TEKAMÜL
1 – Hayattaki varlıklar arasında görülen tekamül farklar
Dünyadaki hayattar varlıkları tetkik ettiğimiz zaman onlar arasında bir takım tekamül farklarının bulunduğu gözümüze çarpar. Birbirine göre olan bu ilerleyiş farkları; nebatlarda muhtelif neviler arasında, hayvanlarda muhtelif neviler ve fertler arasında, insanlarda ise muhtelif neviler ve ferler arasında olduğu gibi, aynı ferdin muhtelif zamanlarında da kendini gösterir. Nebatlarda bir ot parçası bir küften daha mütekamil uzviyette malik olduğu gibi, bir gül ağacı da bu ot parçasından daha ileri durumdadır.
Fakat bu güllerin, otların ve küflerin bütün fertleri hiç olmazsa bizim takdirimize göre hemen hemen aynı tekamül derecesinde görünmektedir. Hayvanlarda bir köpek bir koyundan daha ileride görünmekle beraber, iki köpek de birbirine nazaran bir çok noktalarda tekamül farkı gösterir. İnsanlara gelince, bunların hiçbiri diğerine benzemez. Bundan başka insan hayatının hemen her saatinde, bir evvelki saatine nazaran azçok bariz bir ilerleme vardır. En geri olanlarından en yükseklerine kadar bütün insanlarda bir tekamül gayret ve faaliyetini görmek mümkündür. Hatta şuursuzca vuku bulan bütün hayati faaliyetlerde bile tekamül gayesi yolundaki tezahürleri görmemek mümkün değildir. Hayat mücadelesi, dünyadaki varlığın temadisi yolunda gösterilen insiyaki bir cehittir. Ve bu da tekamüle hizmet eder. Şahsın ve cinsin bakası için sarfedilen bütün emekler umumi tekamül kanununun zaruretidir.
Bir küften en mütekamil insana gelinceye kadar olan mesafe uçurum halinde değildir. Bu, belirsiz tatlı ve meyilli bir yol arzeder. Fakat bilgisizliğimiz bu yolu layıkiyle takibetmeğe imkan bırakmamaktadır. Bundan başka bu yol dünyamızda, bilmediğimiz bazı sebeblerden dolayı bir iki yerinde kesilmiştir de. Mesela ileride de söyleneceği gibi insanlarla hayvanlar arasındaki maddi ve ruhi irtibatı temin eden varlıklar halihazırda bu dünyada yoktur.
Fakat ne olursa olsun bu yolun iki müntehasındaki varlıklar arasında tebarüz eden tekamül farklarını kimse inkar edemez. Esasen dünyada müsavatsızca serpilmiş hayat şartları, bu tekamül farklarının doğurduğu kesret halinden ileri gelir. Dünyada ideal bir müsavatın kurulabileceğini düşünmek hatadır. İnsanlar arasındaki müsavatsızlığın kaybolması onların her noktada birbirinden farksız bir halde birleşmiş olması demektir. Bu nasıl mümkün olur?
Bilhassa şahsiyetini kazanmış olan hiç bir varlık diğerine benzemez. Bunların birbirine benzediğini kabul etmek, ideal kemale vardıklarını kabul etmekle bir olur. Halbuki dünyadaki bütün varlıklar böyle bir kemal mertebesinden çok uzaktadır.
Etrafımıza bakarsak varlıkların birbirine nispetle çok muntazam bir yükseliş yolu takibettiklerini görürüz. Nebatlarda olan her hususiyet veya onun benzeri, hayvanlarda mevcuttur. Fakat hayvanlarda bulunan bir çok tezahüratı nebatlarda göremeyiz. İnsanlarla hayvanlar arasında da aynı hal caridir. Nebatlarda hemen hemen göremediğimiz şahsiyet hayvanlarda kendini göstermeğe başlamıştır. Bir kediyi diğerine tercih ederiz. Fakat aynı güzellikte açmış iki çiçeğin intihabında bu kadar titiz davranmayız. Bunun sebebi hayvanlarda mevcut olan şahsiyete bağlanmış olmamızdır. Hele dünyada, şahsiyetin en yüksek derecesini kazanmış insanlar hakkındaki bu intihap meselesi daha derin his ve fikir unsurlarına dayanır. Nebatlarda inkişaf etmemiş şahsiyetin hayvanlarda tebarüz etmesi, insanlarda en yüksek derecesini alması ve bu işlerin tedricen ve müterakki bir şekilde cereyan etmesi, dünyadaki hayattar varlıklar arasında muntazam bir yükselişin mevcudolduğunu göstermeğe kafi gelen delillerden biridir. Üstadın aşağıdaki sözleri bu bahsi tenvir eder:
<< Dünya üzerindeki en iptidai ruhun maddi varlığı ile en mütekamil bir insan arasında geçen bütün tekamül safahatı muntazaman yükselen müterakki bir silsileyi takibeder. Nebatat hayvanlardan daha geridir, hayvanlar da insanlardan geridir. Tekamülde muntazam ve müterakki bir teselsül mevcut olduğuna göre bir hayvanın bir daha nebat olmasına imkan yoktur. >>
Bilhassa son sözlerden çıkan manaya göre, varlıklar arasında gerilemenin mümkün olmadığını ve daima ilerleyişin bulunduğunu öğreniyoruz. Yalnız, burada bazı cihetleri de gözden uzak tutmamak lazım gelir. Gerek dünyada geçirilecek tecrübe icaplarına, gerek bilmediğimiz bir takım diğer sebeplere göre bir varlık kendi nevini değiştirmemek şartiyle evvelkine nispeten biraz daha geri bir durumda dünyaya tekrar gelebilir. Bu halin biraz evvel bahsettiğimiz muntazam yükselişlerle tezat teşkil ettiğine hükmedilemez. Zira evvela bu ilerleyiş maddi bakımdandır, ruhun yüksekliğine halel getirmez, saniyen bu maddi gerileyişte de gene ruhun taalisine yardım edecek hal ve hareketler mevcuttur. Üstadın Aşağıdaki sözleri bu fikri tamamlar:
<< …. Fakat bir nevi varlık arasında mütekamil olan bir ferdin aynı nevide daha az mütekamil olarak dünyaya gelmesi mümkündür. Zira muayyen bir dereceye kadar yükselmiş olan bir ruh, gerek kendisinin müessiratı hariciye altında maddeye merburiyetini hissetmesi, gerek fena muhitlerde buluna buluna onların ihtizazatına uyması ile tekrar maddeye merbutiyetini arttırabilir. Fakat bu, fazla bir sukut olmaz ve sırf ruh bakımından bir gerileme sayılmaz. Çünkü o, kendisi için kazanılmış bir mertebedir. Yani yükselmiş bir ruh için tam sukut yoktur, ufak sukutlar vardır ki o da madde alemindedir
2 – Cemadatla hayattar varlıklar arasındaki ayrılık
Madde ve ruh bahislerini okuyanlar bunların arasındaki farklara dair kitabımızda bazı şeylerin söylenmiş olduğunu hatırlarlar. İçinde bulunduğumuz bahsi bazı noktalardan alakalandıran oradaki fikirlere tekrar ve kısaca avdet edeceğiz.
Etrafımızdaki varlıkların iki büyük guruba ayrıldıklarını görüyoruz. Bunlara iki büyük gurup dememizin sebebi, bariz vasıflarla birbirinden ayrılmış olmalarıdır. Birinci guruptakilerin mümeyyiz vasfı müessiriyet kudretleridir. İkinci guruptakilerin mümeyyiz vasfı ise müesseriyet kabiliyetleridir. Yalnız şu var ki bu müessiriyet ve müesseriyet hususiyetlerini ayırmak her vakit kolay ve hatta mumkün olmaz. Bu imkansızlık da hadiselerin illetleri hakkındaki vukufsuzluğumuzdan ileri gelir. [ 1 ] Her hadisede müessir görünen amillerin hakikaten müessir olup olmadıklarını katiyetle takdir edebilmek için bu vukufa mutlaka lüzum vardır. Biz bu vukufsuzluğumuz yüzünden ekseriya müesser olarak hadiselere müdahale eden amilleri müessir amiller gibi kabul etmek hatasına düşeriz. Ve bu gibi hatalardan içtınap bizler için mümkün olmaz. Netekim bilgimiz ilerledikçe evvela müessir gibi gördüğümüz bir amilin başka bir müessirle tahrik edilmekte olduğunu bilahare anlıyabilmemiz sık sık vaki olan hallerdendir. [ 2]
Hayattar varlıklar müessirdir. Buradaki müessiriyet kelimesinin ifade ettiği manada maksatlı bir takım neticelere doğru hareketleri tertipleyicilik mündemiçtir. Camitlerde görülen atalet hali bu vasfın yokluğu ile ondan ayrılır.
İlmin öğrettiğine göre maddenin en karakteristik vasfı onun ataleti ve oluş şartlarındaki sebatlılığıdır. Bu vasıf daha ilk bakışta müessiriyet fikrinden ayrılır. Zira kendi kendini değiştirmek kudretinden mahrum bir varlıkta müessiriyet kudreti aranmaz. Madde ebedi varlığında kendiliğinden tahavvüller göstermez. Radyoaktif bazı maddelerde görülen değişmelerin bu bahsettiğimiz tahavvüllerle müşabeheti yoktur. Oradaki değişmeler de gene tabiat kanunlarının çizmiş olduğu plan dahilinde vukua gelen atıl hareketlerdir. Ve o maddenin oluş şartlarına bağlı bir zaruret burada hakimdir. Üstatla aramızda geçen bir görüşmede, onun ruha mahsus bu müessiriyet hassasına ne kadar ehemmiyet verdiğini anlıyoruz.
<< S - Maddenin ruha nazaran en karakteristik hususiyetine atalet dersek doğru olur mu?
<< C – Ruhun müessiriyet hassası bulunduğunu evvelce söylemiştim, en büyük farkı mümeyyiz budur. >>
3 – Gene materyalizma ve ispiritüalizma davası
Hayattar varlıkların müessiriyet, camitlerin de müesseriyet rollerini iyice kavradıktan sonra onların birbirini tamamlıyan bu aktif ve pasif durumlarının kainattaki büyük ahenk içinde ne kadar yakışıklı bir yer tuttuklarını ve bunlardan birinin eksikliğini kabul etmekle bu ahengin ne kadar derin çöküntülere uğrıyacağını anlamak kolay olur. Hayat sahipleri mevcudolmadan cemadatın varlığını veya cemadatsızız hayat sahiplerinin mevcudiyetini kabul etmek kainatımızın ve kendi varlığımızın hikmeti vücudünü ortadan kaldırır. Ve o zaman << kainat ve biz niçin varız? >> sualinin cevabı hakkında söylenecek bir söz kalmaz. Binaenaleyh madde ve ruh bahsinde de söylediğimiz gibi kainatımızda maddeyi ruhtan ve ruhu maddeden ayırmak imkanı yoktur. Tek başına maddeci ve tek başına ruhçu olmakla doğru yol bulunmaz.
İşte bu düşünce ile biz, fikir hayatında arasıra çarpışan materyalizma-ispiritüalizma konsepsiyonlarının birleşmeleri lazım geldiğini ve birinin diğerini tamamladığını söylüyoruz. Buradaki hikaye şudur: Madde kainatında daima yükselmek zaruretinde bulunan hayat sahibi varlıklar gerek kendilerinin, gerek başkalarının tekamül gayelerini tahakkuk ettirmek için maddedeki müesseriyet hassasından istifade ederek onların sonsuz halleri üzerinde müessir olurlar ve bu müessiriyetle o hallerin birini diğerine tahvil etmek, hareketlerinin tabiat ve istikametlerini değiştirmek…. gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz sayısız maddi kombinezonları vücude getirerek neticede doğacak hadiselerden kendi gayeleri yolunda çeşit çeşit faydalar temin ederler. Demek bütün bu camit maddeler hayattar varlıkların milyarlar ve milyarlarca kombinezonlar içinde kullanddıkları birer tekamül vasıtasından ibarettir. İşte maddi hareketlerde görebildiğimiz veya göremediğimiz zeka tezahürleri, hayattar varlıkların maddelerden asla eksik olmıyan bu müdahalelerinden doğar.
Günün birinde görüyoruz ki tabiatta camidolarak tanıdığımız azot, karbon, hidrojen, oksijen…. gibi maddeler bir araya toplanıyorlar. Milyonlarca tertipler içinde bir insan bedenini kuruyorlar. Ve bazılarımıza öyle geliyor ki ayrı ayrı oldukları zaman kendi kendine hareket istikametini değiştiremiyen ve kendi kendine başkalarının üzerinde atalet vasfından ari tahavvüller husule getiremiyen bütün bu camit maddeler bir araya geldikleri zaman, bu meşhur maddi vasıflarını kaybederek bildiğimiz maddi evsaftan hiçbirine benzemiyen yüksek insan dehasını yaratabilecek kudrette müessir ve şuurlu birer varlık haline giriveriyorlar. Her noktasında kuvvetli ve yıkıcı itirazlarla karşılanmağa namzet bu çürük fikri uzun uzadıya tenkit etmeğe lüzum görmüyoruz. Çünkü bu mesele şimdiye kadar çok söylenmiş fakat asla ispat edilememiş bir davanın saçmalığı bedahat haline girmiş hikayesidir. Buna karşı yalnız şu kadar sözü kafi görürüz: Harici müessirlerin yaptığı yüz binlerce değişik müspet veya menfi tesirlere karşı koyarak hayatı muhafaza etmeğe çalışan bu şuurlu varlık, gayesi yolunda icabeden bütün tedbirleri almakta ve bu hususta büyük bir basiret göstermektedir. Böyle yüksek bir basireti camit ve atıl maddelere izafe etmek için elimizde hiçbir delil yoktur. Eğer maddelere bu vasfı mal edebilseydik bu gün ilimde kabul olunan maddi karakterleri inkar etmemiz lazım gelirdi.
Modern ilimde maddenin tarifi şudur: << Maddenin tarif vasfı kütledir, kütle kendisini iki tarzda gösterir: birincisi atalet ikincisi ağırlıktır. >> ( 55 ) Ataletle ağırlığın ilmi manasını göz önünde tutmak şartiyle maddelerin böyle sekiz on tanesinin değil, milyarlarca tanesinin bir araya gelmesinden bile fizik ve kimyanın madde hakkındaki tarifinde yeri olmıyan sevgi, kin, intikam, haset, şuur, irade, imajinasyon, vicdan…… gibi bir çok ruhi vasıfları havi komplsks ve ataletle telifi imkansız müessir bir varlığın meydana gelebileceğini şimdiye kadar hiç bir ilim kitabı kendi usulü dahilinde bize göstermiş olmadığı gibi, bunu bir faraziye halinde kabul etmek de madddenin ilmi tarifine aykırı bir hareket olur. Binaenaleyh bütün bunlara rağmen fizikoşimik maddelerin şu kadar miktarının şu veya bu biçimde tesadüfi olarak bir araya gelivermesinden atalet fikriyle telifi kabil olmıyan şuurlu bir varlığın, bir müessirin meydana geldiğini mümkün saymak uydurma bir faraziyeden ibaret kalır.
Hulasa kainatta birbirini destekliyen, birbirinin yardımı ile tezahür imkanları bulan ve nihayet birinin aktif müessiyet kudreti ile diğerinin pasif müesseriyet kabiliyeti ahenkli bir şekilde birbirine bağlanmış bulunan bu iki guruptaki varlığın mevcudiyetini kabul ettikten sonra materyalizma-ispiritüalizma davasının manası kalmaz. İşte neo-ispiritüalizma, ikilik kabul etmiyen bu tek yol üzerinde yürümektedir.
4 – Umumi tekamül
A – Cemadatta tekamül
Biraz evvel söylendiği gibi hayattar varlıklarla cemadatın kainatımızdaki mukadderatı birbirine bağlıdır. Binaenaleyh birincilerin devamlı bir tekamül halinde bulunduklarını kabul edersek onların müessiriyetinden azade kalmıyan cemadatın da bizzarure tekamül halinde bulunduğunu kabul etmemiz icabedecektir. Hakikatte hal böyledir. Ruh ve beden bahislerinde gördüğümüz gibi ruhun tekamülü persprisinin tekamülü ile mütenasib olarak vukua gelir. Hatta orada ısrarla üzerinde durduğumuz gibi ruhun tekamülü perisprisi ile münasebetinin tekamülü demektir. Perispri sadece bir maddedir. Ve ruhun tesiri altındadır. Ruhun tekamülü ile inkişaf eden perisprisi gittikçe daha yüksek ihtizazlarla alakalanabilecek durumlara girer. Demek bir taraftan ruh prisperisinin bu inkişafiyle kainatta daha geniş müessiriyet imkanlarını bulurken diğer taraftan da onun tedricen inkişafını temin etmiş olur. Üstat şunları söylüyor: << Ruhun tekamülü ile perisprisi gittikçe hiffet peyda eder. Perisprinin kesafetten seyyal hallere geçmesi, ruhun tekamülü ve madde üzerindeki müessiriyeti ile olur. >>
Perispri nasıl böyle ruhların müessiriyeti ile gittikçe tekamül ediyorsa kainatın bütün maddeleri de öylece yüksek şuurlu varlıklar tarafından ilahi kanunlara göre kullanılarak tekamül ettirilmektedirler ki bu varlıkların hemen hemen hiçbirisinden bizim haberimiz yoktur.
Maddelerin tanıdığımız halleri, onların en kaba olanlarıdır. Sulp, mayi, gaz… gibi haller belki birinden diğerine geçebilecek kadar birbirine yakın aynı guruptaki maddi varlıklardır. Madde bahsinde de söylendiği gibi, çok yüksek maddi hallerin bu saydıklarımızınkilerle münasebeti olmaması icabeder. [ 1 ] Bütün maddeler bu ve bundan daha kaba haldeki durumlarında tedricen yüksele yüksele alemden aleme geçmekte ve ruhlarla beraber geriye dönmemek üzere tekamüllerine devam etmektedirler. Biz farzedebiliriz ki arzımız bütün maddi varlığı ile bizim duyamadığımız bir tarzda, yavaş yavaş fezada kaybolmaktadır. Bütün maddelerde radyoaktif halin mevcudolduğunu ilim alemi elbette bir gün tastik edecektir. Bu, maddi tekamülün bir neticesidir. Ve bunu bir alem içinde vukua gelen ileri-geri maddi değişmelerden ayırmak lazım gelir. Burada, bize göre bati, fakat geriye dönmemek üzere vukua gelen maddi kainatın bir tekamülü bahis mevzuudur. Üstadın aşağıdaki tebligatı bu fikrimize yol vermektedir:
<< Her şey gayet mükemmel tabiat kanunları ahkamına tabi olarak cereyan etmektedir. Güneş ve onun seyyareleri fezada sabit bir noktada durmazlar. Heyeti umumiyesi ile fezada yerlerini değiştirirler. Kainatta sabit bir şey yoktur. Hep hareket hep tekamül. Bütün ecramı semaviye kainatta cereyan eden tekamül kanunlarının sevkiyle mütemadiyen değişmeğe maruzdurlar. Mecmuai şemsin fezada heyeti umumiyesi ile hareketleri esnasında katettikleri mesafe sizin ölçünüze girmiyecek kadar yüksek bir sürattir. Bu hareketler tekamül kanunlarının hakimiyeti altında devam eder. >>
Maddenin tekamülü üzerinde dururken bunu hayattar varlıkların tekamülü ile karıştırmamak icabeder. Zira bu iki varlığın tekamülü ayrı ayrı yollarda yürür. Maddenin, tekamül ettikçe, müesseriyet hassasının artmasına mukabil ruhların tekamülü bilakis müessiriyet kudretlerinin inkişafını mucibolur. Ve zaten umumi tekamül bu iki hadisenin biribiriyle mütenasiben vukua gelmesine bağlıdır.
Demek madde ve ruh tekamüllerinin zıt yollarda birbirinden gittikçe ayrılan, fakat o nispette birbirini tamamlıyan ve karşılıklı inkişaflarına sebebolan yürüyüşleri vardır. [ 1 ] Biz burada tezat içinde bir vahdet ve bir ahenk görüyoruz. Yüksek ruhlar en iyi müessiriyet imkanlarını en iyi müesseriyet kabiliyetine malik maddeler arasında bulabilecekleri gibi, yüksek müesseriyet kabiliyetine malik olan maddeler de ancak yüksek ruhların müessiriyet sahalarında yüksek maddi kıymetlerini kazanabilirler. Kaba bir ruh yüksek maddi muhitte asla yaşayamaz. İşte madde kainatında, daima söylediğimiz gibi, ruhların tekamül ihtiyaçlarını onlara duyuran amillerin başında bu ahenksizlik gelir. Ruhların bu ahenksizliği idrak etmeleri, çeşit çeşit ruhi reaksiyonları davet eder ki bunlar ruhlar için, kendilerini cehitlere sevkedecek hakiki birer ıstırap kaynağı olur. Hulasa maddeler pasif oluş hallerinde ebediyen nasıl yükselmekte iseler ruhlar da buna mukabil aktif oluş hallerinde öylece ebediyen yükseleceklerdir. Ve bu iki nevi yükseliş, kainatımızda birbiri için zaruri olan ve birbirini tamamlıyan iki esaslı harekettir.
B – Hayattar varlıkların tekamülü
a – Ruhun kainata girişi
Evvelce de söylediğimiz gibi ruhların ilk yaratılışlarına ait ne bir bilgimiz, ne de bir tahminimiz vardır. Yalnız bazı yüksek tebliğlere ve ruhun müselsel tekamül safhalarına bakarak umumi tekamül bahsinde ruhun madde ile olan münasebetlerine ait bazı istihraçlarda bulunabiliriz.
Ruhlar madde kainatında doğdukları zaman bütün melekeleri kendilerinde mevcut bulunuyordu. Ve her biri ferden ayrı birer şahsiyet sahibi idiler. Ancak bunlar, kendilerinde noksan olan görgü ve tecrübelerini arttırmak için maddelere bağlandıkları zaman melekeleri tabiatiyle kararıyordu. İşte madde dünyalarında tezahürlerinin gittikçe arttığını gördüğümüz ruhun yüksek melekeleri, onun tekamül vetiresiyle madde bağlarından kurtulması nispetinde, tedricen kendilerine birer tezahür zemini bulabilmelerinden ileri gelmektedir. [ 1 ] Bizim madde ve ruh hakkında düşündüğümüz tekamül istikametlerinin zıddiyeti ile Lead Beaterin ruh ve elemantal varlıklarda kabul ettiği tekamül yolu zıddiyeti arasında büyük fark vardır.
Demek ruhun geriliğini vasıflandıran şey, bilgisizlikleri veya amiyane tabiriyle fena tabiatta olmaları gibi yanlış hükümlere bağlı izafi vasıfları değil, görgü ve tecrübelerindeki noksanlıklarıdır. Bu noksanlık da onların maddelerle karşılaşmalarından ileri gelmiştir. Netekim bu noksan taraflarını gidermek için maddeler kainatına girmişler ve maddelere ilk zamanlarda gene bu görgü ve tecrübesizlikleri yüzünden bağlandıkları için de melekelerinin bir çoklarından mvvakkaten mahrum kalmışlardır. Ruhların kainatımızdaki ilk durumlarına ait Üstattan aldığımız bazı tebliğleri yazıyoruz:
<< Ruhlar ilk yaratılışlarında ferden ayrı birer şahsiyet sahibi olmakla beraber diğer hususatta bir seviyede idiler. Onların ilk zamanlarda kendilerine ve muhitlerine ait bilgileri vardı ve aktif idiler. Fakat onların tecrübeleri ve görgüleri yoktu. Ruhun geriliği, tecrübe ve görgüsünün eksikliğindedir. Görgü ve tecrübe ancak onları istihsale hadım olan vesait sayesinde müyesser olur. >>
Kainatımızda ruhlar maddelerden vareste kalamazlar. Bu, tabiat kanunlarının pir icabıdır. Evvelce yazdığımız bir tebliğde de söylendiği gibi, madde ruhun lazım gayrımüfariki olmamakla beraber ruhun bir makarrı olmak itibariyle ondan ayrılmaz. [ 1 ] Ruh ancak maddi vasıtalarla bu kainatta müessiriyet kudretini gösterir ve inkişaf ettirebilir. Şu halde ruhlar kainatta maddi vasıtalariyle, yani perisprileriyle, beraber doğmuşlardır, diyebiliriz. İşte evvelce de söylediğimiz gibi, bu düşünce bizi mütemadiyen elbise değiştirir gibi ruhların beden değiştirdiklerine dair olan teozofik iddialardan ayırmaktadır. Zira esasen hikmeti vücudü ruha vasıta olmakta bulunan bu maddelerin tekamüldeki rolü, ruhların onlarla olan münasebetlerini inkişaf ettirmelerinde tecelli etmektedir. Hulasa ruhlar madde alemine tekamül etmek için girerler. Üstat bu hususta şunları söylüyor:
<< Ruhun tekamülü tabiat kanunu iktizasınca maddelerin içinde bulunmasına vabestedir. Ruh bütün maddi faaliyetini ifa etmek için ve bu faaliyetleri sayesinde tekamülünü temin edebilmek için madde aleminde bir müddet geçirir. >>
Ruhtan ayrılmıyan perispri; ruhi faaliyet sayesinde gittikçe seyyalleşerek, gittikçe ruhun elinde daha işlek daha elverişli bir vasıta haline girerek onun kainattaki müessiriyet kudretinin daha büyük tezahür imkanlarına zemin hazırlar. Evvelki bahislerde ruhla perisprinin münasebetlerine, ruhun perispri üzerindeki müessiriyet kudretine ve ruhi tekamül ile perisprinin seyyalleşmesine dair Üstattan aldığımız bazı tebliğleri yazmıştık. [ 2 ] Onların bu bahsi okurken de gözden geçirilmesi faydalı olur.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki ruhlar, madde kainatında doğuşlarından itibaren merbut bulundukları perisprilerini daha kesif madde alemlerinde bir müddet geçirmekle daha hafif bir hale koyarak bu sayede müessiriyetlerini arttırmaya çalışırlar. İşte bu sebepten dolayı bir ruhun kainata ilk girişi ile tekamül safhalarında ilerledikten sonra olan faaliyeti arasında pek büyük farklar vardır. Üstat aşağıdaki sözleriyle bunu tebarüz ettiriyor:
<< Ruhun ilk zamanlardaki aktivitesi ile tekemmül ettikten sonra bilahara olan aktivitesi arasında çok fark vardır. Ve bu fark tekamülün mahsulüdür. Ruhu tekamüle isal eden bütün vasıtalar onun müessiriyetini teyideder. >>
Maddi kainattaki ruhların tekamülleri muhtelif merhalelerden geçe geçe vukua gelir. Bu yükseliş gayet muntazam ve müterakki bir şekilde olur. Fakat ruhların bizim dünyamıza gelinceye kadar geçirdikleri tekamül merhaleleri hakkında bizim hiç bir bilgimiz yoktur. Dünyamızda nebat içindeki hayatiyle başlıyan ruhun tekamül safhası onun, bizim görebildiğimiz en geri maddi varlığını teşkil eder. Yalnız, gene Üstatlarımızdan öğrendiğimize göre henüz nebat halinde olmıyan ruhun dünyamızda daha iptidai bir safhası vardır ki biz ona << küf >> ismini vermekteyiz. Fakat Üstatlardan aldığımız tebliğler küf ruhunun üç buutlu alemde en geri bir ruh olduğunu söyliyebilmemize imkan bırakmıyor, zira bu tebligata nazaran bu alemde küften daha geri maddeler içinde enkarne olan bilmediğimiz diğer varlıklar daha vardır. Buna dair olan tebliğlerden bazılarını yazıyorum:
<< Ruhun nebatlardan evvel cemadata en yakın olarak geçirdiği diğer merhaleler de vardır. Siz buna küf diyorsunuz. Küf ruhun; sizin dünyanızda ilk maddi hayatlarından biridir. Fakat, cemat ile nebat arasında mevcudolan sizin anlamadığınız daha bir çok varlıkler vardır. >>
b – Nebatlarda tekamül
Nebatat ile cemadat arasında ne fark vardır?..
Nebatatın cemadata nazaran olan yüksek hususiyetlerini ilk nazarda takdir etmemek mümkün değildir. Evvela nebatlarda görülen hayati tezahürlerden hiç biri cematlarda yoktur. Bu hal, üzerinde uzun uzadıya durmak lüzumunu hissettirmiyen bir realitedir.
Fakat biz, herkes tarafından bilinen bu biyolojik realiteden daha az dikkat nazarını çekmiş olan bazı hususiyetlere temas etmek istiyoruz. Bunlardan birisi şahsiyettir. Hayvanlarla insanlara karşı; nebatlarla cematlar, kendilerinde şahsiyetin olmamasiyle müşterek bir cephe almış bulunmaktadırlar. Bu fikrimiz kapalı kalmaması için evvela burada kullandığımız şahsiyet kelimesi ile neyi kasdettiğimizi söylemek icabeder.
Bizim anladığımız manadaki şahsiyet, maddeler mahsus tenevvüatı husule getiren hususiyetler kompleksinin ifaddesi değildir. Eğer arzu edilirse mesela, ( H ) maddesine, fizikoşimik hususiyetine göre, bir şahsiyet izafe edilir. Ve bu manada maddi şahsiyetten de bahsedilebilir. Fakat bu, ayrı bir düşünce mahsulü olur.
Şahsiyet kelimesiyle bizim kasdettiğimiz şey, bir varlığın madde alemindeki müessiriyetinin, ferdi irade ile, istikameti taayyün etmiş tezahürlerine bağlı bir mefhumdur. Bütün kainattaki H atomları aynı şeydir, bunların kendi aralarında hiçbir şahsiyeti yoktur. Fakat H atomlarının diğer madde atomlarına nazaran, şahsiyet diyemiyeceğimiz, farklı hususiyetleri vardır. Bunlara şahsiyet diyemiyeceğimizi söyledik, çünkü bu hususiyetler sabittir ve onların değişmelerinde irade gibi, ferdi şahsiyeti tebarüz ettirecek bir unsurun rolü yoktur. Halbuki irade sahiplerinin, dış tesirlere karşı göstermiş oldukları müessir reaksiyonları onlara ferdi kıymetler verir ve bu da şahsiyetin tebellür etmesine yarar.
İşte cematlarda göremediğimiz bu hali aşağı yukarı nebatlarda da göremiyoruz. Nebatların iradesi madde aleminde tecelli etmediği için, irade ile kaim olan şahsiyetleri de bu alemde henüz zahir olmamıştır. Bir gül ağacının dış amillere karşı iradesiyle, diğer bir gül ağacına nazaran kendi ferdiyetini kıymetlendirecek reaksiyonları yoktur. Aynı cinsten bütün gül ağaçları hiç olmazsa bizim nazarımızda aynı şeydir. Çünkü hepsinin hayat tezahürlerinde; muhtelif şartlar altında, muhtelif fizikoşimik hadiselerin muayyen neticeleri ön safta görülür ki bu da onlarda iradenin henüz tecelli etmeyişinin bir neticesidir. Üstat bu noktayı şu cümle ile ifade ediyor: << Şahsiyet irade ile kendini gösterir. Nebatatta ise iradenin bulunmadığını evvelce söylemiştim. >>
Fakat, aradaki bu müşterek hususiyete bakarak acaba cematlarla nebatları aynı guruptan saysak doğru olur mu?
Hayır.
Zira evvela nebatlarda görülen hayati diğer vasıflar buna manidir, saniyen gerek küflerde ve gerek nebatlarda görülmiyen irade ve şuur halleri esasen bunların ruhlarında mevcuttur. Ancak bu geri ruhların madde ile olan kuvvetli rabıtaları onların bu melekelerini karartmıştır. Binaenaleyh bunlarda şahsiyetin olmayışı ancak madde alemindeki, yani dünyamızdaki, bir görünüştür. Ve hatta her ne kadar bunların dünyadaki şahsiyetleri tebellür etmemiş dahi olsa cemadatla mukayese edilince nebatatta, nispeten ferdi kıymetlerin, pek iptidai ve maddi şekilde bir şahsiyet taslağını düşündürebilecek mahiyet arzettiği görülür. Her ( H ) atomu birbirine benzer. Fakat hiçbir gül çiçeği diğerine benzemez. Bu hal nebatlarda mukaddem bir iradenin varlığını gösteren müessiriyet kabiliyetini ifade eder ve bunu cemadatta olmıyan bir hususiyet olarak tanımamız lazım gelir. Üstadın aşağıdaki ifadeleri bu fikrimize hak verdirir:
<< Küf ruhu küfe girmezden evvel kendisini müdrik idi. Ruh esasen kendisini müdriktir. Fakat küf haline girince idrakini kaybeder. Ruhun nebatatta geçirdiği devre, görgüsüzlüğünü telafi için katlanmağa mecbur olduğu ilk merhalelerdendir.
<< Nebatatın ruhu evvelki celselerde söylediğim gibi, madde üzerinde iradesini tecelli ettirecek safhaya gelmediği için onu ruhlar idare eder, ve nebatatın tekamülleri bulundukları muhit şeraitine ve sair tadadı mümkün olmıyan müessiratı dahiliye ve hariciyeye tabidir. Yani nebat şekli müessiratı dahiliye ve hariciyeye tabi olarak bir tekamül devresi geçirir.
<< Nebatların ruhları üzerinde yüksek ruhların iradesi nafizdir. Bu itibarla nebat halinde bulunan ruhlarda şahsiyet yoktur. >>
Nebatlar aleminde de fertlerin birbirine nazaran daha az veya çok ileri bir durumda bulunduklarını görüyoruz. Adi bir ot parçası, bir sinek kapan veya bir meyve ağacı arasında çok bariz tekamül farkları vardır. Fakat nebatların gerek cesametlerine ve gerek harici manzaralarına bakıp onların kemal dereceleri hakkında hüküm vermek doğru olmaz. Zira hayvan ve insan ruhlarında da olduğu gibi nebat ruhları karşısında maddi varlık, tekamülün gayesi değil vasıtasıdır. Zahiren şekillerde görülen güzellik veya çirkinlik, büyüklük veya küçüklük gibi farklar ruhun hakiki yükseklik derecesi ile mütenasiptir, gibi bir kaide yoktur. Bu hususta Üstat şunları söylüyor:
<< Ruhlar nebat halinde muhtelif şekillere girip bazen uzun, bazen kısa müddet bir safhai tekamül takibeder. fakat insan ve hayvanlarda olduğu gibi nebatlarda dahi tekamül madde noktainazarından değil, ruh noktai nazarından hedeftir. Binaenaleyh nebatatta maddi olan büyüklük, küçüklük, uzunluk veya kısalık gibi mesail hakiki tekamül mahiyetinde addolunamaz. Yani tekamül zahiri görünüşe göre hükmedilmemelidir. >>
Ruhların yükselmelerini tayin eden kanunlardan birisi ve en mühimlerinden biri de tekamülleri esnasında bilerek veya bilmeyerek kendilerinden daha geri durumlarda bulunan diğer ruhlara taali yolunda yardım etmeleridir. Şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerden şunu çıkarabiliriz ki kainatta veya hiç olmazsa bizim tanıdığımız alemlerde mücerret veya münferit bir tekamül yoktur. Tekamülün kollektif bir faaliyetle tahakkuk etmesi bir zarurettir. Hodbinliğin, tekamülü güçleştirmesindeki rolünü bu bakımban daha iyi anlıyabiliriz. Keza sevgi ve şefkat duygularının da tekamülü süratlendirici vasıflarını gene bu yoldan anlamak kolaylaşır. Zira bunlardan birincisi ruhu tecridetmeğe, ikincisi ise bilakis diğer varlıklara ve kollektif faaliyete yaklaştırmağa sevkeder. İşte bütün tekamül merhalelerinde gördüğümüz bu kanun nebatlar aleminde de caridir. Bir ağacın gövdesinde bir çok saprofitler sembiyoz halinde yaşar. Buna dair nebatat ilmi bize bir çok misaller verecektir. Fakat burada bizim göstereceğimiz misal şimdiye kadar söylenmiş olanlar arasında bulunanlardan değildir.
Nebat ruhları tekamül merhalelerini geçirmek üzere dünyamızda nebat halinde yaşarken bedenlerini kuran huceyrelerinde de sayısız ruhları yaşatarak onların tekamüllerine vasıta olmaktadırlar. Nebat bedenindeki bu ruhlar nebatların ruhlarından çok geri bir durumda bulunmaktadırlar. Yalnız, nebatlarda henüz şahsiyet teşekkül etmediği için hem bunları, hem de nebatları daha yüksek ruhlar idare eder. Ve bittabi nebat ruhlarının bu işlerden nebat halinde iken haberleri olmaz. Nebat bedenlerinde yaşıyan bu ruhlar çok geri olmakla beraber mustakil birer varlık halindedirler. Ancak onların kendi tekamüllerini yapmak için gösterdikleri faaliyet, nebat ruhunun tekamülü için yapacağı faaliyetle ahenktardır. Yani bütün bu binihaye huceyre ruhlarının faaliyeti kendileriyle beraber nebat ruhunun tekamülünü de temin eder. Fakat böyle yetişmek üzere bulunan geri ruhlar yalnız nebat bedenlerinde olmayıp hayvan ve insan bedenlerinde de vardır. Bnnunla beraber hayvan bedenindekiler nebatlardakinden ve insan bedenindeki ruhlar da hayvanlardakinden daha ileridirler. Hatta insan bedeninde bulunan bu sayısız ruhlar bizzat nebat ruhlarından biraz daha ileridedir. Fakat bunlarda da irade olmadığından şahsiyet mevcut değildir ve bu bakımdan bu ruhlar hayvan ruhlarından daha geridir. Bu bahse dair üstatlarımızdan aldığımız bilgileri veriyoruz:
<< İnsanların, hayvanların ve nebatların bedenlerinde yetişmek üzere bulunan binihaye ruhlar vardır. Hayvanlarla insanların bedenlerindeki ruhlar insan veya hayvan ruhunun idaresi altında olduğu halde nebatların bedenlerindeki ruhlar onların idaresinde değildir. Heyeti umumiyeyi idare eden şahsın ruhu ile huceyrelerin ruhu arasındaki müşterek faaliyet, aynı bedenin müşterek faaliyeti yolunda birleşmekten ibarettir. Şahsın ruhu mevcudolmazsa demin söylediğim vechile heyeti umumiyenin inzibatını temin eden faaliyet ortadan kalkmış olur.
<< İnsan bedenindeki ruhlar nebatattan biraz daha ileridedir. Fakat ne nebatatta, ne de bunlarda irade olmadığından, şahsiyet ise irade ile kendini gösterdiğinden bu ruhlarda ve nebat halinde bulunan ruhlarda şahsiyet yoktur.
<< Bedenlerdeki bu huceyreler tevalüt ve tenasül ile devam ederler. Bunların bazılarının hayatı diğer bazılarınınkinden daha uzunca veya daha kısaca olabilir. >>
Bu sözler bize insan ve hayvan bedenlerinden ayrılan parçaların dışarda bir müddet daha yaşatılabilmeleri imkanını izah etmektedir. Mesela Bir küpek kalbi bedenden alınarak dışarda bir müddet yaşatılabiliyor, keza A. Carrelin yaptığı gibi bir örgü parçası dışarda uzun müddet yaşatılıp üretilebiliyor ( Explantation ). Halbuki bu kalbin ve bu nescin ait olduğu beden ruhu çoktan ayrılmış bulunmaktadır.
c – Hayvanlarda tekamül
Nebatlardan sonra ruhun dünyada tanıdığımız müteakip tekamül safhası hayvan bedenlerinde cereyan eder. Fakat nebat alemiyle hayvan alemi hemen birbirini takibetmez. Bunların aralarında bir takım diğer varlıklar mevcuttur ki bu varlıkların bir kısmı başka dünyalarda bulunmaktadır. Dünyamızda bulunan diğer bir kısmı ise henüz bizim bilgi sahamıza girmemiştir. Üstat bu hususta diyor ki:
<< Nebatlardan hayvanlara geçiş safhası müteaddit alemlerde vukua gelir. Sizin dünyanızda da böyle geçiş safhaları vardır ki siz bunlara isim vermiyorsunuz. Bunları istikbalde kısmen tanıyacaksınız. Bu gün siz bunların mevcudiyetlerinden tamamen bihaber bulunuyorsunuz. >>
Hayvanlarda nebatlar arasında büyük bir tekamül farkı görüyoruz. Acaba bu fark ne bakımdandır? Evvelce iradenin nebatlarda olmadığını söylemiştik. Halbuki ruhun bu kıymetli melekesi hayvanlarda görünmeğe başlamıştır. İşte iradenin hayvanlarda bu tezahürü onları büyük bir uçurumla nebatlardan uzaklaştırmaktadır.
Filhakika evvelce söylendiği gibi iradenin hayvanlarda tecellisiyle beraber ruhun bir tekamül mertebesini ifade eden can safhası da haynanlarda başlamıştır. Şu halde bu safhaya, arzımızın tekamül serisine dahil olan dünyalarda, ruhun şahsiyetini ilk gösterebildiği bir safha nazariyle bakabiliriz. Demek can safhasiyle başlıyan irade ve şahsiyet, hayvanları nebatlardan bariz bir şekilde ayırmaktadır.
Hayvanların beden şekilleri tabiat kanunları tarafından tayin edilmiş şekillerden biridir ki bunu hayvan ruhu dünyaya girmezden evvelki iradesiyle intihabetmiştir. Daha yüksek ruhlar tarafından kendi kabiliyetleri nispetinde arzedilen bu şekillerden birini intihab etmekte hayvan ruhu serbestir. Bu bapta Üstattan şu sözleri dinliyoruz:
<< Hayvanlar kanunu tabiat ahkamı dahilinde kendilerine münasibolan biçimi seçerler. Hayvanların şekilleri evvelce ruhun iradesiyle tayin ettiği şekillerdir. Bunlar, henüz tekamül etmemiş bir ruhun tabiat kanunlariyle muayyen olan birtakım biçimleridir ki gayrı mütekamil ruhlar bu kanun haricinde bir biçim ihtiyar edemezler. >>
Hayvanlar bu bakımdan insanlara nazaran farklıdır. Onlar insanlar derecesinde görgü ve tecrübe sahibi olmadıklarından bedenlerini intihab etme serbesliğine insanlar kadar malik değildirler.
Nebatlar hakkında sorulan sual burada da sorulabilir: Acaba beden teşekkülatı ile hayvan ruhunun tekamül derecesi arasında bir münasebet var mıdır? Burada iki noktayı birbirinden ayırmak lazım gelir. Birincisi cesamet, şekil v.s. gibi bedenin harici manzarasiyle, diğeri de beden mekanizmasının inceliği ile ruhi tekamül arasındaki münasebetlere aittir.
Bedenin dış görünüşü ile ruh tekamülü arasında sabit ve kati münasebet yoktur. Mesela bir fil gövdesinin büyüklüğü onun ruhunun küçücük bir bedene sığan maymun ruhundan daha mütekamil olduğunu göstermiyeceği gibi bir tavus kuşunun güzel renkli tüyleri de onun ruhunun çirkin suratlı bir maymundan daha ileride olduğunu göstermez. Binaenaleyh gerek hayvanların, gerek insanların bedenlerini intihabetme meselesinde cüsse ve cesametin ve beden güzelliğinin tekamül derecesiyle kati münasebetleri yoktur. Bu mesele daha ziyade diğer bazı tekamül zaruretlerini alakadar eder. Bu hususa dair evvelki bahislerde bazı sözler geçmişti. [ 1 ] Binaenaleyh hayvanların zahiri şekillerine bakarak onların tekamül dereceleri hakkında kati hükümler veremeyiz. Üstat: << Cüsse ve cesametle ruhun tekamülü arasında münasebet yoktur. Cüsse itibariyle her büyüklük, mekanizma muğlakiyetini icab etmez. İnsanların bedenleriyle kablettarih yaşıyan hayvanların cüsselerini mukayese ederseniz ince bir fonksiyonman gösteren bir bedenin mutlaka şu kadar cesamette olması lazımdır, gibi bir kayıt konulamıyacağını anlarsınız. >> diyor.
Halbuki buna mukabil bir bedendeki mihanikiyet inceliğinin ve muğlaklığının ruh tekamülü ile münasebettar olacağı tabiidir. Zira her şeyden evvel böyle bir bedeni idare etmek bir görgü ve tecrübe işidir ve bu da ruhun tekamülü ile alakadar, madde üzerindeki müessiriyetinin inkişafı meselesidir. Halbuki Üstadın biraz yukardaki sözlerinden de anlaşılıyor ki beden fonksiyonmanındaki incelik ve muğlaklıkla cesamet ve güzellik arasında münasebet yoktur. Netekim tüylerinin rengindeki güzelliğe rağmen bir tavus kuşunun bedenindeki ve bilhassa sinir cümlesindeki muğlakiyet maymun bedeninde olduğu kadar fazla değildir. Üstadın aşağıdaki sözleri bu fikri iyice tenvir eder: << Binnispe karışık bir mekanizmayı, ancak onu idare edebilecek kabiliyette bir ruh kendine mal eder. Mesela insan ruhuna yükselmiş safhasında bir ruhun ihtiyaçlarına ne bir protozoer ve ne de bir fil bedeni cevap vermez. >>
Burada akla bir sual gelir. Acaba bir varlığın diğer varlıktan mütekamil sayılabilmesi için onun kullandığı bedenin her noktasının diğerininkinden daha muğlak bir vazife görünümüne malik olması mı lazımıdır? Gerek aldığımız tebliğler, gerek müşahedeler bunun aksini gösteriyor. Geri bir ruhun kullandığı beden, daha ileri bir ruhun bedenindeki muğlakiyetten bazı noktalarda daha ince muğlakiyet gösterebilir. Mesela her itibarla karışık teşekkülata malik insan bedenine nazaran bazı hayvan bedenlerinde daha yüksek evsafı haiz bazı uzuvlar bulunabilir. Bir insan gözü kartal gözü kadar keskin değildir. Bunun gibi nebat silsilesinin en son safhalarında da bazı nebatlar vardır ki bunlar iptidai hayvan bedenlerinden bazı noktalarda daha az muğlak olabilirler. Bu hal, ruhların tekamül ihtiyaçları nispetinde vesaite malik olmak zaruretinden ileri gelir. Aşağıki tebliğler bunu açıkça gösteriyor:
<< Nebatlar silsilesinin son mertebelerindeki bazı bedenlerin hayvanlar silsilesinin ilk mertebelerindeki bedenlere nazaran bazı cihetlerden daha muğlak olması mümkündür. Tekamülün çok muhtelif yolları vardır. Mesela insanlar kadar mütekamil olmadığı şüphesiz bulunan bazı hayvanlarda insanlardakinden daha yüksek hasseler görürsünüz. Binaenaleyh hayvanlar silsilesinin ilk mertebede muğlakiyetinin, nebatlar silsilesinin son mertebelerinde bulunan bedenlere nispetle daha basit olmalarında hayret edilecek bir cihet yoktur. >>
Bu fikirlere göre de bir hayvanın şu veya bu vazife görümündeki yüksekliğe bakarak onun diğer bir hayvandan daha yüksek olduğuna hükmetmek doğru olmaz. Daha iyi koku alıyor diye bir kediyi bir insandan daha yüksek telakki edemeyiz. Burada, bedenin umum vazife görümünün muhassalası düşünülür.
d – İnsanlarda tekamül
Yeryüzündeki ruh tekamülünün nebat ve hayvan safhalarını müteakip insan safhası gelir. İnsan safhası imajinasyon kabiliyetinin madde aleminde ilk tezahür ettiği bir merhaledir. [ 1 ]
Hayvanlarla insanlar arasındaki geçit safhaları halen dünyamızda mevcut değildir. Binaenaleyh biz, reenkarnasyonist olarak bir taraftan Derwin’in nazariyelerini kendi zaviyemize göre kabul ederken diğer taraftan insanın hemen maymundan geldiğini zannetmiyoruz. En iptidai bir insanla en mütekamil gördüğümüz dünyanın bir hayvanı, mesela bir maymunu arasında derin tekamül farkları vardır. Kainatta bütün hadiselerin tedrici inkilaplarla vukua geldiğini ve hiç bir inkilabın keskin hudutla kendisini hazırlayan hadiselerden ayrılmadığını kabul ettiğimizden, iptidai bir insanla mütekamil bir hayvan arasında gördüğümüz keskin hududa bakarak bunların hemen birbirini takibetmediklerini düşünebiliriz.
İnsanla maymun arasındaki farkı niçin keskin bir hudut halinde görüyoruz?
İmajinasyon kabiliyeti bir tekamül safhasını vasıflandıran olağan üstü bir melekedir. Ne kadar yüksek görünürse görünsün, hiç bir hayvanda bu melekenin mevcudiyetine ait bir emare göremiyoruz. Belki maymunlarda imajları daha iyi zaptetmek ve onları diğer hayvanlara nispeten daha büyük bir sadakatle tekrar husule getirmek ( taklitcilik ) gibi kabiliyetler mevcuttur. Fakat bu hal ile insanlara mahsus yapıcı imajinasyon kudretinin aynı şey olmadığını tekrarlamağa lüzum görmüyorum. [ 1 ] Maymun hayatında, bin sene evvelki zamanla bu günkü zaman arasında hiç bir fark yoktur. Halbuki insanlar arasında seneden seneye tebarüz eden tekamül farkları herkesin bildiği bir şeydir. Bu farkı belirten amil imajinasyon bahsinde uzun uzadıya söylenmiştir. Ve ruhun bu yüksek melekesi ancak insanlarda tecelli etmiş bulunmaktadır. Biz, insanlarda tecelli eden bu melekenin dünyada birdenbire doğduğunu görüyoruz. Kendisinde bu melekenin daha iptidai safhalarını inkişaf ettirmekte olan hiç bir hayvan tanımıyoruz. Fakat bu varlıkların muhakkak mevcut olması lazımdır. O halde bunlar nerdedirler?.. Bu sualimize karşı Üstat şu cevabı vermektedir:
<< Mütekamil hayvanla gayrımütekamil insan arasında çok büyük mesafeler vardır. Bu mesafe insanların en mütekamili ile en az tekamül etmiş bulunanları arasındaki mesafeden daha çok fazladır.
<< Hayvanlarla insanlar arasındaki geçit safhaları evvelce bu dünyada bulunuyordu. Şimdi başka alemlerdedir. >>
İradesi, imajinasyon melekesinin inkişafiyle daha ziyade tebarüz etmiş olan insanlarda şahsiyet, bu dünyada halen mümkün olabilen en yüksek derecesine varmıştır. Bu sebepten dolayı biz insanların tekamüllerini daha kolaylıkla takibedebiliyoruz. Ve gene bu sebepten dolayıdır ki insanlık alemine girmiş olan ruhlar evvelki alemlerdekilerden daha süratle tekamül etmektedirler.
İmajinasyon insanlık aleminde başladığı gibi bu alemde daha diğer bazı mühim melekelerde tecelli etmeğe başlar ki bunlar da şuur ve vicdandır. Görülüyor ki ne nebatlarda, ne de hayvanlarda mevcudolmıyan bir takım ruhun nispeten yüksek melekeleri insanlara birdenbire beliriveriyor. Üstat: << Şuur ve vicdan dünyanızda insan mertebesinden başlar >> diyor.
Şuur ve vicdan nedir?. Bu iki meleke hakkında Üstadın verdiği tarifi yazarsak okuyucularımızı tatmin etmiş oluruz:
<< Şuurla vicdan, ruhun melekesi olmakta müttehittir. Yalnız şuur, ruhun içindeki umumi bilgisidir. Vicdan ise hayrı ve şerri tefrik eden ruhun melekesidir. >>
Acaba şuurun madde aleminde inkişafiyle ruhun tekamülü arasında bir münasebet var mıdır? Bu münasebet vardır, fakat tek taraflıdır. Yani mevcudun tekamülünde şuurun bir rolü yoktur. Netekim şuursuz imajinasyonların mevcudolduğunu evvelce de söylemiştik. Keza nebatlarda ve hayvanlarda şuur olmadığı halde onlar pekala tekemmül etmektedirler. Fakat şuurun tezahür ve inkişafında tekamülün rolü vardır. Ruh ne kadar mütekamil bir halde bulunursa onun madde alemindeki şuuru o nispette aşikar olur. Üstat bu hususta şunları söylüyor:
<< Şuur ve vicdan dünyanızda insan mertebesinde başlar, mevcudün tekamülünde şuurun rolü yoktur. Şuurun inkişafında mevcudün tekamülünün rolü vardır. >>
Bundan şu neticeyi çıkarabiliriz: Şuur tekamülün illeti değil neticesidir. Ve mevcudün şuur sahasındaki gelişmeleri onun tekamülü nispetinde mümkün olur. Esasen ruh tekamülünün gayeleri üzerinde dururken ve ruhun madde kainatındaki doğuşundan bahsedilirken bir çok ve hatta bütün melekeleri gibi şuurun da ruhta esasen mevcudolduğundan ve ancak madde alemindeki tekamülü nispetinde tezahür edebildiğinden daima bahsedilir. Netekim ruhun insanlık aleminde de kapalı kalmış daha nice yüksek melekeleri vardır ki onların hiç birinden haberimiz yoktur. Ve insan madde alemindeki sonsuz tekamülü ile onları yolu üzerinde ceste ceste bulacaktır.
Mamafi insanlık aleminde inkişaf etmiş olmasına rağmen insanlar arasında şuurun muhtelif derecelerde tezahürleri vardır. Hatta bu hal aynı insanın muhtelif zamanlarında da görülür. Bunun, insanlar arasındaki tekamül farklarından ileri geldiğini söylemeğe lüzum yoktur. Fakat daima olduğu gibi burada da kati hükümlerden içtinabetmek lazımgelir. Zira tekamül planı icabı olarak ilerlemiş bir ruhta nispeten az şuurluluk halinin tezahür etmesi de mümkündür. Yeni doğmuş bir insan halini buna misal olarak gösterebiliriz. Bir çok yerlerde hakim olan bilgisizliğimiz bu meselede de bizi hatalı hükümlere sevkedebilir. Üstat şunları söylüyor: << Ruh maddeye merbut olduğu nispette şuurunda eksiklik olur. Şuur hakkında verdiğim izahattan anladığınız veçhile, ruhun bu melekesi bedenine merbutiyet dolayısiyle muhtelif safhalar arzeder ki insanlar bu safhaların bazılarına dikkat ederek sübkosiyans, enkosiyans, konsiyans v.s gibi itibari isimler vermişlerdir. >>
Ta nebatlardan insanlara gelinciye kadar yeni yeni ilavelerle tedricen arttığını gördüğümüz ruhun melekeleri bize bütün varlıklar arasında tekamül hareketinin çok muntazam kanunlar altında cereyan ettiğini gösterir.
İnsanlarda iyice tebellür etmiş olan şahsiyet, onları birbirinden bir çok ince veya kaba nüanslarla ayırdettirir. Her insanın müessiriyet tarzı diğerinden farklıdır. İnsanlar yükseldikçe bu farklar tebarüz eder. Ve şahsiyetler de bu suretle daha hususi mahiyetlere bürünür.
Şu halde biz, tekamül ettikçe ruhların şahsiyetlerini kaybedip birbiriyle kaynaşarak bir tek mütekamil varlık içinde yok olacaklarını düşünenlerden değiliz. Böyle düşünce ruhun tekamülü fikriyle taban tabana zıt neticeler verir. Zira dünya varlıklarında birbirinden daha yüksek olarak tebarüz eden ruhi vasıtalar bir itilanın delilidir. Bütün bu yüksek melekelerle beraber, insanlık aleminde en bariz şeklini almış şahsiyet hali ve ruhun ileride gelecek daha yüksek melekeleri eğer en son bir itila mertebesinde mahvolup gidecekse evvelce de söylendiği gibi, bu ceste ceste ve tekamülle mütenasiben müterakki bir şekilde aşikar olan ruh melekelerinin hiç bir manası kalmaz. Ve esasen tekamül esnasında görülen her hadise bu düşüncenin doğruluğunu ispat etmeğe kafi gelir. Ruhlar şahsi kıymetlerini yok etmek için değil, belki onu aklımızın alamıyacağı yüksek derecelerine ulaştırmak için tekamül ederler.
I – Tekamülün bir insan hayatındaki tezahürleri
Bir insan hayatının dünyadaki tarihçesi nedir?... İnsanı bir günlük, bir aylık, bir senelik, on senelik... Hayatlarında tetkik ederseniz dikkate şayan bir çok psikolojik neticelere varırsınız. [ 1 ] Bilhassa çocukluk devrinden gençliğe doğru yürürken hafıza ve tecessüs melekeleri, insan ruhunun en mütebariz tezahürleri miyanında bulunur. Bu iki meleke iptidai bilgileri temin etmenin en iyi vasıtasıdır. Çocuk manalı manasız her şeyi sorar, her şeyi öğrenmek ister. Kendisine öğretilen şeyleri kolaylıkla aklında tutabilir. Acaba ilk bilgileri elde etmeğe yarıyan bu iki kıymetli meleke çocuk ruhiyatının neden sıklet merkezini teşkil eder?... Neden çocuklukta bariz olan bu melekeler ihtıyarladıkça zayıflar?...
Malum olmuştur ki çocuklar yeni öğrendikleri şeyleri akıllarında kolayca tutup hadiseler üzerinde dikkatlerini iyice tesbit edebildikleri halde ihtiyarlar bilakis bu dikkatlerini tesbit edebilme ve yeni şeyleri akıllarında tutabilme kabiliyetlerini nispeten kaybetmişler, fakat buna mukabil eski hatıralarını ihya etmek melekesine kavuşmuşlardır. İşte bu psikolojik hadisede tekamül kanununun güzel bir tezahürünü görüyoruz; Bu dünyaya müteallik hadiseleri öğrenmeğe başlamak ihtiyacında bulunan çocuğun bu ihtiyacını karşılayacak melekeleri haiz bulunması tabiidir. Bu, tekamül kanununun birinci tezahürüdür. Fakat artık bu dünya hadiselerine ait şimdilik yeni bilgi ihtiyacından vareste kalan ve bu sahada işini bitirmiş olup sadece iktisabettiği eski bilgileri üzerinde işlemek suretiyle ruhunun mustakbel hayatını kurmak yolunda bulunan ihtiyarın bu ihtiyacını karşılayacak melekelere sahibolması tekamül kanununun diğer bir tezahürüdür.
Çocuk bu iki melekesinin yardımiyle olgun yaşına girinceye kadar geçireceği kısa zamanda bir çok lüzumlu ilk bilgileri süratle öğrenir. Ve yeryüzündeki şahsiyetini tebarüz ettirecek vasıfları bu suretle temin eder. İşte çocukluk böylece onun bir tekamül merhalesi olur.
Çocukluk ve gençlik yaşının realiteleri olgun yaşlılık ve ihtiyarlık realitelerinden bam başkadır [ 1 ]. Ve ileri yaşlardakilere göre çocukça telakki edilen hayatın ilk zamanlarına ait bu realiteler manasız değildir. Çocukluk hayatına girmedikten sonra bu hayata ait kazançları elde etmek kolay bir iş olmaz. Siz, elli yaşındaki düşünce ve duygularınızla beş yaşındaki bir çocuğun hayatına girseydiniz haliniz nice olurdu?... Her şeyden evvel sizin bugünkü realitenizden doğmuş olan izzeti nefis hakkındaki telakkiniz o hayatı sizin için tahammül edilmez bir hale koyardı.
Olgun yaş çağına girelim. Bu devrede muhakeme ve yapıcılık kabiliyetinin inkişafiyle beraber diğer taraftan da neslin temadisine, aile hayatının selametine müteallık ruhta bir çok melekeler tebarüz eder. Bu çağ, hayatın en iyi tatbikat imkanlarını temin eder. Bu çağda bulunanlar yeni şeyleri öğrenmekten ziyade öğrenilmiş şeyleri muayyen gayeler yolunda kullanmağa mütemayildirler. ve bu da sakin, dürüst ve ameli bir duygu ve düşünce ile mümkün olur. İşte bu yaştakilerde bariz olan ruhi vasıflar da bu merkez etrafında toplanır.
Nihayet ihtiyarlık çağının ruhi melekeleri de, evvelce söylediğimiz gibi, bu devrenin ihtiyaçlarına göre kendini gösterir. İhtiyar bu dünyada kendisinin varabileceği en yüksek tekamül devresine ulaşmıştır. Yani o, burada hayat planı geregince öğrenmesi icabeden şeyleri öğrenmiştir. Ve şimdi onun önünde yeni ufuklar açılmaktadır. O ufukların arkasında, yeni bir hayatın icapları başlıyacaktır. İşte ihtiyar daha şimdiden bu hayata hazırlanmağa başlamıştır. Bunun için onun bu dünya ile olan bağlarından yavaş yavaş kendini kurtarması icabeder. Daha parlak mustakbel hayatımızı görmekten aciz bulunan biz faniler, ihtiyarın bu hazırlığının farkına varamayız. Sadece, bu dünyada onun gittikçe sefalete düşen maddi ve zahiri varlığı nazarımıza çarpar. Ve bu zahiri manzara bizde, yerine göre ya manasız bir acıma veya manasız bir istikrah duygusu uyandırır. Halbuki, insan ilk nefesini aldığı saniyeden son nefesini vereceği ana kadar dünyada mütemadiyen yükselmektedir ve onun tabii olan maddi sefaleti de yükselişinin diğer bir modalitesidir.
II – Tekamülün maşeri hayattaki tezahürleri
Ferdi hayatta olduğu gibi maşeri hayatta da devamlı bir tekamül vardır. Benim yedi batın evvel gelen ceddim yedi batın sonra gelecek hafidim kadar yetişkin değildi. Bunun gibi medeni bir milletin çocuklarındaki kabiliyetleri vahşi çocuklarında göremeyiz. Hatta aynı medeni cemaatlar arasında ve hatta bir cemaatin muhtelif hayat safahatında bariz kemal farkları görünür.
Dünyadaki bütün fenalıklar: intiharlar, katiller, harpler, hırsızlıklar v.s. şüphesiz birer hata mahsulüdür. Ve bu hatalar da ruhun maddi alemlerle olan şiddetli rabıtalarından doğmaktadır. [ 1 ] Fakat dünyada mevcut bütün bu fenalıklara bakıp insanların ilerlemediğine hükmetmek doğru olmaz. Zira evvelce, hata bahsinde söylediğimiz gibi, esasen irtikabolunan bu hatalar ruhu geriletmeğe değil, ilerletmeğe sai birer amildir. [ 2 ] Hiç bir hata yoktur ki ruhu intibaha davet edecek bir netice doğurmuş olmasın.
O halde bir cemiyetin tekamül halinde olup olmadığını anlamak için onun hayatını geçmiş zamandaki hayatiyle mukayese etmek daha doğru bir iş olur.
Mesela, evvelki harpleri gözönüne getirelim; Evvela geçmiş zamenın harp sebepleri bu günküne nazaran daha basit duygu ve düşüncelere dayanıyordu. Evvelki insanlar ekseriya bir tek zalim hükümdarın kaprisleri uğrunda birbirine girer ve hayvan sürüleri gibi maksatsız ve şuursuzca boğuşurlardı. Bir hükümdarın gelip geçici bir arzusu, veya şahsi ihtirasları, bir çok insanların birbiriyle boğuşmasına kafi bir sebepolabilirdi. Tarihi bilenler bize bu hususta birçok misaller verebilirler. Bu günkü harplerde artık ne bir şefin bir kadına karşı olan aşkı, ne bir padişahın can sıkıntısı, ne de şuursuzca fütühat hırsı insanlar arasında kolay kolay bir harp sebebi olamıyor ve böyle bir küstahlık vaki olsa bile süratle ve müessir bir şekilde cezasını görüyor. Bu günkü harplerin sebeplerini daha derin ve şumüllü meselelerde arıyabiliriz. Bu meseleler milletler ve cemiyetler arasındaki anlaşmazlıktan doğan içtimai, iktisadi veya ideolojik bir takım gerginlikler halinde ortaya çıkıyor. İşte evvelki ve şimdiki harp sebepleri arasında görülen bu fark yeniler hesabına mühim bir ilerleme sayılır.
Harbin şekline gelince: Bu günkü harplerin daha vahşice cereyan etmekte olduğu zannı sathi bir görüşe dayanır. İyice dikkat edilirse daha bol olan ezici ve öldürücü vasıtalarına rağmen, bu günkü harplerde eski harplerdeki vahşetin olmadığı görülür. Birden bire paradoksal bir iddia sayılması mümkün olan bu sözüm üzerinde biraz durmak lazımdır.
Ben şuna kaniim ki bu gün uzakraki binlerce adamı öldürmek üzere kapalı gözle atılan bombalar ve mermiler ortadan kaldırılarak iş evvelki süngü muharebelerine dökülmüş olsaydı bu günün cengaverleri harp meydanlarında eskiler kadar şiddet göstermezlerdi. Bu gün karşısındakinin gözünü ve kalbini hiçbir ürperme hissi duymaksızın süngüsünün ucu ile delebilecek ruhtaki insanlar henüz ortadan tamamiyle kalkmış olmamakla beraber eski zamanlardakine nazaran bir hayli azalmıştır denilebilir. Eski zamanın insanı harpte hasmının kalbini eliyle parçalardı ve o, bundan belki de bir zevk duyardı. Bunun en iyi misalini eski gladyatörlerde görürüz. Birbirini binlerce seyircinin duyduğu heyecanlar içinde parçalamak üzere karşı karşıya gelen ruhlar bu gün çok yumuşamış bir haldedir. Bu günün insanı harpte evvelkinden daha çok insan ölümüne sebebiyet verdiği halde kurbanlarının çoğundan haberi yoktur. O, bir bomba savurur, bomba nereye gider, ne yapar? bütün bunlar onun için ayrı birer meseledir. Ve bu mesele adam ölmesinden ziyade muayyen bir gayeye vasıl olma hırsı ile alakadardır. Eğer, önündeki bir manevelayı, harekete getirmekle belki binlerce adamın ölümüne sebebiyet veren, bu muharibe süngüyü verirseniz bir kişiyi öldürmek için bile onun bir hayli heyecan geçirdiğini görürsünüz.
Vahşet bizzat hadiselerde değildir; Vahşi görünen hadiselere karşı insan ruhunda beslenen sevgide ve ihtiraslardadır. İstemiyerek ve bilmiyerek bin kişiyi öldürmekten istemiyerek fakat bilerek bir kişiyi öldürmek daha vahşiyanedir. İstemiyerek fakat bilerek bin kişiyi öldürmekten de istiyerek fakat bilmiyerek bir kişiyi öldürmek daha vahşiyanedir; İstiyerek fakat bilmiyerek bin kişiyi öldürmekten ise hem istiyerek hem de bilerek bir kişiyi öldürmek daha vahşiyanedir.
Yeni harplerin askerleri arasında belki gözü kapalı, bilmeden ve hatta belki de istemeden bir çok adam öldüren kimseler vardır. Fakat eski muhariplerin yegane harp gayelerini istiyerek ve bilerek adam öldürmek zevki teşkil ederdi.
Bu günkü harplerde teknik ruhu hakimdir. Bir mühendis maroken koltuğunda otururken tayyare planlarını, infilak maddelerine ait planları hazırlar. Fabrikalar bu planlar mucibince tayyareleri ve bombaları yaparlar ve bu işte onbinlerce amele çalışır. Bakılırsa bunların hiçbiri adam öldürmez. Nihayet başkumandan olan zat muayyen bir sahanın işgalini emreder, bir çok askeri ümera tertibat alır ve bu tertibat mucibince tayyareciler tayyarelerine binerler, muayyen sahalar üzerinde havadan bombalarını yere bırakırlar. İşte bütün bu işlerin neticesinde binlerce kişi ölür. Burada öldürmek istiyen kimdir? Herkes veya hiçkimse.
Bir adamın gözlerini aheste aheste oymak, uzaktan ve görmeden bir taş parçası atarak onun kafasını parçalamaktan daha çok vahşiyane bir iştir. Eskiler düşmanlarının gözlerini parmaklariyle oyarlardı. Şimdikiler ise görmeden attıkları taş parçalariyle bir çok kafaları patlatıyorlar!...
Harp sonu işleri bakımından da eski ve yeni zamanlar arasında büyük tekamül farkları vardır. Eski zamanlarda harp esirlerine yapılan muamelelerle bu günkü medeni milletlerin harp esirlerine karşı gösterdikleri muamele arasındaki farkı herkes bilir. Artık eskiden olduğu gibi esirlerin gözleri oyularak ehramların muazzam taş yığınlarını onların sırtlariyle semalara yükseltmek ve esirlere hayvan muamelesi yapmak adetlerini bu günkü insan cemiyetleri nefret hissi duymadan düşünemez. Evvelce olduğu gibi galip milletlerin mağluplara karşı yaptığı hodserane zulümler ve işkenceler bu gün çok az yerlerde kalmıştır. Ve hatta galiplerin mağluplara karşı harp sonunda azçok yardım etmek için gösterdikleri gayretler de gözönünde tutulursa dünyanın eski zamanki haline nazaran oldukça ileride bulunduğu kabul edilmek lazım gelir.
Fakat unutmamalıdır ki tekamül çok ağır seyreder. Ve insan ne de olsa gene insandır. Onları tekamülün zirvesinde görmek maalesef henüz mümkün olmıyacaktır. Binaenaleyh onun bu günkü tekamülü de her şey gibi nispidir. Eski ve yeni zamanların harplerini mukayese ederken bu günkü harpleri bir kemal eseri gibi göstermek istemediğimi ayrıca izaha lüzum görmüyorum. İdeal kemal bakımından düşünülürse bu günkü harplerin de birer vahşet nümunesi olduğuna tereddütsüzce hükmedilebilir. Ve bu hal alemimizin daha yüksek dünyalarını dolduran mütekamil varlıkları arasında bizim ne kadar geri bulunduğumuzu gösterir. Binaenaleyh yukarki sözlerimiz tamamiyle nispidir.
Cemiyet hayatına bakarsak beşeriyetin evvelki zamandakine nazaran tekamül farklarını daha iyi görürüz. Eski zamanlardakine nispetle bugün şahsın ve ailenin hakları ve masuniyetleri daha emniyet altındadır. İnsanlar arasındaki yardım hareketleri bu gün daha genişlemiş ve daha teşkilatlandırılmıştır. Yetim ve yardım evleri, dispanserler poliklinikler, sıhhat yurtları, talim müesseseleri v.s. medeni teşkilat insanların ıstıraplarından bir kısmını hafifletmekte ve onlara yardım ve teselli kucağını açmaktadır.
Teknik hayatta atılan adımlardan -bir çoklarının fena yollarda kullanılmasından sarfınazar edilirse diğer- bir çoklarının beşeriyete yaptığı iyilikleri görmemek ve onların bir tekamül mahsülü olduğunu kabul etmemek mümkün olmaz. Evvelce insanları sürüler halinde süpürüp götüren salgın hastalıkların hemen hemen kaybolması, dünyanın birbirinden uzak iki ucundaki insanlarını birbirine yaklaştıran bir çok nakil ve muhabere vasıtalarının işlemeğe başlaması, duygu ve fikirleri birleştirecek matbuat hayatının teessüs etmiş bulunması eski ve yeni dünyalar arasındaki tekamülü göstermeğe kafi gelen delillerdendir.
Bir kaç yüz sene evvel, okunacak bir kitabı tedarik etmek büyük fedakarlıkların sarfını icabettirirdi. Eskiden ilim, adetleri mahdut üstatların bizzat ağzından alınırdı. Bir çak ilim severler marifet kazanmak sevdasiyle uzun ve yorucu seyahatler yapmak suretiyle vakit ve kudretlerinden bir çoğunu israf etmek zorunda kalırlardı. Bu gün bilgi edinmek için ufak bir irade, az bir cehit kafi gelmektedir. Öğrenme vasıtaları o kadar bollaşmıştır ki insan ne tarara dönse orada bir bilgi kaynağının taşkın feyizleriyle karşılaşabilir. Bu kazanç tekamülün ne büyük bir tecellisidir!...
Eskiden ölüme mahkum sayılan bir şeker hastası, bir veremli, bir kanserli ve kudurmağa namzet bir insan karşısında artık insanlar kollarını kavuşturup seyirci kalmıyorlar. Bu zavallılara çatması muhakkak olan bir felaketi önliyebilmek kısmen mümkün oluyor. Evladının ana ve babasının, eşinin veya sevgili bir dostunun, sevgilisinin ölümünü bekliyen bir insana bu felaketlerden kurtulabilmek umudunu vermek suretiyle teselli veren keşiflerin bulunması bu günkü dünyanın tekamülü lehine kaydedilecek hallerdendir.
Hala birçok yerlerde olduğu gibi hesapsız ve yersiz gelen bir sel, bir tufan felaketinin çok yerlerde önüne geçilmiş ve bu yüzden mamureler kurtarılmış ve harabeler mamure haline çevrilmiştir.
Fizik ve kimya ilimlerinde, bilhassa son asırda vukua gelen terakkiler ve teknik hayattaki büyük keşifler kimsenin inkar edemiyeceği realitelerdir.
Bazen denilir ki: Belki eski zamanın insanları bilgi hayatında bu günkülerden daha ileride bulunuyordu. Bu iddiayı beslemek için de eski zamana ait şurada burada, yer altından çıkan bakır tellere ve pişmiş tuğlalar hikayesi öne sürülebilir. Yer altından çıkmış bütün bu malzemeye rağmen geçmiş zaman insanlarının maddi bilgi hakında bu günkü insanlardan daha ileride olduklarını iddia etmek esassız bir faraziye olur. Hatta maddi bilgilerden sarfınazar, fikir ve güzel sanat hayatında da aynı şeyi düşünürsek hata etmiş olmayız. İddia olunabilir ki insan bilgisi şimdiye kadar hiçbir zaman bu günkü kadar şümullü bir hal almamıştır. Ne ilim ve ne sanat tarihinde bunun aksini gösterecek kuvvetli bir delil yoktur. Dünya en mütekamil devrinde bu gün yaşıyor. O, bu kemaline bir çok asırlardanberi devam eden bazen maddi, bazen de manevi yollardaki çalışmalariyle erebilmiştir. Ve şüphe edilmemelidir ki insanın bu günkü seviyesini bulmasında amil olan en esaslı unsur maddi bilgi olmuştur.
C – Diğer dünyalarda tekamül
Camille Flammarion’un, eserlerinde müşteri yıldızının müstakbel ve daha mütekamil meskenimiz olduğuna dair ileri sürdüğü fikirleri aynen kabul etmemekle beraber bu sözlerde bir hakikatin mevcudolduğunu tasdik ederiz ( 109 ).
Bütün kainatta bir zerre bile olmıyan dünyamız hayattar varlıkların yegane meskeni değildir. Bu fikirde olmıyanların hiç bir münakaşaya lüzum kalmadan, sadece kainat kakkındaki hudutsuz görüşleri esas tutarak düşünmeleri, hakikati görmelerine kafi gelir.
Kainatta her yer meskundur. Tekbaşına ruh düşünülemiyeceği gibi tekbaşına maddenin de düşünülemiyeceğine dair evvelce söylenmiş sözler bu iddianın en makul bir izahını yapmağa kafidir. Üstat: << Bütün kainat varlıklarla doludur >> diyor.
Yalnız dünyanın meskun olabileceğine dair insanda husule gelen yanlış kanaatin muhtelif sebepleri vardır. Ve bunları ayrı ayrı tasrih etmenin faydası yoktur. Burada sadece şu noktayı tebarüz ettirmek kafidir: İnsanların kötü bir itiyadı vardır. Kötü olmakla beraber tabii görülmesi lazım gelen bu itiyat insanın, her hadiseyi ancak kendi zaviyesinden görmesi ve gördüğü gibi olmasını istemesidir. Bunun dışındaki realiteler insana haşin veya nahoş gelir. Binaenaleyh diğer dünyalarda ve alemlerde varlıkların olup olmadığını düşünürken insan her şeyden evvel dünyasındaki tabii şartlarla, kendi maddi varlığının o şartlar karşısındaki durumunu gözönünde tutar. Ona göre hayattar bir varlığın yaşaması için muayyen bir hararet derecesine ihtiyaç vardır. Onun hududunu ne aşağıdan, ne de yukardan aşmamak lazımdır. Hava tazyiki, suhunet derecesi, su ve hava ihtiyacı gibi meselelerde hep aynı düşünce hakim olur. İnsan bu telakkisine o kadar sıkı sıkıya bağlanmıştır ki bu telakki dışındaki her hangi bir realiteyi aklına bile getirmek istemez. Mesela ayda su yoktur; bir varlık susuz nasıl yaşar? Onun bu hükmü vermesi çok kolaylıkla olur. Ve bu hükmün aynı telakkiye aynı taassupla bağlı diğer insanlar tarafından kabul edilmesi de o kadar kolay olur. Keza güneş hakkında da diğer bir bakımdan aynı muhakemeler yürütülür; güneş narıbeyza halindedir, ateşin içinde kim yaşıyabilir?.. Tabii böyle bir iddianın karşısında itiraz etmek kimsenin aklından geçmez.
Tek taraflı hükümlerden içtinabetmek daima iyidir. Bu da hadiseleri etraflıca tetkik ettikten sonra düşünmekle mümkün olur. Bizim dünyadaki maddi hayatımız nedir?.. Bu sualin cevabı iyi verilirse gayrı mümkün gibi görünen yukarki meselelerin tabii imkanları ruhun dünya maddelerini kullanması suretinde tecelli eder. Bedeni teşkil eden unsurlar bu dünyanın maddelerinden müteşekkildir. Su, hava, gıda, v.s. tabii şartlara olan ihtiyacımız bu cihetten kendini gösterir. Acaba dünyanın maddelerini beden halinde kullanan bir ruh ayın veya güneşin maddelerini de aynı surette kullanamazmı?.. Eğer oralardaki maddeleri kullanırsa o maddelerin de dünyamızdaki tabii şartlar altında mı mevcudiyetlerini izhar etmeleri lazım gelir? Kaldı ki ruhun bir vasıta olarak kullanabilmesine, dünyamızın maddeleri diğer dünyaların maddelerinden daha az müsaittir ve onun içindir ki dünyamıza geri bir dünya diyoruz. Bu kadar geri durumdaki maddeleri, kendi tabiatlarına uzak bulunmasına rağmen, kullanmak imkanına malik olan veya böyle bir zarurette bulunan ruhlar yüksek tabiatlarına nispeten yakın, daha yüksek maddeleri beden halinde birer vasıta yapmağa neden muvaffak olmasınlar?..
Yalnız şu var ki ademci bir materyalist gözü ile bu muhakemeleri yürütmeğe imkan yoktur. Ruhu inkar eden, hayatı maddi vasıflarda arıyan düşünce sahipleri, hayatın yalnız bu dünya maddelerine mahsus olduğu iddia ederlerse buna karşı bir diyeceğimiz kalmaz. Ancak bu iddianın kıymet kazanabilmesi için ademci materyalist mektebin esas prensiplerinde davasını kazanmış olması lazım gelir ki onun bunda asla muvaffak olamıyacağının sebeplerini evvelce yazmıştık.
Hararet, ateş, su v.s. nin bizce kıymeti, bunların dünyadaki fizik bedenimizle olan alakaları bakımından bahis mevzuu olabilir. Ruhun perisprisi, mutat halinde iken, yani bu dünyanın maddelerinden tamamiyle tecerrüt etmiş bir halde iken ne ateşten, ne sudan, ne de dünyanın her hangi bir maddesinden asla müteessir olmaz. Onun bunlardan müteessir olması ancak dünya maddelerine bağlandığı nispette mümkün olur ki bu da enkarnasyon veya materyalizasyon hadiseleriyle vukua gelebilir. Bundan başka burada müteessir olan doğrudan doğruya ruh değildir, ruhun tabii şartlar altında iradesini kullanarak dünya maddeleriyle, alakalandırdığı perisprisi ile olan münasebet halidir ki ruhta has intibaları uyandırır. Dünyada ateş insanı yakarsa yanan ruh değildir, dünyanın maddelerinden kurulmuş olan bedendir ve bundan doğan duygular da bu maddelere bağlı prispri ihtizazlarının ruha aksetmesinden ileri gelmiştir. Bu hal ruhun enkarne olmak istediği her dünyadaki maddeler hakkında aynen caridir. Dünyada yanacak maddeler vardır ve ruhlar da bedenlerini bunlardan kurmuştur, onun için yanarlar. Halbuki güneşte yanacak maddeler belki yoktur veya bütün maddeler yanar haldedir ve ruhlar da bedenlerini bu maddelerle kurdukları için onlar hakkına yanmak bizdeki gibi bahis mevzuu olmaz. Hatta belki de oradaki maddelerin tabiatları ruhi cevherlerinkine, nispeten daha yakın olduğundan, o dünyalarda enkarne olan ruhlar bizimkilerde bulunan ruhlardan daha rahat ve müsait bir durumda yaşarlar. Bu fikri Üstat açık bir dille tasdik ediyor:
<< Dünyanızdaki şeraitte değil, fakat büsbütün başka şeraitte güneşte de enkarne ruhlar vardır. >> [ 1 ]
Esasen madde ve Ispatyom bahisleri tetkik olunurken görülmüştür ki kızgın güneşimizden çıkan enerji süper fizik maddelerden doğan enerjinin yanında pek sönük kalır. Ve eğer biz bugünkü maddi durumumuzla mümkün olsa da Ispatyomun hatta en alçak mıntakalarına girebilsek bir anda eriyip gideriz. Dört buut bahsinde medyomun uğradığı tehlikeli duruma dair yazılmış olan misal bu bahiste de tekrar gözden geçirilebilir. Halbuki yalnız perisprileriyle kalan ve bu tesir vasıtalarını oradaki maddelerle ayarlamış bulunan ruhlar sadece o maddelerden zarar görmemekle kalmıyorlar aynı zamanda derecelerine göre Ispatyomun yüksek mıntakalarında büyük bir huzur ve saadet içinde yaşıyorlar. Ve tekrar ediyorum, bu yerler, bizim maddi durumumuz karşısında korkunç olan en şiddetli güneşlerimizin bile, bir lahza dahi, barınamıyacağı kadar yakıcıdır. [ 1 ] Artık bunlara << enkarne >> demek bittabi doğru olmaz.
Her yerde olduğu gibi burada da ahenk meselesi bahis mevzuudur. Güneşe bakamamaklığımız onun yaydığı ihtizazlarla göz uzvumuzun kabul edebileceği ihtizazlar arasındaki uygunsuzluktan ileri gelir. Eğer bu uzvumuzun alabileceği ihtizazların hududunu kafi derecede genişletebilirsek gözümüz kamaşmadan güneşe pekala bakabiliriz. Bu kamaşma hali bir ahenksizliğin ifadesidir ve ruhun bağlı bulunduğu vasıtalarla uygunsuzluk gösteren her ihtizaz karşısında duyulur. Biz Ispatyoma gönderdiğimiz medyomların << Müthiş bir ziya tufanı içindeyim, bütün vücudüm kamaşıyor, dayanamıyorum, beni buradan indiriniz. >> gibi yalvarmalarına sık sık rasgeldik. Bununla beraber bu medyomların bedenleri dünyamızda ve kamaşma ile münasebeti olmıyan tabii oda şartları içinde bulunuyordu. Demek ruhun kullandığı tesir vasıtası hangi şartlara adapte olmuş bir bedene bağlı bulunuyorsa ancak o bedenin tabii bulunduğu dünyada onun yaşaması mümkün olur. Üstat: << Her muhitte o muhite uygun varlıklar yaşar. >> diyor. Bu kaidenin dışına çıkılınca yerine göre ya sırasiyle kamaşma ve yanma, yahut uyuşma ve donma duyguları şeklindeki tabiatın ihtarı insana o muhitle kaynaşmamış olduğunu bildirir.
Dünyamızda enkarne olacak ruhların evvela perisprilerini Ispatyomda kesifleştirmek mecburiyetinde kaldıklarından evvelce bahsetmiştik.
Her dünyada ruhlar enkarne olmuştur. Bunların enkarne olduğn maddeler o dünyaların tabii şartlarına uygun bulunmaktadır. Bu sebepten dolayı her hangi bir dünyada enkarne ruhların takibedecekleri tekamül yolları da o dünyadaki maddi şartların icaplarına tabiatiyle uygun olacaktır. Bu sözlerle söylemek istediğimiz şey şudur:
Dünyamızda nebat, hayvan ve insan serisinde vukua gelen tekamül, ruhların tekemmül etmeleri için takibedecekleri yegane yol değildir. Bu yol binihaye tekamül yollarından ancak bir tanesidir. Her hangi bir tekamül yolunu tutmuş ruhlar artık hep o yolda inkişaf eden tekamül serisini takibederler ve ancak bu serideki maddi varlıklara müsait durumlardaki dünyalarda enkarne olurlar.
Halbuki üç buutlu alemlerden bahsederken söylenilen sözlere göre bu alemlerdeki oluş imkanlarının bize nazaran sonu yok gibidir. Her dünyanın kendine mahsus tabii şartları vardır. Ve aşağı yukarı müşterek tabii şeraiti haiz dünyalar olduğu gibi bu hususta birbirinden tamamen ayrılanlar da vardır. Buna nazaran aynı guruptaki dünyalarda tedricen tekamül eden bir seriye, mesela, nebat, hayvan ve insan serisi halindeki varlıklara mukabil diğer guruptaki dünyalarda bambaşka varlıklar serisinde yükselişler olur. Ve bütün bu serilerde tekamüllerini takibeden varlıklar muayyen bir tekamül merhalesinde tekrar buluşmak üzere üç buutlu alemde birbirinden ayrı yollarda yürürler.
Mesela yıldızlar arasında, tabii şartları dünyamızdakine uyanlar vardır ki bunlardan birisi merihtir. Binaenaleyh bu yıldızda bulunan varlıkların nebat, hayvan ve insan serisinde tekamül eden ruhlar olması tabiidir. Netekim Üstat bu hususta şunları söylüyor:
<< Merihteki enkarnelerin size kısmen müşabeheti vardır. Orada insanlar mevcuttur. Oradaki insanlar size nazaran biraz daha ileridedirler. Sizin bu günkü yürüyüşünüzle oradaki insanların tekamül derecelerine varabilmenizi sene ölçüsü ile göstermekte isabet olamaz. Oradaki insanlar arasında yükseliş oranının şeraitindeki farkla alakadardır. Orada manevi cihet daha kıymetlidir.
<< Onların şekillerine gelince: Merihteki insanlar da şekil itibariyle arzın insanlarına müşabehet arzederse de şeraitin başkalığı diğer bazı noktalarda ayrılığı icabetmiştir. Onların altı hisleri vardır. Altıncı his uzaktan birbiriyle görüşmeğe yarar. Oradaki insanların muhitlerine uygun bir şekilde etrafı ulviye ve süfliyeleri vardır.
<< Keza oranın şeraiti ile sizin dünyanızdaki şerait arasındaki azçok müşabehet dolayısiyle ve o nispette oranın insanları arasında sağlık ve hastalık mevhumu vardır.
<< Oradaki insanların ömrü hususunda vasati veya takribi olarak dahi söylemenin filen semeresi yoktur. Mahaza orada vasati ömrün gene oradaki insanlar tarafından 25-30 kendi seneleri olmak üzere hesabedildiğini söyliyebilirim
<< Oradaki insanlar arzınızda yaşıyan insanlar hakkında azçok bir bilgi edinmişlerdir. >>
Bu sözlerden anlıyoruz ki merihin arzımızınkinden daha yüksek veya daha müsait tabii şartlara malik bulunması, orada bizdekinden daha yüksek varlıkların yaşamasına imkan vermiştir.
Aydaki şartlar da aşağı yukarı arzımız gurubundaki tabii şartlara uygundur ve bu sebepten dolayı orada da bize müşabih varlıklar yaşar. Fakat bu iki dünya arasında gene mevcudolan bazı şeraiti tabiiye farkları orada yaşıyan insanların bizlerden biraz daha yüksek bir durumda olmalarını kolaylaştırmıştır. Buna dair Üstat diyor ki:
<< Aydaki varlıkların, sizin dünyanızdakilere nazaran daha genç olmalarını lüzum şeklinde tasvir etmeniz doğru olmaz. [ 1 ] Fakat aydaki varlıkların dünyanızdakinden daha genç olmadığını biliniz. Aydaki varlıkların takibettikleri kemal yolları hususunda arza nispetle büyük fark yoktur. Yalnız bugünkü vaziyet devam ettikçe farklar tebarüz etmektedir. >> [ 2 ]
Fakat gene şemsimiz manzumesine ait olduğu halde tabii şartları arzımızdakinden oldukça ayrılan diğer dünyalar vardır ki buralardaki varlıklar bizdekilerden bambaşka maddi durumlarda teşekkül etmiş bulunmaktadırlar. Bumların başında güneş gelir. Burada materyalize olan ruhlarda nebatlık, hayvanlık ve insanlık vasıfları yoktur. Fakat bunların insanlık merhalesinden geçmediklerine bakarak oradaki varlıkların bizden geri olduğuna hükmedemeyiz. Üstadımızın buna dair verdiği şu bilgi bu fikrimizi izah eder:
<< Güneşte yaşıyan enkarneler nebat, hayvan ve insandan hiç birisi değildir. Bunların nebat, hayvan ve insandan daha geri olması da mevzubahis olamaz. İnsan ancak sizin aleminizde ve ona benzer alemlerde en yüksek derecededir. Başka alemlerdeki varlıklar insan addolunmaz. >>
Bu bendin başında Camille Flammarion’un sözüne her noktasında iştirak edemiyeceğimizi yazmıştık, filhakika müşterinin de diğer yıldızlar gibi meskun olduğunu kabul etmekle beraber oradakilerin nebat, hayvan ve insan merhalelerinde tekamül etmediklerini de öğrenmiş bulunuyoruz. Gerek bu yıldızın ve gerek zuhal seyyaresinin tabii şartlarındaki fazla değişiklik oralardaki ruhların maddi teşekkülatında da bizimkilerden ayrı manzaraların zuhura gelmesini tabiatiyle intacetmiş bulunacaktır. Netekim Üstadın sözleri bu nokta üzerinde durmaktadır:
<< Müşteri ve zuhaldeki varlıklar Nebat, hayvan ve insan şeklinde değildir. Bunlardan başka bir şeydir.
Bunların arzınızdaki varlıklara nispetle kemal dereceleri biraz daha ileridedir. Buna nazaran arzınızdaki kemal derecesini ikmal ettikten sonra müşteri, ruhlar için müteakip maddi bir merhale olamaz. >>
[ 1 ] Bu meseleye dair Üstattan şöyle bir sual sormuştuk: Aydaki enkarnelerin bize nazaran daha genç olmaları lazım gelir mi, gelirse bizim onlardan daha mütekamil olmaklığımız lazım gelir mi?
[ 2 ] Üstat planındakinden ayrı bir menbadan aydaki hayata dair bazı sözler aldık. Bunların sıhhati hakkında hiç bir garantiye malik değiliz. Fakaz bu sözlerde bazı enteresan noktalar gördüğümüz için ve aynı zamanda onların sıhhatı hakkında kati delillere malik olmadığımız için her türlü ihtiyati kayda riayetle onları metin dışı olarak okuyucularımıza takdim etmeğe karar verdik. Tekrar etmek isterim ki burada verilen fikirlerin Üstatlardan aldığımız tebliğat ile hiç bir alakası yoktur ve bunların hakikate ne dereceye kadar tevafuk ettiklerine dair müteakip tecrübeleri de maalesef henüz yapmış değiliz:
Süjenin sırf kendi intibalarını ihtiva eden bu celseye ait zaptın bizi burada alakalandıran bazı kısımlarını aynen yazıyorum:
<< S – Kamerde ne görüyorsunuz? C – Donuk ziyalı, üzerinde girintili ve çıkıntılı arızalar var. Ölü gibi cansız görünen bir kocaman küre. S – Bu küreye yaklaşınız. C – Üzerindeyim dolaşıyorum. S – Etrafınızda neler görüyorsunuz? C – Bütün sahalar kayadan mürekkep. Nebat yok. S – Hayvan da yok mu? C – Yok. S – Her hangi diğer bir varlık var mı? C – ...... Bunlar şeffaf ve gayrı maddi gibi birer vücutten müteşekkil. Kısa boylu, adama benziyor. Fakat bizim görmeğe alıştığımız adamlardan olmıyan mahluklar ..... S – Acaba kamerin şeraitine uygun enkarne ruhlar mıdır? C – Hayır enkarne değil. Kamerin şeraitine uygun şekilde bedenlenmiş mahluklar. Et olmadığı için enkarne denilemezmiş. S – Şu halde onlara ne denirmiş? C – Maddileşmiş denir. Bizim bildiğimiz şekilde değil, bu sözler içimde söyleniyor. S – Pekala, kamerdeki bu mahluklarla münasebete girişebilir misiniz. Buna çalışınız. C – Bunlar ile ruhi anlaşma mümkün. Boyları kısa başlarının üst kısımları geniş, çeneye doğru olan kısmı dar, elleri binnisbe uzunca..... S – Demek bunlarda şekil var öyle mi? C – Demin söylediğim madde şekli. S – Bu şekil üç buut kanunlarına mı tabi? C – Evet. S – Şu halde orada da tul, arz, umuk var? C – Var, netekim şekilleri de var. S – Pekala, hayatlarını idame etmek için bunların da zaruri ihtiyaçları var mıdır? C – Vardır. S – Bu ihtiyaçları ne gibi şeylerdir? C – Havadan ve üzerinde bulundukları maddelerin inşiaatından kendilerine gelen hisse ile telafi ediyor. S – Demek bunlar daha seyyal maddelerden istifade ederek yaşıyorlar öyle mi? C – Evet, ancak, buradaki hava bizim bildiğimiz bir terkipte değil, kamere mahsus. Evsafı çok farklı. Evsafı hikemiye ve kimyevimsi çok farklar gösteren bir havayi nesimi. S – Pekala bu havanın terkibinde, arzımızda bulunan maddelere benziyenler var mıdır? C – Kısmen, hatta kısmı azamı benziyor. S – Orada bu varlıklar arasında çoğalma nasıl oluyor? C – Arzımızda cari olan tenasül kaidesinden ayrı bir şekilde. Yalnız iki muhtelif cinsin başka türlü bir teması ile oluyor. S – Demek orada da kadın ve erkek gibi iki muhtelif cins vardır? C – İki muhtelif cins var, fakat isimleri kadın ve erkek değil. S – İsimleri nedir? C – Onlar aralarında bir ve iki diye ayrılırlar. İki bizim dünyadaki kadına ve dişiye muadil. Erkeğe bir, kadına ve dişiye iki denilmesi tekessür hadisesinin onda vukuundan dolayı imiş. S – Orada bu ikinin teksir hadisesi nasıl olur? C – Demin söylediğim gibi iki cins arasında bizim dünyamızın vukuatına benzemiyen bir şekildeki temas ile kadında bir başka vücude menşe olmak salahiyeti husule geliyor. S – Orada da dünyamızda olduğu gibi kadının aylarca beklemesi lazım gelir mi? C – Beklemesi lazım geliyor, fakat dünyadaki kadar uzun müddet değil. S – Ne kadar lazım? C – Orada üç ay isabet ediyor.... S – Kamerdeki bu bahsettiğiniz varlıklar bize nazaran ne derecei tekamüldedirler? C – Bir derece aşağı. S – Biz kamerdeki varlıkların bizden daha ileride olduklarına dair dört buutlu alemden tebliğat almıştık. Acaba sizin gördüğünüz varlıklar bunlar değil midir? C – Hayır. Bizim dünyamızda yalnız insanlarla hayvanlar ve nebatlardan ibaret bir zümrei mahlukat vardır, dersek bu yanlış olur. Bütün kainat milyonlarca ve miyarlarca çeşit varlıklarla meskündur. Kamerde benim gördüğüm ve demin bahsettiğim mahluklar insanlardan bir derece geri olanlardır. İleri olanlar benim gördüklerim değildir. S – Demek kamerde sizin gördüklerinizden başka olarak dünyadaki insanlardan daha ileride varlıklar var öyle mi? C – Evet. Dünyada olduğu gibi. Dünyadaki varlıklar da aynı mertebede değildir. Hatta gözle gördüklerimiz de muhtelif derecelere münkasemdır. Görmediklerimiz nazarı dikkate alınırsa bunlar arasında da çok yüksekleri vardır. S – O halde mademki ilk olarak bunlara rasgeldiniz, biz de biraz bunlar üzerinde duralım, bu bahsettiğiniz varlıkların vasati ömürleri ne kadardır? C – Kamer senesiyle bunlar 30, nihayet 40 sene yaşıyabilirler. S – Kamer senesi bizim zamanımıza nispetle ne kadardır? C – Kamer senesi dünyanın günlerinden 285 gün kadardır. S – Bu varlıklar aralarında nasıl anlaşıyorlar? C – Gayet mahdut bazı ses ve evza ve hareket işaretleriyle anlaşırlar. S – Bunların çıkardıkları sesler neye benzer? C – Bizim hava vasatında duymağa alıştığımız ses şeklinde değil. Fakat ona bizim tabirimizle sesten başka bir şey denemez. S – Pekala, burada bizim dikkat nazarımızı çeken bir nokta var, demin bu varlıkların bizden bir derece daha aşağı olduğunu söylemiştiniz; ondan evvel de bunları tavsif ederken bu varlıkların adeta gözle görülemiyecek kadar seyyal olcuklarını ve maddi ihtiyaçlarını nesimi maddelerden temin ettiklerini söylediniz. Bu sözlere nazaran bu varlıkların daha seyyal ve daha esiri olması lazım geliyor, öyle ise bunlar bizden daha mütekamil değil midirler? C – Hayır. Bizim gözümüzle görünmemeleri mutlaka esire yakın bir hiffette olmalarını istilzam etmediği gibi gıdalarını bizden başka surette temin etmeleri de dünya mahlukatına tefevvukları için miyar olamaz. S – Kamarin en yüksek varlıklariyle bu varlıkları bizim dünyamızdaki hangi varlıklar arasındaki nispete muadildir? C – Kamerdeki bu varlıklarla gene kamerde bulunan en yüksek varlıklar arasındaki mesafe bizim dünyamızdaki insanlarla hayvanlar arasındaki mesafeye hemen hemen muadildir. S – O halde diyebilir miyiz ki bunların hayvanları bizimkilerden bir derece aşağı insanları da bizlerden aşağıdır. C – Hayır.
<< ( Nota: Burada dikkate şayan bir nokta vardır: Operatör yanlışlıkla son suali ters sormuştur, buna rağmen cevap medyomun kamer hakkındaki diğer sözlerine uygun olarak verilmişti. Suali sorarken operatör şöyle düşünüyordu << dünyanın hayvanları ve insanları kamerinkilerden bir derece aşağı mıdır? ) >>
Üç buutlu kainatta ruhların tekamül yolları başka başkadır. Ve her yolu hazırlayan maddi vasıtaların hususiyetlerindeki tenevvü bu ayrılıkları husule getirmiştir. Fakat bütün ruhların gayesi bir olduğu için böyle ayrı ayrı yollarda yürümekle beraber, ruhlar arasındaki münasebetler ebediyen intikaa uğramış değildir. Hatta daha, maddi dünyalarda bile onlar tekamülleri nispetinde birbirinden haberdar olurlar. Üstadın aşağıdaki sözleri bunu gösterir:
<< Jüpiter ve satürndeki varlıkların, sizin arzınız hakkında, sizin onlar hakkındaki bilginizden daha çok bilgileri vardır. Ve onların bu hususta kullandığı vasıtaların bir kısmı maddi, bir kısmı ruhidir. >>
Bazı ecram da vardır ki oradaki varlıklar dünyamızdakilerden daha geri şartlar altında yaşarlar. Mesela astromonların söylediklerine göre güneşten takriben yüzmilyon fersah uzakta bulunan ve merihle müşteri arasında görülen seyyareler mecmuası bu miyandadır. Bunlar hakkında Üstat şunları söylüyor:
<< Bu mecmuai seyyarat, diğer seyyarelerin teşekkülüne hakim olan kanunlar dairesinde vücut bulmuş binlerce küçük ecramı semaviyedir. Bu küçük seyyarelerdeki varlıklar sizin dünyanızdaki şeraite nispetle daha geri şerait altındadır. >>
5 – Dünyamızdaki geri hayat şartları
tekamülün bir zaruretidir.
Zamanımıza kadar geçen beşeriyetin hayatını tetkik ettiğimizde muntazam ve müterakki surette tekamül etmiş olduğunu görürüz. Daha uzun müddet devam edecek olan bünyesindeki yırtıcılık hislerinin tezahürlerine rağmen, bu günkü beşeriyeti iki bin sene evvelki beşeriyetle mukayese edince aradaki büyük tekamül farklarını görmek mümkün olur. Bununla beraber hayat mübarezesi dünyamızda daha çok uzun zaman, belki en kıymetli bir tekamül vasıtası olarak kalacaktır.
İnsanların daima tekamül halinde bulunduklarını kabul etmek için bu gün onları birer melek gibi görmek istemek; dünyanın muayyen bir gayeye, tekamül gayesine doğru kurulmuş hayat şartlarını inkar etmek olur. Zira bu şartlar, insanın hayat mübarezesine atılmasında teşvik edici ve hatta zorlayıcı icapları ihtiva eder. Ruhun buna olan ihtiyacı kendisini bu dünyaya çekmiştir. O halde dünyamızda bir çok bin sene örümcek sineği, eşek arısı ve büyük balık da küçük balığı yemekte devam edecektir. Her ne kadar nispi bir tekamül mertebesine ulaşmış olsa bile insan da bu kanunun ahkamından hariç kalamaz. O da yaşamak için mutlaka koyunu boğazlıyacak, ve azçok sert usullerle hemcinsleri arasında bir çok mücadelelerde bulunacaktır. Bunun aksini istemek ideal kemale ulaşmak arzusu bakımından hiç şüphesiz tebcile şayan bir hareket olmakla beraber dünyamızın realitelerinden uzaklaşmış bir hareket sayılır. Ve binaenaleyh tahakkuku mümkün olmaz. Sezgilerimize göre umumi tekamül kanununda şu madde yazılıdır: Ruhlar yükselmek için görgü ve tecrübe hayatı geçirecektir. Görgü ve tecrübe hayatı uyuşukluk içinde geçmez. O, bilakis her türlü faaliyetin mevcut bulunduğu bir sahada cereyan eder. Bizim kafamızda doğan iyilik, kötülük mefhumları o sahada aynı kıymette yer tutar. Istıraplar, mihnetler, ölümler ve bütün felaketler bu görgü ve tecrübe hayatının unsurları arasında, hoşumuza giden diğer hadiseler kadar ve hatta onlardan daha mühim ve lüzumlu birer tekamül unsurudur.
Dünyamızın kapıları her duyguyu taşıyan ve yontulmağa muhtacolan bütün mahluklara açıktır. Kan, ölüm ve cinayetten ders almak ihtiyacında bulunan bir ruh bizim dünyamız gibi dünyaları arar. Ve hayat şartları arasında bu işlere en çok yer ayıran dünyalardan biri de maalesef bizim, içinde yaşadığımız dünyadır. Buraya inen bir ruhun bütün bu icaplardan istifade etmeğe hakkı vardır. Bir örümcek bir sineği yemekten menedilemez. Örümcek nesli dünyadan kalkıncaya kadar onun bu hakkını kimse ortadan kaldıramaz. Örümcek aleminin bu hakları dünyanın diğer alemlerinde başka başka tecelli eder. Ve bu alemler yükseldikçe ideal gayelere yaklaşmak ve ideal gayelere yakleştıkça da bu dünya ile olan sıkı bağları çözmek mümkün ve müyesser olur.
Dünyamız diğer dünyalar gibi birtakım tabiat kanunlariyle taayyün etmiş maddi bir varlıktır. Ve bu maddi varlığın hikmeti vücudü muayyen bir tekamül merhalesinde bulunan ruhlara bir müddet için görgü ve tecrübe sahası olmasındadır. Binaenaleyh burada ruhun tekamülü ancak hadiselerle karşılaşarak, onlar içinde yoğurularak vukua gelir. Bu hadiseler içine girmek lüzumunu Ispatyomda görüp dünyaya inmiş bir ruh için onlardan kaçmak tekamül kanununa uygun olmaz. Bilhassa maddelerden teneffür duygusunu besliyen bazı müfrit ispiritüalist telakkilerin, tekamülü geciktirici olmaları bakımından oldukça tehlikeli bir yola sapmış bulunduklarına kani bulunuyoruz. Eğer tekamülün gayesi maddelerden nefret etmek olsaydı bunun en iyi çaresi ruhun kainata, yani maddi kainata girmemiş bulunması olurdu. Ve bu da ruhların hilkatteki mevcudiyetlerine halel getirmezdi. O halde ruhların maddeler kainatına girmekle takibettikleri daha yüksek ve daha derin maksatları vardır.
6 – Yükseltici unsurlar
Tabiat kanunları insanların ve bütün varlıkların yükselmesi için lazım gelen unsurları hazırlamıştır.
Yüksek alemlerden insanları olgun duygu ve düşüncelere sevkedici ilcalar, insiyaklar ve hatta gayet açık fikirler halindeki tebliğler mütemadiyen arzımıza inmektedir. Ve her insan, her varlık bunlardan kendi kabiliyeti nispetinde bilerek veya bilmiyerek istifade etmektedir. Henüz görgülerinin eksikliği yüzünden bu yüksek tezahürlere ve ilhamlara karşı ne kadar müteasi durumda olursa olsun insanlar bu yükseltici unsurların gizli veya aşikar tesirlerinden kendilerini hiçbir vakit kurtaramazlar. Zira kendilerini bunlardan kurtaramamak ruhların tabiatı icabatından ve en büyük ihtiyaçlarından biridir. İşte diğer yüksek maddi alemlerden ve Ispatyomdan gelen bu ilhamlar ve tebliğler dünyamızı yavaş yavaş o alemlere yaklaştırıyor. Dünyamızın bu yüksek alemlere yaklaşması demek yükselmesi demektir.
Efal ve harekatını tabiat kanunlariyle nispeten daha ahenkli bir duruma sokabilmiş olan insanlar da dünyadaki daha geri kardeşlerinin tekamüllerinde müessir roller oynarlar. Bütün beşeriyet tarihinde zaman zaman görünen veya gölgede kalmış bulunan büyük simarların, ruhları yükseltici tesirlerini, görmesini bilen hiç bir göz inkar edemez.
Buddha ruhlara yeni bir tekamül hızı vermiştir. İsa da böyle yapmıştır. Ve böyle yapan ve azçok farklı tekamül merhalelerinde bulunan diğer birçok büyük insanlar dünyaya gelmiştir. Peygamber, alim, sanatkar, hakim, mürşit kılığında yeryüzüne feragatle inen bir çok büyük ruhlar, beşeriyetin bu güne kadar tekamül yolunda attığı her adımda hisse ve şeref sahibidirler. Bunların, geri ruhları sevgi, bilgi, şefkat, diğerkamlık duygulariyle yumuşatarak ileri doğu götürmeleri çoğumuzun henüz akıl erdiremediği bir çok amillerin ve yüksek maksatların tesiri altında olmuştur.
Fakat insanları tekamüle sevkeden unsurlar arasında yalnız fertler yoktur. Cemiyet hayatı da bu işte mühim rol oynar. İleri milletler geride kalmış olanları uyandırır. Ve bu uyandırma işinde görülen zahiri sebeplerden daha yüksek ve şümullü sebepler vardır ki bunlar insan gözünden kaçabilir.
Tekamül pek yavaş yürür ve onun yolları sayısızdır. Afrika ormanlarında yarı şuurlu bir halde yaşıyan bir vahşiyi bir hamlede olgun ve medeni bir insan yapmak mümkün olmaz. Vahşinin bu hale gelebilmesi için geçireceği bir çok merhaleler vardır. Ve bu merhaleler de birbirinden oldukça uzak mesafelerle ayrılmış olabilir. İnsanı bir merhaleden diğerine sevkedecek yollar muhteliftir. Geri bir insanı bu merhalelerin birinden diğerine ulaştıran şey bazen zalim bir şefin kırbacı, bazen şefkat ve sevgi silahı ile mücehhez bir mürşidin kudretli ve okşayıcı elleri olur. Bazen de birtakım medeni ve yükseltici kanunlarla teşkilatlandırılmış kocaman bir cemiyet olur. Fakat bütün bu hareketler sinsice ve hakiki maksatlarını ekseriya göstermeden cereyan eder. Şef mazlumunu kırbaçlarken ona << Seni tekamül ettirmek için bunu yapıyorum >> demez. Ve o, bunun farkında bile olmadan bu işi yapar. Bütün bu işler tabiat kanunlarının nizamı altında ve yüksek amillerin nezareti tahtında vukua gelir. Ve her ruh düştüğü tatlı veya acı insaflı veya insafsız bir tekamül yoluna, illiyet kanununu mucibince mutlaka müstahak olmuş bulunur.
Her hareketin ya doğrudan doğruya veya bilvasıta yükseltici bir neticesi vardır. Zira sebepsiz hiçbir hareket olmaz ve madde kainatındaki bütün sebeplerin başında ruhların yükselmesi gelir.
Dünyamızı kuran ve onu idare eden ruhtar vardır. Bir insan ruhu bedenini nasıl kuruyor ve bedeninin her huceyresinde yaşıyan binihaye ruhları nasıl sevk ve idare ediyorsa yüksek bir ruh da öylece bir dünyayı kurabilir. Ve onun her zerresinde yaşıyan binihaye ruhların tekamülleri hususunda yardımcı bir amil olabilir. Fakat bütün bunlar ancak ilahi kanunların ahkamı dahilinde cereyan eder.
Evvelki bentte bazı müfrit ispiritüalist mekteplerin zararlı telakkillerinden bahsetmiştim. Ehemmiyetine binaen tekrar oraya avdet ediyorum. Ruhun dünyadaki tekamülünü temin eden en büyük unsur maddeler arasındaki faaliyetidir. Esasen böyle olmasaydı onun dünyaya inmesine hiç bir lüzum kalmazdı. Üstat: << Dünyevi işlerinizden dolayı dünyada bulunuyorsunuz. >> diyor. Bu faaliyetin hakiki manasına nüfuz edebilirsek maddelerden teneffürü meslek ittihaz eden düşüncelerin ne kadar hatalı olduğunu kolaylıkla anlıyabilirsiniz.
Filhakika bazılarına göre << Nefsi ıslah >> yolunda yapılan ve taassupla inanılan bir takım zahidane ameliyeler vardır. Bu ameliyelerin bütün gayesi insanların ruhunu maddi alakalardan ayırmaktır. Bu da maddelerden nefret etmek, maddi hadiselerden uzak durmak, bir kelime ile, insanları aktif hayattan uzaklaştırıp pasif bir hayata sevketmekle mümkün olur. Bu suretle ruhun yükseleceği ve ideal saadetin tahakkuk edeceği zannedilir. İnsanları bu batıl düşüncelerinde aldatan amiller çoktur; bunların başında ruhun maddi alaikten uzaklaşması nispetinde, kendi serbestliğini alacağı için, tezahür etmeğe başlıyan olağanüstü kudretleri gelir. Yani ruh bir çok melekelerini karartan dünyaya merbutiyetinden kurtuldukça tabiatiyle serbes halindeki kudretlerini tekrar göstermeğe başlar. Ruh bilgisi hakkında vukuf sahibi olmıyanlar için, fevkaladeliği yüzünden, bir yükselme alameti gibi düşünülebilen bu halin hakikatte, ruhun dünyaya inmekteki tekamül gayeleriyle hiçbir münasebeti yoktur. Bilakis böyle yanlış tutulmuş bir yolun neticesinde yapılamıyan işlerin geri kalması yüzünden bu tekamül yavaşlar. Ve bundan doğan büyük zararları, dünyada iken gösterilmiş olan olağanüstü gösteriler, marifetler telafi edemez. İleride bu fikre başka bir münasebetle tekrar dönülecektir.
İradenin ruhi kemalatla münasebeti bulunduğunu evvelce yazmıştık. Bir taraftan ruhun tekemmülü esnasında bir çok melekeleriyle beraber iradesi de inkişaf ederken, diğer taraftan bu melekeler onun tekamülünü kolaylaştırır. Binaenaleyh iradenin tekamülde oynadığı roller vardır. Üstat şunları söylüyor: << İradenin tekamüldeki rolü vardır. İradenin tekemmülü için olan şartlar da çok müteaddittir. Bilhassa ruhun tekemmülü başlıca rolü ifa ederse de gayrı mütekamil ruhlarda da diğer bazı esbab ile iradenin kuvvetli gibi göründüğü vakidir. >>
Bazı temayüller ve ihtiraslar ruhu herhangi bir işi yapmağa sevkedebilir. İlk nazarda irade mahsülü gibi görünen bu hali göz önünde tutmak lazımgelir. Bilhassa geri ruhlarda sık görülen bu temayüllerden ve ihtiraslardan doğma hareketler irade kuvvetini göstermiş olmaz. Üstadın sözlerine devam edelim: << Fakat gayri mütekamil bu ruhlarda kuvvetli gibi görünen bu irade hakikatte kuvvetli değildir ve temayülat ile ihtirasatın kuvvetinden iradeye bir kuvvet geçmiş bulunur. >>
Üstadın bahsettiği böyle bir iradeyi << inatçılık >> ın bir sinonomi olarak kabul edebiliriz. Bir kedinin fare deliği önünde saatlerce beklemesi irade kuvvetinden doğan bir hadisedir. Bunun gibi bir çok geri insanların fenalık yolunda maddi menfaatleri peşinde gösterdiği devamlı faaliyetler de bir takım geri temayüllerden ve ihtiraslardan hızını almış kuvvetli bir irade mahsülü gibi görünebilir.Fakat iyi niyetle ve yüksek gayeler uğrunda kullanılmış iradenin yükseltici rolüne mukabil, böyle kötü temayüllerden ve ihtiraslardan doğma bir inatçılığın insan tekamülünü ne kadar çok mutazarrır edici tesirleri vardır!...
İnsanın tekamülünde hissin ve fikrin de rolü vardır. Bunun gibi ruhi tekamülün şu veya bu sahada inkişaf etmiş olması ya daha ziyade hissi veya daha ziyade hissi unsurların varlıkta tebarüz etmesine sebebolabilir. Mesela hissen yükselmiş bir insanın fikren yükselmiş olandan mutlaka daha ileride olduğu iddia edilemez. Bunun aksi de böyledir. Bununla beraber nazari olarak yalnız hassasiyeti ile en yüksek dereceye varmış olan ile mukayese edersek birincisine daha yüksektir diyebiliriz. Zira hassasiyetin rolü firkin oynadığı rollerden daha esaslıdır. [ 1 ] Bu hususu iyice kavramak için Üstadın aşağıdaki sözlerini tetkik etmek muvafık olur.
<< İrade his yolu ile mi yoksa fikir yolu ile mi inkişaf eder, meselesine gelince: Mutlak şu veya bu şekilde irade tekemmül eder, denemez. Bazen şeraite göre şu şekilde, bazen de bu şekilde tekemmül etmesi mümkündür.
<< Tekamülün çok muhtelif şuabatı olduğunu evvelce söylemiştim. Tabiidir ki düşüncesiyle hassasiyeti dünyada mümkün olabilen tekamüle varmış bir ruh o hadde varmıyan diğer bir ruhtan daha mütekamildir.
<< Esasen her ne kadar ( pense ) ile ( sensibilite ) nin sizin aleminizde mahiyetleri daima ayrı olsa bile, ruh aleminde bir mertebe vardır ki orada artık onlar daha yüksek bir meleke halinde; daha şümullü olarak birleşirler. Ancak şu var ki dünyanızda yalnız hassasiyeti ile en yüksek dereceye varmış bir insanı ve yalnız düşüncesiyle en yüksek dereceye varmış diğer bir insanı karşılaştırırsanız, hassasiyeti ile yükselmiş olan daha tekamül yolunda ilerlemiş bulunur. >>
Hakikaten, etrafındakilere karşı büyük bir feragatle muamele edecek ve onları sevecek kadar hissen yükselmiş bir çoban, fikri ileri olmakla beraber duygu ve düşünceleri kapkara bir profesörden daha tekamül yolundadır.
7 – Tekamül nedir ?
Fikirlerimizin daha açık olabilmesi için kemal ve tekamül diye kullandığımız kelimelerin analadığımız manadaki dalaletleri üzerinde biraz durmak istiyoruz. Bizce bu, şimdiye kadar görebildiğiz yerlerde tatmin edici şekilde açıklandırılamamış çok mühim bir mevzudur.
Kemal nedir?... Her düşünce tarzına göre bunun ayrı bir tarifi vapılabilir. Fakat ruhların kainattaki mevkilerini mümkün olduğu kadar şümullü münasebetler içinde tayin ettiğimiz nispette kemalin manasını geniş bir ölçüde anlamak imkanını elde etmiş oluruz.
Evvelce de söylediğimiz gibi, muhtelif kaynaklardan toplanmış bilgilere dayanarak edinmiş olduğumuz kanaate göre, biz ruhun hayatının maddi kainatta başlamadığına kani bulunuyoruz. Bu bakımdan da ruhların mebdei ve hilkatı bizim duygu ve düşünce sahamızın tamamiyle dışında kalır. Ruhta meknuz bütün melekeler ancak kendilerine tezahür zemini buldukça inkişaf eder. Ve ruhların sonsuz melekatının inkişafına yarıyacak sonsuz tezahür zemini vardır. Bu sahalar kainat içinde kainatlardır ki biz bunlardan ancak bir tanesini yarımyamalak anlıyabiliyoruz. Ve buna madde kainatı diyoruz. İçinde bulunduğumuz halde, bu kainat hakkındaki bilgimizin ne kadar noksan olduğunu evvelce söylemiştik. O kadar ki kainatımızın füshati içinde bttiabi mahdudolmasl lazım gelen ruhi hayatımızı bile namütenahi addetmekten kendimizi kurtaramadık. Halbuki bu kainatlardan daha tükenmez, daha şumullü ruhun melekelerine inkişaf zemini olacak diğer kainatlar içinde bizim bu kainatımız, sonsuzluğa nazaran bir hiç mesabesinde kalır.
Ruhlar kendilerini Halika yükseltecek, yani Onun kanunlariyle kendi varlıklarını tevhidedip her sahada onlarla amil olabilecek duruma kendilerini namzet kılan ve sevk eden melekelerini inkişaf ettirmek zaruretindedirler. İşte kemal dediğimiz şey bu zaruretin tahakkukudur. Bu nasıl olur?... Bunun nasıl olabileceğini düşünmezden evvel tabiat kanunları altında yadettiğimiz ilahi kanunların derecei şümulünü ve sonsuzluğunu düşünmek lazımgelir.
Madde kainatında doğmuş bir ruh, ondan evvel daha birçok kainatlardan geçmiş bulunuyordu. Netekim sonsuz gördüğümüz kainatımızı ikmal ettikten sonra o, diğer kainatlarda da ebediyet içinde doğup yaşamakta devam edecektir. Ruhun ebedi hayatı hakkındaki sezişlerimiz bize bu kanaati veriyor. Bunlar hangi kainatlardır?. Kim bilir!... Fakat şimdilik bize bunların ne isimleri, ne de biçimleri lazım değildir. Zira maddi kainatımız henüz bize daha çok ve çok zamanlar mesken olmakta devam edecek ve bize zaman merhumumuzla ölçülemiyecek bir ebediyet içinde sayısız inkişaf merhalelerini hazırlıyacaktır. Binaenaleyh ruhların bu kainattaki kemal derecelerini ne evvelki kainatlardaki ve ne de gelecek kainatlardaki halleriyle nispet etmek mümkün ve lüzumlu değildir.
Ruhun kemali deyince aklımıza, onun melekelerinin maddi kainattaki melekatından ancak kavrıyabildiğimiz kadarına ait kısımlarının münkesif hali gelir. Ruhun bu kainattan evvelki ve sonraki hayatı hakkında biç bir bilgimiz ve tahminimiz olmadığı için ruhların oralardaki durumlarını kemal vasfıyla nispet edemeyiz. Üstat diyor ki:
<< Ruhun maddelere bağlanmazdan evvelki hayatında daha mütekamil durumda olup olmadığını soruyorsunuz. Bu sıfatlara hacet olmadığını söylemiştim. Evvelce bahsettiğim vechile ruhun maddelere bağlanması, görgüsünü arttırmak için tekamül safhasına katlanmasıdır. >> Bundan iyice anlaşılıyor ki tekamül safahatı da birer vasıtadır ve asıl gaye ruhun görgüsünü arttırmasıdır.
Bu gayeye varmak için ruhlar tekamül safhalarını ikmal etmek üzere maddi kainata girerler. Ve tabiatiyle buraya ilk girdikleri zaman maddeler karşısında tamamiyle görgüsüz ve tecrübesiz bulunurlar, yani bu maddeleri tabiat kanunları ahkamınca kullanabilecek durumdan mahrumdurlar. Zira bu işler için lüzumlu olan melekeler kendilerinde henüz münkesif olmayıp meknuz bir halde bulunur.
İşte bunların inkişafına yarıyacak şekilde, maddeler arasında tecrübeler yaparak rusuh ve kudret sahibi olmak için ruhlar muvakkaten daha kesif madde dünyalarına bağlanırlar. Fakat bu bağlılık bir esaretttir. Zira ruhun bir çok melekelerini kararttığından serbesliğine mani olur. Fakat muvakkat olan bu esaret şüphesiz daha geniş bir ruh serbesliğini kazanmak için bir vasıta olacaktır. Şu halde ruhlar görgüsüzlükleri nispetinde maddelere bağlanmak zaruretindedirler ki bu da o nispette onların serbesliğini ortadan kaldırır.
Diğer taraftan ruhların bu kesif maddelere esir bir durumda bulunmaları, kendilerinde o maddelerin tabi bulundukları tabiat kanunları muktezası olarak bir takım temayüllerin ve ihtirasların doğmasına sebebiyet verir. Demek maddi teamül ve ihtiraslar ekseriya zannedildiği gibi esasen ruhun bünyesinde mevcudolan bir nakisa değil, maddi rabıtalardan doğma arızi bir netice ve aynı zamanda da tekamül gayesinde matuf bir vasıtadır. Bu noktayı gözden kaçırmamak tekamül bahsinde bizi çok hatalı yollara sapmaktan kurtarır. Bütün bu hakikatlere göre ruhların geri temayüllerinden kurtulması, maddelere ve maddi hadiselere esir olmayıp hakim bir duruma girebilmeleri ile başbaşa gider ve bu da onların tekamül gayelerine bağlı bir netice olur. Üstadın aşağıdaki sözleri bu fikrimizi takviye eder:
<< Ruh bütün maddi faaliyetini ifa etmek için ve bu faaliyetleri sayesinde tekamülünü temin edebilmek için madde aleminde bir müddet geçirir. [ 1 ]. Ruhun madde ile incizabını azaltıcı onun maddi rabıtasını iradesiyle azaltabilmesi, yani tekamül edebilmesi için olan vasıtalardır. >> Bu sözlerin mefadı şudur: ruhu tekemmül ettirecek vasıtalar, onun maddi bağlarının çözülmesini intaceden maddi faaliyetidir. Ruh bu faaliyeti göstermek için maddeye bağlanır.
Hulasa tekamül fikri bu günkü anlayışımıza göre, ruhun madde kainatındaki durumu ile alakadar bir mefhumdur. Maddeyi ve bütün maddi mefhumları ortadan kaldırınca ruhun bizzat varlığı gibi, tekamül fikri de ortadan kalkmış olur.
İçinde bulunduğumuz kainatta hiçbir şeyi madde düşüncesinden ayıramayız. Hatta en << gayrı maddi >> tasavvur ettiğimiz saf ruhi haller bile ancak maddi mefhumlarla kabili idrak ve takdir olabilir. En saf ve en ilahi bir sevgi bile, asla unutulmasın ki, maddi mefhumla yaşıyabilir. Biz maddeden ve maddi mefhumdan tecerrüt etmiş bir ruhu sevemeyiz. Zira o, bizim için bir ademdir ve adem sevilemez. En saf sevgiyle sevdiğimiz şey, ruhun hiçbir vakit kıymetlendiremediğimiz kendisi değildir. Onun çeşit çeşit maddeler arasındaki faaliyetlerinin tezahürüdür. Biz bu hakikatı hiçbir okulun hatırı için görmemezlikten gelemeyiz. Yalnız şunu takdir ederiz ki ruhun bu faaliyet tezahürlerine zemin olan maddeler ne kadar seyyal bir hal almış ise onlara karşı gösterdiğimiz sevgi de o kadar yüksek bir karakter alır ve ilahileşir. Gayrı maddi telakki etmemize en müsait gorünen sevgi hakkındaki bu düşüncemizi diğer duygularımız hakkında da belki daha kolaylıkla tatbik edebiliriz.
Binaenaleyh bizim bu günkü yükseklik derecemiz ancak kainatımızdaki görgü ve tecrübelerle elde edilmiş bir kazançtır. Ve tekamülün halen revaçta olan klasik manası bu bakımdan genişletilmek icabeder. Maddeler kainatında yaşıyan ruhlar için maddi münasebetlerden, maddi bilgi ve görgüden azade bir <<kemal>> düşünemeyince bu kainatın dışındaki varlıklar hakkında bizim anlıyabildiğimiz en yüksek manasındaki kemal mefhumunun bile hakikaten ne kadar uzak kalacrğını takdir etmekte gecikmeyiz. Zira bu mefhum ancak ruhların madde kainatiyle olan münasebetleri bakımından bahis mevzuu olabilir. [ 1 ] Üstadın buradaki madde aleminden kasdı kesif madde dünyalarıdır.
Sık sık tekrarlandığı gibi ruhun fena ve geri temayüllerinden kurtulması, maddi ihtiraslarından azade kalması kemalin illeti değil neticesidir, gayesi değil vasıtasıdır. Filhakika ruhun kemal kelimesiyle ifade olunan yüksek gayesine varması, maddeler arasında tecelli eden kötü vasıflarından kurtularak güzel vasıflar iktisabetmesi ile beraber yürür. Fakat bu güzel vasıfları kazanmak maddi esaretten kurtulmanın, daha doğrusu maddelere hakim olmanın zaruri bir neticesidir.
Her vakit söylendiği gibi ruh haddizatında fena değildir. Bir lemai ilahiyede bizatihi fenalığın bulunabileceğini düşünemeyiz. Bunun içindir ki gerek teozoflar, gerek ispiritler ve verek birçok diğer ispiritüalist meslek erbabı fenalığın ancak madde ile irtibattan ileri geldiğine inanmışlardır. Maddi rabıtalar ruhları geriletir. Fakat bu manadaki gerilemeği ruhların maddi kainata inmekteki gayesi olan tekamülün tam zıddı gibi telakki etmemelidir. Zira bu gerileyiş kemalin zıddı değil ancak ona yardım eden bir tekamül vetiresidir. O halde maddi dünyalarda geri durumlar içinde yuvarlanan ruhları bu bakımdan takbih değil tebcil etmek lazımgelir. Çünkü onlar bu halleriyle tekamül yoluna girmiş bulunmaktadırlar. Hatasız ve günahsız, hakikatlere varmak ve yükselmek mümkün değildir.
8 – Tekamülün gayesi
O halde ruhların maddi kainata inmelerinde bizi en ziyade tatmin edici ve ruh bilgisindeki ilmi kanaatlerimize uygun gelici mahiyette bir gayenin bahis mevzuu edilmesine ihtiyacımız vardır. Bu gaye nedir?...
Tekamül fikri ancak ruhun maddelerle olan münasebeti bakımından kıymet kazanır dedik, şu halde ruhun tekamülündeki maddi mefhum ne olabilir?...
Şimdiye kadar söylediklerimizden çıkan manaya göre biz tekamülü ruhun maddelerden ve maddi kainattan alakasını keserek onu ebediyen terketmesi şeklinde kabul etmiyoruz. Bilakis tekamül ruhun bu kainata hakim olacak bir daruma girmesi ve bu suretle faaliyetinin, yani maddeler üzerindeki hakimiyetinin ebedileşmesi demek oluyor. Henüz maddi kainatın esareti altında bulunan ruhlar için bu gayenin tahakkuk etmiş olması bahis mevzuu olamaz.
Ruhların maddeye bağlanmaları, bizim kastettiğimiz manada bir münasebet tesis etmiş olmaları demek değildir. Bu manadaki münasebet esasen ruhların madde kainatına inmelerindeki gayeyi teşkil eder. Yani bizim düşündüğümüz manadaki münasebette, ruhların maddeye hakimiyeti fikri mündemiçtir. Fakat ruhların böyle ideal bir mertebeye çıkabilmeleri için evvelemirde kainatın içinde, onun anasırı arasında yoğurulmaları ve bazen pasif, bazen de nispeten aktif roller alarak birçok tecrübeler geçirmek suretiyle tabiat kanunları ahkamına göre kainata hakim bir duruma girmesini öğrenmelerilazımdır. İşte görgü ve tecrübe devresi dediğimiz bu devre ruhun maddelere bağlı ve esir olarak kalması haline tevafuk eder. Bu devrede tabiatiyle ruhlarda mevcudolan bütün yüksek melekeler kararacak ve maddi esaretle, ruhların maddi icaplarına uygun birtakim maddi temayülleri ve ihtirasları elele yürüyecektir. Binaenaleyh maddi kainatın muhtelif dünyalarında ruhlarda görünen geri durumlar onların madde ile irtibatlarının zaruri bir neticesidir, onların bu bağlardan kurtulmaları da maddelere hakim durumlara girmelerinin, yani tabiat kanunları mucibince kainatta müessir roller almalarının bir neticesi olacaktır.
Fakat tekrar ediyoruz: maddi bağları çözmek veya maddi esaretten kurtulmak maddelerle olan münasebetleri kesmek değildir. Bilakis evvelce ruhun mahkumiyetini intaceden bağların çözülmesiyle onların yerine maddeler üzerindeki ruh müesririyetinin kaim olması, ruhla maddi kainat arasındaki hakiki ve ideal münasebetlerin ebedileşmesini ifade eder.
Pek tabiidir ki sonsuz bir kainatta aktif ve hakim bir rol oynıyabilecek salahiyetini kazanmış bir ruh, bu muazzam faaliyeti ile alakadar bütün yüksek melekelerini inkişaf ettirmiş bulunacaktır.
Görülüyor ki bizim tekamül gayesi hakkındaki davamız, ruhun faaliyet imkanları üzerinde toplanmaktadır. Zira bildiğimize göre ruhun mümeyyiz vasfı olan müessiriyet kudreti kainattaki en yüksek derecesini bu faaliyet sahasında gösterir.
Fakat şurasını da unutmamak lazımgelir: faaliyet, ruh müessiriyetinin tabiat kanunlarına intibakının zaruri bir neticesidir. Ruhlar, müessiriyet kudretlerini tabiat kanunları ile ahenkleştirebildikleri nispette kainatta faal durumlara zaruri olarak girerler. Demek ruhun tekamülü, kainatta ilahi kanunları tatbike memur tabii ve şuurlu bir amil haline girmesi gayesine matuftur. Fakat böyle muazzam bir gaye hakkındaki bu ifademiz ne kadar aciz ve noksandır!.. Bu noksanlığını ve sonsuz kainatın herbir zerresinin bile bizim için gene sonsuz bir kainat kadar anlaşılmaz bir büyüklüğü ihtiva ettiğini düşünmek kafidir.
Ruh kemalinin maddi münasebetlerle kaim olduğunu kabul ettikten sonra tekamül gayesi bahsinde, maddi unsurları gözönünde tutmak lazımgelir. Ruhun kainattaki kazançlarını maddeler dışında ve maddi münasebetlerden uzak olarak düşünmek istersek onun bu kainata inmiş olmasının manasını anlıyamayız. Eğer ruhların tekamülü gayesinde maddi mefhum ihmal edilirse, eğer ruhların bu kainatta bir müddet yaşadıktan sonra ayrılıp onunla bütün alakalarını kestikleri, farazi olarak, düşünülürse yani daha doğrusu tekamülün gayesi maddelerden ayrılmak, bütün maddi münasebetleri ebediyen kesmek şeklinde kabul olunursa o zaman ruhun bu kainattaki kazançlarının yalnız kendi manevi bünyesinde husule gelmiş bir değişmeden ibaret olduğunu tastik etmek mecburiyeti hasıl olur.
Fakat, evvela böyle bir değişikliği hiçbir insan oğlunun tasavvur edebilmesine imkan yoktur, saniyen madde ile alakası bulunmıyan böyle bir değişikliğin maddeler vasıtasiyle vukua gelmesi zaruretini anlamak güç olur.
Bir ruhun dünyalarda tecrübe hayatı geçirmesi, bu tecrübelerin gayesiyle ona vasıta olan maddi hadiselerin ahenkleştirilmesine doğru cehitler sarfetesi demektir. Bu fikre göre dünyadan kemaliyle ayrılmış bir ruh demek, oradaki maddi şartların üstüne yükselmiş, yani onun üzerinde bütün müessiriyet imkanlarını kullanabilecek bir duruma girmiş bir ruh demektir. Bunu böylece kabul etmedikten sonra ruhun ne dünyalara girmesinin, ne de tekamül etmesinin mantıki ve makul manasını anlamak mümkün olmaz. İşte aramızdaki tekamül safhalarını ikmal edip yükselmiş bir ruh karşısında arzın bu durumu ne ise kainatımızın bütün tekamül safhalarını ikmal etmiş yüksek bir ruh karşısında da kainatın durumu, bittabi daha geniş mikyasta, odur.
Ruhlar muhtelif maddi tekamül yollarında yürüyerek üç buutlu alemin bütün realitelerinin fevkine çıktıktan sonra tekamüllerine daha yüksek bir tertipte devam etmek üzere, dört buutlu alemde birleşirler. Ve buraya kadar yükselmiş olan ruhlarda artık bizim kainatımızda olduğu gibi bedenler, şekiller v.s. kalmaz ve bunun neticesi olarak oradaki varlıklar hakkında ne cinsiyet, ne insanlık - hayvanlık - nebatlık veya kainatımızın dünyalarına mahsus her hangi maddi bir varlık hali bahis mevzuu olmaz. Üstattan aldığımız bazı tebliğler bu hususta bizi tenvir etmiştir:
<< Ben de insan aleminden geldim, bu bakımdan kendime insanım, diyorum. Fakat tetkik ederseniz bu gün sizin aleminizde olmadığımı anlarsınız. Bu gün kendime insanım dememin sebebi sizin dünyanızdan geldiğimi anlatmaktadır. >>
Ruhların, tekümül ettikçe müessiriyetlerinin artması da gene belki bizim tahmin bile edemediğimiz büyük bir illiyet prensibine dayanmaktadır. Bu sayede ilahi kanunların icabatından olan bütün mahlukatın nizamı temin edilir. Evvelce de temas ettiğimiz gibi Hilkat, maddi kainatın sayısız çeşitlerini meydana getiren teşekkül hallerinden ayrı bir şeydir. Bizim kainatımızda ne yoktan var olan, ne de yok olan hiç bir şey yoktur. Binaenaleyh yoktan var olma manasına gelen Hilkat hakkında bizim hiç bir fikrimiz olamaz. Kainatımızda mevcut bütün hadiseler maddelerin hal ve şekil değiştirmelerinden ibarettir. Ve bu da ilahi kanunların tatbikına memur veya daha doğrusu böyle bir faaliyete istihkak kazanmış yüksek bir takım varlıkların maddeler üzerindeki müessiriyet kudretlerini bütün kemaliyle kullanabilmeleri sayesinde mümkün olur. Kainatların sonsuzluğu, ruhların sonsuz sahalar içinde tekamüllerine devam etmeleri ile büyük bir mutabakat halindedir. Bu başbaşa yürüyüşün sonunu görebilmek ve hatta bu bapta her hangi bir tahminde bulunabilmek bizim gibilere müyesser olmıyacaktır. O halde ruhların tekamüllerinin hakiki gayeleri hakkında kati söz söylemek şöyle dursun bir thminde dahi bulunmanın imkanı olmadığını unutmıyacağız. Bu hususta söyliyebildiğimiz şeyler ancak ruhların kendi alemlerimizle olan münasebetlerine ait bilgi ve tahminden ileri gidemez. Ve biz alemlerimizde cereyan eden ruhların yukarda bahsettiğimiz faaliyetleri hakkında da ancak bazı müşahedelere malik bulunuyor ve ona göre fikir yürütüyoruz.
Evvelce de söylenmişti: Bizlere göre ne kadar sonsuz ve şumullü görünürse görünsün mahlukat yalnız içinde yaşadığımız maddi kainattan ibaret değildir. Ve ruhlar, madde kainatının dışındaki bilmediğimiz diğer varlıklar arasında, bilmediğimiz yollarda hayatlarını geçirirler. Ve bu miyanda, uzun cehitlerle temin etmiş oldukları madde kainatı üzerindeki müessiriyetlerini ebediyen temadi ettirirler. Ruhların kainatımızdaki tekamülü mahlukat arasında ilahi kanunların ahkamını tatbik edecek yüksek amiller miyanına girebilmeleri gayesine matuftur. Ruhlar maddi kainatın varlıklarına esir olmamak, orasını tabiat kanunlarına uyarak idare etmek gayesiyle maddelere bağlandıktan sonra, orada uzun bir müddet görgü ve tecrübe hayatı geçirirler, bu hal onların yavaş yavaş madde kainatı üzerindeki faaliyet ve müessiriyet bütünlüğünü inkişaf ettirir. Bu faaliyetin şahikasına varmış ruhların durumları bir insan oğlunun idrakine sığmaz.
Kolaylıkla söyleyiverdiğimiz, fakat hakiki ve yüksek mahiyetinden haberdar olmadığımız bu idealin ne vakit ve nasıl tahakkuk edeceğini bilemeyiz. Zira bizim bulunduğumuz tekamül derecelerinden başlarsak bu gayenin tahakkuku için bir ebediyet kabul etmemiz lazım gelir.
Bir karınca ruhu bedenini teşkil edebilecek duruma girmiştir. Fakat o, henüz bir insan bedeni kuramaz. Karınca basit yuvasını yapabilir, fakat insanların vücude getirdikleri muazzam şehirleri meydana getiremez. Netekim bir gül ağacının ruhu da gül ağacını yapabilir; fakat ne bir karınca bedenini, ne de karınca yuvasını teşkil edemez. Bir insan kesif maddeleri bir araya getirerek veya dağıtarak bir çok eserler meydana koyar. Taşlardan ve diğer maddelerden heykeller, abideler... ilh. yapar. Perakende sesleri toplıyarak onlardan bir semfoni vücude getirir. Bütün bunlar sanat aleminin birer dünyasıdır. Bununla beraber insan oğlunun eseri ne kadar yüksek olursa olsun, sonsuz tekamül basamaklarında yükselmiş olan ruhların muazzam eserleri yanında pek az bir şey kalır. Dört buutlu alemdeki varlıklarla aramızda bulunan mesafenin, insanla hayvan arasındaki mesafeden kıyas kabul etmiyecek kadar büyük olduğu gözönünde tutulunca oralardaki faaliyetin bizdekinden ne kadar yüksek olduğu düşünülebilir.
Dört buutlu ve ondan daha yüksek buutlu alemlerdeki varlıklar, insanların yaptıkları gibi, üzerlerinde işlenme kabiliyeti sıfır mesabesinde olan kesif taş parçalarından heykeller veya mahdut seslerden semfoniler yapmazlar. Onlar kozmik seyyal maddeler üzerinde çalışarak bu maddelerden diğerlerini ve onlardan da daha diğerlerini teşkil etmek suretiyle alemleri ve dünyaları kurup dağıtırlar. Fakat bu söz ilk hamlede anlaşılabilecek manadaki kadar basit değildir, bu faaliyetler bizim idrak edemiyeceğimiz bir takım müessiriyet tarzları ile ve idrakimiz dahilinde olan zaman ve mekan mefhumları dışında vukua gelir. Bütün bu işlerde yalnız Allaha mahsus yoktan varedicilik bahis mevzuu olmayıp onun kanunlarına mutabık bir surette kuruculuk hali vardır.
Hulasa ruhlar yükseliyor ve yükseldikçe maddi esaretten kurtularak ilahi kanunlara intibak ediyor. Bu hal onların tabiattaki müessiriyet kudretlerinin o nispette artmasına zaruri kılan bir amildir. Üstatlarımızın aşağıdaki tebliğatı bu yolda bizi nurlandırmaktadır:
<< Tabiat kanunları iktizasınca ruhun tekamülü, onun maddi varlıklar içinde yaşamasına vabestedir. Ruhun dünyada maddi varlığı, demin de söylediğim gibi maddeye olan bağdan ibarettir. Maddi faaliyeti sayesinde tekamülünü temin edebilmesi için ruh madde aleminde bir müddet geçirir.
<< Ruhun madde ile olan incizabını azaltıcı çareler onun madde ile olan bu rabıtasını azaltabilmesine yardım eder, bu da ruhun maaliyata temayülü ile olur. Maaliyattan ne kasdettiğimi anlıyorsunuz.
<< Bir ruhun mebdeinde melekeleri kapanık değildir. Maddeye merbutiyet bu melekeleri gölgelendirir. Maddeye merbutiyet temadi ettikçe bir taraftan ruh tekamül eder; fakat maddeye merbutiyet bu tekamülün tezahürüne meydan vermez. Diğer taraftan ruh maddeden kurtuldukça hasıl olan inkişaf bir zemini tezahür bulur. >>
Şu halde bizim idrakimize göre ruh kemalinin zirvesi ve nihayeti yoktur. Bu tekamül ebediyet içinde ve bilmediğimiz bir istikbale doğru uzanıp gidecektir. Ebediyet içinde ebediyet, sonsuzluk içinde sonsuzluk! İşte kainat hakkında olduğu gibi, ruhların tekamülü bahsinde de duygu ve düşüncelerimizin varabildiği münteha nokta budur.
