ÖLÜM
1 – Ölüm hakkıdda kısa ve umumi bir mütalaa
Dünyamızda hangi tabiat kanunu vardır ki bize ölüm kadar tabii görünsün?... Her hadise mümkün veya gayri mümkün olabilir, fakat yalnız bir tek hadise vardır ki o, mutlaka vukua gelecektir. Buna biz ölüm deriz.
Ölüm, canlı varlıklara ait bir hadise olmakla beraber ruhun hayatı ile doğrudan doğruya alakalı olmıyan bir şeydir. Ölüm, camit maddelere, daha doğrusu bu maddelerle ruhun münasebetlerine ait bir değişme halinden başka bir şey değildir. O halde ölümü bir dar, bir de geniş manada düşünmek lazım gelir. Biz evvela onu herkes gibi dar manasında tetkik ettikten sonra bahsimizin sonunda geniş manası ile de kısaca gözden geçireceğiz.
Uzviyette iki büyük hayati fonksiyonun iflası insan ölümünü kati olarak vasıflandırır. Bunlardan biri nefesin, diğeri de kalbin durmasıdır. Bu iki hadise birbirine o kadar sıkı sıkıya bağlıdır ki bunlardan birisinin az veya çokça devamına mutlaka diğeri de refakat eder. Ve bu iki fonksiyonun nihayete ermesinden sonra insan vücudü tedricen maddi değişmelere, dağılmalara, daha doğrusu maddi teşekkülleri itibariyle yok olmaya mahkum kalır. Ve artık onu hiçbir vetire tekrar eski canlı haline getiremez.
Ölüm bir zarurettir. Bu zarureti anlamak insanın tekamül ihtiyacını ve madde kainatındaki varlığının zaruretini anlayıp kabul etmekle mümkün olur.
2 – Ülümün zahiri manası
Canlı insan şahsiyet sahibi bir varlıktır. Hayvanlarda da hal böyledir, fakat bunlardaki şahsiyet derece derece basitleşir.
İnsanın kendine mahsus bir oluş hali vardır. Bu hali vücude getiren unsurlar arasında insanın duyuş ve düşünüş tarzlariyle bu duyuş ve düşünüşle alakalı işgörümü kabiliyeti bulunur. O, bu sayede dışardan gelen iyi kötü, yapıcı veya yıkıcı bütün tesirlere karşı harekete geçer ve kendi varlığını korumaya çalışır.
Bu çalışma son dakikaya kadar devam eder. Son dakika yaklaştıkça vücudün bütün hayati fonksiyonlarında bir düzensizlik, bir ağırlık baş gösterir. Bu halin hastalık kelimesiyle vasıflandırdığımız ağır şekillerinden fenalık hissi dediğimiz hafif şekillerine kadar birçok dereceleri vardır. Maddi hayattaki bu durgunluk ve bozukluk halleri bütün tedbirlere ve arzulara rağmen arttıkça artar. Nihayet son dakikaların yaklaştığını haber veren hastalık çanı çalar.
Hasta ekseriya ölmek istemez. Ve dikkat edilirse çok zaman, ölümden kaçma arzusuna korku hissinin refakat ettiği görülü. Ölüm fikri son dakikalarda insanı en korkunç kabuslar içinde yaşatabilir. Hatta o kadar ki hastayı o sırada en ziyade üzen şey bu kabustan ileri gelen şuursuzca bir korkudur. Bütün bu tesirler altında ölümden kaçmaya çalışan insan etrafındakilerden yaşıyacağına, ölmiyeceğine dair ümitsizce teminat bekler. O sırada kendisine söylenecek en belli bir yalan sözden dahi o, bir teselli duymağa çalışır. Fakat bütün bunlar beyhudedir. Çünkü ekseriya o da iyice inanmıştır ki hayatında mütemadiyen kafasından koğmağa muvaffak olabildiği ölüm fikri tahakkuk etmek üzeredir ve bunu hiçbir şey durduramayacaktır.
Ölümün eşiğinde bulunan insanda ölümle hayat arasında şiddetli bir mücadele vardır. Fakat dikkatli bir müşahit bu tabloyu seyrederken görür ki burada dağılmak veya başka maddi bir şekle inkilap etmek istemiyen fizikoşimik bir varlığın değil, fizikoşimik varlığını bırakmak istemiyen ve meçhul bir diyara doğru sürüklenip gitmekten endişe duyan başka bir varlığın karşısında bulunmaktadır. Hele bu mücadelenin, hayatını fena kullanmış veya ademci fikirlerle beslenmiş kimselerde daha şiddetli olması o müşahidin ayrıca dikkat nazarını çeker.
Can çekişenin ve etrafdakilerin ölüme mani olmak için gösterdikleri bütün gayretler boştur. Ne doktorun deveran ilaçları, ne hastanın ölmemek için yaptığı mücadeleleri fayda vermez. Her vakit olduğu gibi şimdi de yüksek tabiat kanunu hükmünü yapacak ve bütün gafilce ve cahilce mukavemetleri kıracaktır.
Nihayet hastanın şuuru bulanmağa başlar. Bir uyuşukluk hali, hatta tatlı bir istirahat hali teessüs eder. Bütün ağrılar diner, ıstıraplar durur. Hasta bütün hayatı müddetince geçirdiği ölüm korkusunun beyhudeliğini kendisine haber veren bu ilk alametlerin ekseriya henüz manasını anlıyamaz. Fakat artık şiddetli mücadele kalmamıştır. Yalnız cesetle görülen şey ruhun ondan kurtulmak için yapmakta olduğu sarsıntılardır. Böylece bir taraftan hasta hakiki hayatına girerken diğer taraftan etrafındakiler hala işin farkında olmadan onu << ölümün pençesinden >> kurtaramadıklarına üzülürler. Fakat şurası muhakkak ki eğer onların bu arzusu tahakkuk etse ve hastanın fikrini sorabilseler hasta çok defa bu isteği şiddetle reddedecek ve yoluna mani olmamalarını onlardan istiyecektir. Tecrübelerin ve tebliğlerin öğrettiğine göre burada ruhun bir tek arzusu vardır, o da önünde açılmakta olan yeni aleme doğru atmış olduğu adımlarını sıklaştırmak ve kendisini ezen maddi yükünden bir an evvel kurtulmaktır.
Bütün şiddetli gayretlerine rağmen bedenin kuvvetli bağlarını müşkülatla koparan ruhun bedende tezahür eden çırpınışları da ekseriya dışardakiler tarafından yanlış tefsirlere uğrar. Ve pek az kimse bunun kurtuluş yolunda sarfedilmekte olan ulvi bir cehit olduğunu anlayabilir. Arasıra işitilen şiddetli hırıltılar, cesette görülen silkinmeler ruhun serbesleşmek için gösterdiği gayretlerin dünyamızdaki son maddi tezahürleridir. Ruh hemen hemen bedenini bırakmış gibidir. Hayat sahibi bir yüzün mütemadiyen değişen ifadeleri artık bu cesette kalmamıştır. Yalnız son bir tek ifade orada sabit olarak yerleşir ki o da ruhun cesetle tecelli eden son duygularına ait bazen büyük bir huzurun ve ekseriya korkunç bir ıstırabın ifadesidir. Bu suretle donuk bakışlarla, sönük dudakların son sözünü söylemek ister gibi titreyişleriyle etrafındakilere heyecanlı ve üzüntülü dakikalar, saatler ve hatta günler geçirten agoninin son tablosu tamamlanırken şiddetli bir iki çırpınma, bir iki çene oynatışı ve nihayet önüne kattığı bir miktar köpüğü göğüsten boğaza kadar sürükliyen son hırıltılı nefes sahnenin perdesini kapatır. Ve o zaman yalnız maddelere mahsus olan bedenin atıl hali bir anda teessüs ediverir.
Bu sırada neler olur, kaba bir gözün tam miyopluğu içinde görebildiği bu hadiselerin arkasında diğer ne gibi maddi hadiseler gizlenmiştir?
Gene ölümün zahiri olan diğer bazı tecelliyatı daha vardır ki bunu ancak hassas insanlar ( sensitif ) görebilir. Bunun kendiliğinden olma veya tecribi müşahedelere dayanan birçok misalleri vardır; bir tanesini yazıyorum; bu, Dr. Burgess’in Dr. Hodgson’a göndermiş olduğu ve sinir mütehassısı Dr. Renz’in şahadet ettiği bir vakaya aittir.
<< Zavallı zevcemin son beş saatlik hayatı esnasında gözümün önünde cereyan eden şeylerden sonra zihnen bir hallüsinasyona mı uğramıştım, yoksa bilakis bir klervuvayyans melekesini mi kazanmıştım meselesini çözemiyecek bir hale geldim.
<< Bu hadiseleri yazmağa başlamazdan evvel bu sayfaları okuyacak olanların alakası bakımından şunu ilan ederim ki ben asla ne alkolik içkiler, ne morfin ne de kokain kullanmış değilim. Her şeyde daima mutedildim, mutedil oldum. Asabi mizaçlı değilim, zihnen hayali bir adam değilim. Daima hesaplı, sakin ve metin bir insan olarak tanınmışımdır. Şunu da ilave edeyim ki ben, ( medyanimik materyalizasyon ) hadiseleriyle, ( görünen astral beden) leriyle ispiritizmaya sadece inanmamış olmakla kalmadım, aynı zamanda bu nazariyelerin daima düşmanı oldum.
<< Zevcem 1902 senesi 23 mayıs ayının cuma günü saat 11,45 de ölmüştü. O gün öğleden sonra saat dörtten itibaren bütün ümitlerin kaybolduğunu anlamıştım.
<< Meşum saati beklemek üzere birçok dostlarla beraber yatağın etrafına toplanmıştık. Doktor ve iki hastabakıcı hemşire de vardı. Ben muhtazırın yatağının başucuna oturmuştum. Sağ elini elimle tutuyordum. Dostlar odada dağılmışlardı. Bazısı oturuyor, diğerleri ayakta duruyordu. Hiç kimse konuşmuyordu. Herkes hastanın gittikçe zayıflayan teneffüs hareketlerine dikkat ediyordu. Hiçbir değişiklik olmadan böylece iki saat geçti. Hizmetçi, akşam yemeğinin hazır olduğunu haber verdi; fakat bundan kimse istifade etmek ister görünmüyordu. Saat 6,30 da ben dostlara, doktora ve hastabakıcılara vakit geçirmeksizin yemek yemelerini israrla rica ettim. Zira intizar daha uzıyabilirdi. Tavsiyem kabul edildi.
<< Bundan 15 dakika sonra, yani saat 6,45 de ( saatin doğruluğundan eminim, çünkü karşımda bir saat vardı. ) Kapıya doğru bakmıştım. Eşiğin üzerinde ve havada birbirinden ayrı, ufki vaziyette duran, çok bariz üç küçük bulut gördüm. Bunlardan herbirinin boyu takriben dört kadem uzunluğunda idi. Hacmı da 6-8 parmak kadardı.
<< Benim ilk düşüncem şu oldu: ( Bu haksız hükmümden dolayı hazırundan özür dilerim ) eşiğin öbür tarafında sigara içilmiş ve sigaranın dumanı odaya girmişti. Bu işi yapanları muaheze etmek üzere bir hamlede yerimden fırladım. Gördüm ki ne eşikte, ne koridorda ve ne de odada kimse yoktu. Mütehayyir olarak tekrar odaya döndüm ve bu küçük bulutlara bakmağa başladım. Bunlar ağır ağır, fakat emniyetle yatağa yaklaşıyorlardı. Yatağı tamamıyla kucakladılar. Ben bu bulutların arasından bakarken muhtazırın yanında, boyu üç kademden büyük olmıyan bir kadın şekli gördüm. Şeffaftı. Fakat aynı zamanda altın renginde parlak bir ziya neşrediyordu. Manzarası o kadar ihtişamlı idi ki bunu kelimelerle tarif etmek mümkün olamaz. Üzerinde yunan tarzında, kolları uzun, geniş ve sarkık bir elbise vardı. Başında da bir çelenk bulunuyordu. Bu kadın muhteşem güzelliği içinde bir heykel gibi hareketsiz dikiliyordu. Ellerini zevcemin başına uzatmıştı. Ve, bir misafiri sevinçle fakat ciddiyetle karşılayıcı bir hal arzediyordu. Azçok bariz diğer şekiller de etrafında dalgalanıyordu.
<< Zevcemin üzerinde ufki vaziyette çıplak beyaz bir şekil uzanmıştı. Bu şekil, sol gözüne temas eden bir kordonla muhtazırın bedenine bağlı bulunuyordu. Bu tıpkı onun << astral >> bedeni gibi idi. Asılı bir halde duran bu şekil bazı anlarda tamamıyla hareketsiz bir halde duruyor ve sonra tekallüs ediyor, ancak 15 pus tulünde minüskül bir cesamet alıncıya kadar küçülüyordu. Fakat kadının şeklini daima muhafaza ediyordu. Baş mükemmeldi, beden mükemmeldi, kollar ve bacaklar mükemmeldi. << Astral beden >> tekallüs edip küçüldüğü zaman şiddetli bir mücadele başlıyordu. Bedenden mutlaka kurtulmak ve serbesleşmek için şiddetli ihtilaçlar ve etrafın hareketleri görülüyordu. Yoruluncıya kadar bu mücadele devam ediyor ve onun arkasından bir sükunet devresi geliyordu. Bu devrede << Astral beden >> büyümeğe başlıyor fakat biraz sonra tekrar küçülüyor ve evvelki mücadele gene kendini gösteriyordu.....
<< Zevcemin son beş saatlik hayatında bu sersemleştirici vizyonu fasılasız bir surette gördüm. Gözlerimi kapandığım zaman veya dostlarla konuşmak üzere onlara baktığım zaman veyahut başımı diğer bir tarafa çevirdiğim zaman bu vizyon kayboluyordu; fakat tekrar yatağa bakınca aynı hali evvelki gibi görüyordum.
<< Bu beş saat zarfında başımda, kol ve bacaklarımda acaip bir ağırlık duyuyordum. Göz kapaklarımın, sanki uyku halinde olduğu gibi, ağır olduğunu hissediyordum. Vizyona refakat eden bu haller beni aklımdan korkutmağa başladı. O kadar ki ekseriya doktora hitap ediyor ve ( doktor deli oluyorum, ) diyordum.
<< Nihayet meşum saat geldi. Son bir ıspazmostan sonra muhtazırın nefesi kesildi; ve aynı zamanda << Astral şeklin >> kendisini kurtarmak için gayretini iki misli arttırdığını gördüm. Zahiren bir ölü halini alan zevcem birkaç saniye sonra tekrar nefes almaya başladı. Son olarak iki, üç nefes daha aldı ve hepsi bitti. Son nefes ve son ıspazmosiyle beraber << Astral bedeni >> bağlıyan kordon koptu. Bir anda << astral >> bedenin kaybolduğunu gördüm. Aynı zamanda diğer ruhani bedenler ve odaya giren bulutlar da birdenbire kayboldu. Ve şu da gariptir ki üzerimde bulunan ve beni tazibeden ağırlık da kayboldu. O kadar ki kendimi lazım gelen hazin merasimi hazırlamak ve idare etmek için icabeden emirleri verecek halde her vakitki gibi sakin, metin ve tedbirli buldum. >> ( 43 )
Bu zatın bir halüsinasyon [ 1 ] geçirdiğini söyliyecekler bulunur. Bunun münakaşası yeri burası olmadığı için üzerinde durmayacağım. Ancak, sinirlilikle akıllarına hemen ilk gelen hükmü vermeden ve kolay, klasik teşhisler içinde düşüncelerini hapsetmeden evvel okuyucularıma bu sahadaki bol ve şümullü diğer materyelleri tetkik etmelerini ve daha acelesiz, daha sakin bir hüküm vermelerini tavsiye ederim.
İşte ölümün en geniş manadaki zahiri ve sathi görünüşü budur. Fakat böyle maddi bir manadaki olümün varlığını kabul etmek ne kadar zaruri ise insan ruhunun bu manada bir ölüme maruz kalmasının bahis mevzuu olmıyacağını da öylece kabul etmek zaruri olur.
[ 1 ] Dışarda mevcut olmıyan bir şeyin varlığını mevcutmuş gibi duymak.
3 – Ruh ölür mü?...
Ruh hastalanmaz ve ölmez. Üstatla aramızda geçen bir görüşmede onun söylediği şeyler bu fikrimizi takviye edecek mahiyettedir:
S – Mesela delilik hali dediğimiz ruhi bir hastalığın en ağır şeklinde bulunan bir adam, dışardaki hadiselerin hiç biriyle alakadar olmazken etrafında geçen bu hadiseler onun ruhundaki bilgiyi ve kabiliyetleri arttırabilir mi?
C – Evvela ruhta hastalık olmıyacağına nazarı dikkatinizi çekerim, saniyen sualinize evet ! derim.
Diğer bir yerde de üstat: << Ölüm, ruhun bedenden müfarekatıdır. >> diyor.
Hastalık ve ölüm halleri ancak beden teşekkülatının zaruri ve tabii olan değişmelerine bağlı bir vetiredir. Halbuki mütemadi tekamül halinde bulunan ruhta bu maddi değişmelere benzer hadiseler cereyan etmez. Beden bahsinde de bu fikir üzerinde uzun uzadıya durmuştuk. O halde ruh hayatı karşısında ölümün manası ne olabilir?
Evvelce de söylediğimiz gibi biz, sayısı belli olmıyan alemlerden birinin içinde yaşıyoruz. Her alemde olduğu gibi bizimkininde de bir çok maddi icaplardan doğma realiteler vardır. Biz bu realitelerden geçmek zorundayız. Tekamül bahsindeki en temelli veriteyi bu teşkil eder. Şu halde bir nihayet, bir son, bir adem demek olan ölüm fikri karşısında ruhun durumunu gözden geçirmek için onun muhtelif hayat çağlarına ait realitelerini mütalaa etmekle işe başlayacağız.
a – Hayatın muhtelif çağları ve realiteleri
Üç yaşındaki bir çocuğun kendisine mahsus bir realitesi vardır. O, bu realitenin dışındaki şeyleri tanımaz ve hatta onlara karşı isyankar bir tavır takınır. Onun oyuncak bebeği, otomobili kendi aleminin tam bir realitesidir. Bu oyuncaklara malik olmak, onları hayati ruzmerresine karıştırmak ve nihayet onlardan kendi alemini yaratmak bu yaştaki insanın en mühim meşguliyetlerinden birini teşkil eder. Çocuğun bu meşguliyeti, 45 yaşındaki kahil bir insanın meşguliyetlerinden daha az ciddi değildir. 45 yaşındaki insanı yükseltecek olan hayat icapları kadar bu üç yaşının icapları da çocuğu yükseltmeğe yarıyacaktır.
Binaeaaleyh 45 yaşındaki adam, işlerinin bozulmasından ne kadar müteessir olursa, 3 yaşındaki adam da oyuncaklarının elinden alınmasından o kadar müteessir olur. İnsan ruhunun tekamülü bakımından bu iki teessürün keyfiyet ve kemiyetindeki zahiri farkların hiç bir ehemmiyeti yoktur.
45 yaşındaki insan bir makine icat etmek, bir hastalık amilini bulup meydana çıkartmak gibi henüz bilmediği şeyleri araştırmak hususunda ne kadar samimi bir tecessüs hissi ile hareket ederse üç yaşındaki insan da kendi kendine koşan oyuncaklarını hangi şeytanın yürüttüğünü öylece ve aynı tecessüs hissi ile bulup meydana çıkarmaya çalışır. Yatarken bebeğinin gözlerini kapaması karşısında o, kahillerin akıl erdiremedikleri birçok tabii hadiselere karşı duydukları heyecanı ve hayranlığı aynen duyar. Bu hadiselerin esrar perdesini yırtmak için bir çok otomobiller ve bebekler feda edilir.
Fakat zaman durmaz, seneler geçer. 3 yaşındaki çocuk 18 yaşına girer, 3 yaşındaki çocukla 18 yaşındaki çocuk aynı adamdır. Muhit aynı muhittir, aile ocağı aynı ocaktır. Lakin çocuğun realitesi bariz bir şekilde değişmiştir. 18 yaşındaki bir gencin ruhunu, 3 yaşındaki çocuğun oyuncakları artık tatmin edemez. Onlarla uğraşmak bu genç için beyhude ve hatta gülünçtür. Onun nazarında << ciddi hayat >> böyle << çocukça >> aldatıcı oyunlarla kabili telif olmaz. O, ne kendisinin pek fazla altındaki, ne de pek fazla üstündeki hayatı beğenmez: Altındakiler çocukçadır, üstündekiler de bayatlamış şeylerdir. Binaenaleyh o, 3 yaşındaki çocuğun hayatına istihzalı nazarlarla bakarken 60, 70, 80 yaşındakileri de eskimiş, acıkli bir hayatın, yerine göre, merhamete veya nefrete değer zavallı insanları gibi görür. Ona göre hayatın en mükemmel ve en cazip hadiseleri ancak kendi yaşının veya ona yakın yaşların icaplarına uyan temayül ve ilcalarla taayyün etmiş olandır.
Gerçi o, ne istediğini, daha doğrusu neleri istemesi lazım geldiğini katiyetle de bilmez. Her şeyde taşkınlık hali onun bütün varlığını sarmıştır. Fikri bir anarşi içindedir. Onun ruhunda muhayyel arzuların hududu yoktur.
Bazen zihninde ideal bir tip canlanır. Ona göre en mükemmel insan bu tipe uygun olandır, ve kendisi de mutlaka öyle olacaktır. Bu tip, ya servetiyle ya cesaretiyle veya her hangi bir sahadaki teknik kabiliyetleriyle insanların üstünde görünen bir insan tipidir. Dünyada bunun gibi olmıyan insanın ne kıymeti vardır? Binaenaleyh bu tipe uygun olmıyan bütün insanların bu genç nazarında hiçbir manası ve kıymeti yoktur.
Fakat bazen de o, hayran olduğu, taptığı diğer bir tipe bütün varlığını verir. Artık o, yalnız o tipin esiridir. Ve ebediyen öyle kalmalıdır. Dünyanın, kainatın bütün kıymetleri ancak o taptığı tipte toplanmıştır. Onu elinden kaçırmak korkusu, veya ona malik olamamak endişesi bütün kainatı kafasına yıkacak kadar ıstıraplı ve karanlık hisleri kendisinde doğurur. Zira onun için << onsuz >> hayatın hiçbir kıymeti ve manası yoktur. Mabudesiyle beraber o, bütün varlığını ve hayat kaynaklarını kaybedeceğini zanneder. O halde onu kaybetmektense ölmek daha iyidir.
Bu ve buna benzer sahneler on sekiz yaş çağının icaplarından doğmuş bir realitedir. Ve genç adam, mütemadiyen değişen bu çağın baş döndürücü saadet ve felaketleri içinde yuvarlanırken onlardan duyduğu sevinç ve ıstıraplarında tamamiyle haklıdır. Yalnız, üç yaş çağının realitesi nasıl on sekiş yaş çağının realitesi kadar ehemmiyetli ise öylece on sekiş yaş çağının realitesi de üç yaş çağının realitesi kadar çocukçadır.
Hayat binası kuran ve yükselen seneler birbiri üzerine durmadan yığılmakta devam eder. On sekiz yaşındaki genç kırk beş yaşında kahil bir insan olur. Bu esnada dünya gene evvelki dünyadır. Fakat kırk beş yaşına varan gencin telakkileri ne kadar çok değişmiştir !.. Artık o, güya, hayatın asıl manasını şimdi anlamıştır !..
Kırk beş yaşındaki insan, çocukluğundaki << çocukça >> oyunlarının, on sekiş yaş gençliğindeki << Havai ve hayalperestane >> arzularının ne kadar manasız şeyler olduğunu takdir ettiğini inanır. Artık o, kendince olgunlaşmıştır. Bu olgun adam ilk yaşlarındaki gibi mevhum ve budalaca hayaller peşinde koşmıyacak, tam manasiyle aklı başında bir hayat adamı olacaktır. Şahsi, ailevi,maşeri birtakım menfaat düşünceleri onu işgal eder ve birçok teşebbüslere sürükler. Artık onun yaptığı bu işler << ciddi >> dir. Fakat bütün realitelerde olduğu gibi kırk beş yaş çağının bu << olgun >> realitesi de bütün hatalarla dolu ve zamanı gelince ölüme mahkum bir realitedir. Gerçi bu yaştaki adam kendince en makul düşünen bir adamdır ve kendisine göre, hakikat ancak kendi düşüncelerine uygun olan şeydedir. Fakat böyle bir iddianın kıymeti yaşlara nispeten üç yaşındaki bir çocuğun hakkındaki iddiasından daha ileride değildir.
Nihayet zaman gelir, bu da geçer. Ve kırk beş yaşındaki adam altmış beş yaşına girer. Bu yaştaki adamın düşünce ve telakkilerinde ne üç yaş çağının pasif körlüğü, ne on sekiz yaş çağının budalaca megalomanileri, ne de kırk beş yaş çağının ihtiraslı faaliyet zaruretleri kalmamıştır. Hayat gemisini kullanan kaptanın şimdiye kadar gemisine vermiş olduğu istikamete göre ya saadetli ve huzurlu veya hicaplar ve endişelerle dolu bir hayat, bu yaş çağının realitesinde layt motifi teşkil edecektir. Altmış beş yaşındaki insan geçmiş realiteleri daha parlak ve açık olarak görür. O, bunların hakiki manalarını şimdi biraz daha iyi anlar. Binaenaleyh, şimdiye kadar geçirdiği hayatının kullanma şekline göre az çok kazandığı kabiliyetlerle o, gerek kendi hayatının ve gerek içinde bulunduğu cemiyet hayatının icapları ve telakkileri hakkında yanlış veya doğru tenkitler yapar ve birtakım hükümler verir.
Fakat, cezri bir değişme mıntakasına, hayatın kati dönüm noktasına yaklaşmış olmak düşüncesinden doğan bazı duygular onun ruhi hayatında arasıra hakimane bir mevki tutar. Bu duyguların ıstıraplı veya zevkli olması onun şimdiye kadar geçirmiş olduğu hayat tarzına bağlıdır. Fakat şüphesiz ki şimdiye kadar geçen realitelerin en olgununda yaşıyan bu adamın realitesi de ölüme mahkumdur. Buradaki duygu ve düşüncelerde de bir miyopluk ve hatta çok defa evvelki yaşların realitelerinde olduğundan daha fazla bir kararsızlık ve vuzuhsuzluk vardır. Mesela onun kafasına şimdiye kadar ekseriya gelmiyen bazı sualler hücum eder: ( Ben kimim, nerden gelip nereye gidiyorum, ölüm nedir, acaba kendimi öbür tarafa hazırlayabildim mi? ) O, bütün bu sualleri kendisine, ekseriya titremeksizin soramaz. Bu karışık ve çapraşık meseleler kemal derecesine göre insanı ya zevkli dakikalarda yaşatan ve hatta az çok yakın bir saadeti müjdeliyen vuzuhsuz fakat tatlı bir takım duyguları veyahut, bunun tamamiyle tersine olarak ıstıraplı ve korkunç endişeleri uyandırır.
En nihayet hayatın kışı gelir. Üç yaşındaki çocuk 85 lik ihtiyar olur, artık her taraf bembeyazdır ve herşey beyaz rengin temsil ettiği safiyeti almıştır. Saçlar beyaz, düşünce ve duygular beyaz, bütün tabiat beyazdır. İnsanın bütün hayatında ulaşabileceği en yüksek realite mertebesi hiç şüphesiz bu çağda olandır. Henüz bu yaşlara varmadan bu yaş realitesinin kıymetini düşkün görenlerin hali 45 yaşındakilerin realitesinden hiçbir şey anlamıyan üç yaşındaki çocukların haline benzer. 85 yaş çağının realitesi, o yaşa kadar geçmiş olan bütün realitelerin realitesidir.
Fizyolojik hayatta husule gelen sefalet, bedenin günden güne çökmesi son yaşlarda beyin faaliyetinin hakim rolünü artık kaybetmeye başladığını gösterir. Fakat buna mukabil birtakım yeni duygular ve hadiseler, yani, ruhun daha yüksek maddeler arasında tezahür etmeğe hazırlanan faaliyeti ara sıra sahnede kendini gösterir. Ruhun derin yerlerinde yerleşmiş olan ve asla kaybolmıyan hatıralar ve tecrübelerden alınmış intibalar beyin baskısının azalması nispetinde zaman zaman parlar ve ruhun ziynetlerini müjdeliyen bu parıltılar onun, yeni başlıyacak olan hayatına hazırlanmağa çalıştığını ifade eder gibi olur.
İhtiyar kendi içinde yaşar, ve bu iç hayatında yaşarken, yakında kavuşacağı şuurlu alemi, ufukta parlıyan bir sabah yıldızı gibi görmeğe başlar.
Gözleri genç yaş realitelerinin maddi parlaklığı ile henüz kamaşık duran zavallı bazı insanlar, ihtiyarın gittikçe artan maddi sefaleti ve çöküşü karşısında ona acırlar. Zira ihtiyarın bu iç hayatından onların haberi yoktur.
Son hayat realitesinin adamı bir beyin adamı değil bir iç duygusu adamıdır. Çünkü o, bu hayatının daha yüksek bir aleme kendini ulaştıracak olan hududuna yaklaşmıştır. Ve o hududun karşı tarafındaki faaliyet beyne değil iç duygularına ait olacaktır.
İhtiyar adam, eğer ruhi hayatını dünyada zenginleştirmiş ise, mesuttur ve bu saadet birkaç adım ileride duran hududun öbür tarafındaki hayat sahalarından serpinti halinde gelir. Fakat onun şimdiki saadeti, evvelki yaşlarda beyhude yere peşinden koştuğu halde kendisini asla tatmin etmemiş olan maddi saadetten bambaşkadır. Bu çağın saadeti, peşinden koşulupta yakalanmıyan bir vahime değil, kendi kendine ruhta doğan bir huzur ve sevinçtir. Mesut ihtiyar, yarı yarıya diğer bir alemde yaşamıya başladığını anlamış ve buna inanmıştır. Ancak muayyen bir olgunluk derecesinde kazanılan bu ruhi hal içindeki ihtiyar, etrafında bulunan toprağa ait her türlü ihtirası ve heyecanı tıpkı 3 yaşındaki çocukların ihtiras ve heyecanlarını bizim gördüğümüz gibi çocukça görmekle beraber, onların zaruretlerini de sükunetle takdir ve kabul eder. Ve bu keyfiyet, onda geniş bir tolerans hali doğurur. O, arkasında bıraktığı gülü az, dikeni çok hayat yollarında itişe kakışa, düşe kalka ilerlemeğe uğraşan beşeriyetin genç yolcularına belki derin bir sevgi ile karışık merhamet hissi içinde bakarken kendi hayatındaki kazançlarının kıymetini daha iyi anlamış gibi olur.
Mesut ihtiyar için ıstırap hemen hemen yok denecek kadar azalmıştır. Çünkü o, ıstırabın ne kadar fani bir şey olduğunu hayatında çekmiş olduğu binlerce mihnet ve meşakkatten sonra anlamıştır. Ve belki de o, öğrenmiştir ki ıstırap, insanı muayyen bir gayeye, yani kemal gayesine doğru yükselten ve geride bırakılmağa mahkum olan bir kurtuluş yoludur.
Olgun ihtiyarın insanlar arasında, çocuk haleti ruhiyesini anlamış büyük bir mürebbinin çocuklar arasındaki haline benzer bir hali vardır.
b – Dünyadan ayrılmak üzere bulunan insanın
son ruhi halleri
Seneler, aylar, günler, saatler geçer; nihayet ihtiyar dünyadaki varlığının son dakikasına yaklaşmış olduğunu anlar. Eğer kafi derecede olgunlaşmış ise onu müphem, fakat tatlı bir heyecan içinde karşılamağa hazırlanır.
Bu sırada o, kendisinde başka bir halin peyda olduğunu duyar. Zaten o, kendisini dünyaya bağlıyan ve bilhassa son senelerinde süratle çözülmeğe başlıyan bağların çoğundan kurtulduğunu duymamış mı idi?.
Fakat şimdi içinde bulunduğu halin bambaşka hususiyetleri vardır. Bu hal, onun yepyeni bir realite ile karşılaşmak üzere bulunmasının ruhunda doğurduğu reaksiyondan ileri gelmektedir ki bunu tarif etmek mümkün değildir. Zira böyle bir halin tezahür imkanlarını saymak ve tahdit etmek imkansızdır. Ne kadar insan varsa bunun da o kadar çeşitli şekli vardır denilebilir.
Fakat nasıl bir insan olursa olsun artık o, bu dakikada dünya hayatının eşiğinde bulunmaktadır. Ve bir iki adım daha attıktan sonra icapları ve kanunları başka diğer bir madde alemine geçecektir. Senelerdenberi Newton’un, Einstein’in ve diğer alimlerin fizik dünyasındaki malum ve muayyen kanunları altında yaşamağa alışmış olan insan, daha yüksek maddelerin icaplarına uygun büyük bir değişiklik karşısında kalınca, bir taraftan mutat hayat şartlarının altüst olduğunu görmekten, diğer taraftan da yeni hayatın yabancılığı karşısında kalmış olmaktan mütevellit büyük bir şaşkınlığa düşecektir.
Teknik hayatın girmediği Afrikanın ortasında doğmuş ve büyümüş bir vahşiyi birdenbire Newyork’un ortasına koyarsanız ilk anlarda bu insanın ruhi hallerinde büyük bir teşevvüşün husule geldiğini görürsünüz. O, memleketinde cansız şeylerin kendi kendine yürüdüğünü görmemiştir, kocaman kütlelerin oradan oraya koşuşmaları, onun fizik muhitinin iptidai kanunlarına ve telakkilerine sığmaz. Havada uçan tayyareler onun nazarında canlı birer canavar halini alır. Dümdüz bir perde üzerinde konuşan, döğüşen insanlar hayvanlar ve tabıatın görülmemiş manzaraları ona mucize gibi görünür. Bir yerine dokunmakla bir tahta kutunun içinden çıkan feryatları o, insan üstü varlıkların sesleri zanneder. Hulasa bütün bunlara alışıncaya kadar zavallı vahşi tam bir ruhi teşevvüş içinde kalır.
Fakat, değiştirdiği realite aykırılığı yukarki misaldekinden daha çok geniş bir ölçüde vukubulan ihtiyarımızın hali, ilk zamanlarda çok defa bundan daha biçare olur. O, öyle bir muhite öyle bir madde dünyasına giriyor ki orada dünya hayatında iken görmeğe alıştığı hadiselere uygun olmıyan sayısız hadiseler tufanı vardır. ( 25, 35, 37, 39 ) Gerçi o muhitte de maddeler ve onları idare eden kanunlar vardır. Fakat bu kanunlarla, bu maddelerle inisiye olmıyan; onları tabii görebilmesi, Afrikalı vahşinin Newyork şehrindeki hadiseleri tabii görebilmesinden daha güç bir iş olur. Zira buradaki değişiklikler daha esaslı ve daha inanılmaz bir haldedir. Mesela, insanın düşündüğü ve istediği bir yere hemen bir ziya veya fikir süratiyle gidivermesi, yüksek yerlerden aşağı düşmemesi, bütün hareketlerde arz cazibesinin iflas etmiş görülmesi, zaman ve mekan mefhumunun zayıflaması, istenilen şeylerin kendi kendine oluvermesi, maddi maniaların ortadan kalkması, beş duygunun kaybolup yerine daha şümullü umumi bir duygunun gelmesi gibi sayısız ve mutat dışı sürprizlerle karşılaşması... Newyorktaki vahşinin karşılaştığı sürprizlerden daha büyüktür.
İşte böyle bir cezri değişme anında ihtiyarımız, son defa ve bir yıldırım süratiyle bazen bütün dünya hayatının bir revüsünü seyredebilir. Bu, bir veda temaşası gibidir. Orada hayatın en ufak teferruatı, bütün çıplaklığı ile tekrar canlanır. Otomatikman husule gelen bu ruyet manasız bir şey değildir. Belki müstakbel hayatındaki yüksek ruhi faaliyetinin bir resmi küşadıdır. Biz bunu ilerdeki bahislerde mufassalan mütalaa edeceğimiz, kendiliğinden olma bir ekminezi hadisesi gibi kabul ederiz.
c – Dünyadan ayrılış
Eğer insan, öbür alemin realitelerine bir dakikada geçivermiş olsaydı, yukarda bir kısmını saydığımız değişikliklerden hiç birisine tahammül edemezdi. Bereket versin ki tabiat hadiseleri tatlı bir seyir takibeder. Ve ilahi kanunlar; tecrübesi, görgüsü az, zavallı bir zenciyi, göz kamaştırıcı, muazzam bir şehrin ortasına birdenbire atıvermez; bir çocuğu birdenbire ihtiyar yapmadığı gibi bir ihtiyarı da birdenbire yüksek bulutlu aleme göndermez. Esasen ruh hayatının maddi kainattaki uzun ömrünün sebebi de varılması mukadder olan yüksek basamaklara tedricen çıkmak zaruretidir.
Tabiat kanunları, tedricen birbirine intikal eden realitelerle yaş ve zaman değişmelerini insanlara nasıl tatbik ediyorsa, iki büyük alem arhsında realite değişmesinde de öylece tedricen hareket eder. Belki burada nispi bir sürat fazlalığı varsa da bu, ruhun daha yüksek kabiliyetlerinin tecelliyatı karşısında kabili tahammüldür.
İnsan dünyadaki son dakikasını bitirince gözünü hemen bambaşka bir alemde açmıyacaktır. Bu geçiş, ruhun ihtiyaç ve tahammül derecesine göre bir takım sübjektif hadiselerin arıya girmesiyle ve az çok insanı öbür aleme alıştırıcı vetirelertn gayrimuayyen bir zaman içinde vukua gelmesiyle tertiplenmiş bulunur. Şu halde her insana göre başka türlü geçiş sahnesi vardır. Diğer bir bakıma göre objektif olan bu sübjektif hayat, o kadar sinsi bir halde akıp gider ki insan daha dünyadaki son aylarından ve hatta bazen son senelerinden itibaren bu hayata ilk adımını atmıştır, denilebilir. O, yavaş yavaş öbür aleme hazırlanmak üzere dünyada tabii görmediğimiz birtakım haller içinde kalır. Son dakika gelince bu yürüyüşün temposunda bir sürat peyda olur. Fakat bu sürat de gene ruhun tahammül kabiliyetine göre ayarlanmıştır.
Can çekişme dediğimiz ve yukarda maddi evsafını tetkik ederken korkunç gördüğümüz, hadise, ruhun dünyaya ait maddi telakkilerinin sona ermekte bulunduğu ana tekabül eder. Buradaki ruhi haller, zahiren bedende gördüğümüz ihtilaçlı tezahürlerin bizim üzerimizde bıraktığı intibalardan başka türlüdür. Denilebilir ki ruhi şaşkınlık hali bu sahnenin mihverini teşkil eder. Can çekişme halinin devamı müddetince ruh, dünya hayatının idrak vasıtası olan beş duygu uzvunun esaretinden kurtulmağa başlamıştır. Fakat bunun yerine henüz kendisinin de anlıyamadığı yeni ıtla vasıtaları kaim olmaktadır. Bu esnada ruh adeta iki alemde yaşıyor gibidir. Bir taraftan hazin ve matemli tavırlariyle etrafındaki dünya kardeşlerini sisli bir atmosfer içinde duyarken, diğer taraftan da yeni alemin karışık ruyetleri karşısında kalır. Fakat bu anda onun için herşey müphemdir. Ve her şey gittikçe kesafetini arttıran sisli bir perdenin arkasında cereyan eder.
Saniyeden saniyeye değişen ve birbirini tutmaz bibi görünen bu hadiselerin ruhta doğurduğu ilk netice bir şaşkınlıktır. Fakat bu haller, gittikçe artar ve sürprizler birbirini takipetmeğe başlar. Onun görüş tarzı esaslı bir değişikliğe maruz kalmıştır. Eşya daha mufassal ve daha şumullü görünür. Mesela o, bir kürenin bütün sathını, zerrelerini ve zerrelerinin her kısmını aynı zamanda görür. Bu küreden çıkan inşaatı da farkeder. Bu inşiaatın renk ve şekilleri o kadar canlanır ki onların intibaı asıl kürenin intibaını gölgede bırakır. Bütün bunlar ihtiyara yabancı gelir.
Can çekişme maddi bir görünüştür. Bu sırada ruh maddeden kısmen kurtulmuş bir haldedir. Ve saniyeden saniyeye ondan daha ziyade kurtulmağa çalışmaktadır. ( 43 ) Artık onun hasta ve aciz bedeni kendi fani alemine terk edilmelidir. Zira bunlar o alemin demirbaş eşyasıdır, oradan dışarı çıkarılamazlar.
Ölüm esnasında ruhun yeni realitelere doğru yükselmeğe çalışan hali ile bedenin ters bir istikamette maddi tabiatına uygun olarak atalete, zevale ve toprağa avdet etmesi halini birbirine karıştırmamak lazımgelir. Doğum hadisesı ile bu misafirhaneye giren ruhun, ölüm hadisesiyle asıl vatanına dönmesi lazımdır.
Can çekişen insan, maddi bakımdan henüz ölmemiştir. Fakat ruhi telakkileri bakımından çoktanberi ölmüş bulunmaktadır. Dünya realitelerinin son haddini beş duyu uzvunun iflası nispetinde o, çoktan aşmış bulunmaktadır.
Maddi ölüm hakikatte değilse bile zahiren anidir. İnsanın maddi unsurlarından bazıları kalbin ve nefesin durmasından sonra bir müddet daha yaşamakta devam ederse de kaba manada şahsın ölümü olarak kabul ettiğimiz hadise birdenbire ve bir anda vukua gelir. Bir saniye önce sağ olan insan herkesin gözü önünde birdenbire yok oluverir. Fakat burada böyle birdenbire kaybolan şey nedir?.. Onu kimse bilmez. Çünkü, beden gene aynı beden olarak ortada durmaktadır. İşte gafil insanları ölümden korkutan amillerden biri de budur. Fakat ruh, her ne kadar bedenini böyle bir anda terkediyorsa da ondaki değişmeler böyle yıldırım süratiyle olmaktan çok uzaktır. Biraz evvel söylendiği gibi o, daha dünya hayatının son anlarında başlamış olduğu tedrici değişmelerine bedenden ayrıldıktan sonra da, belki biraz daha süratli bir yürüyüş ile, devam eder. Bu esnada onu işgal eden şey bedenden kurtulmak için vukua gelen mücadelesi değildir. Ve hatta o, hemen hemen bedenden ayrıldığı anı bile her vakit bilemez. Bu sırada kalb ve nefes durmuştur, ceset bir pislik yığını halini almıştır. Ve hatta çukura bile atılmıştır. O, sayısız tefessüh amillerinin tesirleri altında dağılıp kokmağa başlarken ruh, bu hadiselerden bihaber olarak, daha hastalık anlarında iken başlamış olduğu, yeni hayatının yolunda parlak ve güzelliğini tekrar kazanmış olan asıl bedeni ile, - yani perisprisiyle - sarhoş ve şaşkın bir halde yaşamasına devam eder.
4 – Ölümün hakiki manası ve ehemmiyeti
Ruhun muhtelif alemlerde yaşaması, oralarda müessiriyet gösterecek bir duruma girmiş olması demektir. Her hangi bir alemden uzaklaşmak istiyen ruhun her şeyden evvel bütün alakalarını o alemin maddi bağlarından kurtarması lazımdır. Bu da onun daha yüksek maddi alemlerde yaşama kabiliyetini kazanması nispetinde mümkün olur. Esasen bir madde alemi, kendisinden daha yüksek diğer bir alemin maddelerini kullanmak imkanını verdiği için ruha yükseltici bir mektep gibidir. Demek ruhun şu veya bu dünyada yaşaması süs kabilinden bir şey değil, tekamül kanununun bir zaruretidir ve insanın daha yüksek bir aleme geçmesi için eski alemi bırakması da tekamül kanununun icabıdır.
Eğer << ölüm >> kelimesinin manası bir insanın bu dünyadan ebediyen ayrılması olsaydı yukardanberi tavsif ettiğimiz hadise dünyamız için hakiki bir ölüm hadisesi olurdu. Halbuki ruhların bedenlerinden ayrılmaları mutlaka dünyadan ebediyen ayrılmaları değildir. İkinci kitabımızdaki reenkarnasyonizma bahsinde görüleceği gibi ruhlar bu dünyaya birçok defa gelip gitmektedirler. Binaenaleyh belki çok kısa bir zaman sonra tekrar gelmek için dünyadan ayrılan bir insanın bu seyahatine, yukarki manada kabul olunan ölüm damgasını yapıştırmak doğru olmaz.
Muhtelif zamanlarda ruhlar dünyaya gele gide nihayet oradan alacaklarını alırlar ve orası ile bağlarını çözerler. O zaman daha yüksek realiteler içinde ebedi tekamül yollarında devam etmek için bu küçük dünyadan büsbütün ayrılırlar ve daha yüksek, daha mesut bir halde diğer dünyaların müsait şartlarından istifade etmek üzere oralara giderler ki dünya hayatına nazaran insanların kabul ettikleri manadaki ölüm asıl bu olur.
Şu halde zahiren bizim gördüğümüz şey hakikatte ölüm değildir. Biz ölümü iyi tarif ediyoruz. Fakat o tarifin tatbikatındaki hükümlerimizde yanılıyoruz.
Haydi herkes gibi ölümü bedenden ayrılmakla bir tutalım; fakat böyle bir ayrılış hadisesinden ilk zamanlarda ruhların ekseriya haberi olmadığı gibi haberleri olduktan sonra da bu, onlar indinde bizim verdiğimiz ehemmiyeti haiz olmaktan uzaktır.
Ölüm anında ani değişmelerin olmıyacağını evvelce söylemiştik ve ölümden sonra karışık, şaşırtıcı birtakım sürprizlerin de ruhu teşvik edeceğinden bahstmiştik. Hele ölümle ani ve nihai birtakım değişmelerin vukuuna inanmış olanlar ve bunu bekliyenler için bu teşevvüş hali bittabi daha bariz ve daha sıkıntılı olacaktır. Ademe inanmış bir kimse veya hayatında iken ölümün maverasiyle meşgul olmaktan ürkecek kadar ölüm hadiselerini tabiat dışı farzede insan, kafasındaki bu tahminlere aykırı hadiselerle karşılaşınca şüphesiz daha büyük bir şaşkınlığa düşecektir. Fakat hatalarını anlamaktan veya daha doğrusu henüz anlıyamamış olmaktan doğan bu şaşkınlık bir taraftan onların az çok huzursuzluklarını mucibolurken diğer taraftan yeni realitelerine uyabilmelerini temin eder.
Esasen insanların bir çoktarı buna benzer realite değişmelerine hayatlarında, muvakkaten bazen tesadüf ederler. Mesela bir senkop halindeki insan, vizyonlarını bir realite olarak kabul eder. Onun bu realitesi mutat hayatına uygun olmadığı halde, hatta bazen o sıralardaki hayat şartlarına zıd bir istikamette bulunduğu halde kendisine o kadar yakın ve samimi görünür ki mutat hayatındaki bütün hadiseteri o anda ona unutturur. Kendi başımdan geçen bu nevi iki hadiseyi bir misal olarak yazıyorum.
1 – 25 sene evvel Prağ’da idim. O sıralarda hayatım pek hoş geçmiyordu. Maddi ve manevi bir sürü güçlükler peşimden koşuyordu. Hatta hayatımı tehdit edici hadiselerle bile karşılaşıyordum. Ufak bir gripten sonra bir gün baygınlık geçirdim. Bu esnada ruhumda kuvvetli intibalar bırakan bir vizyonla karşılaştım; fakat çok gariptir ki vizyonum esnasında, içinde yaşadığım, hadiseler mutat hayatımdakilerin tamamiyle aksi istikametinde cereyan ediyordu: İstanbulda huzur içinde, mesut bir hayat geçiriyordum. Bu tatlı hayatım o kadar reel idi ki bana uyanık haldeki hastalığımı ve ıstıraplı hayatımı tamamiyle unutturmuştu.
2 – 15 sene kadar evvel zahmetlice bir diş çektirme ameliyesi geçirmiştim. Gerçi kuvvetli bir anestezinin yardımı ile ameliye esnasında ağrı duymamış idiysem de iş olup bittikten ve anestezinin tesiri geçtikten sonra hiçbir şeyle sükunet bulmıyan fasılasız ve şiddetli bir ağrı bütün yüzümü kaplamıştı. Istırabımdan hiçbir şeyi gözüm görmüyordu. Tahammülümün son haddine varmış olduğumu hissediyordum; tam bu anda kendimi kaybetmişim. Herşey birdenbire değişmişti. Fakat benim bu değişme halinden haberim yoktu. Ben sadece bambaşka bir hayatta yaşadığımı duyuyordum. Hayatımda görmediğim ve tasavvur dahi edemediğim güzellikler arzeden, namütenahi ufuklara doğru yayılan ve tabaka tabaka değişen, tarifi gayrikabil bir alem önümde açılmıştı. Burası neresi idi? Asla bilmiyordum ve bilemiyeceğim; zira oradaki şekiller, renkler ve manzaralar dünyada görülmesi mümkün olmıyan şeylerdi. Bu güzelliğin tafsilatından mühim kısmı hafızamdan uzaklaşmıştır. Ancak onun sevinç ve saadetle dolu, intibaı unutulmaz bir şekilde ruhumda yerleşmiştir. Burası esiri bir alemdi. Orada her şekil vardı, fakat aynı zamanda herşey şeffaftı. Bununla beraber bu şeffaflık bir şeklin veya bir rengin diğerine karışmasına asla mani olmuyordu. Etrafım, nihayetsiz nüanslariyle ve muhteşem bir armoni içindeki tatlı renkleriyte, şekilleriyle değişen tarif edilmez bir seyyaliyet arzediyordu. Burası bende adeta tecessüm etmiş bir güzellik intibaını bırakıyordu ve orada ben kendimi o kadar hafif ve mesut görüyordum ki yüz bin sene orada kalmış olsaydım ne o sırada yüzümü koparacak kadar şiddetle duymakta olduğum ağrıyı, ne de bayılmış veya ölmüş olduğum fikrini aklıma bile getiremezdim. Bu güzelliğin sinesinde saadeti yudum yudum içerek ne kadar yaşadığımı bilmiyorum. Fakat bana oldukça uzun görünen bir zaman sonra birdenbire kendimi tekrar dünyanın kapısında buldum. Ve bu soluk, donuk, kesif kapının önünde mahut, tahammül edilmez ıstıraplarım beni beklemekte idi. Bu baygınlık hali esnasında evdekiler etrafıma üşüşmüşler ve büyük bir korku içinde kalmışlardı. İşte ölmekte olan insanın duygu ve telakkisiyle etrafındakilerin zahire kapılarak sathi görüşleri arasındaki nispet budur.
Tecribi veya kendiliğinden olma bu yoldaki bütün hadiselerin iyice mütalaasından sonra görülür ki zahirde, yani madde aleminde ölüm sahnesinin doğurduğu meşum ve karanlık fikirler asıl o sahnenin içinde yaşıyanların telakkisine uygun değildir. Ve dünyadan ayrılanların telakkisi dünya gözü ile yaşıyanlarınkinden bambaşka manaları haiz bulunmaktadır. Dünyada görülen hadise maddenin kendi alemine dönmesinden ibarettir. Hakikatte cereyan eden hadise ise ruhun da kendi alemine dönmesidir. Dünyada kalanlar maddenin, dünyayı terkeden ise kendi varlığının peşini takibeder. İşte aradaki muazzam görüş farkı ve insan oğlunun ölüm manzarası karşısında kafasında yarattığı yanlış telakki bundan doğar.
Metapsişik tetkik sahasında ruh - beden münasebetlerini gevşetici tecrübeleri yaptığımız sırada, bu hususta çok öğretici neticeler alıyoruz. Bu tecrübelerde maddi bedeninden kısmen kurtulmuş olan hiçbir süjenin aklına ölüm fikrinin gelmediğini de görüyoruz. Süje saatlerce somnambül halinde kalıyor, hipnoz halinde bulunuyor. Ve bu sırada mutat halinin realitelerine hiç de uymıyan birtakım realitelerde yaşıyor ve onları bize anlatıyor. Fakat ölümden veya ölüme yakın bir halden asla bahsetmiyor. Halbuki bu yolda çalışanların bildiği gibi somnambülizma ruhun kesif alemimizle alakasını muvakkaten gevşeterek daha ince ve esiri bir alemde yaşaması halidir. Bu bakımdan somnambülizmanın ölüm haline yakın olduğunu kabul etmek lazımgelir. Hakikaten bu sahada çalışmış olanlar bilirler ki ölümün ilk anlarında ruhta peyda olan telakkiler somnambülizma halindeki süjelerin ruhlarındaki telakkilere aşağı yukarı benzer. Biz klasik hipnoz hallerinden telkin devresi’ni ( etat de suggestion ), ölenlerin teşevvüş haline; donukluk devresi’ni ( catalepsie ); öldükten sonraki uyuşukluk haline ve nihayet somnambülizma devresi’ni ( somnambulisme ) de Ispatyomdaki açık duygululuk ( lucidite ) haline benzetebiliriz. Ölümle hipnoz hali arasındaki bu benzeyişler ruhla beden arsındaki maddi bağların birincisinde tam, ikincisinde kısmen kopmuş olması yüzünden şüphesiz derece farkları ile birbirinden ayrılır.
Şu halde rüya gören, bayılan, somnambülizma halinde bulunan bir insan, vizyonları esnasında ölüm fikrini nasıl düşünmüyorsa ve içinde yaşadığı fevkalade hayatını nasıl tabii ve reel görüyorsa maddi ölüm hadisesinin vukuu esnasında bize göre << ölmüş veya yok olmuş >> sanılan bir insan da öylece içinde yaşamağa başladığı yeni realitelerinde ölüm fikrinden uzak olarak kalır.
Hulasa can çekişen birinin karşısında bizim << öldü >> damgasını vurduğumuz zamandan daha çok evvel onun şuurunun bulanmağa başladığını, öbür aleme intikalin yarı yarıya vukua gelmiş olduğunu ve bu halin cesetten ayrıldıktan sonra da, biraz daha süratli bir tempo ile, bir müddet daha devam ettiğini, fakat nihayet daha yüksek ve parlak realiteler içinde yeniden doğmağa hazırlandığını ve bütün bu işlerin dünyaya gelirken olduğu gibi sessizce cereyan ettiğini mülahaza etmek lazımdır. Bu vakıayı çürütmeğe çalışacak, tecrübe dışında kalan ve itibari kıymetlere dayanan her hangi bir hükmün müessir rolü olamaz. Burada asıl ehemmiyeti haiz olan şey, vakalar ve hadiselerdir. Zira hiçbir şey bizi bu vakaların ve hadiselerin hakiki kıymetleri içinde ergeç yaşamak mecburiyetinden alıkoyamaz.
