RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 13

Share

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%204.jpgDETERMİNİZMA

1 –  Fatalizma ve determinizma

İnsanlar arasında hemen herkese mahsus ayrı bir hayat şekli vardır. Bir taraftan sarfedilecek yeri bulunmıyan zenginlik, diğer taraftan bir insanı günün zaruri ihtiyaçları içinde kıvrandıran fakirlik; bir taraftan sıhhat ve neşe, diğer taraftan hastalık ve ıstırap; bir taraftan şan ve şeref, diğer taraftan hakaret ve rezalet; bir taraftan hürriyet, diğer taraftan esaret… Ve bütün bu tezatların sayısız nüanslarından müteşekkil binbir çeşit hayat halitası dünya sahnesinin kesret halini doğurur.

Acaba bu kahkahalar ve bu göz yaşları insanlar arasında gelişigüzel serpili mi vermiştir ? Hayır, bunlar asla sebepsiz değileir; eğer böyle olsaydı, dünyanın ve orada geçen realitelerin hiçbir manası ve hatta güzelliği kalmazdı.

Bu kesretin rastgele hadiselerden olmadığını tesadüf bahsinde uzun uzadıya yazmıştık; tekrar oraya dönecek değiliz. Bütün bu tezatlara rağmen, gayet muntazam kanunların umumi ahengi ve güzelliği içinde akıp giden hayat sahnesindeki hadiselerin muhakkak meşur kuvvetler tarafından, muayyen maksatlar yolunda idare edildiğini kabul etmek zarureti vardır. Bu hususta lüzumundan fazla delil toplamağa çalışarak yorulmak lüzumsuzdur. Zira duygu ve bilgisini kafi derecede inkişaf ettirmiş her insan, ne tarafa elini uzatsa orada bu halin bariz tezahürlerini yakalamakta güçlük çekmez.

Fakat eğer bu işler şuurlu bir varlık veya varlıklar tarafından idare ediliyorsa, maksat ne olursa olsun, bütün bu müsavatsızlıklar bir adaletsizlik olmaz mı ?

Hem evet, hem hayır…

Bu hususta hüküm verebilmek için evvela gücümüz yettiği kadar bu musavatsızlığın illetlerine nüfuz etmeğe çalışmamız icabeder. Eğer bütün bu işler fatal bir görüşe dayanıyorsa burada adaletsizlik vardır, determinist bir görüşe dayanıyarsa yoktur.

Acaba dünyadaki hayat fatalist bir telakkiye göre mi, yoksa determinist bir telakkiye göre mi taayyün etmiştir ?

Fatalizma nedir ?

Fatalizma, bütün hadiselerin hiçbir kimse tarafından değiştirilemez surette evvelden tabiat üstü bir İlleti Ula tarafından tespit edilmiş olduğuna inanan bir felsefe şubesidir. ( 109 )

Bu itikada göre, biz hiçbir hadiseyi değiştirmeğe muktedir değiliz. Çünkü bizim üstümüzdeki irade onu öyle yapmak istemiş ve öyle yapmıştır. Hatta daha ileri gidilirse bunun sebebini dahi soruşturmak beyhudedir. Bütün sebepler, bütün illetler o iradede toplanmıştır. Binaenaleyh bizim, olacak veya olmayacak hadiseler karşısında tam bir teslimiyetle boyun eğmekten başka yapacak işimiz yoktur. Ve bu husustaki bütün cehitlerimiz faydasızdır. Yalnız, eğer yalyarmak suretiyle O İradeyi keyfimize uygun bir şekilde yumuşatmak için kandırabilirsek ne ala; ve illa susmak, kabul etmek ve teslim etmek ve teslim olmak lazımgelir.

Bu kanaate göre Mutlak İradenin keyfi icraatı bahis mevzuudur. Ve burada sebebaramak abestir; zira bizim aklımız ona ermez. Eğer Ahmet zengin ise İrade Sahibi öyle istemiştir. Mehmet fakir ise İrade Sahibi onu da öyle istemiştir. Bundan başka sebebaramağa lüzum yoktur.

Determinizmaya gelince; determinizma, her hadiseyi maddi veya manevi bir takım sebeplerin zaruri neticesi olarak kabul eden diğer bir felsefi şubesidir.  ( 109 )

Bu itikada göre de hadiselerin husule gelmesindeki şartları iyice bilen ve tatbik edebilen herkes onların seyrini değiştirebilir. Varlıklar, müessiriyetlerini tabiat kanunlarının her türlü icaplarından istifade ederek tam bir serbeslikle ve hiçbir kayda tabi olmadan kullanabilirler. Demek, illiyet prensibi ( Causalite), yani illeti malulüne bağlayan nispetler kanunu bu inanışın temelini teşkil etmektedir. Gerçi burada da Allaha yalvarmakla hadiselerin şekilleri üzerinde ruh müessiriyetinin artacağı kanaatı vardır; fakat fatalistin yalvarışı ile deterministin yalvarışını sevk ve idare eden iki ruhi halet arasındaki büyük ve esaslı farkları, bu iki mesleğin ana hatlarını birbirinden iyice ayıran okuyucular çok iyi takdir ederler.

Bu iki tariften fatalizma ile determinizma arasındaki bariz farklar çıkarılabilir. Birincisinde insan iradesinin kıymeti sıfırdır. Burada bazı güçlü itirazlara karşı bir kalkan olarak fatalistler tarafından kullanılan  << iradei cüziye >> gibi uydurma bir mefhumun hiçbir manası yoktur.
Bu işte düşünceler derinleştikçe bu terkipteki manasızlık tebarüz eder.

Fatalislere göre insan istesin istemesin,  hadiseler başka iradenin istikametine uyacaktır. Ve insan şu veya bu yolda ne kadar cehit sarfederse etsin, netice daima onun üstündeki iradeye göre vukubulacaktır.

İkincisinde ise vaziyet böyle değildir; burada bir takım tabiat kanunlarına itibar edilir ve insan bu kanunlardan, onları kullanmasını bilmek şartiyle istediği gibi istifade ederek istediği hadiseyi vücude getirebilir. Demek, insanın görgüsü, tecrübesi ve kudreti nispetinde iradesinin eşya üzerindeki müessiriyeti artar.

Fatal bir insan pasiftir ve öyle kalmalıdır. Ona düşen vazife budur. O, yapan ve yaptığı işin neticesini bekliyen bir insan değil, sadece gelecek hadiselerle iktifa eden bir insandır. Determinist insan aktiftir. O, hiçbir şeyin kendi kendine gelmiyeceğine, herşeyin birçok sebepler altında vukuuna inanır. Hadiseleri kendine saadet ve selametine uygun yollara sevketmenin çarelerini araştırmak ihtiyacını duyar ve bu ihtiyaç onu mütemadi bir faaliyete sevkeder ki bu faaliyet de durmadan onun yükselmesini mucibolur.

Acaba bu iki inanıştan hangisi neo- ispiritüalizma görüşüne uygun gelir. Bu sualin cevabı kitabımızın hemen her sayfasında verilmiş bulunmaktadır. Yalnız burada kısaca söyliyelim ki biz, en maddi ve geri insanlara mahsus, nefsine mağlup, her gün değişen arzular ve ihtiraslarla istiyen ve hükmeden ve bu gün isteyip hükmettiğini yarın, niçin olursa olsun, bozmak ve değiştirmek zafını ve hatasını gösteren mutlak her hangi bir kuvveti tanımıyoruz. Böyle bir varlık mutlak olamaz. Bizim tanıdığımız Mutlak İllette ne beşeri, ne de diğer her hangi bir mahluka ait vasıflardan hiçbirinin bulunması bahis mevzuu olamaz. Hatta iradeyi bile biz ona izafe edemeyiz. Nasıl edelim ki bizden bir merhale ilerdeki mahluk varlıklarda bile iradeyi gölgede bırakacak bizim anlamaktan aciz bulunduğumuz nice yüksek ruh melekeleri vardır.

Allah hakkındaki bu sonsuz cehlimizin karşısında daha fazla söz sarfetmenin beyhudeliğini düşünerek sadece deriz ki hiçbir şeye nispet edilmesi bahis mevzuu olmıyan Allaha, bizim miskin ve belki ruh meratibinde ancak en geri merhaleleri vasıflandırabilen irademizi nispet etmeğe kalkışmamız manasızdır. Ve binaenaleyh bize göre fatalizma bir hakikat yolu değildir.

Eğer fatalizmayı doğru bir yol olarak kabul edersek bütün irademizi, cehit ve gayretlerimizi, bunların hepsinden daha mühim olarak ruhumuzun mümeyyiz vasfı olan müessiriyet kudretimizi, şahşi hüviyetimizi ve nihayet hadiselerin ve varlıkların oluşlarındaki sebep ve illetleri ve bilhassa tekamülü bir kalemde ortadan kaldırmış oluruz. Böyle bir neticenin manasızlığını bu kitap, başından sonuna kadar izah edici fikirlerle doludur. Bu neticeyi kabul etmenin bizi ulaştıracağı yol, kendimizi Mutlak derecesinde görmek veya Mutlakı kendi derecemize indirmek gibi, yolların en sakimlerinden ve en kötülerinden biri olur.

Bizim, haşa Allah olmamız şöyle dursun, ona hiç bir suretle nispetimiz bile bahis mevzuu değildir.

2 – Determinizma ve reenkarnasyonizma

Fakat determinizma en iyi delaletini ve en iyi manasını reenkarnasyonist görüşle kazanır. Determinizmayı reenkarnasyonist görüşten başka hiçbir görüşün eni boyuna uygun bir duygu ve düşünce ile candandırmasına imkan yoktur.

Reenkarnasyonizmaya göre insan, içinde yaşadığı bütün hadiseleri kendisi meydana getirir. Bu hadiseler arasında insanın cehit ve gayretinden veyahut ihmalkarlığından doğmuş olmıyan bir tek hadise bile yoktur. Eğer, bazı ahvalde, dış iradelerin tesiri bulunursa bu da gene insan durumunun neticelendirmiş olduğu hallerden mütevellittir. Ve bu hallerden kurtulmak insanın elindedir.

İnsan bilmeden gelecek hayatını kendi efal ve harekatiyle, yani kendi iradesiyle hazırlar. Binaenaleyh bir hayat, kendinden evvelki hayatta sarfedilen cehit ve gayretlerin neticesi olduğu gibi gelecek hayatı da neticelendiren bir illet olur. Demek hadiseler kompleks’inden ibaret olan dünya hayatı, ruhun umumi hayat zinciri içinde kendisini hazırlıyan bir evvelki halkaya ve kendisinin hazırladığı müteakip halkaya çözülmez bir şekilde bağlıdır.

O halde bir reenkarnasyonist nazarında irade, insanı cehit ve gayretlere sevkeden ve imajinasyon melekesine ve faaliyetine istikamet veren ve bu suretle insanın gelecek mukadderatını tabiat kanunları icabına uygun bir şekilde tayin eden müessir bir unsurdur.

İnsan şu veya bu işi yapmak istemekte tamamiyle serbestir. Ve serbes olmalıdır. Fakat insanın istediği şeyin istediği zaman ve mekanda tahakkuk edip etmemesi ayrı bir meseledir. Hayatında iyi veya kötü niyetle bir işi tahayyül eden insanın bu tahayyülü tahakkuk etmemiş bile olsa onun ruhta husule getireceği reaksiyonlar, istikbalde mutlaka tezahür zemini bulacak ve ruhun yeni hayat şartlarını tayin eden unsurların başında gelecektir. Ispatyom bahsinde imajinasyonun oynadığı rollerden uzun uzadıya bahsetmiştik.

Hayatımızın akışı sırasında, irademizin dışında olmuş gibi görünen hadiselerin çoğu, uzak veya yakın bir mazide ruhumuza kendi ekmiş olduğumuz tohumlardan çıkmıştır. Üçüncü kitabımızda bu hususta kafi sözler geçeceğinden burada tafsilata girişmiyorum. Binaenaleyh yarınki hayatımızı kendimizin kurduğunu bilirsek bugünkü hayatımızın irademiz dışında vukua geldiğini zannetmek hatasına düşmeyiz.

Eğer başımıza bir musibet geldi ise bunun sebebini herşeyden evvel kendimizde aramalıyız. Çünkü onu kendimiz yarattık. Bu hususta bilgimizin olup olmaması, o musibetin vukuu veya ademi vukuu üzerinde müessir olmaz. Bu hakikati bilmenin şu iyiliği de var ki eğer bu gün her hangi bir şeyi imajine ederken yarınki hayatımızın bir hadisesini yarattığımızı düşünürsek tekamülümüzü daha süratli ve emin adımlarla ilerletmiş oluruz. Zira tekamülün bizim için zaruri bir gaye olduğunu anlarız.

Hiçbir şey tesadüfle olmadığı gibi, hiçbir şey de layık olmadığımız halde bize zorla kabul ettirilmiş değildir. Ancak evvelce de söylendiği gibi irademizi iyi veya kötü kullandığımıza göre ya tekamül planımızla çizilmiş yollarda veya kar ve zararımızı mucibolacak şekillerde bazı dış müdahaleler ahval ve harekatımız üzerinde müessir olur ki buna imkan ve müsaade veren amil gene kendi kurduğumuz oluş halimiz ve durumumuzdur. Bir varlığın dünyadaki iradesi ve imajinatif kabiliyetleri ne kadar az inkişaf etmiş ise onun üzerindeki dış müessirlerin baskısı o kadar fazla olur. Eğer hayatımızın bazı anlarında serbesliğimizi kaybetmiş bulunuyorsak bunun sebebini anlamak için bu kaideyi hatırdan geçirmek faydalı olur.

İradenin inkişafiyle, imajinasyon melekesinin artan kudretiyle öyle hadiseler meydana gelir ki bunlar sayesinde ruhun serbesliği ve istiklali gittikçe müterakki bir şekilde zaruri olarak teessür eder. İradesi mahdut, imajinasyonu madde aleminde henüz inkişaf etmemiş bir hayvanın dış tesirler altında yaşamasının şans nispeti imajinasyonu inkişaf etmiş insanınki ile ölçülemiyecek kadar fazladır. İnsanlarda da vaziyet aynıdır. İrade ve imajinasyonu ile tekamül etmiş bir insan diğerlerine nazaran daha ziyade kendi kendisinin sahibi ve efendisidir.

Hulasa, insanın bir hayattaki huzur ve saadeti, hürriyeti ve hatta müteakip hayat şartlarını tayin etmek husunda göreceği kolaylıklar veya uğrıyacağı güçlükler, menşelerini geçmiş hayatındaki imajinasyon melekesini kullanma şeklinden alır. Ve bu bakımdan denilebilir ki reenkarnasyonizma determinizma üzerine kurulmuştur.

3 – İrade ile muvaffakiyet şartları arasındaki
münasebet

Akla bir sual gelir: Dünyada birçok hadiselerin oluşu veya olmayışı hakkında, ister irademizle, ister imajinasyonumuzla olsun, ciddi ve devamlı gayretler sarfettiğimiz halde bunların seyrini ekseriya değiştiremiyoruz. İrade, söylendiği gibi, eğer imajinasyon yolu ile tahakkuk ediyorsa bu muvaffakiyetsizliğimizin sebebini neye hamletmemiz icabeder ?

Bunun iki sebebi vardır:

Birincisinde, evvela söyliyelim ki imajinasyonun muhakkak bizim irade ettiğimiz şekilde veya istediğimiz zamanda tahakkuk etmesi icabetmez.

İmajinasyonun tahakkuk edebilmesi için onun mutlaka tabiat kanunlarıyla muvafakat halinde bulunması şarttır. Tabiat kanunlarına uygun olmıyan imajinasyon tahakkuk edemez. [ 1 ] Yalnız bunu << imajinasyon hiç tahakkuk etmez >> manasına almamalıdır. Zira, tabiat kenunları bizim düşünebildiğimiz bütün imkanlara ve idrakimize sığmıyacak kadar geniş ve hatta namütenahi modalitelere maliktir. Madde ve kainat bahislerinde kainatın ve maddenin sonsuz imkanları hakkında söylediğimiz sözler ilahi kanunların sonsuzluğu karşısında hiç mesabesinde kalır. Binaenaleyh bize göre bir bakımdan tabiat kanunları dışında kalan bir imaj, bizim bilmediğimiz diğer bir tabiat kanununa tevafuk ederek o yoldan tahakkuk imkanını bulur. Şu halde nihayetsiz tabiat kanunları karşısında muhakkak kendisine bilmece bulabilecek olan bizim mahdut imajinasyonlarımızın hemen daima tahakkuk imkanları mevcudolduğunu düşünmek hatalı olmasa gerekir. İmajlarımızın düşündüğümüz gayeye ulaşıp ulaşmayacakları meselesi de ayrı bir iştir. Ve bu da gene tabiat kanunlariyle taayyün etmiştir. Bu hususta Üstat şu tebliğatı veriyor :

<< İnsan iradesinin tabiat kanunları karşısındaki mevkii, o kanunlara tevafuk ettikçe tesirini göstermesi muhalefet ettikçe göstermemesidir.

<< Fakat evvela şunu söyliyelim ki tabiat kanunları sizin ihata edemiyeceğiniz derecede çok şumullü ve muğlaktır. Binaenaleyh, bir kısım tabiat kanunlarına muhalif gibi görünen bir irade, diğer bir takım tabiat kanunlarının tesiriyle kendisini tahakkuk ettirir. >>[ 1 ]  Bu düşünceyi fatalizma imanı ile karıştırmamak için arada mevcut olan ince, fakat çok esaslı farklara dikkat etmelidir.

İradenin muvaffakiyetsizliğe uğrar görünmesinin ikinci sebebi de şudur : İnsan iradesi ruhun maddeye bağlılığı nispetinde, diğer bütün melekelerde olduğu gibi, örtülür ve bu yüzden müessiriyeti kaybolacak derecede azalır. Yani insan bedeninde enkarne olmuş bir ruh Ispatyom hayatındaki serbes iradesine malik değildir. Bunun için ruhun serbes hayatına ait müessiriyeti insan bedenindeki bir ruh hakkında düşünülemez. Üstat: << Ruhun bütün enerjisini kullanılabilmesi maddi alaikten vereste olduğu zamandır, madde ile merbut olduğu zamanda hakimiyeti devam eder, fakat enerjisi azalmıştır. >> diyor.

Biz dünyada her hoşumuza gitmeyen hadiseyi istediğimiz gibi değiştiremeyiz. Zira bu hadise serbes ruh halimizdeki irade kudretimizin müessiriyeti ile taayyün etmiştir. Maddeye bağlı varlığımızın iradesi onu değiştirmeğe muktedir değildir. Bu da bizim dünya hayatındaki tecrübelerimizin muvaffakiyet şartlarına uygun bir vetiredir. Eğer biz dünyadaki irademizi Ispatyomdaki kadar serbesçe kullanabilmiş olsaydık dünyadaki hadiseleri istediğimiz biçime sokar ve bu suretle, görgü ve tecrübemizi temin edecek vasıtaları ortadan kaldırmış olurduk. Böyle olunca hadiseler arasındaki cehit ve gayretimizi kullanmak fırsatını kaybeder ve bu suretle ruhumuzu kuvvetlendirecek nahoş gerginlikler ve tersliklerden müstefit olmazdık. Şu halde dünyaya inmekteki gayemizin istihdaf ettiği tecrübe hayatının selametiyle Ispatyom iradesinin dünya iradesine hakim bulunması vetiresi arasında münasebetli bir muvafakat vardır. Buna nazaran dünyamızda zahiren muvaffakiyetsizlikle neticelenmiş görünen bir çok istek ve teşebbüslerimizin hakikatle bizim için daha büyük muvaffakiyetleri hazırlamakta olduklarını unutmamalıyız. Ancak bu muvaffakiyetler, bizim her şeyi muvakkaten unutmuş olduğumuz gelecek bir hayatta kendisini gösterecektir.

Alınan tebliğattan ve yapılan tetkikattan anlaşılıyor ki Ispatyomda serbes halindeki iken ruh, müstakbel dünya planının ana hatlarını çizer. Ve dünyaya bağlanmış ruh, bazı yeni şartlar araya girmedikçe, bu planın istikametini değiştiremez. Mesela beden bahsinde yazdığımız gibi ruhun serbes iradesiyle taayün etmiş bedenin esas şekli, maddeye bağlı irade ile değiştirilemez. Fakat serbes iradenin taalluk etmediği ruhun tecrübe imkanlarını genişletici feri değişmeler hakkında bağlı iradenin azçok müessiriyeti olabilir. Diğer hadiseler hakkında da vaziyet böyledir.

Hulasa bütün bunlardan çıkan neteceye göre insanın Ispatyomdaki iradesiyle taayyün eden bir takım hadiseler vardır ki bunları o, dünyadaki iradesiyle değiştiremez. Fakat gene tecrübe ve plan icabı, serbes irade ile taayün etmiyen bir çok küçük ve gelip geçici hadiselerin husulünde ruhun maddeye bağlı iradesi bir dereceye kadar müessir olabilir. Şu halde biz irademizle hem geçmiş hayatımızı kurduk, hem bu hayatımızı kurmaktayız, hem de gelecek hayatımızı kuracağız.

Burada mühim bir iki sual akla gelir : Acaba insan gerek kendisinin, gerek başkalarının imajinasyonu ile hastalanabilir mi, bir hastalıktan kurtulabilir mi veya ölümünü tacil veya tecil edebilir mi ?

Yukardanberi söylenen sözlere bakılırsa bütün bu suallere karşı  << evet >> demek icabeder. Esasen Üstadın bir tebliği bu hususta bize ilk düşünce kapısını açmıştır: << Nebatlar intihar edemez; nebatlarda can olmadığı ve iradenin canla başladığını evvelce söylemiştim. Binaenaleyh onların ölümü harici bir kanun ve iradeye tabi olarak vukua şelir. >>

Bu tebliğden sarahatle anlaşılıyor ki irade sahibi olan varlıklar intihar edebilir. Bundan sonra hayatlarını bir dereceye kadar uzatabileceklerini kabul etmek kolay olur. Fakat bütün bu işlerde hüküm vermek isterken evvelce söylenmiş olan sözleri gözönünde tutmak lazımgelir. Yani, insanın dünyada göstereceği bütün iradi cehitler, Ispatyomda iken istikametini almış iradesiyle ve tabiat kanunlarının o yoldaki icaplariyle tezat halinde bulunmamalıdır. Bu fikirlerden şu da çıkar ki hipnoz, degajman gibi ruhun nispi serbesliği hallerinde onun hadiseler üzerindeki müessiriyeti biraz daha artmış olabilir. Fakat bu müessiriyetin de tahakkuku gene tabiat kanunları ahkamı dairesinde olur.

Burada akla şu sual gelir: Mademki bu dünyada bütün iradeler tahakkuk edemiyor, daha doğrusu istediğimiz şekilde tahakkuk edemiyor ve insan yapacağı işlerin bir çoğunda muhtelif amillerden doğan kayıtlarla bağlanmış bulunuyor, o halde bu irade serbesliğinin ne manası kalır ?

İnsanın dünyadaki hikmeti vücudü iyice araştırılırsa bu itirazın yerinde olmadığı anlaşılır. İnsan dünyaya hadiseleri yaratmak için gelmemiştir. Evvelce gene ekseriya kendisi tarafından doğrudan doğruya tertiplenmiş hadiselerin içinde bir müddet yaşamak ve onlara karşı tahammülünü denemek için gelmiştir. Bu tahammülünü her sahada deniyebilmesi için iradesini serbesçe kullanarak bir takım teşebbüslere girişmesi lazımdır. Ispatyomdaki irade, hadiseleri vücude getirir. Dünyadaki irade ise bu hadiseleri, dünyaya gelmekteki tekamül gayelerine uygun veya aykırı yollarda kullanmak için insanı bir takım teşebbüslere sevkeder. Görülüyor ki serbes irade, müşterek bir gayeye doğru yapılacak işleri tekemmül ettirmek hususunda tam bir muvafakat halinde ayarlanmıştır.

Dünya ruhun atelyesi değildir. Bu durum Ispatyoma aittir. Dünyadaki ruh esasen kurulmuş bir atelyede kendi varlığı üzerinde işlemekle ve varlığının bir çok kaba ve münasebetsiz taraflarını yontmakla mükelleftir. İşte iki dünya hayatı arasındaki Ispatyom hayatı, dünyada bu  << yontma >> işi için lüzumlu olan unsurları Ispatyom atelyesinde imaletmek maksadına matuftur. Binaenaleyh onun buradaki iradesi hadise yaratmak için değil, hadiseler karşısında kendisine çeki düzen verebilmek içindir. Ve onun bu yolda sarfedeceği iradenin iyi veya kötü neticeleri dünyadan ayrıldıktan sonra ve diğer hayatlarda neticelerini, bilvasıta, gösterecektir ki bu bilvasıta olan tecelliyat hakkında üçüncü kitabımızdaki reenkarnasyon bahsi kafi derecede bilgileri ihtiva etmektedir.

4 – İradenin serbesliğine dair bazı tebliğat

İnsanların iradelerini serbesçe kullanmaları dünya hayatının selameti için lüzumludur. Bu serbeslik ancak ruh kemalatiyle dünyadaki en yüksek derecesine varabilir. Esasen başbaşa giden bu iki hadise, ruhların gittikçe daha süratli ve daha emniyetli bir yürüyüşle yükselmelerini mucibolur. Ve onun içindir ki insan alemindeki tekamül, hayvan alemindekinden ve bu sonunculardaki tekamül de, nebat alemindekilerden daha çok süratlidir.

Bu o kadar mühim bir vakıadır ki Üstatlarımızla yaptığımız bütün görüşmeler esnasında buna dair sık sık ve kendiliğinden tebliğler gelmiştir. Bunlardan bazılarını, bu bahsin ehemmiyetini tebarüz ettirmek için, bolca miktarda iktibas ediyorum:

<< S –  Terakkimiz için hat ve hareketimiz hakkında bir tavsiyeniz var mı ?

<< C – Her şey cehtinize tabi ve onunla mütenasiptir. >> ( 36/XXVI ).

Buradaki ifade çok sarihtir. Bütün terakkilerimizin cehtimize bağlı olduğunu ancak cehtimiz nispetinde yükselebileceğimizi bundan daha açık bir sözle anlatmak mümkün değildir. Gelecek tebliğlerde de Üstadın ısrarla bu nokta üzerinde durması bu işte verdiğimizden daha büyük kıymetlerin bulunduğunu gösterir:

<< S – Hayrımıza nurlanmamıza, yükselmemize yarıyacak bir nasihatınız var mı ?

<< C – Hayır.  ( 56/XIII ).

<< S – Bu akşam bize ilerlememiz için yahut tecrübelerimizin selameti için yapılacak bir tavsiyeniz var mıdır ?

<< C – Sizin terakkiyatınız nispetinde ufku ıttılaınız genişleyecektir; bunu evvelce de söylemiştim. >> ( 56/XIV ).

<< S – Bize ve insanlara faydalı gördüğünüz tavsiyeler var mı ?

<< C – Tavsiyem yok. Daha ziyade yükselmenizi temenni ederim. >>

<< S – Bu akşamki celsemizde bize bir tavsiyeniz var mı ?

<< C – Hayır. >> ( 68/XVI ).

<< S – Acaba bizim ve insanların selameti namına bize verilecek bir tavsiyeniz var mı ?

<< C  – Hayır. Sevgiler. >> ( 43/XVII ).

<< S – Gerek kendimizin ve gerek hemcinslerimizin taalisi için bize verilecek nasihatınız varsa lutfunuzu rica ederim. >>

<< C  – Hayır, taalinizi temenni ederim. >> ( 67/XXI ).

Görülüyor ki hemen her celsemizde kendilerinden almak istediğimiz direktif hakkındaki ricalarımız boşuna gitmiştir. Hiç bir vakit Üstattan bir emir ve hatta dünyadaki hat ve hareketimiz hakkıhda irademiz üzerine müessir olabilecek bir tavsiye dahi almak mümkün olmadı. Bazı anlar oldu ki  tecrübelerimizin istikametinde asistanlar arasında ahengi alakalandıran sebeplerden dolayı, vukua gelen teşevvüşler yüzünden nasihata hakikaten ihtiyacımız görüldü, yolumuzu tayin etmekle güçlüğe uğradık ve aldığımız cevaplar yukarda yazdıklarımızdakinden başka türlü olmadı:

<< S – Bir arkadaşımızın içimizden ayrılması mecburiyeti hasıl oldu… Daha ziyade hazırlamış olarak huzurunuza çıkabilmek için muvakkat ve gayrı muayyen bir zaman için tecribi celselerimizi tatil etmek istedik. Bu kararımız musip midir ?

<< C – Münasiptir. Ne zaman kendinizi hazırlanmış buluyorsanız o zaman tekrar başlıyabilirsiniz.

<< S – Bu tatil ne kadar uzatılırsa faydalı olur, bu hususta bize takribi müddet tayin etmek ister misiniz ?

<< C – Hayır. Söylediğim kafidir.

<< S – Bu müddet çok kısa olabildiği gibi çok uzun da olabilir, çok uzun veya çok kısa olsa mı daha iyi olur ?

<< C – Gene söylediğim gibi.

<< S – Mesela, 1-2 sene kadar uzaması lazım gelse bundan dolayı sizinle olan münasebetlerimize bir ziyan gelebilir mi ?

<< C – Demin söylediğim gibi mesele hazırlığınıza mütevekkiftir. Bunun fazla uzaması şimdiye kadar istihsal ettiğimiz kabiliyeti paslandırabilir.

<< S – Bu tatil kararlarımızda sizin rıza ve muvafakatımız var mıdır ?

<< C – Demin söylediğim gibi münasiptir.

<< S – Tatil esnasındaki nazari çalışmalarımızda takibetmemiz lazım gelen hal ve hareket hakkında bize lütfen faydalı tavsiyelerde bulunmanızı diliyoruz.

<< C – Bunu iradenize bırakırım.

<< S – Teşekkür ederiz. Şimdiye kadar sizlerden çok şeyler öğrendik… Eski durumunuza nispetle bilgimiz artmıştır… Yardımlarınızı unutmayacağız. Bize söylemek istediğiniz bir şey var mıdır ?

<< C – Cehtinizin semerelerini iktitaf ediyorsunuz. Benden taalinizi temenni etmekten başka bir vazife yoktur. >> ( Celse: XXII ).

Bu görüşmeğe dikkat edenler dört buutlu denilen bir alemden bir çok kıymetli fikirleriyle bizi tenvir etmiş bir varlığın irademize ne kadar büyük bir titizlikle saygı gösterdiğini ve bütün taalimizin ancak onu serbesçe kullanmakla mümkün olduğunu ne kadar açık bir dille izah ettiğini takdir etmekte güçlük çekmezler.

Hele bunu takibeden son celselere doğru aldığımız tebliğatta gene temposu değişmeyen Üstadın bu yoldaki yürüyüşüne sevgi hislerinin de karıştığına dikkat edersek bu tebliğattaki samimiyete ve yakınlığa daha ziyade nüfuz etmiş oluruz:

<< S – Gene bir çok şeyler öğrendik size teşekkür ederiz… Bizim için faydalı gördüğünüz bazı tavsiyeler var mı ?

<< C  – Terakki ediyorsunuz, sevgiler. >> ( 62/XXVI ).

<< S – Bu akşam çok istifade ettik, bize gerek kendimiz için ve gerek başkaları için faydalı tavsiyeleriniz var mıdır ?

<< C – Her cehit, onunla mütenasip semere verir. Sevgiler. >> ( 51/XXVI ).

<< S – …. Bugünkü görüşmemizde çok nurlandık. Sizinle temaslarımız bize inbisat ve huzur veriyor. Gerek kendi terakkimiz ve gerek hemcinslerimizin iyiliği ve terakkileri için bize verilecek bir nasihatınız var mıdır ?

<< C – Her şey cehtinize tabi ve onunla mütenasiptir. >> ( 119/XXIX ).

Hele aşağıdaki tebliğ katidir:

<< S – ….. Bu izahatınız bizim için ciltler dolusu sözden daha veciz ve faydalı oldu… Sizinle her karşılaşışımızda yeni şeyler öğreniyoruz… Şükranlarımızı nasıl ödiyeceğimizi bilmiyoruz.

<< C – Her vakit söylediğim gibi kendi cehtinizin semeratını iktitaf ediyorsunuz. Hiç kimseye şükran borcunuz yoktur. >> ( 45/XX IV ).

Bu kadarı kafi. Bu tebligat gösteriyor ki realitelerin iktisabı esnasında insan hiç bir şeyi kabul etmeğe zorlanmıyor. Ve insanın serbes bir hayatta en iyi inkişaf zemini bulabileceği anlaşılıyor. Bütün tecrübelerimiz bize göstermiştir ki insan, kendine verilenlerden değil kendisinin alabildiklerinden faydalanır. Bu da ancak ve ancak serbeslikle kaimdir. Bilhassa vicdan serbesliği ile. İnsanın tekamülünü kolaylaştırmak bakımından bu nokta üzerinde ne kadar israr edilse azdır. İyliğe müteveccih serbes bir irade ve bu irade ile yapılacak bütün teşebbüsler insanı ve cemiyeti muhakkak yükseltir. Bu, değişmez tabiat kanunları icabatındandır. Ve insanlık alemi bugünkü seviyesine ancak bu yoldan varabilmiştir. Serbesçe yapılacak teşebbüsler esnasında hiç şüphesiz bir çok hatalar olacaktır. İşte, hata bendinde de söylendiği gibi, asıl bu yoldandır ki insan bilgi ve görgülerini arttırmak ve faaliyet sahasını daha büyük hatalara düşmeden genişletebilmek imkanını elde etmiş olur.

5 –  Mesuliyet bahsinde imajinasyonun rolü

İnsanın, iradesini serbestçe kullanabildiğini ve imafinasyonu ile şu veya bu istikamete müteveccih bir takım işleri tahakkuk ettirdiğini gördük. Fakat bu bilgi ile beraber mesuliyet fikri de derhal kafamızda doğuverdi.

İnsan yaptığı her işten mesuldür ve onun bu mesuliyeti serbestçe iradesini kullanabilmesini zaruri kılar. Fakat, burada kullandığımız mesuliyet tabiriyle biz, bir cezaya çarpılmağı veya bir şeyin hesabını başka birisine karşı vermeği kasdetmiyoruz.

Tabiatta ceza ve mükafat yoktur. Ceza ve mükafat fikri bizim madde ile irtibatımızdan doğan bugünkü telakkimize bağlı bulunan iyilik ve kötülük mefhumunun tesiri altında kalmış olmamızdan ileri gelmiştir.

Bizim burada kullandığımız mesuliyet kelimesinin manası, illet ve netice zinciri ile birbirlerine bağlı hadiselerin ruhumuzda husule getireceği tabii ve zaruri reaksiyonlardır.

Bir işi, tabiat kanunlariyle taayyün etmiş neticeleri zaruri olarak takibeder. Fakat tekrar ediyoruz: Bu kanunlar bizim için binihaye olduğundan onların neticelendirdikleri işler bizim kavrıyamıyacağımız şekillerde tecelli edebilir. Fakat şunu katiyetle söyliyebiliriz ki her işin bilmediğimiz şartlar altında, bilmediğimiz neticeleri vardır. Tesadüf bahsinde geçen sözler burada da tekrarlanabilir.

İşte mesuliyetten kastettiğimiz manayı bu cepheden görebiliriz. Elime ateşi alırım, mutat ve malum şartlar altında ateş elimi yakar. Elimin yanması, ateşi tuttuğum içindir. Bu işte ne bir ceza, ne de bir kabahat bahis mevzuu değildir. Fakat basit bir telakkiye göre ben  << ateşi tuttuğum için bir kabahat işledim, bunun cezasını çekiyorum >> diyebilirim. Halbuki tabiat kanunları bakımından düşünürsek bu hikayede böyle bir şeyin varidolmadığını anlarız. Ve gene anlarız ki bu hüküm benim canımın yanmasından doğan izafi bir realitenin mahsulüdür. Netekim eğer elimin yanmasından hiçbir zarar görmeseydim bu hadiseyi bir kabahat ve bir ceza mahiyetinde telakki etmeği aklıma bile getirmezdim.

İşte nispi görüş ve deşünüşle insan her şeyde olduğu gibi burada da aldanabilir. Mükafat telakki edilmesi yüksek bir realite icabı olan her hangi bir hadiseyi aldanarak ceza maskesi içinde görmek çok defa mümkündür. Bu hal tecrübesiz bir çocuğun, yaldızlı güzelliğine aldanarak kendisine zehir veren bir insanda gördüğü itibari iyiliğe benzetilebilir.

Hulasa iyilik ve fenalık mefhumu üzeride kati hükümler vermeğe imkan yoktur. Zira evvela bunu takdir etmek mümkün değildir, saniyen, hakikatte esasen böyle bir şey yoktur. Bu telakki maddi rabıtalardan doğan gelip geçici bir realite mahsulüdür. Demek biz imajinasyonun akibetleri üzerinde dururken, iyilik ve fenalık mefhumunu ancak bu cepheden kabul etmekteyiz.

İmajinasyonun tabiat kanunları ahkamına göre tahakkuk edebileceğini söylemiştik. İmajinasyon bir faaliyettir; her faaliyet gibi bunun da bir neticesi olmak lazım gelir. Ve bu netice de her şeyden evvel ruhun reaksiyonları şeklinde kendini gösterir. Fakat bu reaksiyonlar sabit değildir; aynı imajinasyon birisi için iyi diğeri için fena görünen reaksiyonlar doğurabilir. Buradaki iyilik ve fenalık telakkisini vücude getiren amil yukarda söylediğimiz gibi dışardan gelmiş olmayıp ruhun bizzat kendisinde mevcuttur. Ve bu amil de ruhun vicdan melekesidir. O halde vicdanın iyi dediği şeylere karşı ruhta daima iyi reaksiyonlar, fena dediği şeylere karşı da daima fena reaksiyonlar uyanır. Ve bunlar iyilik veya fenalık derecesine, daha doğrusu vicdanın vermiş olduğu hükümlere, göre ruhta azçok neşat veya azçok ıstırap hali tevlit ederler. Binaenaleyh iyilik ve fenalık duygularını belirten meleke vicdanımızdır.

İmajinasyonu sevk ve idare eden iradenin iyi veya fena maksada müteveccih olduğuna göre ruhta iyi veya fena reaksiyonlar uyanır. Ve bu reaksiyonlara göre de insanın acı veya tatlı akibetleri hazırlanır. Buradaki niyetlerin iyiliğini veya fenalığını vicdan tayin eder.

İşte bu suretle ruhun vicdan melekesi tarafından takdir olunan iyilikten veya fenalıktan mütevellit neşatı veya ıstırabı, onu geri durumlardan kurtarmağa ve yükseltmek çarelerine baş vurmağa icbar eder ki bu çarelerin başında da yeni bir dünya hayatının ağır yükleri altına girmeğe katlanmak gelir. Bu suretle ruh, geçmiş hayatında tahakkuk ettirememiş gördüğü cehitlerinin neticelerini, tekrar değiştirilmesi güç olan gelecek dünya hayatında tahakkuk ettirmeğe hazırlanır.

Demek bir hayatta sarfedilen imajinatif faaliyetler o hayatta tahakkuk etmeseler bile müteakip hayatlarda tahakkuk edeceklerdir.

Acaba, gelecek hayatta veya başka bir zamanda acı veya tatlı neticeler verebilmesi için, bir iradi teşebbüsün mutlaka tatbik sahasına çıkmış olması    şartmıdır ?

Mesela, bir insan imajine ettiği bir hırsızlığı her hangi bir sebepten dolayı yapmağa muvaffak olmasa acaba o hırsızlığı yapmış gibi bir akibete uğrar mı ?

Şimdiye kadar bu mühim sualin cevabı her vakit tehlikeden ari bir şekilde verilmiş değildir.

İmajinasyon hakkında söylenilen sözler ve bilhassa imajinasyonun tarifi üzerinde durulursa bu sualin en iyi cevabı kendiliğinden meydana çıkar. Bir şeyin ruhta suretlendirilmesi, onun ruhta tahakkuk etmiş olması demektir. Binaenaleyh ona karşı ruhta her hangi bir reaksiyonun uyanması için onun ayrıca dışarda da tahakkukuna lüzum yoktur. Zira esasen yukarıdan beri söylendiği gibi bu reaksiyonlar dışardaki değil, içerdeki, yani ruhtaki amillerin tesiri altında doğar. Binaenaleyh bir imajinasyonun acı, tatlı neticelerini tatmak için, onun dış alemde tahakkuk zeminini bulup bulmamış olması mühim rol oynamaz. Burada iç amilleri tenbih edici şartlar, yani vicdanı harekete getirici iyi veya kötü imajlar mevcut olduğundan vicdanın harekete geçmesi ve akibetin ona göre taayyün etmesi zaruri bir hal olur. O halde imajine edilen her şey ister o anda tahakkuk etmiş, ister etmemiş olsun imajinasyonu idare eden iradenin iyi veya kötü niyetlere göre almış olduğu istikamet tatlı ve acı akibetleri zaruri olarak hazırlar. Binaenaleyh bize göre evvelce de söylediğimiz gibi  << hilei şeriye >>  yoktur. Zira herkesi aldatabiliriz, fakat kendi harimimizde daima uyanık duran ve bizden ayrılmayan vicdanımızı asla !..

Demek ki, bir şeyin kimse tarafından götürülüp bilinmeden yapılmış olması ile insanın kendini onun akibetinden kurtarabilmesi söyle dursun, hatta o şeyin hiçbir kimse tarafından sezilmemekle beraber imajine edilip te tahakkuk etmiş olmaması bile onun iyi veya kötü akibetlerinden insanı masun kılmaz. Üstadın aşağıdaki sözleri bu husustaki müeyyidemizi teşkil eder:

<< İnsan iradesi, tabiat kanunlarına tevafuk ettikçe tesirini gösterir. Muhalefet ettikçe göstermez. Her iki takdirde eğer maksadı hayır ise ona göre, şer ise gene ona göre akibete vasıl olur. >>

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana