroskopik bir delik yapılmış olsun. Acaba bu balon içindeki havanın miktarı tekrar tabii hadde baliğ oluncaya kadar ne kadar zamanın geçmesi lazım belecektir? Bu tahmini hesabı yapabilmek için atomları o kadar küçük farzedelim ki bu mikroskopik delikten bir saniyede yüz milyon atom rahatça beçebilsin. Evvela, ancak bir mikroskopla görülebilecek kadar küçük olan bir delikten bir saniyede yüz milyon tanesinin kolaylıkla geçebildiği bir cismin küçüklüğünü tasavvur etmek mümkün değildir. Kaldı ki iş bu kadarla da bitmiyor. Çünkü eğer farzettiğimiz gibi bu delikten saniyede yüz milyon atom geçmiş olsaydı acaba bu balonun dolması için ne kadar beklememiz lazım gelirdi? Böyle bir sual karşısında hemen insanın aklına bir kaç saatlik zaman gelir. Halbuki yapılan hesaplara göre burada o kadar uzun zaman geçecektir ki biz buna Crookes’la beraber bir ebediyet deriz ( 20 ). Çünkü bu zaman dörtyüz küsur milyon senedir. Bu hesaba gör eğer dünya ilk kurulduğu vakit böyle bir balon hazırlanmış olsaydı bugüne kadar belki henüz yarılanmamış bile olurdu. Halbuki hakikatte iş hiç te böyle olmuyor. Ve bu balonun dolması için yarım saatlik bir müddet bol bol kafi geliyor. İşte atomun küçüklüğü hakkında aklımız bu noktadan itibaren durmağa başlıyor. Zira yarım saatte dolan bu balonun mikroskopik deliğinden bir saniyede geçen atom miktarı bile bizim aklımızın kabul edemiyeceği rakkamlara baliğ olmaktadır. Yapılan hesaplara göre hakikatte bu delikten bir saniyede geçen atomların sayısı 6. 1021 dir. Bu ne demektir? İdrakimizin hududundan taşan her büyük rakkam hakkında olduğu gibi burada da evvela hiçbir fikri reaksiyon veremeyiz; fakat bu rakkamın kıymetini de yukarıki mukayese yolu ile bulmağa çalışırsak başımızın dönmeğe başladığını anlarız. Tecrübe edelim: Bu rakkamı da evvelki gibi saniyede ikişer saymak şartiyle takriben yüz trilyon sene saymamız lazım gelecektir!.. Bu hesaba göre atomun küçüklüğü hakkında edineceğimiz fikir ne olabilir?.. Atomlar o kadar küçüktürler ki saniyede ikişer saymak şartiyle onların yüz trilyon senede sayısını bitiremiyeceğimiz miktarı mikroskopik bir delikten bir saniyede geçivermektedir. İşte bizim idrakimiz karşısında atomun küçüklüğü hemen yüz trilyon seneye nispetle yarım saniyenin kıymeti kadardır!.
Atomun son maddi merhale olmadığından evvelce bahsedilmişti. Fakat atomun eczasından ve eczasının eczasından bahsederken makrometrik alemin mütalaasında karşılaştığımız güçlüklerden ve imkansızlıklardan daha büyük güçlüklere ve imkansızlıklara rasgeleceğiz.
C – Sonsuz maddi haller alemi
Şimdiye kadar bahsettiğimiz sonsuzluklar, maddenin yalnız cesametine aitti. Ve bu da fizikoşimik bir idrakin son haddini tecavüz ediyordu. Fakat maddenin diğer bir bakımdan mütalaası bizi evvelki kaba ve yeknesak fizikoşimik alemden uzaklaştıracak, ince ve daha çok yüksek bir sonsuzluklar diyarına doğru sevkedecektir ki biz asıl varlığımız ve maddi kıymetlerimizi bu yolda anlamağa çalışacağız.
Klasik ilme göre maddeler üç halde bulunurlardı. Fakat sulp, mayi, gaz diye anılan bu hallerin ilk ve son olmadığı bugün ilimde anlaşılmağa başlamıştır.
Evvela Farady tarafından nazari olarak ortaya atılan radyant madde hakkındaki fikirleri bilahare Crookes tatbik sahasında çıkardıktan sonra maddenin gaz üstü halleri bahsindeki düşünce sahası çok genişlemiştir. 13 cm. kutrundaki bir balonun tabii şartlar altında ihtiva ettiği atom adedi 1.1024, dür. Bu hesap Clausius ve Clark Maxwel in termodinamik yoliyle araştırmaları neticesinde bulunmuştur. Crookes bu balonun havasını bir milyonda biri kalıncıya kadar boşaltmaya muvaffak olmuş ve bu suretle balonun içinde kalan maddenin mutad maddi hususiyetlerinden başka hususiyetlere malik olan yeni bir hale girdiğini görmüştür. Radyant denilen bu meddede ağırlık, sertlik, şekil, ademi tenafüz ve renk gibi kaba hususiyetler yoktur. İşte bu madde ilimde X şuaı gibi geniş bir tatbik sahası bulurken fikir hayatında da yüksek düşüncelere yol açmıştır. Fakat bu hal acaba maddelerin en son seyyal haddi midir?.. Maddenin bu halini son hal olarak tanımak sulp, mayi, ve gaz halinden başka maddi halleri tanımıyan eski fizikçilerin düşündükleri hataya düşmek olur.
Crookes balonunun havası bir milyonda bire kadar boşaltıldıktan sonra acaba geride ne miktarda hava kalır? Bu sualle ilk karşılaşanların aklına balonda çok az miktarda hava kalır gibi bir fikir gelebilir. Fakat hakikatte burada kalan havanın miktarı hiç te mühimsenmiyecek kadar az değildir. Çünkü burada bir kentilyon tane atom vardır. Esasen maddenin sonu olmayınca mutlak bir halanın yapılabilmesi mevzubahis olamaz. O halde Crookes’un yaptığı bu ameliyeyi namütenahi kere tekrarlamak mümkün olacaktır. Fakat bu, nazari bir laftan ibaret kalır; çünkü en mükemmel teknik vasıtalarla bu iş bir defa bile güçlükle yapılabilmiştir. Ve maddeler seyyalleştikçe bu güçlükte murabbaı ile artacaktır. Buna göre dünyamızın şartlariyle bu işin sonuna kadar gitmeye imkan yoktur. Ancak şunu düşünebiliriz: tabii tazyiki nesimiyi bu kadara azalttıktan sonra ilmi ve fikri düşüncelerimizi alt üst eden yepyeni bir madde ile karşılaştık; acaba bu ameliyeyi bir defa daha tekrar etseydik yani geriye kalan hava miktarını da bir milyonda birine kadar azaltabilseydik ne çeşit bir madde ile karşılaşacaktık?.. Halbuki bu ameliyeye ebediyen devam edilebilir ve bizim aczimizin başladığı yerlerde tabii hadiselerin durması icap etmez. Eğer mümkün olursa, bu ameliye balonda son atom kalıncıya kadar devam edebileceği gibi, son atomun parçalarından müteşekkil, bilmediğimiz alemlerin sonsuz derinliklerine doğru da ebediyen devam edip gidebilir ve bu sıralarda doğacak yüksek hadiselerin mahiyetlerini biz bugün tasavvur bile edemeyiz.
Tabiatta hala yoktur. Boşluk fikri manasızca ancak bizim kafamızda bulunabilir. Atomun son madde olmıyacağını söylemiştik. O, bir alemdir, bir şems manzumesidir demiştik. Onun da ayni nispetler dahilinde sayısız cüzülere malik olması lazım gelir.
Bir şems manzumesi olan atomun güneşi proton, planetleri de elektronlardır. Bizim çok kaba olan düşüncemize göre protonla elektronların arası kabili ihmal derecede küçüktür. Fakat bu, egosantrik bir düşüncedir. Ve bu düşünce ile kainatın esrarına nüfuz edilemez. Bunun için hadiseleri ve varlıkları yalnız hasselerimizle değil onların oluş imkanlarını düşünerek incelememiz icabeder. Filhakika bizim için ihmali kabil olan atom aleminin protoniyle elektronları arasındaki mesafenin güneşle planetleri arasındaki mesafeye nispetle 8000 defa daha küyük olduğu anlaşılmıştır. Şimdi kendimizi bir elektron planetinin üzerinde oturmuş bir varlık halinde düşünelim; yukarki hesaba göre güneşimiz olan proton kütlesi bize şimdiki güneşimizden hemen hemen sekiz bin defa daha uzakta görünecektir!.. Acaba o zaman aradaki bu muazzam mesafe bomboş mu kalacaktı?.. Hayır!..Madde kainatında boşluk yoktur. Her yer bildiğimiz, bilmediğimiz maddelerle doludur. Esasen kainat varlık demektir. Boşlukla kainat fikri asla birleşemez. O halde, müdrikemize girecek tabiatta bulunmıyan diğer öyle maddeler vardır ki bunlar bir tek atom aleminin eczası arasındaki muazzam mesafeleri doldurmaktadır. Düşüncemiz ve muhayyilemiz burada durduğu için atom aleminin eczası arasındaki mesafeleri dolduran bu sayısız maddelerin de ayrıca birer alem olup olmadıklarını sormağa cesaret edemiyoruz.
Kainat alemlerle doludur. Bunlar bizim çok dar olan nisbi kıymetlerimiz karşısında bir varlık göstermezler ve etrafımızı saran dar ufukların maverasındaki sonsuzlukların karanlığı içinde kaybolup giderler. Kainatta makrometrik ve mikrometrik kıymetler ancak bize göredir. Başkalarına göre bu kıymetler başka türlü olur. Atomla manzumeişems tabiat kanunları karşısında aynı şeydir. Bu bakımdan Crookes balonunu kainatımıza benzetebiliriz. Ve kainatımız içinde sayısı sekstilyonları bulan yıldızları da birer atom gibi düşünebiliriz. Fakat böyle olunca görürüz ki tabiat Crooken’dan daha çok kudretli çalışmıştır; zira kainat balonunun muhteviyatı Crookes’unkinden daha çok seyyaldir; yapılan hesaplara göre bir santimetre mikabı kainata düşen maddenin ağırlığı bir gramın bir trilyonda birinin bir trilyonda birinin on beş milyonda biridir! ( 23 ). Eğer Crookes balonunu bu kadar seyyal bir hale koyabilmiş olsaydı belki bir kainat yaratırdı! Kocaman bir Crookes balonuna benziyen ve ondan daha çok ilerideki seyyal maddeleri ihtiva eden kainat balonunun muhteviyatı acaba nasıl yüksek maddi kudretlere ve hususiyetlere maliktir?.. Bilmiyoruz.
Maddeler seyyalleştikçe vasıfları ve kendilerinde mündemiç olan kudretleri değişir. Bu nokta üzerinde durmazdan evvel madde - kuvvet meselesi üzerinde biraz konuşmak faydalı olur. Biliyoruz ki atomların birtakım ihtizazları vardır. Bu ihtizazlar da maddenin teşekkülatında mündemiç olan enerjinin mevlududur. Ne ihtizazları maddeden, ne de maddeyi ihtizazlardan ayırmak mevzuubahis olamaz. Bunlar birbirinin lazım gayri müfarikıdırar.. Bu ihtizazların keyfiyet ve kemiyetlerine göre maddenin inkilapları ve tezahürleri meydana gelir. O halde atomların ihtizazları üzerinde müessir olabilen her hangi yüksek bir amil maddelerin tezahürlerinde ve inkilaplarında hakim bir rol oynar. Bu hal atomların bünyelerini değiştirmek veya onları parçalamak sutetiyle olur. Maddelerin eczası arasında mevcut olan hareketler ne kadar süratlenir ve komplike bir hal alırsa vahit hacmındaki atom miktarı o nispette azalır ve madde de bizim tetkik vasıtalarımızdan ve idrakimizden o nispette uzaklaşır. Yani bizim için o nispette gayri mahsus olan alemlere karışır. Buz, su maddesinin bize en bariz görünen bir halidir. Atıldır, şekli sabittir, billurlaşmıştır, sertliği vardır, hülasa o, kaba bir maddedir. Bu madde su halini alınca hususiyetlerinden bir kısmını kaybetmeğe başlar. Mesela dış tesirlere karşı evvelkinden daha kolaylıkla cevap verir, şeklini muhafaza etmez, evvelki kadar salabeti kalmamıştır, seyyaldir. Su maddesi buhar olunca hasselerimizden büsbütün kaçmağa yüz tutmuş bir hal alır. Artık onun sabit olmıyan bir şekli de kalmaz. Onu göremeyiz, rengi yoktur, tabii halinde iken bize göre hiçbir sertliği kalmamıştır, hülasa o, artık doğrudan doğruya kendisini hissettirecek maddi vasıflarını kaybetmek yolundadır. Fakat buna mukabil ne su, ne de buz halinde görünmiyen kudretler onda tezahür etmeğe başlar. O, arz cazibesinin daha az tesirine maruzdur, bulunduğu kaplardan kaçmağa çalışır inbisat kabiliyeti fazladır.
Şu üç maddi halin birbiriyle mukayesesi maddelerin gazüstü hallere geçtikleri zaman yürüyecekleri yolu aydınlatıcı fikirleri bize verebilir. XIX uncu asırda Farady aşağı yukarı şöyle söylüyordu: Gazları daha seyyal bir hale koyarsak hasıl olacak yeni hallerle gaz hali arasında birçok farklar belirecektir. İlerde maddeleri gaz halinden radyan hale geçirdiğimiz zaman [ 1 ] tıpkı mayi halden gaz haline geçerken olduğu gibi, onların maddi vasıflarından birçoklarını daha kaybettiklerini göreceğiz. Cisimler kesifleştikçe vasıflarında kesret husule gelmektedir. Sulpten mayi ve mayiden gaz haline geçtikçe cisimlerde görülen çeşitli vasıfların yavaş yavaş azalıp kaybolduğunu görüyoruz. Sulp cisimler mayi oldukarı zaman kendilerinde
[ 1 ] Bu iş bilahare yukarda söylediğimiz gibi, W. Crookes tarafından tahakkuk ettirilmiştir.
sertlik ve yumuşaklık anatı kalmıyor. Billurlar kayboluyor, renk ve ademi şeffafiyet hususiyetleri çok defa renksiz bir şeffaflığa inkilap ediyor, moleküllerin hareketleri daha ziyade mükemmelleşiyor. Fakat bunlar gaz haline gelince orada da diğer bir çok vasıfların daha kaybolduğunu görüyoruz; mesela cisimleri birbirinden ayırtan ağırlık farkları gazlarda hemen hemen kalmamış gibidir, renk farkları da yoktur, gaz haline giren cisimler kamilen şeffaf ve elastikidirler. Bütün bunlar bize hemen hemen aynı bir cisim imiş gibi görünürler. Bu da sulp, ve mayi cisimleri birbirinden tefrika yarıyan sertlik, şeffafsızlık, renk ve şekil gibi bir takım vasıfların kaybolup onların yerine gayet hafif bir siklet ile ehemmiyetsiz birkaç hususiyetin kalmış olmasından ileri gelir.
Cisimler seyyal hallere geçtikçe kendilerinde meknuz bulunan kudretlerin tezahürleri artar. Mesela, bir buçuk kilogramlık bir gaz 134 smm. sathındaki bir çelik menşur üzerinde aşağıdaki tesirleri husule getirir:
A – Bu menşuru 300 nesimi tazyıka muadil bir tazyıkla ezer.
B – Onu ancak bir milyon kilogramlık bir tazyıkın yapabileceği tarzda parçalar ( 25 ).
Halbuki bu işleri yapan gazın ağırlığı nihayet bir buçuk kilogramdır. Buna nazaran hasselerimizi örten kesif maddelerin maverasına muhayyilemizi ve müdrikemizi uzatabildiğimiz nispette daima yeni ufuklarla karşılaşacağız ve bu sonsuz ufuklarda yayılan maddelerin bizim bildiğimiz vasıflarından ayrılıp birtakım yüksek kudretler iktisap ettiğine şahit olacağız ki bu fikir bizi maddelerin en son hadlerinden bir tek cevher haline girdiği ve şuurlu dış müessirlerin ( ruhların ) ilahi kanunlar altında gösterecekleri faaliyetlere göre aşağılara doğru inerken kesret haline sokuldukları ve bu suretle maddi kainatın sayısız çeşitlerini meydana getirdikleri düşüncesine sevkeder.
Netice nedir?... Biz asgar ve azam namütenahilerde uzanıp giden maddi kainatın her hangi bilemediğimiz bir noktasında hapsolmuş bulunuyoruz. Madde üzerindeki müessiriyetimiz de ancak buna göre ayarlanmış ve tahdit edilmiştir. Bu hudutsuz sahada atacağımız adımlar sonsuzluğa nispetle daima bir hiçten ibaret olacaktır. Bu hiçlik içinde kalan ve maddesiyle fani olan biz zavallıların mutlak bir lisanla kainatımızda maddeden tecerrüt etmiş saf ruhların mevcudiyetlerinden bahsetmemiz veya bunun büsbütün aksine olarak maddeden başka hiçbir varlığın mevcudiyeti imkanını kabul etmemeğe kalkışmamız hakikaten masumane kir çocuk cüretkarlığı olur.
Maddi kainat bizlere göre, hem aşağıdan hem de yukardan karanlıklar içine gömülmüş öyle muazzam bir varlıktır ki daha biz onun hangi noktasında yaşadığımızı bile bilmiyoruz. Bu dörtbaşı mamur olan cehlimiz ve aczimiz karşısında maddenin başlangıcından veya müntehasından nasıl bahsedebiliriz?... Ne fizikoşimik, ne de metapsişik bilgilermiz hakikat aleminin zirvesine varmış değildir. Hatta sonsuzluğa nispet edersek bütün ilimdeki terakkilerimizi bir kaç adımlık ilerleme bile sayamayız.
