RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 28

Share

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%202.jpgFİKİR YOLU İLE GEÇMİŞ HAYATLARA AİT
HADİSELERİN HATIRLANMASI HAKKINDA
UMUMİ MÜTALAA

1 – Eski hayatlara ait hatıraların kıymeti

Buradan itibaren reenkarnasyonizma’nın en canlı ve müsbet delilleriyle karşılaşacağız. Son bir iki tanesi istisna edilirse, şimdiye kadar vermiş olduğumuz deliller reenkarnasyonizma’nın hemen hemen bilvasıta lehinde olanlardı. Bundan sonrakiler ise eski hayatların doğrudan doğruya hatırlanması suretiyle, o hayatların mütalaasını oldukça kolaylaştıracak mahiyettedirler.

Bunlara müsbet deliller dedik ve bunda da, kendimizi haklı gördük. Zira, ilimde müsbet telakki ettiğimiz hadiseler hangi ölçülerle kıymetlenmiş bulunuyorsa bunlar da aynı ölçülerle kıymetlenmiş bulunmaktadırlar.

Bir doktor hastasına verem teşhisini koyarken hükümlerinde kendisini haklı gösterecek bazı deliller arar. Bu deliller nelerdir? Bunlar öyle delillerdir ki bu işde kompetan olan herhangi bir kimse onları tetkik ettiği zaman: << evet bu arazları gösteren hasta veremlidir ve burada doktor haklıdır ! >> diyebilir. İşte bu suretle verem hastalığının teşhisini mütahassısına koydurtan delilleri biz müspet tanıyoruz.

Fakat biraz yukarda, bu deliller karşısında hüküm verecek olanların Kompetan olmaları kaydını koymuştuk. Bu, üzerinde ısrarla durulacak bir noktadır. Filhakika verem hastalığını vasıflandıran arazın kıymetini ne büyük bir avukat, ne kudretli bir fizikçi ve hatta ne de ihtisas sahibi olmıyan herhangi bir doktor;  bu işlerle uğraşmış, verem hastalığının arazlarını her cihetten iyi tefsir etmeğe kendisini alıştırmış bir mütehassıs salahiyeti ile takdir etmek kudretine malik değildir. Binaenaleyh böyle bir mütehassısın kıymetlendirdiği arazlara, bu işde ilmi salahiyeti olmıyan ihtisas dışı kimselerin kıymet vermemesi, o arazların birer müsbet delil olmak vasıflarını ortadan kaldıramaz. Bu hal tababetin her şubesinde olduğu gibi ilmin bütün şubelerinde de böyledir. Acaba ilmin muazzam bir şubesi olan metapsişik üzerine müesses reenkarnasyonizma bahsindeki mütalaalar bu kaidenin dışında kalabilir mi? Böyle bir iddiayı ortaya atmağa cesaret edebilmek için metapsişiğin bütün delillerini ayrı ayrı yoklamış ve çürütmüş olmak lazımgelir.

Metapsişik ilminin henüz, maalesef, birçok memleketlerde akademik kıymet kazanmış olmaması da bize böyle bir hakkı vermez.

Bununla beraber reenkarnasyonizmanın müsbet delillerinden olan bazı hadiseler karşısında birçok kimseler istihfafla dudak bükerler veya hiç olmazsa ilmin diğer şuabatında göstermek itiyadında bulundukları saygının tamamiyle aksine olarak bu deliller karşısında manasız bir laübalilik gösterirler. Neden?

Evvela bu zevatın hemen hiçbiri bu bahiste kompetan değildir.

Saniyen, bu delilleri ortaya atan ve sayısı nispeten mahdudolan kompetan zevatın çoğu, diğer ilim şubelerinde resmi sıfatta akademik otoritelere sahip değildirler.

Salisen, ilmin diğer şubelerindeki ihtisas sahibi otoriteler, bu bahse ait delilleri kabli hükümlerle mütemadiyen hakiki kıymetlerinden uzaklaştırmağa çalışmışlardır. Ve bütün bunların neticesi olarak metapsişik bilgiler manasız bir taassupla Universitenin dışında bırakılmıştır. Dikkat edilirse bunların hepsi birbirine bağlıdır ve hiç biri metapsişik aleyhinde esaslı bir dayanak olamaz. Bu, şüphesiz hatalı bir harekettir. Ve ilmin hemen her şubesinde görülen yenilikler karşısında insanlar tarafından tekrar edilegelmiştir.

Hakikatte bir verem mütehassısının, verem hastalığı teşhisini koymasına yarıyan delillerden mesela, ciğerlerde bazı muayyen seslerin duyulmasının, hastada muayyen bazı şikayetlerin vukua gelmesinin, radyolojik muayene ile bazı gölgelerin ve nihayet mikroskola koh basilinin görülmesinin kıymetleri ne kadar varsa, bir insanın geçmiş hayatta yaşadığına, bu işlerle uğraşmamış insanları ikna etmek hususunda, şimdiye kadar vermiş olduğumuz ufak tefek bazı delillerle beraber vakıalara tetabuk eden ve şimdiki hayatla kabili izah olmıyan geçmiş zamanlara ait elde edilmiş birtakım canlı hatırlamaların da o kadar kıymeti vardır. Birinci halde kıymet verilen bir mütehassısın gözüne ve kulağına ikinci halde neden aynı kıymet verilemiyor? Veyahut neden aynı kıymet verilmesin ! Mikroskop altında koch basilini gören bir gözün hayal gördüğünden ve hasta olduğundan şüphe etmek kimsenin aklına gelmiyorda bir materyalizasyon, bir dedubluman veya bir ekminezi hadisesini gören gözler ve işiten kulaklar neden musırren delilsiz, ispatsız olarak mütemadiyen hastalıkla itham ediliyor?... Hastanın şikayetlerini dinliyen bir kulağın duyduğu şeylere büyük kıymetler veriyorda neden geçmiş hayatının hatıralarından bir hasta şikayetine nazaran daha canlı ve müdellel olarak bahseden bir somnambülün, bir sansifitin veyahut aklı tamamiyle başında bir insanın sözlerini dinliyen kulaklara müstenit sözler nazarı itibare alınmıyor.

Eğer bir çocuk veya bir somnambül veyahut diğer aklı başında bir kimse: << Ben evvelki hayatımda falan yerde, falan halde, falan işleri yapmıştım. >> derse ve herkesin bilgisi ve hatta tahmini dışında kalan bu ifadelerin çoğu da tahakkuk ederse bu ifadenin kıymeti bir hastanın hastalığına tenvir edici sözlerinden daha az mı olur?.

Bütün bunlarla beraber bu bahiste geçecek olan hadiselere kıymet vermemekte ısrar edecekler bulunacaktır. Biz onları kendi mesailerinde veya << müsbet >> düşüncelerinde bırakmaktan başka birşey yapamıyacağız ve bunun için de pek fazla müteessir değiliz. Zira ilmi yükseltici ruhların, yeryüzünde ilim ve hakikat sevgisinden başka duygularla hareket eden tipteki kimseler arasından çıkmamış ve çıkmıyacak olduğuna kani bulunuyoruz.

Filhakika bazı ruhi tezahürler vardır ki bunlar bizi ister istemez reenkarnasyonizmanın kabulüne sevkederler. Zira yeryüzüne << tekrar gelmeler >> hakkındaki düşünceler dışında bunların tatminkar izahları yapılamaz. Doğrusu düşünülürse evvelki hayatının mevcudiyetini en canlı surette tebarüz ettirecek tezahüratın da bu gruptakilerden olması lazımgelir. Çünkü bunlar hafıza melekesi ile alakadardırlar. Halbuki hafıza, geçmiş hayatların bütün hadiselerini ruhta sadakatle saklıyan bir melekedir. O halde geçmiş hayatlar hakkında bize en iyi bilgiyi verecek olan da odur.

2 – Hafıza ve hatırlama nasıl bir melekedir?

Degajman ve unutma bahislerinde hafıza ve hatırlama melekelerine dair bazı sözle geçmişti. Şimdi bu melekelere ait bilgiyi biraz daha genişletmenin sırası gelmiştir. Zira bu kısımdaki, reenkarnasyonizmaya ait deliller bu melekeler yolu ile mütalaa edilecektir.

Hafızayı, bir şeyi zihinde tutmak; hatırlamayı da zihinde tutulan şeyi bağlı şuur sahasına çıkarmak diye acele bir tarif yapılabilir. Fakat bahsimizin seyri bakımından bunların daha geniş ve ilmi manalarını araştırmak lazımgelecektir.

İdrak ve unutma bahislerinde uzun uzadıya söylediğimiz gibi, dış tesirler, ya beyin kanaliyle veya doğrudan doğruya perispriye intikal ederler. Bu suretle perispriye geçmiş olan bilgiler orada ebedileşirler. Bunlardan bir kısmı, bazı şartlar altında beyin yolu ile tekrar bağlı şuur sahasına çıkarılabilir. Fakat geriye kalan büyük bir kısmı dünyada ebediyen unutulmuş olarak kalır. İşte bizim hafıza, hatırlama ve unutma tabirlerinden anladığımız ilmi mana budur.

Hafıza hakkındaki klasik düşünceler maddi görüşlere dayanmaktadır. İdrak edilmiş şeylerin ancak beyinde kaldığını kabul edince, onların bir gün tamamiyle ve ebediyen unutulacağını tabii görmek icabeder. Halbuki bize göre, işler buradan daha ileri gitmektedir. İşte gerek maddi durumu itibariyle beyin uzvununun kendisinde mevcut hiçbir şeyi ebedileştiremeyeceği, gerek bazı itnibaların beyne uğramadan perispride doğrudan doğruya husule gelmiş bulunması, insanın –bağlı şuur haliyle kaldığı müddetçe– idrak etmiş olduğu şeylerden bir çoğunu unutmasını zaruri kılar. Şu halde bazı hatıraların tekrar canlandırılması birtakım, psiko-fizyolojik şartlara bağlıdır. Halbuki serbest haldeki bir ruh için böyle uzun uzadıya bir faaliyete lüzum yoktur. Zira dışardan ruha intikal etmiş her şey ondan mevcut ve hazır bir halde bulunmaktadır. Binaenaleyh serbest hafıza ve serbest hatırlama diye ifade ettiğimiz şey, insandaki bağlı hafıza ve bağlı hatırlamalardan ayrılmaktadır. Birinciler bütün diğer ruh melekeleri gibi, ruhun hayatiyle kaynaşmış ve ebedileşmiştir. İkinciler ise, ruhun ancak dünya maddeleriyle münasebetlerine bağlı, fani ve tezahürleri için, ruhun madde üzerinde birtakım faaliyetlerine lüzum hissettiren dünyevi hallerdendir.

Evvelce söylediğimiz gibi perispride bulunan hatıraların bağlı şuur sahasına çıkabilmeleri için lazım olan şartlardan birisi ve en maddisi, onların beyin kanaliyle perispriye dahil olmuş bulunmalarıdır. Yani beyinde bunlara ait yerleşmiş bazı izlerin, belki de morfolojik birtakım tegayyürlerin ve fizyolojik münasebetlerin bulunması lazımdır. Fakat bunlardan daha mühim bir şart vardır ki onun üzerinde şimdiye kadar pek fazla durulmamıştı. Şimdi sırası geldiği için burada ehemmiyetle tebarüz ettirmek istediğimiz bu şart ruhun dikkat melekesine aittir. Dikkat melekesinden bizim anladığımız mana, ruhun herhangi bir hadiseye ait faaliyetini o hadise etrafında teksif etmesidir. Binaenaleyh - ister beyin kanaliyle, ister doğrudan doğruya olsun - perispriye giren ve orada intiba bırakan bütün tesirlerin ihyası için her şeyden evvel ruh faaliyetinin onlar üzerinde toplanmış bulunması en başta gelen bir şarttır. Bu hal şüphesiz iradi bir iştir. Fakat şunu unutmıyalım ki, tahayyül bahsinde de uzun uzadıya söylendiği gibi irade her vakit meşur olmaz. Ve şuurun dışında kalmış birçok kendiliğinden ( spontane ) iradi ruh faaliyetleri vardır. Mesela, nasıl kendiliğinden bir tahayyül ( imaginatinon  spontanee ) mevcutsa öylece kendiliğinden dikkat de vardır. Bu takdirde ruh, dikkat melekesini kullanırken bağlı şuur haliyle ondan haberdar olamaz.

Bu sözümüzün manasını daha iyi kavramak için, mutat hallerimizde farkında olmadan dikkat melekemizi birçok yerde kullanmakta olduğumuzu düşünmek kafidir. Biz farkına varmadan bir çok şeye dikkat ederiz. Esasen ruhumuzu gittikçe zenginleştiren hallerden birisi de budur. Hatta böyle farkında olmadan dikkat ettiğimiz ve ezberlemiş, yani beynimize yerleştirmiş olduğumuz dış tesirlerin bilahara bazı öyle garip tezahürleri görülür ki ilk nazarda bunlara hiçbir mana verilmez. Biraz evvel bahsettiğimiz dejavü’ler buna misaldir. Filhakika sokakta giderken gördüğünüz bir adama dikkat etmişsinizdir. Fakat bu faaliyetinizi sevk ve idare eden iradeniz, bağlı şuurunuza geçmiş olmıyabilir. Ve bunun neticesi olarak sizin burada sarfettiğiniz dikkat melekenizin farkına varmazsınız ve o adamı hiç görmemiş gibi olursunuz. Fakat aradan bir zaman geçtikten sonra günün birinde pasif bir halde bulunduğunuz sırada ( mesela uykunuzda ) herhangi bir tesirin tesiri altında o adam karşınıza çıkıverir ( Rusya ).  Ve eğer bu hadiseyi istikşaf etmenize yarıyacak diğer alakadar hadiseleri hatırlıyamıyorsanız gördüğünüz imajın mahiyetini anlıyamazsınız. Keza, resimli mecmualardan birisini karıştırırken bir resmi, kendiliğinden dikkat melekenizle ruhunuza ve hatta kısmen de beyninize nakşetmiş olabilirsiniz. Fakat bu faaliyetten o sırada sizin haberiniz yoktur. Günün birinde o resmin gösterdiği yere tesadüfen gittiğiniz zaman sizde az çok müphem: << Ben burasını bir yerde görmüştüm. >> gibi bir duygu belirir ( Dejavü ). Gene siz, şuurlu dikkatinizle yakalayabilmiş olduğunuz bu duygunuzla alakadar diğer geçmiş hadiseleri ( mesela evvelce gördüğünüz mecmuayı, mecmuanın bulunduğu yeri... ilh. ) hatırlayabilirseniz ne ala, yoksa bu duygunuz sizce keşfedilmemiş bir sır halinde kalır.

Şöylede olabilir: Mesela durup dururken aklıma bir fikir, bir kelime ve hatta bir bütün cümle gelir. Bunun sebebini ve manasını uzun zaman ve belki de hiçbir zaman anlıyamam. Ve onu gene unutur giderim. Burada da aynı hikaye vardır. Ben o kelimeyi veya cümleyi evvelce de bir yerde işitmiştim veyahut bir kitapta okumuştum. Fakat o zaman bu kelime veya cümle üzerindeki dikkat faaliyetim kendiliğinden vaki olmuş, bağlı şuur sahama intikal etmemişti. Eğer ben bu hakikati bilmezsem ve mazideki hadiseyi de hatırlıyamazsam bu cümlenin hatiften geldiğini iddia edecek kadar safiyet gösterebilirim.

Fakat burada sırası gelmişken mühim bir nokta üzerinde durmağı lüzumlu görüyorum. Taki, işlerinde ve hükümlerinde aceleci olan bazı muarız okuyucularım varsa beni kendi silahımla vurabilecekleri zehabına düşmüş olmasınlar.

Bu dünyada böyle, şuurumuzdan kaçmış birçok hadisat olduğu gibi geçmiş hayatlarımızın esasen bağlı şuurumuzda mevcudolmıyan sayısız hadiseleri de evleviyetle vardır. Ve bunların hakikatlerine ait birçok diğer deliller de mevcuttur. Binaenaleyh, herhangi bir deja-vü veya deja-antandü ( sanki evvelce görülmüş, sanki evvelce işitilmiş ) hadiseleri karşısında kalan bir insanın yukarda söylediğimiz gibi hatiften bir hitap karşısında kaldığını sorup araştırmadan iddia etmeğe kalkışması ne kadar büyük bir safiyet eseri sayılırsa, o insanın karşılaştığı böyle hadiselerin bu dünya hayatında menşeleri bulunamıyacağına ilmi ve kati delillerle kanaat getirdikten sonra onu bir hezeyan telakki etmesi de o kadar büyük bir safiyet eseri olur. Fakat ikinci safiyetin şümulü birincininkinden daha geniş olsa gerektir. İşte bu noktaya gelince, tecribi ispiritüalizma yolu ile ruhi hadiselere ait hakikatleri araştırmanın, bu hadiseleri hakiki kıymetleriyle tasnif etmenin ve nihayet insan mukadderatiyle ilgili birtakım neticelere varabilmenin güçlüğü derecesi anlaşılır. Binaenaleyh bu hususta birçok tecrübe ve bilgilere lüzum vardır. Bütün bunlarla beraber – kim olursa olsun – insan yanılabileceğini ve yanılma ihtimalinin her an mevcudolduğunu unutmamalıdır. Herhangi bir ruh halinin insan mukadderatiyle ilgili taraflarını araştırırken bir araştırıcının dogmatik bir düşünceye saplanıp onu yalnız bu dünyanın tek bir hayatiyle izah etmeyi prensip yaparak hareket etmesi ne kadar hatalı ve şaşırtıcı bir yol ise, sabit fikirler ve tek taraflı düşüncelerle hareket ederek her müphem ve vuzuhsuz ruh halini mutlaka dünya dışı kaideleriyle izaha kalkışması da o kadar şaşırtıcı ve hatalı bir iş olur. Tekrar ediyoruz; insan düşüncesine, mümkün olduğu kadar az hatalı ve iyi bir istikamet verecek unsur, görgü ve tecrübe ile tezahür imkanı bulmuş kafi derece şümullü bir bilgidir. Bundan mahrum oldukça bu vadide söz söylemeğe, fikir yürütmeğe ve birtakım faraziyeler ve nazariyeler serdetmeğe kalkışanların çıkmaz sokaklara saparak tekamül ve hak yollarını ve nihayet bir yerde << STOP! >> demeleri mukadderdir.

Tekrar sadade gelelim: Hafıza ve hatırlama işlerinde dikkat melekesinin baş rolü oynadığını söylemiştik. Bağlı hafıza ve hatırlama haklarında bu rolün ehemmiyeti kat kat artar. Zira burada - hafızada kalacak şeyler şuura ister aksetmiş olsun, ister olmasın - ruhun maddeler üzerindeki ayrıca faaliyetine lüzum vardır.

Biz mutat hayatımızda bağlı şuurumuza geçen veya geçmiyen birçok hadiselere dikkat etmişiktir. Ve bu hadiseler de beynimizde az veya çok bazı intibalar husule getirmiştir. Evvelce söylediğimiz gibi [ 1 ] biz bunları dünyaya bağlı mutat halimizle hatırlıyabiliriz. Bu hatırlamanın derecesi ve imkanı, beynimizdeki bu intibaların derinlikleri derecesine ve devamı müddetlerine bağlıdır. Binaenaleyh bunlar daima noksandırlar ve zamanla, tedricen kaybolmağa mahkumdurlar.

3 – Bağlı ve serbes hatırlamalar

Hafızanın klasik psikolojide anlaşılan manası ile modern spiritüalizmada kabul olunan manası arasında büyük fark vardır. Daha doğrusu psikoloji, ruhun bu muazzam melekesini çok eksik tanımış ve eksik tanıtmıştır. Hafıza zamanla büsbütün unutulmağa mahkum bir hadisenin yarım yamalak, beyinde saklanması değildir. Böyle bir telakki ancak hafızanın noksan tezahüründen ve noksan mütalaasından ileri gelebilir.

Hakikatte hafıza ruhun, içinde yaşadığı bütün hadisatı en ince teferrüatiyle bir daha kaybetmemek üzere kendisinde ebediyen muhafaza etmesine yarıyan bir melekedir. Bu anlayışta klasik psikologların gözünden kaçan mühim bazı noktalar vardır.

Ruhta yerleşmiş hiçbir hadisenin kaybolmadığını evvelce söylemiştik. Tekamül ile alakası olan ve ruhun kazançları arasına girmiş bulunan hiçbir bilginin, hiçbir melekenin kaybolmadığını kabul ettiğimize göre bunların bazı şartlar altında hatırlanmasının da mümkün olabileceğini düşünmek tabii bir iş olur. Esasen ortaya konmuş birçok müşahedeler ve tecribi araştırma neticeleri bunun böyle olduğunu bize göstermektedir. Fakat burada bahis mevzuu olan geçmiş hayatların hatırlanması, arada geçen vetirelere göre hususi bir mahiyeti haiz olabilir. Evvelce söylenmişti ki hafıza ve hatırlama işlerini biz mutat hallerde görüldüğünden daha geniş ve canlı bir manada kabul ediyoruz. Bize göre beyin baskısı altında olan hatırlamaların bu baskıdan azade olarak vukua gelen hatırlamalardan çok büyük farkı vardır. Birincisinde daha ziyade geçmiş hadiseleri düşünerek bulma vetiresi hakimdir. Ve buradaki imajlar vuzuhsuzdur, cansızdır. Mesela bundan iki sene evvel falan şehrin falan sokağından geçerken falan kimseye rasgelmiştim, dediğim zaman düşüncemin mahsülü olan fikirlerle karışık imajlar sanki başka birisine aitmiş gibi bana yabancı ve aynı zamanda azçok müphem olarak gelir. Bunlar o anda benim için reel kıymetten mahrum birer masal gibidirler. Ve ben artık bu hadisenin içinde yaşamakta olmam.

Halbuki diğer birtakım hatırlamalar vardır ki onlar böyle değildir ve bundan daha ileride bir hadisedir. Bu hadisenin vukuu sırasında insan, azçok derece farkı ile halihazır hayatını unutur veya hiç olmazsa maziye ait hatıralarında, halihazırda içinde yaşadığı hadiselere verdiği kıymetleri vererek yaşar. İşte hatırlama hali bu kadar ileri gidebildiği zaman geçmiş hayatların mütalaasında faydalı birer tetkik mevzuu olur. Biz evvelce, bu nevi hatıralardan faydalanmamıza yarıyacak bazı tecrübelerden bahsetmiştik [ 1 ].

Bu hal mutat hayatımızda normal sayılmaz. Zira bizim normal telakki ettiğimiz hadiseler ancak alışkını bulunduğumuz dünya nizamlarına uygun görünen hadiselerdir. Ve bu suretle geçmiş hayatların hatırlanması da birçok yerlerde dünya nizamına uygun görünmiyebilir.

İşte yalnız mutat ruhi hallerin mütalaasiyle iştigal eden klasik psikoloji sahasındaki hatırlamalar, ruhun tamamiyle bedene bağlı bulunduğu şartlara tabi olanlardır. Onun için biz bunlara bağlı hatırlamalar diyoruz. Fakat ruh, az çok degajman hallerinde kendi içine ve hatıralarına daha canlı olarak dalar. Ve bu dalış, ruh degajmanının derinliği nispetinde meydana çıkacak hatıraların canlılığını ve tazeliğini arttırır. Bu hususta tahlili bir tetkik yapabilmek için evvelce [ 2 ] kendi tecrübelerimizden alarak takdim ettiğimiz bir misale tekrar döneceğiz. Bu misalden şu neticeler çıkarılabilir:

1 – Bir insan, beş on saniye gibi çok kısa bir zamanda bir çok hadiseleri kavramakta ve bunları ruhunda muhafaza edebilmektedir. Bu misalin kıymetini anlıyabilmek için şu tecrübeyi yapmak kafidir:

Evvelce hiç görmediğiniz bir karta beş saniyelik müddetle bakınız. Ve bununla bir daha meşgul olmadan bir ay bekleyiniz. Sonra bu kartın muhteviyatını hatırlamaya çalışınız. Acaba bunun tafsilatından kaç kelime söyliyebilirsiniz? Halbuki misallerimizde, hatta uzunca bir dikkatle bakıldığı zaman bile gözden kaçabilecek bazı teferruata varıncaya kadar süjenin aylarca evvel gördüğü bir kart üzerinde izahat verdiğine şahit oluyoruz.

2 – Hatıralar ne kadar eskir ise o kadar daha canlı olarak meydana çıkıyor. Mesela süjeye iki ay evvel on beş saniye müddetle gösterdiğimiz bir kartın tafsilatı, dört ay evvel ancak beş saniye yani evvelkinin üçte biri müddetle gösterdiğimiz bir kartın tafsilatına nazaran çok fakirane ve ufak tefek yanlışlıkları ihtiva etmektedir. Bu hal bilhassa dikkate değer. Ve mutat şuurumuz dışındaki şuuraltı faaliyetini gösterdikten başka ruhun eskidikçe olgunlaştığını ve hadiseleri daha iyi temsil ederek kendisine mal ettiğini gösterir. Burada normal olan hatırlamalardaki maddi vetirelerin aksini görüyoruz. Bunlarda hadiseler eskidikçe kıymetlerinden kaybederler. Zira onlar daima mütevali madde inkılaplarının neticelerine maruzdurlar. Bir hüceyre bir daha eski halini almamak üzere, eski bir beden bir daha gençleşmemek üzere ihtiyarlar. Yani maddi teşekküller terakkiye değil, muvakkat inkilaplardan sonra tedenniye mütemayildirler. Madde eskir. Eskimek kelimesinin ifade ettiği mana maddi durumu vasıflandıran teşekkülatın bozulmasıdır. Buna mukabil bu bahsettiğimiz tahattur hadisesinde zamanla artan bir terakki vardır. Bunu da maddi inkilaplarla makusen mütenasibolarak ilerliyen bir hareket halinde görüyoruz. Bu cihet de zaruri olarak fiziko-şimik maddelerden ayrı bir cevherin müdahalesini kabul etmeğe bizi sevkediyor.

Klasik psikolojinin tarif ettiği hafıza, ancak beyin gibi fiziko-şimik maddelerin imkanların muallaktır. Netekim süjemiz mutat hafızası ile üç gün evvel yediği yemeği hatırlıyamazken ekminezi halinde beş ay evvelki bir sabah kahvaltısında yemiş olduğu şeyleri mükemmelen hatırlamaktadır. Beyinde mevcudolan her şey beynin kendisi gibi eskimeğe, kıymetinden kaybetmeğe mahkumdur. Hafıza da böyledir. Halbuki ruhun perisprisi ve orada mahfuz olan şeyler eskimez ve ölmez. Zira evvelce hususi bahsinde de gördüğümüz gibi perispride rejenerasyon hadisesi yoktur.

Ben dün içinde yaşamış olduğum bir hadisenin bu gün yarısını unutmuş olabilirim. On gün sonra onun onda biri aklımda kalırsa ne ala. Hele on sene sonra beynimde o hadiseden hiç bir eser kalmaz. Halbuki hususi vetirelerle pasif hale girdiğim zaman, yani beyin baskısından kurtulduğum zaman en eski zamana ait hatıralarımda bu günkü gibi yaşamağa başlarım.

Acaba bu hadise bize hiç bir şey öğretmez mi? Bu hal bize her şeyden evvel bu iki hatırlama nevinin ayrı ayrı şeyler olduğunu ve ayrı ayrı yollarda vukua geldiğini öğretir. Saniyen birinci ve ikinci nevideki hatırlamaları temin eden vasıtaların da birbirinden ayrı olduğunu, yani birincisinin fani ve muvakkat, diğerinin layemut ve devamlı olduğunu gösterir.

Evvelce bahsettiğimiz Korsakof kanunu bu yoldan daha iyi izah edilir. İhtiyarlıkta beynin ve maddi teşekkülatın yıkılması ile maddi alayıktan kesilen ruh, aşağı yukarı pasif bir hale yaklaşır. Burada hemen hemen, bir az evvel tarif ettiğim disosyasyon haline benzer bir hal vardır. İhtiyarın zayıflamış dimağı perispri üzerindeki baskısını tabiatiyle gevşetmiştir. Bu hal onun şuur altı sahasında, yani serbes şuurunda bir tezahür zemini hazırlamıştır. Bu da bizim tecrübelerle elde ettiğimiz disosyasyon haline yakın bir ruhi haleti aşağı yukarı meydana getirir. Bu suretle ihtiyar, hem etrafiyle az çok alakadar mutat hayatında, hem de aynı zamanda ruhi hayatında yaşamağa başlar. Hatta bazı zamanlar bu disosyasyon hali adeta bizim tecrübelerimizdeki hali andıracak derecelere kadar varabilir. Bunun neticesi olarak misallerimizle de gösterildiği gibi ruhta yerleşmiş olan en eski hatıra, canlı ve tafsilatlı bir şekilde hatırlanırken yeni hatıra, canlı ve tafsilatlı bir şekilde hatırlanırken yeni hadiseler daha dumanlı ve vuzuhsuz olur ve hatta bazen hiç şuur sahasına çıkmaz. Binaenaleyh en yeni öğrenilen şeyler ihtiyarlamış bir beynin ataleti ve inhitatı yüzünden bağlı hafızada çok zayıf şekilde saklanabilir. Şu halde Korsakof kanunu, dünyevi unsurların inhitatı yüzünden ruh melekelerinin bu unsurlardan ziyade perispriye ait cevherler ile izhar edilmeğe başlanmasının bir ifadesidir.

3 – Yalnız gördüğü resimler ve yazılar değil, insanın içinde yaşamış olduğu bütün günlük hayatına ait hatıraları da aynen muhafaza edilmekte ve sırası gelince tekrar canlandırılabilmektedir. Süjemizin dört beş ay evvel, hatta kendisini alakadar etmediği halde şöylece bir kulak misafiri oluverdiği felsefi bir mübahaseyi kendisinin hiç beklemediği bir zamanda hemen kelimesi kelimesine tekrar edivermesi bunun canlı bir misalini teşkil eder. Bunu, malum olan mutat beyin kanalile vaki bir hatırlama vetiresinden ayırmak zarureti vardır. Bulunduğunuz herhangi bir mecliste sizi alakadar etmiyen bir mevzu üzerinde iki kişi görüşürken onların – belki de hakiki manasını anlamadan – duyduğunuz sözlerini beş ay sonra bir gün birdenbire size soruverdikleri zaman bu kadar mazbut ve sırasiyle tekrar edebilir misiniz? Fakat beyin yolu ile mümkün olmıyan bu işi, ruh başka tollardan temin eder ki işte biz bu yolları tetkik ederek ve onlardan istifade yolunu araştırarak ruhun mechulümüz olan eski hayatlarına nüfuz etmeğe çalışıyoruz. Burada bilemediğimiz bir çok işler vardır, fakat yadırganacak hiç bir nokta yoktur.

4 – Verdiğimiz misallerin zikre değer bir hususiyeti daha vardır: Buradaki hatırlamalar bizim mutat hatırlamalarımız gibi bir ( düşünce ) tarzında olmuyor bir ( görme ) halinde vukua geliyor. Süje hatırladığı şeyi düşünmüyor görüyor. Ve hatta yalnız görmüyor; bütün duygu ve düşüncesi ile bir tiyatro sahnesinin içinde bulunan aktörler gibi, kendi hatıralarının içinde yaşıyor. Mesela << ben kahvaltı ettiğimi hatırlıyorum >> demiyor. << Ben kahvaltı ettiğimi görüyorum >> diyor. Çok enteresan olan bu hadise üzerinde durmak lazımdır. Zira Ispatyomdan alınan tebliğlerde de ruhların orada hatıralarını bu tarzda ihya etmekte olduklarını kendilerinden öğreniyoruz. [ 1 ] Biz bu hususta daha ziyade tafsilat elde etmek için celse haricinde, aynı süjeden hatırlamaları esnasındaki intibalarını sorduk. O aynen bize şunları söyledi:

<< Ben size söylediğim şeyleri düşünmüyorum. Bir ruya görüyormuşum gibi görüyorum. Ve gördüklerimi söylüyorum. Fakat bu, ruya gibi de değil. Ruyalar karışık ve bulutlu oluyor. Halbuki bunlar tıpkı sahiden yaşadığım günlerdeki gibi açık şeyler. Mesela, kartlarda gördüğüm manzaralar gözümün önüne öyle bir resim gibi gelmiyor. Onlar birer sahne halini alıyor ben de o sahnenin içinde dolaşıyorum. Kartta cansız gibi görünen adamalar burada canlanıyor. Hatta benim emrime arzuma tabi olarak hareket etmeğe başlıyor. Ben uzakta görünen evlerin yanına gidebiliyorum ve içlerine de giriyorum >> Bu izahat bize çok yeni şeyler öğretiyor. İyi yollarda kullanabildiğimiz ve daha ziyade inkişaf ettirdiğimiz takdirde bunların insan bilgisi ve insan mukadderatı hakkında şimdiye kadar kullanageldiğimiz öğretici diğer vasıtalardan daha verimli olduğunu kabul ediyoruz.

Süjenin bu hatırlamalarındaki canlılığı şu hadise güzelce gösterir: Süje bir gece ruyasında kendisine gösterilen ve sonra disosyasyon halinde diğer tafsilatı istenilen kartlardan birisinin muhtevasında yaşamağa başlamış, aynı zamanda Dr. Zühtü ve eşi ile de o manzaralar içinde bir çok maceralar geçirmiştir.

4 – Bağlı hatırlamaların bazı varyeteleri

Bu bahse dair kitabımızın bazı yerlerinde geçen yazılar ve misaller arasında okuyucularımın zihinlerine takılabilecek bazı noktaların bulunduğunu tahmin ediyorum.

Evvelce dünyada, bağlı şuur sahasına çıkan hatıraların mutlaka beyin kanaliyle ruha geçmiş olması, yani bu hatıralara ait bazı izlerin ve intibaların beyinde mevcut bulunması lazımdır, demiştik. Ve bu hususta da birtakım misaller vermiştik. Fakat gene bu misaller arasında ve bilhassa gelecek misallerde öyleleri vardır ki onlar bu nazariyenin aleyhinde gibi görünürler. Mesela, bunların başında evvelce bahsi geçen << post – hipnotik >> telkin meselesi gelir. Mademki perispri tarafından bilavasıta alınan tesirler bağlı şuur sahasına fikir halinde geçemiyorlar, o halde nasıl oluyor da uyumakta olan bir süjeye telkin edilen bir fikir uyandıktan sonra bağlı şuur sahasında canlanabiliyor?

Böyle bir mülahaza hiç şüphesiz ilk hamlede herkesin aklına gelebilir ve gelince de düşünceyi karıştırır. Halbuki meseleyi etrafiyle tetkik edersek kaideye aykırı görünen bu tezahürün yerinde olduğu ve nazariyemizi başka bir yoldan takviye bile ettiği anlaşılır. Bu nasıl olur?

Burada, herşeyden evvel daima tekrar etmekte olduğumuz bir noktayı hatırlatmak istiyoruz: Her şeyde ve her yerde ruh gaye, madde vasıtadır. Ve madde daima ruh tesiri altındadır. Eğer beyin; dışardan gelen tesirleri birtakım intibalar halinde zabıt ve muhafaza ediyorsa bu, ancak ruhun madde üzerindeki müessiriyetinin yardımı ile vukua gelmektedir. Cansız, yani ruh müessiriyetinden mahrum bir beyinde hiçbir vakit bu tertipteki izler ve intibalar husule gelemez. Yani ruhun birtakım animik vasıtalarla idame ettirdiği maddelerin diriliği sayesinde sinir cümlesi, dış amillere ait hassi ihtizazları idrak olunabilecek şekillerde alıp muhafaza etmektedir. Bütün bu maddi vasıtalar ruhun müdahalesinden mahrum kalınca donarlar ve böyle yüksek müesseriyet kabiliyetlerini gösteremezler. Demek evveldenberi bahsettiğimiz, sinir cümlesindeki dış amillere ait intibaların husulünde ruh faaliyetinin baş rolü vardır.

Fakat bir az evvel bu işlerde ruhun ön safta kullandığı bir melekesinden de bahsetmiştik. Bu, dikkat melekesi idi. Aynı zamanda, dikkatin bağlı şuura inikas eden ve etmiyen varyeteleri olduğunu da biliyoruz. Şu halde ruh - bağlı şuur sahasına çıkmış olsun, olmasın - dikkat melekesinin yardımı ile sinir cümlesini şu veya bu şekilde hazırlıyarak dış tesirlerin muayyen merkezlere yerleşmesinde amil olur. Ve bağlı idrak halinde, bu tesirler buralardan perispriye intikal ederler. Demek burada, dış ihtizazlar - sinir cümlesi - perispri arasında muayyen bir istikamete, yani ruha mütevec cihen teessüs etmiş birtakım bağlar ve münasebetler vardır ve bu münasebetler de ruhun tesiri altındadır. Bu tesirde ruhun diğer bilmediğimiz alakalı melekeleriyle beraber bilhassa dikkat melekesi tebarüz etmektedir.

Şimdi acaba biz, mutadolan bu yolun tersini düşünemez miyiz? Yani, dikkat melekesi; dış ihtizazların beyin nahiyeleri ile olan münasebetleri üzerinde toplanacağı yerde, perispride mevcut ihtizazlardan bazılarının aynı nevahide yerleşmeleri hadisesi üzerinde toplanamaz mı? Bu niçin mümkün olmasın!

İşte post - hipnotik telkinde cereyan eden hadise budur. Operatör – belki işin farkında olmadan - bu hadiseye yol açmış bulunmaktadır. O, yaptığı telkinlerle, hipnoz halindeki süjesinin dikkatini, perisprisinde yerleşmiş bazı imajları ve fikirleri beyin cevherleri üzerine intikal ettirmesi ve orada - tıpkı dışardan gelen ihtizazlarda olduğu gibi - tesirler husule getirmesi faaliyeti üzerine çeker. Bu faaliyetin neticesi olarak fikir ve bilgi hamulelerini taşıyan ihtizazlar dışardan beyne gireceği yerde ( mutat idrak ), içerden, yani perispriden beyne gider ve orada birtakım izler, intibalar bırakır. İkisinde de amil ruh olduğuna göre - fizik şartların değişmesiyle ufak tefek farklar kabul etsek bile - ihtizazların dışardan veya içerden beyne girmesini ve orada intibalar husule getirmesini aynı hadise sayabiliriz.

Hulasa ruh, gene kendi iradesinin yardımiyle operatörün gösterdiği yolda, dikkatini perisprisinde mevcut bir imajın, beyindeki o imajla alakalı nahiyelere sevki üzerinde toplamış bulunuyor. Ve bunun neticesi olarak adeta otomatik denebilecek halde vukua gelen birtakım fizikoşimik hadiselerin yardımiyle bu imajlara ait izler beyinde - tıpkı dışardan gelen ihtizazlardaki gibi - husul bulmağa başlar. Burada da bu izlerin derinlik ve devamlılık müddeti ruhun dikkat melekesiyle taayyün etmiştir. Binaenaleyh bu işlerin uyandıktan sonra hatırda kalma müddeti ve tesir şiddeti derecesi, hipnoz halinde nispeten serbest irade ile kullanılmış dikkat melekesinin şiddeti derecesine bağlıdır. Onun içindir ki post–hipnotik telkinin bilahara tahakkukunu sağlıyacak en iyi garanti, süjenin uyurken kendisine verilen telkini tekrar etmesi ve onu yapacağını va’detmiş bulunmasıdır. Bu tekrar ne kadar çok olursa ve vait ne kadar kuvvetli bir lisanla yapılırsa netice o kadar kati olur.

Hatırlama halinin diğer bir varyetesi daha vardır ki bu da gene ilk bakışta işleri karıştırıcı gibi görünür. Fakat bunun da aynı prensip dahilinde kolaylıkla izah edilebileceğinden eminiz. Hatırlamanın bu varyetesini ruya şeklinde görüyoruz. Menşei ve sebebi ne olursa olsun, ruya bir hatırlamadır.

Tabii uykuda azçok bir degajman hali vukua gelmektedir. Bu sırada dışardaki ihtizazlar ve ruhta bulunan intibalar beyne uğramadıkları için, daha doğrusu ruhun dikkat melekesi bu yolda bir faaliyet göstermediği için uyandıktan sonra insan, uykusunda geçen zamandan haberdar olamaz. Yani onun bağlı şuur sahasında, uykuda iken geçen hadiselere dair hiçbir bilgi husule gelmez. Böyle olunca, uykusunda doğrudan doğruya perisprisiyle tesir alan ve vehpi ( innee ) hayatında yaşıyan bir insan nasıl oluyor da gördüğü ruyaları uyandıktan sonra hatırlıyabiliyor ?

Bu sualin cevabını mümkün olduğu kadar doğru verebilmek için evvela bizzat sualin sorulma şeklini tashih etmek lazımgelecektir. Zira burada ruyanın hatırlanması bahis mevzuu olamaz, söylediğimiz gibi ruya bizatihi bir hatırlamadır. Yani, artık biz ruyaya uykuda olup bitmiş bir hadise olarak bakamayız. O, daha ziyade uyanık hale ait, bağlı şuuru ilgilendiren bir olaydır. Şimdiye kadar söylediklerimizden anlaşılacağı üzere, bağlı şuur uykunun değil, uyanık halin, yani ruhun maddeye bağlanmış halinin vasfıdır. O halde burada cevaplandırılması lazımgelen başka bir sual vardır ki o da uyanık hale ait bir hatırlamadan ibaret bnlunan ruyanın nasıl husule geldiğidir.

Eğer ruya hadisesi üzerinde biraz durursak onu, şimdiye kadar edinmiş olduğumuz bilgilerle aydınlatabiliriz. Dikkat edilirse ruya, ruhun bedenle en çok irtibat halinde bulunduğu serbes hayatında vukua gelmektedir. Bu ne demektir.

Uyku halinde iken nispeten daha serbes bulunan ruh, uyanırken bedene olan bağlarını müterakki bir süratle kuvvetlendirmeğe başlar. Bu takviye ameliyesi muayyen bir hadde varınca serbes şuur hali, bağlı şuur haline inkilabeder. Ve << uyanma >> dediğimiz, hakikatte asıl uyku hali başlar. Demek ki bu << muayyen   had >> serbes şuur halinin, bağlı şuur haline inkilabettiği noktadır. İşte bu nokta bize göre, ruhun bedenle en çok irtibat halinde bulunduğu serbes hayatıdır. Bunun bir derece ilerisinde ruh -maddeye olan bağları yüzünden - serbes hayatını kaybeder, bağlı hayatına başlar. Şu halde alelade ruyalar daima, serbes şuur halinin bağlı şuur haline inkilabettiği noktada vukua gelir. Bunu daha kestirme ve herkesin kullandığı bir sözle ifade etmek için, ruya uyumak veya uyanmak üzere iken görülür de diyebiliriz.

Halbuki bu an, yani serbes şuurun bağlı şuura geçtiği an pek kısadır ve işine göre, ancak saniyenin kesirleriyle veya saniyelerle ölçülebilir. Binaenaleyh bu nevi ruyaların vukuu bu kadar kısa bir zamanda olur.

Burada bir sual akla gelir: Niçin ruya görürüz? Daha doğrusu, neden uyumak veya uyanmak üzere bulunduğumuz her anda ruya görmeyiz?

Bu suale cevap vermezden evvel, ruya nasıl görülür sualinin cevabını iyice tebarüz ettirmiş olmamız lazımgelir. Yukarki mülahazalardan anlaşıldığı gibi, serbes haldeki intibaların hatırlanmasında amil olan unsur; ruhun, dikkatini muayyen hadiselerin muayyen beyin mıntıkalarında tesbit edilmesi ameliyesi üzerinde toplamasıdır. Ruya da serbes haldeki intibalara ait bir hatırlama olduğuna göre, burada da aynı kaidenin cari olacağı tabiidir. Biraz evvel post - hipnotik telkine ait hatıraların bağlı şuurda canlanmasını izah ederken süjenin dikkat melekesiyle alakadar iradesine istikamet verici bir dış unsurdan, yani manyatizörün iradesinden bahsetmiştik. Ruya hadisesinde de böyle birtakım saikler vardır. Bu saikler pek muhtelif şekiller arzeder. İşte bunlardan bazılarını bahis mevzuu etmekle yukarda sorduğumuz ( niçin ve neden? ) suallerinin cevaplarını da vermiş olacağız. O halde bu saikler nelerdir?

Serbes şuur halinin bağlı şuur haline inkilabı tabiriyle ifade etmek istediğimiz şey, perispri ile beden arasında vukua gelen maddi rabıtaların sıkışmasiyle müterafık bir hadisedir. Ve bu hadise de - her ruhi hadisede olduğu gibi - ancak, ruhun bu ameliye üzerinde dikkatini toplamış olmasiyle mümkündür. Binaenaleyh burada, ruhun dikkati perispri - sinir cümlesi arasındaki münasebetler üzerinde tabiatiyle toplanmış bulunmaktadır. Fakat olabilir ki gene bu sırada ruh ya manen veya maddeten herhangi bir hadise, bir mesele üzerinde fazlaca meşguldür ve bu hadiseye veya meseleye ait bazı fikirler ve imajlar parazit olarak dikkat sahasına - ekseriya natam bir şekilde - kayıvermiş bulunurlar. Bu meşguliyetler arasında mesela, ruhi bakımdan: kaybedilmiş bir sevgilinin acısı, büyük ziyanla neticelenmiş ticari bir teşebbüs, izzeti nefsi rencide edici büyük bir rezalet, kaybedilmiş ikbal veya kıymetli herhangi bir şey gibi ruhu tehyicedici haller bulunabilir. Veya maddi bakımdan: bir mide rahatsızlığı, diş ağrısı, açlık, bir romatizma ağrısı velhasıl bedenin herhangi bir yerinde insanı tazibedici bir arıza olabilir. Bu hallerden birine maruz kalan insan, ruhen onlarla meşguldür ve onun dikkati tabiatiyle mütemadiyen bu hadiseler üzerine çekilmektedir. Binaenaleyh uyur veya uyanırken de onun başka bir tarafa çevirmek istediği dikkati o sırada saf bir halde bulunamaz ve bu hadiselerden birisiyle ilgili unsurları zaruretiyle, perispri-sinir cümlesi münasebetlerine karıştırır. Bu hal, dikkate merbut olan hadise kırıntılarının - dediğimiz gibi - adeta otomatik bir seyirle beyin unsurlarına intikal etmesini ve orada alakadar mıntıkalarda gayrı ihtiyari olarak müphem ve vuzuhsuz izler, intibalar halinde yerleşmesini mucibolur. Buradaki tesirler, post-hipnotik telkindeki gibi sarih ve vazıh olmadıklarından onlara ait beyinde husule gelen izler de bittabi karmakarışık olur ve bu halin neticesinde görülen ruyalar, ekseriya ipe sapa gelmiyen darma dağınık birtakım imajlardan ibaret kalır. Fakat ne olursa olsun bu imajların uzaktan veya yakından bahis mevzuu ettiğimiz ruhi ve maddi tesirlerle alakası mutlaka vardır. Binaenaleyh, bu yoldan yüründüğü takdirde böyle alelade manasız görünen ruyaların bile bir uzuvda başlamak üzere bulunan bir hastalığın teşhisinde veya o sıralarda ruha musallat olmak üzere bulunan zararlı bir duygunun veya fikrin vaktinde keşfedilmesinde büyük faydası dokunabilir.

Demek, serbes şuurun bağlı şuura inkilabını neticelendiren maddi hadiseler üzerindeki ruhi faaliyet esnasında, dikkat sahasına kaymış böyle parazit duygu ve düşünceler yoksa uyandıktan sonra bağlı şuur sahasında herhangi bir imaj husule getirebilecek hiçbir iz beyinde bulunmaz, yani ruya denilen hadise vukua gelmez.

Fakat ruyanın, daha doğrusu hatırlamaların yukarkinden ileri ve yüksek tertipte diğer bir varyetesi daha vardır. Nasıl ki bir hatırlamadan ibaret olan yukardaki alelade ruyaları, bambaşka bir hadise imiş gibi << ruya >> diye diğer hatırlamalardan ayrı bir tabirle ifade etmemize şekil farkı sebebolmuş ise, daha ileride ve yüksek tertipte bir hatırlamadan ibaret bulunan aşağıda bahsedeceğimiz ruyaları da gene << ruya >> tabiriyle isimlendirmemiz şekil benzerliğinden mütevellit bir düşünceden ileri gelmiştir. Yani bütün bu varyeteleri gözden geçirirken hep hatırlama bahsinde bulunduğumuzu unutmamalıyız. Bunların hepsi keyfiyet ve kemiyet itibariyle birtakım değişik şekiller gösteren hatırlamalardan ibaret tezahürdür.

Nasıl bir telepatik duygu, uzakta mevcut bir hadisenin keza bir presantiman, gelecek bir hadisenin esiri birtakım ihtizazlarla insan ruhunda tecelli etmiş bir hatırasının hatırlanması, yani bağlı şuur sahasına çıkmış tezahürü ise, onun gibi uzakta cereyan eden veya gelecek olan hadiseler aynı yollardan ruha girerek pasif insan halinin, yani uykunun icabatına uygun imajlar tarzında bağlı şuur sahasına çıkmış tezahürlerdir.

Binaenaleyh, bu nevi imajlardan ibaret olan ruyalara telapatik ve haberci ( telepathique, premonitoire ) ruyalar diyen müelliflerin yerden göğe kadar hakları vardır.

Bu ruyaların teşekkül tarzı esas itibariyle bütün hatırlamalarda olduğu gibidir. Ancak burada değişen şey, bu teşekküle sebebolan illetlerin planlı ve yüksek bir tertipte bulunmaları ve bunun neticesi olarak hatırlama vetiresinde hakim ( dominant ) rol oynamalarıdır. Zira bunlara ait ihtizazlar, ruhun dikkat melekesine parazit halde refakat ederek beyne girmiş - yukarda bahsedilen - ruyalara ait ihtizazlara benzemezler. Bu nevi ihtizazlar ruhun dikkatini doğrudan doğruya kendi üzerlerine çekmiş bulunmaktadırlar. Ve ruhun dikkati o sırada hemen hemen yalnız bunlara tahsis edilmiştir.

Bu türlü ruyaların husulüne sebebolan amillerin yukardakilerinkinden ayrı olduğunu söylemiştik. Filhakika burada ruhun herhangi bir maksat ve gaye uğrunda bizzat kendi iradesini kullanması esastır. Mamafi, gene aynı maksat ve gayeler yolunda daha yüksek yabancı iradelerin de bu işde ekseriya müdahalesi görülebilir. Buradaki maksat ve gayeler, ruhun tekamülüne müteveccih birtakım havadisten insan halindeki ruhu haberdar etmektir. Eğer uzakta geçen veya gelecek zamana aidolan bir hadiseyi bağlı şuur halinde bilmekle tekamülü yolunda faydalanacaksa, uyanınca hatırlanması lazım gelen bilgilere ait imajları ya doğrudan doğruya veya sembolik birtakım kıyafetler içinde ruh – tıpkı post-kipnotik hallerde olduğu gibi – tanzim edilmiş bir plana uygun olarak uykuda beyne aksettirir. Bu faaliyetin neticesi olarak bu bilgi, uyandıktan sonra ya imajlarla müterafık ( ruya ) veyahut imajlardan sonra ari fakat telepatiler ve haberci hisler gibi kuvvetli iç duygularla ve hatta bazen açık fikirlerle mahmul hatıralar halinde bağlı şuurda canlanır.

Şu halde yukarda bahsettiğimiz alelade ruyalarla bunlar arasında birtakım farklar vardır:

I – Birincilerde hiçbir maksat yoktur. Onlar araya karışmış birtakım parazit ve gelişigüzel ihtizazların mahsülüdür. Binaenaleyh bu nevi ruyalar, dümensiz ve ipsiz sapsız şeylerdir. Halbuki ikinci tertipteki ruyalar öğretici bir maksada matuftur. Bunlarda bu maksat uğrunda bir tertip ve nizam vardır.

II – Birinciler, ruyanın vukubulduğu andaki bedenin fizyolojik veya patolojik durumiyle veyahut ruhu sıkan veya ona neşat veren aşırı bir teessüriyet halinin mevcudiyetiyle sıkı bir surette alakadardır. İkincilerde ise böyle bir hal yoktur. Bilakis onlar ya uzakta cereyan eden bir hadise veyahut uzak veya yakın zamanda gelecek bir felaket veya saadet gibi mutat halde insanın bilmediği vukuatla ilgili imajları ve bilgileri ihtiva eder. Mesela bunlar, ya bir ölüm haberi verir, [ 1 ] ya kaybolmuş bir şeyin yerini gösterir [ 2 ], ya büyük bir tehlikenin vukuunu önlemeğe yarıyacak tedbirleri ihtiva eder [ 3 ], yahut insanı yanlış bir düşünceden veya zararlı bir hareketten koruyacak bilgileri telkin eder [ 4 ] ... ilh.

[ 1 ]
Burada, beni bir vakitler çok meşgul etmiş ve neticesi itibariyle sarsmış olan şahsi bir ruyayı ayrıca bir misal olarak yazacağım. Bu ruyayı tam yirmi dokuz sene evvel görmüştüm. Bu ruyaya ait o zamanki notlarımdan bir kısmını kopya ediyorum:

<< Bu gece müthiş bir ruya gördüm. Bir çeşmenin başındayım, ellerimi yıkıyorum. Sağ göz dişim ağrıyor. Elimle dişimi tutuyorum. Sallanıyor. Ve dişim çıkarak elimde kalıyor. Bundan müteessir oluyorum. Kendi kendime diyorum ki: ruyada insanın dişi çıkarsa ölüm haberi alacak derler. Acaba kim ölecek? Yakından birisi mi? Tam bu sırada birdenbire karşımda tanımadığım köylü kıyafetli, ihtiyar, ve beyaz sakallı bir adam peyda oluyor. Bana şunları söylüyor:   << Oğlum, hemen git babanın elini öp! Bu günü kaybedersen yarın geç kalmış olacaksın. >>
İşte o zaman gördüğüm << müthiş >> ruya bu idi. Annemden başka onu kimseye söylememiştim. O da buna ehemmiyet vermemiş görünmekle beraber, o gün hemen gidip babamla barışmamı tavsiye etmişti. Zira o sıralarda ehemmiyetsiz bir sebepten dolayı onunla aramızda bir dargınlık vardı ve konuşmuyorduk. Şunu da ehemmiyetle ilave edeyim ki kendisini bildik bileli mevcut müzmin bronşitinden ma’da babamın o zamana kadar herhangi bir hastalıkla rahatsız olduğunu görmemiştik. Gerek annemin tavsiyesiyle ve gerek, bilhassa ruyanın tesiriyle, babamın çalıştığı yere o gün gittim ve elini öptüm. Akşam üzeri birlikte eve geldik. Ertesi sabah, saat 7 idi. Henüz kahvaltıdan kalkmak üzere idik. Babam güzel güzel konuşuyor ve hatta hafif sesle bir şarkı mırıldanıyordu. Birden bire öksürmeğe başladı. Evvela ehemmiyet vermedik. Fakat 15-20 saniye zarfında öksürük seslerinin gayrıtabii bir şekil aldığını ve zayıfladığını farkettim. Gayrı ihtiyari bir hareketle kendisini kucakladım. Fakat göğsüme onun ancak cansız başının düştüğünü gördüm.

Bu ruyamın muayyen ve ciddi bir maksada matuf olduğunu sarahatle gösteren, burada mühim bir nokta vardır: Dikkat edilirse ruya iki kısımdan müteşekkildir ve bu kısımlar aynı hedefe, yani babamım öleceğini bana bildirmek ve onunla o gün barışmamı temin etmek hedefine müteveccih olarak birbirini tamamlamaktadır. Bunlardan birinci kısım sembolik bir imajdır. Bu imaj o zaman bende mevcudolan bir itikada, yani ruyada diş çıkarmasının bir ölüm haberine işaret olduğu hakkındaki kanaate göre ayarlanmıştır. Fakat ruyamda da kendi kendime sorduğum gibi bu ölümün kime aidolduğu belli değildi. Binaenaleyh bu sembolik imajlar burada kalmış olsalardı maksadı temin etmiş olmıyacaklardı. Zira o sırada sağlam olan babamın öleceği asla benim aklıma gelemezdi ve ben o gün lazım olan fi’li, yani babamla barışma işini gene ihmal edebilirdim. Burada ruyanın ikinci kısmı beni bu maksada doğru tereddütsüzce sevketmeğe yaramıştır. Keza tek başına ruyanın ikinci kısmı da beni harekete getirmeğe, belki kafi gelemezdi. Zira ondan gene, bir ölüm manası çıkarabilmek güç bir iş olurdu. Halbuki ben o gün babamla barışmamış olsaydım onunla dargın olarak ayrılmış olmaktan mütevellit vicdan azabı beni Ispatyoma kadar ve orada da takibedebilirdi. İşte ilk nazarda basit görünen bir ruyanın insan mukadderatında ne kadar büyük işler görebileceğini bu misal kafi derecede göstermektedir.

III – Birinci guruptaki ruyalar, tam uyumak veya uyanmak sıralarında alaminüt olarak beyne kaymış tesirlerden mütevellidolduklarından bunlar yalnız bu esnada, yani insanın uyumak veya uyanmak üzere bulunduğu sıralarda vukua gelirler. Halbuki ikinci guruptaki ruyalar, gelişi güzel ve kaçamak tarzında değil, bir maksat ve plan dahilinde vukua geldiklerinden onlar, bu maksadın ifadesine en uygun olabilecek uykunun her safhasında – ve şüphesiz aynı mihanikiyetle – vaki olabilirler.

IV – Ve nihayet, birinci guruptaki ruyalar; beyindeki hesapsız ve maksatsız tesirlerin gayet sathi ve gelip geçici izlerine bağlı bulunduklarından bunlar vuzuhsuz ve karma karışık oldukları kadar çabuk unutulurlar ve ruhta hemen hemen hiçbir derin tesir bırakmazlar. Hatta böyle ruyaları bazen insan, daha hatırlamadan denecek kadar kısa bir zamanda unutuverir ve bir daha da hatırlıyamaz. Halbuki ikinci guruptaki ruyalar mazbut oldukları kadar ruhta devamlı ve derin tesirler bırakırlar. Bazen insan bu kabilden bir ruyayı aylarca ve hatta senelerce unutamaz. Ve o, reel bir hadise olarak insan ruhunda ebediyen yaşayabilir. Zira bunları husule getiren izler hususi bir maksatla ve kemali dikkat ve ihtimamla beyin cevherleri üzerine ruh tarafından nakşolunmuştur.

Şimdi hatırlamaların diğer bir varyetesine daha temas edeceğiz. Reenkarnasyonizmaya ait geçmiş zaman hatıralarının ihyasına dair mütalaayı, hatırlamaların bu varyetesi adamakıllı kolaylaştırmış olacaktır.

İleriki bahislerde görüleceği gibi birtakım hatırlamalar vardır ki bunlar ne uyku halinde iken ne herhangi pasif bir halde iken vukua gelir. Bu nevi hatırlamalar mutat ve uyanık hallerde; bağlı şuurda doğmuş vazıh, hatta bazen oldukça tafsilatlı birtakım fikirler veya imajlar halinde kendilerini gösterirler. Bu hal ekseriya çocuklarda görülürse de büyüklerde görülmesi de vakidir. İleride verilmiş olan Bn. Raynaud hikayesi buna bir misal teşkil eder. Bu nevi çocuklar veya kahiller, kendilerinin bu dünyadaki hayatlarında karşılaşmış oldukları hadiselerin hiç birisiyle kabili izah olmıyan birsürü hatıralardan bahsederler. Hatta bu hatıralar bazen onların şimdiki hayatlarına pek çok yabancı birtakım hadiseleri ihtiva eder. Mesela, insan hiç bilmediği ve hatta ömründe duymamış olduğu bir dilde konuşmağa başlar. Hiçbir müverrihin bilmediği asya ortasındaki bir kavmin tarihine ait vakıalardan bahseder. Ve nihayet hiç ziyaret etmediği ve tanımadığı memleketlerde şu veya bu isimler altında, yaşamış, birtakım işler yapmış olduğunu hatırlar veya görür... v.s.

Acaba bu hatırlamalar nasıl vukava gelebilir? Ve bittabi herkes gibi yeni ve bakir bir sinir gümlesiyle dünyaya gelen bu insanların da gene herkes gibi geçmiş hayatlarını hatırlamaması lazımgelirken acaba bunlar neden birer istisna teşkil ederler?

Bir az evvel bahis mevzuu edilen telepatik ruyaların izahları hakkındaki mülahazalardan sonra bu nevi hatırlamaların da izahı kolaylaşır. Zira buradaki vaziyet de aşağı yukarı oradaki gibi cereyan eder. Yalnız birincisinde uykuda iken nispeten serbesleşmiş ruh iradesiyle yapılan işi, ikincisinde; ruh, Ispatyomdaki serbes iradesiyle yapmaktadır. Burada ruhun kullandığı vetire hem ruyalar da, hem de post-hipnotik telkin hallerinde kullanmakta olduğu vetirenin aynıdır. Yani, ruh yeryüzünde tahakkuk ettirmek zorunda kaldığı bazı hadiselerin arasına eğer geçmiş hayatlarına ait birtakım bilgi kırıntılarını da karıştırmağı dünyadaki tecrübe hayatının selameti için faydalı görüyorsa onları - tıpkı post-hipnotik telkin altındaki süjelerin yaptıkları gibi - Ispatyomdaki iradesiyle beyin cevherleri üzerine orada birtakım intibalar husule getirirler. Bu intibalar; dünyada az çok vazıh duygular, fikirler ve hatta imajlar halinde meydana çıkarlar. Şu halde buradaki idrak, mutat halde dışardan beyne doğru gelmiş tesirlerin intibalarına mukabil; içerden yani perispriden beyne doğru gitmiş tesirlerle husule gelir. Zira üç buutlu aleme mensup beyin cevherlerinde şekillenmemiş ve yerleşmemiş hiçbir hadise bağlı şuurla idrak olunamaz. Bu suretle istikametleri dışardan ve içerden beyne doğru olan bu iki nevi tesirden mütevellit idraki birbirinden ayırdetmek için birincisine: << İnsan, dışarısını görüyor >> dersek ikincisine de: << İnsan içerisini görüyor >> dememiz icabeder.

5 – Zamanın bazı ruh halleri karşısındaki
kıymeti ve izafiyeti

Gerek ruya hallerinde, gerek ekminezi yolu ile vuku bulan hatırlamalarda mazi, hal ve istikbale ait zaman mefhumunun ortadan kalktığını ve zaman kıymetinin, ölçüsüz bir şekilde uzayıp kısaldığını görüyoruz. Bu hal basit ve tek taraflı bir düşünce ile hareket eden bazı kimseleri, hatırlamaların reel kıymetlerini inkar etmeğe sevkedebilir. Öyle ya! 20 sene evvel geçmiş bir hayatta bugünkü gibi yaşamak veya bugünkü hayatı 20 sene ileri götürmek ve hele ancak uzun senelere sığabilecek bir yığın hadiseyi birkaç saniyelik zamanın içine sokuvermek olsa olsa realiteden uzak bir << hayal >> mahsülü olabilir.

Fakat muhtelif menbalardan alınmış tecrübelere istinaden diyebiliriz ki muvafık şartlar altında insan bir saniyelik hayatında kendisine ebediyet kadar uzun görünen zaman içinde yaşıyabilir. Bundan başka bazı ahval ve şeriat altında mazinin istikbal, istikbalin de mazi yerine geçebildiğini gösteren müşahedeler vardır. Bu sözler edebiyat değildir, müsbet müşahedelere dayanan ilmi bir hakikattir.

Mazi, hal ve istikbal üç buutlu zaman realitesidir. Binaenaleyh bu realite, bu alemle sona erer. Üç buutlu alemimizin dışında mazi, hale ve istikbal mefhumu kalmaz. Filhakika hatta henüz üç buutlu alemden dışarı çıkmaksızın bile bu alemin yüksek planlarında zaman mefhumunda anlaşılmaz değişmelerin vukua gelmeğe başladığını görürüz. Bir somnambülizma hali, hatta bir ruya hali bile bize bu hususta bazı iptidai fikirler verebilir.

Ruya, ruyayı gören için bir realitedir. Nasıl ki dünyada yaşıyan bir insan için de maddi hayat bir realitedir. Ruyanın bir realite olmadığı zehabına bizi düşündüren amil onun pek kısa ve pek fani görünmesidir. Fakat bu hususdaki ölçülerimiz neye ve kime nazarandır? Bu telakki ruyanın dışında yaşıyanların telakkisidir ve maddi düşünceden doğmaktadır. Halbuki dünyamızın dışında yaşıyan ve maddi telakkilerden kurtulmuş olan namütenahi varlıklar da vardır ki bunlara nazaran bizim yeryüzü hayatımız bir ruyadan daha çok kısa ve daha çok fanidir. Şimdi biz kendi hayatımızı da başka bir görüşe nazaran kısa ve fanidir diye irreel olarak mı kabul edeceğiz?

Realitenin kıymetini zamanla ölçmek adet olmamıştır. O halde ruyadaki zaman mefhumu nedir? Ruyasında on sene evvelki evinde yaşıyanlar vardır, yirmi sene evvel ölmüş olan babası ile sağlığı zamanındaki gibi konuşalar çoktur. Ve senelerce evvel geçmiş bir mektep hayatındaki arkadaşları ile o günkü gibi vaşıyanlar mevcuttur. Ruyada halihazırın bütün hadiseleri ekseriya unutulur. Hulasa ruya gören bir insandaki zaman mefhumu uyanık iken kendisinde mevcdolan zaman mefhumundan tamamiyle ayrıdır. Mazi, hal ve istikbal mefhumu kemikten bir kafatası kutusu içinde mahsur dimağ maddesinin dünya icaplarına tabi, zaruret halinde uydurmuş olduğu bir realitedir. İnsan ruhu maddi baskılardan kurtulduğu nispette kendisinde mevcut zaman kayıtları yavaş yavaş gevşemeğe başlar. Yani o, hadiselerin mutat tertiplerini değiştirmek imkanını elde eder. Bu işe mutat halde iken mani olan şey beyindir. Ruhun beyin kanalı ile vukua gelen düşüncesi zamanın mazi, hal ve istikbal tertibinden kendisini kurtaramaz. Tıpkı insanın üç buut mefhumundan kendisini kurtaramadığı gibi. Zaman mekana bağlı olmak dolayısı ile üç buut mefhumundan ayrılamaz. Binaenaleyh o da üç buut kanunlarına zaruri olarak tabidir. O halde yeryüzünde biz mekana bağlı hiçbir hadiseyi zamanın geçmiş, hal ve gelecek tertibinden kurtaramayız.

Fakat mazi, hal ve istikbal ne demektir? Ve mekanla kaim olan zaman, hangi yoldan geçmiş, şimdi ve gelecek olur?

Burada bir unsur vardır ki zamanın mekanla münasebetini tayin eden odur. Bu unsur harekettir.

Şu halde mekanla hareket, zaman telakkisini doğurmaktadır. Yani mekana bağlı olan zaman, ancak hareket unsuru ile kıymet kazanır. Ve mazi, hal ve istikbal dediğimiz şey, hadisatı husule getiren hareketlerin keyfiyet ve kemiyetlerine tabi bir telakkidir. Bu hareketleri değiştirmekle maziyi hal, hali istikbal, istikbali mazi .... ilh. yapmak veya herhangi bir zamanı hiç bir şey yapmayıp ebediyen uzatmak mümkündür. Dünya imkanları bu hareketleri bizim istediğimiz gibi bilfiil değiştirebilmemize müsait değildir. Gerçi bu hususta birçok şeyler tasavvur edebiliriz, fakat maddi imkanlarımızın müsaadesizliği yüzünden pek az şey yapabiliriz veya hiçbir şey yapamayız. Halbuki yüksek müesseriyet kabiliyetlerini gösteren maddelerden müteşekkil diğer alemlerde, ruhların hareketler üzerindeki hakimiyeti bizdekilerinkinden daha çok fazladır ve onlar bu hareketlerin çeşitli eşkalini tahakkuk ettirmek kudretini gösterirler. Binaenaleyh onların zaman üzerindeki hakimiyetleri ve zaman hakkındaki telakkileri bizdekinden başka türlüdür. Bu fikri, çok kaba olmakla beraber takribi bir misalle izah etmek isterim. Bir tepenin üzerinde saat ayarı için zeval vaktini haber vermek üzere atılacak top duruyor:

a – Ben bu topun bulunduğu yerden beş kilometre uzaktayım ve tepeye bakarak elimde saatimle topun atılmasını bekliyorum.

Evvela bir duman çıktı, arkasından kuru ve kısa bir ses geldi. Şimdi saatimi; dumanı gördüğüm zamana göre mi, yoksa sesi işittiğim zamana göre mi ayarlıyayım? Her halde dumanı gördüğüm zaman 12 ye en yakın olan bir zamandır pekala saatimi 12 yaptım. Fakat farzedelim ki ben ikiye inkisam etmiş olayım ve iki numaralı Ruhselman da yanımda bulunsun ve top atıldığı zaman barıt dumanını görmesin. Binaenaleyh bir ve iki numaralı şahsiyetlerimin, birisi dumana diğeri sese göre ayarlanmış saatleri, ayrı ayrı vakitleri gösterecektir. Halbuki bir de Ruhselman’ın üçüncü varlığını kabul edersek ve bunu da topun yanına koyarsak onun da saati bir ve iki numaralınınkilerden başka ve daha erken ayarda olacaktır. Demek ki aynı hadisenin üç duruma göre vukua gelen tezahürü, aynı varlık üzerinde birbirinden ayrı üç zaman telakkisi tevlidetmiştir. Ve büyük bir şehrin, topun bulunduğu yere nazaran muhtelif mesafelerinde bulunan halkının zeval vaktinde aynı topa göre ayarlanmış oldukları saatlerin hiçbirisi diğerini tutmıyacak ve hepsi de yanlış olacaktır. Bununla beraber zahiri ve sathi bir görüşle bütün bu insanlar saatlerinin doğru ve aynı ayarda olduğuna kani bulunacaklardır. Ve onların herbirinin bu düşüncesi kendileri için bir realitedir.

b – Benim, fezada sesin intişar süratine müsavi bir süratim vardır. Ve ikiye inkisam etmiş varlığımdan birincisi topun yanında beklerken ikincisi top atılmazdan bir lahza evvel son süratiyle fezaya doğru uzaklaşmağa başlamıştır. Top atıldı. Bir numaralı varlığım topun sesini duydu ve saatini ayarladı, fakat iki numaralı varlığım hareketinde devam ettiği müddetçe topun sesini duymıyacak ve saatini 12 ye getiremiyecektir. Demek aynı varlık karşısında aynı hadise, gene bir hareket hali yüzünden, hem mevcut hem de madum olacaktır. Netekim iki numaralı varlığım, daha doğrusu varlığımın ikinci parçası, hareketini kestiği anda topun sesini duyacak ve saatini 12 ye getirecektir. Şu halde bir varlık herhangi bir hadiseyi, kendi hareketlerini keyfiyet ve kemiyet bakımından o hadiseye göre istediği gibi değiştirebildikçe, istediği zamanda vukua gelmiş gibi telakki etmek imkanı bulur. Yani misalimizde olduğu üzere birisine nazaran şu anda atılmış bir top,hareket itibariyle diğer vaziyetteki birisine nazaran bir, iki, beş, on, yüz, bin... ilh. saatlik bir istikbal işi olabilir. Ve o adam, hareket süratini tanzim ve idare etmekte ne kadar kudret sahibi bulunursa zaman meselesindeki telakkilerinde o kadar çok varyeteler husule getirebilir.

c – Ben fezada sesin intişarı süratinden daha çok sürate malikim. Top atıldığı sırada onun yanında bulunan iki numaralı varlığım topun sesini duyar duymaz fezada o suretle koşmağa başladı ki her saniyede bir durup top sesini beklemekte ve onu işitince tekrar son süratle koşmasına devam etmektedir. Burada ne olacaktır? Bir numaralı varlığım için çoktan olup bitmiş bir hadise iki numaralı varlığım için aynı şekilde ve her saniyede bir tekrarlayıp duracaktır. Ve varlığımın bir kısmının saati 12 den itibaren işleyip dururken diğerinin saati 12 ile 12 bir saniye arasında mütemadiyen ileri ve geri gidip gelecek ve bir türlü ilerliyemeyecektir. Zira bütün bu saatler, topçunun atmış olduğu 12 topuna göre ayarlanmaktadırlar. Demek hareket, yani mekanda yer değiştirme şekline ve tarzına göre aynı bir hadise tekrar tekrar duyulabilir ve bir mazi olamaz. Bundan başka << hal >> de her muayyen zamanda bir, << istikbal >> olur.

d – Ben fezada sesin intişar sürati kadar koşuyorum. Ve topun yanında beklerken top atılır atılmaz iki numaralı varlığımla topun atıldığı yerden uzaklaşmağa başladım. Burada da başka bir hadise cereyan edecektir. Birinci varlığımla topun kuru, kısa sesli patlayışını duyup bitirdiğim halde ikinci varlığımla onun uzun, fasılasız bir gürültü halinde devam edip gittiğini duyacağım ve ben bu hareketimi değiştirmedikçe bu ses kesilmiyecek, devam edecektir. Buna nazaran hareketlerimizin, hadiseleri husule getiren hareketlere nispetle alacağı keyfi ve kemmi durumuna tabi olarak, herhangi bir anda olup bitmiş sayılan bir hadise içinde ebediyet kadar uzun zaman yaşıyabiliriz. Ve bir vaziyete göre duyulan mesela kısa bir top sesi diğer bir vaziyete göre bambaşka bir şekilde, uzun ve tahammül edilmez bir gürültü halinde duyulabilir.

Bu fikirleri eksantrik birtakım düşüncelerle sadece okuyucularımızın tecessüs hislerini tahrik etmek gibi maksatsız ve manasız bir iş olsun diye yazmış değiliz. Ve madde, hareket, ihtizaz, perispri, ruh müessiriyeti... v.s. bahislerinde şimdiye kadar söylemiş olduğumuz şeylerden sonra yukarda bahsettiğimiz fikirlerin boş bir laftan ibaret olmadığını da okuyucularımızın takdir edeceklerinden eminiz. Kainatın mümkünat alemi bizim bildiklerimizinkinden çok daha büyüktür. Binaenaleyh, bu fikirler, birçok diğer hadiselerin anlaşılmasında olduğu gibi hatırlama hadisesinin izahında da bize birtakım kolaylıklar göstermiş olacaktır.

Bu mülahazalardan çıkan netice nedir?

Evvela, esasen bilindiği gibi, zaman diye mutlak bir mefhum yoktur. Saniyen zaman; mekan ve hareketten ayrılmayan ve onlara kaim bulunan bir mefhumdur. Salisen, dışardan almış olduğumuz maddi hadiselere ait intibalar zamanla muayyeniyet kazanmış ve zamanla kayıtlanmıştır. Ve nihayet bizim eşya ve hadiseler hakkındaki bilgimiz hareketlerin keyfi ve kemmi hallerine tabidir.

Binaenaleyh bir varlık ister insan halinde yeryüzünde bulunsun, ister Ispatyomda perisprisi ile bir ruh halinde olsun veya tabii şartları bambaşka diğer, bir dünyada başka türlü hareket kudretlerini haiz tanımadımığımız bir halde bulunsun hareket ve yerdeğiştirme kabiliyetinin imkanı nispetinde hadiseleri ve hadiselerden ayrılmayan zamanı idrak edecek veya onlar hakkındaki idrakini yerine göre bilerek, bilmiyerek veya istiyerek istemiyerek değiştirebilecektir. Bu fikir ses, ziya, hareket, elektirikiyet, mıknatısiyet.... v.s. gibi hareketle kaim dünyamızın sayısız tabii amilleri hakkında varit olduğu gibi maddi kainatımızda hareketle kaim bütün bilmediğimiz amiller hakkında da - şimdilik asla anlıyamıyacağımız tarz ve hallerde- varittir.

Hulasa, gerek ruyalarda olduğu gibi tabii ve kendiliğinden vaki hallerde; gerek koma, senkop, defeyans gibi şuur ziyaiyle müterafık marazi hallerde ve gerek somnambülizma, psikolojik infisal, dedubluman gibi tecribi degajman hallerinde olduğu üzere serbesleşen ruh, bedene nazaran çok işlek ve müesseriyet kabiliyetini haiz perisprisiyle kozmik vibrasyonları doğrudan doğruya alır ve onlarla her türlü münasebette bulunur. Bu hal ruhun – kudretine göre – kendi perisprisine ait ihtizazları kozmik vibrasyonlarla olan münasebetlerinde istediği gibi sevk ve idare edebilmesine–yukardanberi söylediğimiz yollarda–imkan verir. Bunun neticesi olarak ruh, iradesiyle mesela geçmişte vuku bulmuş bir gurup hadisatı heyeti umumiyesiyle öne getirerek onların içinde << şu anda yaşıyormuş gibi >> olur ki bizim << hakiki hatırlama >> diye vasıflandırdığımız şey budur. Böyle olunca, maziye ait telakki ettiğimiz hadiseler mecmuasını bütün teferruatiyle inceleyebiliriz. Mesela bir insan bu suretle yirmi sene evvelki hadiseler mecmuasını aynen şimdiki zamana getirebilirse biz ona hayatının yirmi sene evvelsini hatırlıyoruz deriz ve bu, hakiki bir hatırlama olur.

Dünyamızda zamanı kıymetlendiren şey hareketle kaim olan hadiselerdir. Zaman hadise kolleksiyonlarından ayrılmıyan bir mefhumdur. Binaenaleyh bu hadise kolleksiyonlarından bir kısmının yerini değiştirmekle, mesela bir hadise kolleksiyonunu mutat sırası dışında diğer bir hadise kolleksiyonunun önüne veya arkasına almakla bize göre itibari ve nispi olan zamanını yerini değiştirmiş oluruz. Halbuki bu hal insanın hayatında sık sık vaki olabilir. Marazi durumlarda olur, tecribi vetirelerle olur, tabii yollardan olur ve daha bilmediğimiz kimbilir hangi şartlar altında olur. Ağır bir hastalık, derin bir uyku, bir kazanın doğurduğu şiddetli bir heyecan, hipnotik bir uyku... ilh. gibi haller bunlar miyanındadır.

Şu halde reenkarnasyon bahsini oldukça tenvir eden bu manadaki hatırlama hallerini ve bu halleri husule getiren hadiseleri gözden geçirmek faydalı olacaktır.

Geçmiş hayatları hatırlama hadisesi başlıca iki suretle mümkün görünüyor; bunlardan birincisi, mutat hallerde vukua gelen hatırlamalar, ikincisi de tecribi usullerle husule getirilen hatırlama halleri.

Mutat hallerde olan hatırlamalar diğerlerine nazaran daha az vuzuhlu ve ekseriya dikkat nazarından kaçacak mahiyettedir. Bunlardan bazıları geçen bahislerde söylenmişti. Fakat bu guruptan olmakla beraber evvelce söylediklerimizden daha canlı ve bugünkü hadiseler kadar yakından hatırlanmış eski hayatlara ait hatıralar da vardır ki bilhassa sonraki bentte zikredilecektir. Bu nevi hatırlamalar çok kıymetli olmakla beraber metapsişik bilgilerin henüz yayılamamış olduğu muhitlerde hemen daima gözden kaçmakta ve istifade edilemez bir halde kalmaktadır. Biraz aşağıda göreceğimiz bu guruptaki müşahedelere ait misaller, ya bu işlerle alakası bulunanlar tarafından tesadüfen tesbit edilebilmiş veyahut bu bahse dair bilgileri olmamakla beraber çocuklarının haleti ruhiyeleri ile daha yakından meşgul, müşahit ruhlu bazı aileler tarafından haber verilmiştir. Fakat, biz eminiz ki bunların yanında haber verilmiyenlerin veya gözden kaçanların miktarı tahminin çok üstündedir. Ve şüphesiz, bu yüksek bahislere akademik kıymet verildiği günden itibaren gizli kalmış birçok müşahedeler meydana çıkacak ve bu bahsin aydınlatılması işi  bu müşahedelerin de yardımiyle daha ziyade kolaylaştıracaktır.

İkinci guruptaki tecribi müşahedelere gelince bunlar bu işin mütehassısı olan zevat tarafından tetkik olunagelen veya halen tetkik olunmakta bulunan hadiselere dayanır. Ve bu bakımdan bunların evvelkilere nazaran daha ilmi ve didaktik kıymetleri vardır. Şimdi bunların ayrı ayrı mütalaasına başlıyoruz.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana