RUH VE KAİNAT - Dr. BEDRİ RUHSELMAN - BÖLÜM 29

Share

http://www.dunyaana.com/images/bedri%20ruhselman%203.jpgGEÇMİŞ HAYATLARA AİT MUTAT
YOLLARDAKİ HATIRLAMALAR

Biz, birçok çocukların anlatmakta oldukları geçmiş hayatlarına ait hatıra kırıntılarına tetkik ve tamik etmek şöyle dursun, bunları ya bir ruya veya çocuk muhayyilesinin boş bir faaliyeti zanneder ve susturmağa çalışırız. Zira akademik ölçülerimiz çocuk ruhunun bu tezahürlerini hakiki kıymetleri ile ölçebilmemize müsait değildir.

Halbuki geçmiş hayatlarına en yakın bir çağda bulunan ve dünya maddelerinin henüz ağır tazyikleri altına, ileri yaşlardakiler kadar girmemiş bulunan Ispatyomun bu taze misafirlerinden, geçmiş hayatlara ait bazı hatıraları – müphem dahi olsalar – dikkatle dinlemekliğimiz icabeder.

Ve bu sayede ilimde faydalanabileceğimiz bazı kıymetli müşahedeleri toplıyabilmek mümkün olur. Çocukların anlattıkları masallara kulak asmak lazımdır. Bunların şu veya bu bakımdan ruhi hadiselere temas eden ve hatta onları azçok aydınlatabilen birçok ehemmiyetli tarafları vardır. Çocuk ruhunda cereyan eden hadiselerden bahis konuşmaları ve çocuk hikayelerini << bayağı >> saymıyarak dikkatlice nazarı tetkikten kendi varlığımız hakkındaki bilgileri genişletici faydalar temin edebilmemiz mümkün olur. Zira çocuklarımız evvelce birçok hayatlarda yaşamış ve saç sakal ağartmış kimselerdir. Netekim bişz de ruhların çocukluk devresinden geçmiş insanlarız.

Bu neviden hatırlamalara ait elimizde toplanmış birçok müşahedeler vardır. Biz bunlardan bazılarını, kitabimizin hacmini göz önünde tutup kısaltarak okuyucularımıza sunacağız. Bu işe mahiyetini iyice tayin edemediğim bizzat kendi çocukluğuma ait oldukça vuzuhsuz ve şüpheli bir hatıra ile başlıyorum:

1 – Çocukluğumun hangi zamanında başladığını bilemediğim 4 – 5 yaşıma kadar beni takibeden bu hatıranın, o zamanki canlı tesirlerini hala azçok duyabiliyorum. Bazen bir çocuk merakı ile bu hikayenin ne vakit cereyan ettiğini annemden sorardım. O, evvela bir ruya görmüş olduğumu düşünerek bana baştan savma cevaplar vermekle iktifa etmişti. Fakat bilahara devam eden ısrarlarım karşısında nedense bazı endişeler duymağa başlamış ve beni şiddetle tehdid ederek bir daha böyle şeyleri konuşmaktan menetmişti. Beş yaşından sonra bu hatıralar yavaş yavaş kuvvetini kaybetti ve canlı sahneler yerine sönük ve silik birtakım klişeler kaim olmağa başladı. Bu hikaye aşağı yukarı şu idi: Ben gene bir çocuktum, fakat başka bir çocuktum, annem ve diğer 2 – 3 kardeşimle beraber ( o tarihte yalnız bir kardeşim vardı! ) bir seyahatte bulunuyoruz. Denizdeyiz ve bir kayığın içindeyiz. Yanımdaki annem ve kardeşlerim şimdikilere benzemiyor. Büyük bir limandayız. Bu limanda bir manzara var ki benim merakımı en ziyade tahrik eden bu oluyor. Zira bu, mutat olarak gördüğüm şeylere benzemiyor, fakat bana aynı zamanda pek yakın ve munis görünüyor. Deniz üzerinde veya sahillerde büyük tesisata merbut ve asılı duran terazi kefeleri gibi bir takım şeyler var ve bunların üzerinde silahlı adamlar duruyorlar veya bazı şeyler yapıyorlar. Nihayet büyük makineler, kalabalık sahiller ve birçok görmediğim insanlar içinde hatıram bulanıyor ve siliniyor. Bu gördüğüm şeylerin hiçbiri o zamanki mutat hayatımda mevcut değildi. Buranı neresi idi, bu gördüğüm adamlar kimlerdi, ben buralara ne vakit gitmiştim? işte o zamanlarda kafamı işgal eden meseleler bunlardı. Acaba bu, hakikaten bir ruyanın intibaı mı idi? bu, mümkündür, bir çocuk birçok ruya görebilir. Fakat gördüğüm ruyalardan hiçbirisi bende bu kadar içinde yaşamışçasına canlı bir sahne intibaını bırakmamıştı. Bununla beraber eğer elimde yalnız bu bahsettiğim müphem ve her yoldan izahı mümkün şahsi çocukluk hatıramdan başka daha kuvvetli ve müsbet diğer çocuk hatırlamaları mevcudolmasaydı yukarda yazdığım hikayeler üzerinde bir saniye bile durmak istemezdim. Fakat salahiyetli bazı zevat tarafından tespit edilmiş elimizde öyle misaller var ki, bunları tetkik ettikten sonra << gevezelik >> yapan veya << ruyalarını anlatan >> çocukların hikayeleri karşısında uyuklamamaklığımızın lazımgeldiğini takdir etmekte gecikmeyiz. İşte bunlardan birkaç misal yazıyoruz:

II – Takriben on üç sene evvel Adanada bulunuyordum. Orada bana bir köylü çocuğunu tanıtmışlardı. Bu çocuk Adana köylerinden birinde oturan ve oradan hiç dışarı çıkmamış bulunan bir kadının takriben dört yaşında sevimli bir kızcağızı idi. Kendisi mütemadiyen ve ısrarla birçok adamların bulunduğu kalabalık bir şehirden bahsediyordu. Bu arada << kendi kendine koşan arabalar >> vardı, << bu arabaların altında demirden yol >> vardı, << bunlar çın, çın diye bağırarak koşuyoşlardı >>. O, annesiyle beraber << bunların içine binerdi, şimdi bunlar nerde idi ? Yeni annesi kendisini bu arabalara bindirmiyordu, eğer eski annesi olsaydı bindirirdi >>. Tramvaylı bir şehri ömründe görmemiş bir aileden doğan bir çocuğun, köyünden fersahlarca uzak şehirlerin bu nakil vasıtalarını bu kadar canlı olarak tarif edebilmesi onun tarafından işitilmiş hikayeler ve masallarla da mümkün olmaz. Kaldı ki annesinin ifadesine göre köylerinde bu çocuğun anlattığı şeyleri bu kadar açıklıkla bilen kimse yoktu. Bundan başka çocuğun başka bir anneden bahsetmesi de başkalarından işitilmiş bir hikaye olamaz. Annesi çocuğun bu iddialarının ta konuşmaya başladığı anlardan itibaren devam ettiğini, ve kendisine dışardan, hiçbir kimsenin bunları söylemediğini ısrarla ifade ediyordu. O sıralarda Adanadan ayrılmak mecburiyeti, üzerinde daha fazla durulması lazım gelen bu hadiseden maalesef beni uzaklaştırmıştı.

Ben, yukardaki iki misal üzerinde uzun uzadıya durmuyorum. Zira evvela bunlar vuzuhsuzdur, saniyen tahkik ve takibedilmiş değildir. Bunları aşağıdaki kuvvetli misallere giriş olarak ve ancak o misallere beraber mütalaa edildikleri zaman manalanabilecek birer vakıa halinde takdim ettim.

III – Okshinston da aynı günde birisi erkek diğeri kız olarak doğan ve beraber büyüyen ve nihayet sevişip evlenen bir karı koca vardı. Bunlar aynı günde ölmüşlerdi. Aradan seneler geçti. Bu memleketin bir istila yüzünden hicret eden senekesi arasında Maung – Kan isminde bir genç adam ile karısı ve yeni doğan ikiz çocuğu vardı. Bu çocukların ikisi de oğlandı. Büyüğüne Maung – Gyi, küçüğüne maung-Nge ismini vermişlerdi. Çocuklar biraz sonra konuşmağa başladılar. Fakat bunların, birbirlerini Maung – San – Nyein ve Ma – Gyrom diye çağırdıklarını görünce anne ve babanın hayreti artmağa başladı. Zira, evvela son isim bir erkek ismi olmayıp kadın isimi idi. Saniyen bu iki isim senelerce evvel Okshington da ölen karı kocaya aitti. Meselenin tahkiki için çocuklar Okshingtona götürüldü. Orası çocuklara yabancı gelmedi. Onlar buranın sokaklarını, evlerini ve hatta evvelki hayatlarında giymiş oldukları elbiseleri bile tanıdılar. Bütün bunlardan daha hayret verici bir hadise olmuştu: çocuklardan birisi, yani evvelce kadın olanı kocasının haberi olmadan Ma–Thet isminde bir kadından iki rupya ödünç para aldığını ve onu ödiyemeden öldüğünü söylüyordu. Bu kadını aradılar ve buldular kadın nezdinde yapılan tahkikat bu iddianın tamamiyle doğru olduğunu gösterdi.

Bu hikaye de basbayağı bir hatırlama vardır. Çocukların, giydikleri elbiselere varıncaya kadar eski hayatlarını ve evvelce yaşamış oldukları bir şehrin sokaklarını ve hatta ödünç para alıp verdikleri kimseleri tanıması, onların evvelce iddia ettikleri hayatta yaşamış oldukları kabul edilmedikçe hiçbir nazariye ile izah edilemez. Hususiyle henüz yeni konuşmağa başlamış bir çağda bulunan çocukların bu kadar ince teferruatlı bir masalı uyduramıyacakları tabiidir. Bu hal çocuklar tarafından hatırlanan geçmişteki birtakım hadiselerin ifadesinden başka bir şey değildir.

IV – J.J. Horster yazdığı eserinde bizzat kendi kızına ait bir vakayi neşrediyor. Kendisi Effigham da ikamet ederken Maria isminde bir kızını kaybetmiştir. Bu hadiseyi müteakip oradan ayrılmış ve Dakota’da yerleşmişti. Bir müddet sonra burada da gene bir kızı dünyaya gelmiş, onun ismini de Nellie koymuştu. Fakat evvelki misalde olduğu gibi bu çocuk da adının Nellie değil, Maria olduğunu iddia ediyordu. Buraya kadar olan hikaye fazlaca müsamahakar davranmak suretiyle bir masaldan ibaret telakki edilebilir. Fakat bundan aşağısı hikayenin yukarki kısımlariyle birleştirilirse çocuğun bu iddiasının masal olmadığı anlaşılır. Filhakika Horster bir gün kızını Effinghama götürmüştür. Çocuk evvelce hiç burasını görmediği için bittabi tanıyamıyacaktı. Halbuki hiç böyle olmamış ve çocuk, yalnız şehri tanımakla kalmamış aynı zamanda eskiden oturdukları evi bile tanımıştır. Fakat iş bundan da ileri gitmiştir: Nellie, Maria’nın arkadaşlarını birer birer tanımış ve Maria’nın gittiği mektebin yerini ve içini babasında tarif etmeğe başlamıştır. Aynı zamanda kendisinin oraya götürülmesini istemiştir. Babası kızının isteğini yerine getirmiş ve kız mektebe girince hemen Maria’nın oturduğu sırayı göstererek << işte benim yerim burası idi >> demiştir.

Bu hikayede de evvelki sözlerimizi tekrarlıyacağız: Eğer geçmiş bir hayatta yaşamamış olsaydı bu çocuğun aklına isminin Maria olduğu, falan şehirde yaşamış bulunduğu, falan ve filan arkadaşlarla oynaştığı, falan mektebin filan sırasında oturduğu fikirleri nasıl gelebilirdi? Bu, birinci mesele. İkinci mesele ise bütün bu iddiaların hakikate tevafuk etmesidir. Eğer bunlar yalan ve uydurma birer masaldan ibaret olsaydı çocuk, ömründe görmediği bir şehrin hayatına ait bazı hadiseleri, içinde yaşamışçasına doğru olarak nasıl tarif ve tasnif edebilirdi?

Bu hikayeyi müsbet ve ilmi bir kafa ile izah eder gibi görünen birtakım fikirler akla gelebilir. Bunlardan birkaç tanesini yazıyoruz:

a – Bu çocuk iddia ettiği gibi, evvlce Maria bedeninde ve Effingham şehrinde yaşamıştır. Bu iddiaya karşı hiçbir itiraz serdelilemez. Hikayenin mahiyeti her noktasında bu nazariyenin lehindedir.

b – Nellie annesinden, babasından veya muhitinde herhangi yakın bir kimseden bu hikayeyi mükerreren ve aynı tarif ve tavsiflerle dinlemiş ve benimsemiştir. Horsterin tebliğinde böyle bir şeyin vuku bulduğuna dair en ufak bir işaret bile yoktur. Esasen, eğer mevcut ise, böyle bir şeyin ailece ilim mahafilinden gizlemiş olması ailenin kendi kendisini herkese karşı aldatmış olması demektir ki hiçbir insan bilhassa sevdiği bir çocuğunun haleti ruhiyesini yalan ve yanlış bir yolda kullanarak hem kendisinin samimi duyguları ile, hem de başkalarının ilmi tecessüs hisleriyle oynamaktan zevk duymaz. Binaenaleyh tebliğde bildirilmediğine göre, biz bu hususta çocuğa dışardan herhangi bir telkinde bulunulmadığını kabul etmek zorundayız.

c – Çocuk telestezik veya psikometrik bir kabiliyetle bu fikirleri kimsenin haberi olmadan herkesin kafasından ve kendi muhitinden toplamıştır. Telestezik ve psikometrik kabiliyetleri kolayca kabul ediyoruz da neden bu hadisyi daha makul ve vuzuhla izah eden ekminezik kabiliyeti kabul etmek istemiyoruz? Bu hadisenin evvelki yollarda izahı yapılırken karşılaşacağımız güçlüklerin hiçbirisi ekminezi yoluyla yapılacak izahlarda karşımıza çıkmaz. Filhakika telestezi ve psikometri yolu ile bir insan, uzakta cereyan eden veya bir hadiseyi azçok hata ile maziye doğru takibedip anlatabilir. Fakat başkalarına ait bir maziyi kendine mal edinmek psikometrinin tarifinde mevcut olmıyan bir haleti ruhiyedir. Ve bu haleti ruhiye ekminezi gurubuna girer. Böyle olunca hikayeyi reenkarnasyon lehine kaydetmekten başka yapılacak iş kalmaz.

d – Bu hikaye tamamiyle uydurmadır. Ortada ne Maria, ne Nellie, Neillie’nin iddiaları, ne de yapılmış herhangi bir iddiada hakikat mevcuttur. Bunların hepsi yalandır, hepsi masaldır. Neden?... Bir insan kendi çocuğunu oyuncak gibi ortaya koyup herkesi onunla aldatmak için neden bir kitap yazmağa kalkışsın. Bunun gerek kendisi, gerek bakası için ne faydası olabilir? Eğer bu zatın bir roman yazarak şöhret veya herhangi bir fayda temin etmesi bahis mevzuu ise bu iş için bu yol, yolların en çıkmazıdır. Ve her romancı bilir ki kitabını yazarken << ben roman yazıyorum >> demekle eserinin kıymetini düşürmez belki arttırır, aksi takdirde eseri sanat ve ilmin ciddi sahasından uzaklaşmak ve itibardan düşmek tehlikesini de maruz kalabilir. Kaldı ki, bütün bu sahalarda ciddiyetle çalıştığını ispat etmiş her araştırıcıya, sırf keyfimize göre söz söylemiyor diye yalancılık isnat etmeğe hakkımız yoktur. Binaenaleyh biz bu hikayenin, büyük bir ilmi hakikate yardım eder mahiyetteki nazariyeleri kuvvetlendirici diğer birçok delillerle de sabit olmuş bir hadiseyi, yani geçmiş hayatın hatırlanması hadisesini ifade ettiğine kaniyiz.

V – Hele şimdi vereceğimiz misali, reenkarnasyonizmayı kabul etmediğimiz müddetçe izah edemiyeceğimizi açıkça itiraf etmeliyiz.

Krolberia’da 45 yaşında ve Ramshadhon adında bir zad vardı, bu zatın zevcesi Manmohini 12 sene evvel koleradan ölmüştü. Zevcesinin Balgorh’da bir teyzesi vardı. Bir gün bu kadıncağız bir kız çocuğu doğurdu. Çocuk biraz büyüyünce annesiyle beraber ziyaret maksadiyle Krolberia’ya gitti. Fakat bu ziyaret beklenilmiyen birtakım hadiselere yol açtı; evvela çocuk, Ramshadhon’un evini uzaktan görünce bu evin kendi kocasına aidolduğunu iddia etmeğe başlamıştı. Ve evin içine girmeden içerisini doğru olarak tarif ediyordu. İçeri girdiler. Çocuk, orada mevcudolanlar arasında yaşlı bir kadına selam verdi ve << İşte bu benim görümcemdi >> dedi. Orada bulunan gençlerden bazılarını göstererek onlarında kendi çocukları olduğunu iddia etti. Biraz sonra Ramshadhonla karşılaşınca << İşte benim kocam bu idi >> dedi. Fakat bununla da kalmayıp bu adamın kendisi ile evlenmesini teklif etti ve hatta bu teklifinde o kadar ileri gitti ki eğer kendisi ile evlenmezse intihar edeceğini bile söyledi.

Ramshadhon evvela kızın bu söylediklerini şüphe ile karşıladı ve doğru söyleyip söylemediğini ısbadetmesini ondan istedi. Bunun üzerine küçük kız şunları söyledi: << Elbisemde dikili duran 6 rupyayı ben ölürken siz oradan almıştınız, ölüm döşeğinde yatarken büyük oğlumdan biraz para ve tezyinat istemiş olduğumu da hatırlarsınız... Duvarın üzerine kırmızı bir vazo bırakmıştım, içinde birkaç kurdalya ile iki saç iğnesi vardır. Bütün bunlar duvarın üzerinde ve bir bavul içindedir. >> Uzun zamandanberi bakılmamış ve ihmal edilmiş olan bu yer araştırıldı ve toz toprak içinde kalmış eşyalar aynen çocuğun söylediği gibi meydana çıkarıldı. Kız şu suali de sordu: << sandıkta benim bir elbisem vardı, o duruyor mu ? >> Hakikaten duruyordu ve iki yerinden delinmişti. Kız buna itiraz etti ve bu elbisede yalnız bir deliğin bulunması lazımgeldiğini söyledi. Bu da doğru idi. Fakat kadının ölümünden sonra bu elbiseyi görümcesi giymiş ve o da onu başka bir yerinden delmişti. Kız, çocuklarının ve eski hayatında tanıdıklarından bazılarının isimlerini söylemeğe başladı, kendisine bir kadını: << bu kim? >> diye gösterdiler. Kız hemen o kadına hitaben << bir gün siz açlıktan ölüyordunuz, benden biraz yemek istemiştiniz, ben de size biraz pirinç vermiştim, ondan sonra bana küçük anne diye hitabetmeğe başladınız. Şimdi beni artık tanıdınız mı? >>

Bununla beraber Ramshadhon kendisiyle evlenemiyeceğini, zira kendisinin 45 yaşında olmasına mukabil kızın ancak 11 yaşında olduğunu küçüğe söyledi. Kız gene ısrar etti ve birçok tehditler savurdu. Ve tekrar annesinin ve babasının evine dönmiyeceğini, çünkü onların kendi annesi ve babası olmayıp teyzesi ve amıcası olduklarını söyledi. Bundan sonra yapılan diğer araştırmalar kızın bu şehirde daha birçok kimseleri tanıdığını meydana çıkardır. >>

Bu hikayenin izahında da yukarki fikirler ileri sürülebilir. Fakat burada akla bir şüphenin daha gelmesi mümkündür: acaba kızın annesi çocuğunu Ramshadhon’a vermek için ona böyle bir hikayeyi talim etmiş olmasın!

Eğer hikaye iyice tetkik olunursa bu fikri çürütecek birçok noktalara rasgelindiği görülür; mesela, kulaktan öğrenilmiş bir hikaye ne kadar gayretle yapılmış olursa olsun henüz tecrübesi noksan bulunan bir çocuk tarafından bu kadar maharetle ve falso yapmadan tatbikat sahasına çıkarılamaz. Saniyen insan uzaktan, tarifle öğrendiği kimseleri birer birer ve yanılmadan görüp tanıyamaz. Kaldı ki bu hikayede bu tanıma hadisesi bir iki kişiye münhasır kalmıyor. Kız bu suretle birçok kimseleri tanıyor. Keza, kızın ana veya baba talimatı ile intihar tehditleri savuracak kadar ısrarla tanımadığı yaşlı bir adamla evlenmek hususunda ısrar edeceğini kabul etmek de mutat düşüncelerimize pek uygun gelmez. Fakat bu faraziyeyi çürüten bu ufak tefek mülahazalardan başka onu ortadan büsbütün kaldıracak kuvvetli noktalar da vardır. Bunlardan birisi şudur: Kız elbisesini sorduğu zaman ondaki deliklerin adedini değil, elbisesinin sandıkta durup durmadığını soruyordu, elbise karşısına iki delik olduğu, herkesi aldatabilmesi için öğretilmiş olsaydı kız, daha elbiseyi görmezden evvel onun kaç deliği olduğunu söylemekte istical gösterebilirdi. Diğer bir nokta da şudur: ev halkı tarafından kendisine bu kimdir, diye laalettayin bir kadının gösterileceğini evvelden tayin ve talim etmek her halde ana veya babanın aklından geçmemiştir. Böyle birisini görmeği doğrudan doğruya kızın kendisi istemiş olsaydı davanın kıymeti belki biraz sarsılabilirdi. Fakat başka bir memlekette kıza böyle bir kadından bahsedilmiş ve onun rolleri öğretilmiş bile olsa kız karısına ilk çıkarılan kadının bu olacağını düşünemez. Bu söylediklerimiz, hikayenin doğruluğunu gösteren üstünkörü alınmış birkaç noktaya aittir. Eğer bu verdiğimiz misaller üzerinde ayrıca durulur ve her bakımdan derin bir tetkik yapılırsa reenkarnasyonizma lehinde daha birçok noktalar tesbit edilebilir.

VI – Şimdi vereceğimiz misal yukarkilerden daha kanaat verici mahiyettedir. Bu hikayenin kahramanı Edouard adında küçük bir çocuktur. Bu çocuk henüz dört yaşında olduğu halde görgü ve tecrübesiyle mütenasibolmıyan bazı şeyleri annesine anlatmaya başlamıştır. Kendisine nazaran evvelce başka bir yerde oturuyorlardı. Bu ev Clocher sokağında 69 numaralı ve sarı boyalı idi. Ailede çocuğun bu sözleri evvela bir gevezelik addedildi ve onlara ehemmiyet verilmedi. Fakat bilahara çocuğun devamlı ısrarları karşısında kendisine bu hususta bazı sualler daha soruldu. Çocuk şunları anlattı: Evvelce başka babası vardı ve eski babasının adı Petro Saco idi, eski annesinin adı da Ampara idi. O zaman kendisinin adı Pancho idi. Bir kız, bir de erkek kardeşi daha vardı. Kız kardeşine Mercedes, erkek kardeşine de Yuanito diyorlardı. Kendisi bunların en küçüğü idi. Son zamanda sarı boyalı evden, 28 Şubat 1903 senesi pazar günü ayrıldığı sırada annesi çok ağlamıştı. Eski annesi daha beyaz ve siyah saçlı idi, şapka yapardı. Kendisi o zaman 13 yaşında idi. Evlerinin yanında bir Amerikan eczanesi vardı. Oradan ilaç alırdı. Zira bu eczane ucuz ilaç verirdi. Kendisinin bir bisikleti de vardı. Gezmeden döndüğü zaman onu aşağıda bırakırdı.

Bir çocuğun bilgisi ile mütenasibolmıyacak kadar tafsilatlı böyle bir hikayeyi uydurması anne ve babanın hayretini arttırdı. Zira bu malumattan kimsenin haberi yoktu. Evvelden verilmiş karara göre küçük Edouard’a bir şey söylemeden kendisi bir gezintiye çıkarıldı. Tesadüfen olmuş gibi mezkur sokağa girildi. Çocuk sokağı derhal tanıdı ve << işte benim evim! >> diye 69 numaralı sarı boyalı bir apartmanın kapısından içeri girdi. Bütün daireleri gezdikten sonra evvelce beraber oynaştığı Mercedes’le Yuanito’yu bir türlü bulamadı. İlk adımının böyle müsbet netice verdiği görülünce tahkikat ilerledi ve muhtelif kaynaklardan şu malumat toplandı: Clocher sokağında 69 numaralı hanede Antonio Sacho isminde birisi oturmuştur. Bunun Amparo adında bir zevcesiyle birisi Mercedes isminde kız, diğeri de Yuanito ve Pancho adlarında erkek üç çocuğu vardı. Pancho 1903 senesi Şubat ayında vefat etmiş ve bu yüzden aile aynı senede bu evi terketmişti. Evin yanında bir Amerikan eczanesi vardı. ( 87 )

Bu hikaye üzerinde biraz duracağız: Acaba ancak dört yaşında olan Edouard, aile efradı arasında kimsenin o zamana kadar bilmediği bu hikayeyi kimden işitmiş veya nasıl uydurabilmiştir? Evvelki misallerde varidolabilen bu sual burada hiç bahis mevzuu olamaz. Saniyen bu yaştaki bir çocuk 13 yaşında olarak evvelce yaşamış bulunduğunu söylerken eğer 13 yaşındaki bir çocuğun zeka ve bilgisini gösterirse onun bu sözlerine inanmak lazımgelir. Tarihine varıncıya kadar evvelki hayatının sonunu tarif etmek herhalde dört yaşındaki bir çocuğun işi değildir. Bundan başka bazı noktalar daha vardır ki tecrübesiz bir çocuk muhayyilesi onları bu kadar emniyetle uyduramaz. Mesela bir çocuk bisikletten bahsedebilir, kendisinin bisikleti olduğundan da bahsedebilir. Fakat apartumanlarda oturan bisiklet sahiplerinin , arabalarını her vakit yukarı katlara çıkarmalarının ne kadar külfetli ve münasebetsiz bir iş olduğunu görüp tecrübe etmemiş dört yaşındaki bir çocuk, gezmeden geldikten sonra bisikletini aşağı katta bıraktığını uydurup söyliyebilmek lüzumunu hissetmez. Bu söz ancak tecrübe ile öğrenilmiş bir işin ifadesi olabilir. Çocuğun bütün söylediği şeylerin tahakkuk etmesi, bir çocuktan beklenilmeyen ifadelerin ondan sadir olması ve nihayet kimsenin bilmediği malumatın çocuktan çıkması ve bütün bunlardan başka çocuğun, geçmiş hayatından ve o hayatiyle alakadar aile efradından isim ve cisimleriyle bahsetmesi onun evvelce de dünyada diğer bir insan halinde yaşamış olduğunu kabul etmeğe zaruri olarak bizi sevkeder. Bunun karşısında gene inkarcılığa kalkışmak müsbet ve doğru bir hareket olmaz.

Aşağıdaki misal, bu guruptaki misallerin en ehemmiyetlisidir. Zira bu, kıymetli bir metapsişikçi olan Paris Metapsişik Enstitüsü Müdürü Doktor Gustave Geley’in bizzat ihtiva eden Dr. Geley’in bu hatırasını kendi kaleminden okuyalım:

<< İlk çocukluğumda, hatıra evsafını taşıyan bir vizyona müptela bulunuyordum. Bu vizyon zamanla kuvvetini kaybetmiş olmakla beraber bir türlü ruhumdan silinmedi ve bence hala bir vakıa kıymetini muhafaza etmektedir.

<< Bu vizyonu tarif etmezden evvel onun muhakkak bir hatıra olduğunu ve bu hatırlamanın da hayatımın ilk altı haftasiyle ilgili bulunduğunu söylemeliyim. Bu altı hafta zarfında ailem, Montceau - Les - Mines şehrinde, önünden geçen tren hattına yakın bir evde oturuyordu.

<< Ben bir buçuk yaşına bastığım zaman onlar bu evi terketmişler ve Cenova’ya gidip yerleşmişlerdi. İmdi, bu hadiseden birkaç sene sonra ne vakit bir demiryolunun önünden geçsem hayatımın ilk günlerinde gördüğüm şimendifer hatırası mukavemet edilmez surette bende canlanıyordu. Bu hatırayı ebeveynime anlattım. Onlar mütehayyir oldular ve bunu, evvelce de söylediğim gibi Montceau’daki evimizin demiryolu karşısında bulunmasiyle izah ettiler. Fakat ben, bu hatıraya bağlı olarak aynı zamanda bazı şeyler de görüyordum ( visions ). Bu vizyonumu onlara söyleyince ve bunun Montceau’daki hayatımdan evvel geçmiş zamana ait olduğunu ilave edince onlar hakikaten makul bir cevap olarak bu iddiamın abes bir söz olduğunu bana söylediler. Bununla beraber bence, vu vizyon vazıh ve kati idi. O, bir hatıra olduğundan şüphe bırakmıyacak surette ruhumu işgal ediyordu. Ve ben bu hatırayı anlamağa ve izah etmeğe muktedir değildim.

<< Bu vizyon psişik tezahürleri mütalaa etmeğe başladığım ana gelinceye kadar benim için bir muamma olarak kalmıştı. Fakat bu tezahürleri mütalaa etmeğe başladığım zaman bu vizyonun ruhumda yerleşmiş, doğumuma ait bir hatırlama olduğuna dair ani olarak ve kendiliğinden bana tuhaf bir itminan geldi. Bu sözün itirazla karşılanabileceğini biliyorum. Esasen her türlü itirazı ben kendi kendime yapmaktayım. Mantık ve muhakeme, bunun kim bilir hangi unutulmuş sebeple uyanan bir ruyadan başka şey olmıyacağı fikrini karşımıza çıkarıyor. Böyle olsun.

<< Fakat benim vehpi ( inne ) ve mukavemet imkanı bırakmıyan intibalarım bambaşkadır. Kendi düşüncelerime rağmen bunun bir hatırlama olduğuna inanıyorum. Bunları söyledikten sonra vakıayı anlatayım:

<< 1 – Kendimi, uzun bir seyahate hemen çıkmak üzere görüyorum. Etrafım beni teşyi etmek için dostlarla ihata edilmiş bulunuyor. Bu dostların ne yüzlerine, ne şahsiyetlerine ve ne de aradaki fikirleşmelerine dair bende hiçbir hatıra yok. Onların hepsi beyazlar içinde. Ben de onlar gibi beyazlar içindeyim. Hepimiz nur içindeyiz

[ 1 ]. Bu izahat ruhumda bilhassa hususi bir şiddette yerleşmiş intibalardır.

<< 2 – Bana birdenbire, tam bir zulmet içinde siyah bir uçuruma doğru şiddetle çekiliyorum gibi bir duygu geliyor. Kendimi bir girdaba kapılmış gibi hissediyorum. Bütün nur kayboluyor, düşüyorum. Ve ıstırap içinde, mukavemet edilmez bir tarzda yuvarlanıyorum.

<< 3 – Sonra, birdenbire bir ışık, fakat müphem ve bariz olmıyan bir ışık. Bir sukut, zahmet ve ıstırap duygusuna maruz kalıyorum. Ondan sonra tam bir unutma hali bunu takibediyor. Bu üçüncü safha çok kısa sürüyor. Ve iki evvelkinden daha az vazıh oluyor. >>

Dr. Galey’in encarne olurken içinde yaşadığı hadisata ait yukarki üç kısımlık hatıra kırıntıları kitabımızın birinci cildinde azçok tarif edilmiş enkarnasyona ait hadiseleri hatırlatmaktadır [ 1 ]. Orada da – biraz daha tafsilatlı olarak – enkarnasyona tekaddüm eden anlardaki evvela ufak bir teşyi merasiminden, sonra da bir uyuşmadan ( yani karanlığa gömülmeden ) ve nihayet tedricen berraklaşmak üzere dünya hayatının ilk müphem, şuursuz ziyası arasında bir nisyana düşmekten, belki biraz değişik lisanla bahsedilmişti. Bu mukayeseden sonra biz de – Dr. Geley’in yaptığı gibi – bu vizyonu geçmiş bir vakıaya ait hatıradan, yani doktorun dünyaya ineceği sırada geçirdiği hadiselerin hatırlanmasından ibaret bir haleti ruhiye neticesi olarak kabul ederiz.

Böyle geçmiş zamanlara ve geçmiş hayatlara ait hatırlamalar nadir değildir. Ancak bunların çoğu insanların gözünden kaçar. Buna da sebep, reenkarnasyonizma aleyhinde birtakım yanlış telakkilerin bu nevi hadiseler karşısında insanlardaki müşahede kabiliyetini karartmış olmasıdır. Hatta aynı haleti ruhiyeyi yukarda bizzat Dr. Galey’de bile görüyoruz. Ruyetinin geçmiş bir hatıraya aidolduğuna hissiyle kani bulunmasına rağmen, Dr. Geley, düşüncesiyle ebeveynine hak vermekte ve << mantık ve muhakemenin >> direktifinden bahsetmektedir. Fakat mantık ve muhakemenin kıymeti nedir? Bunlar doğru veya yanlış telakkilerin peşinde sürüklenmeğe mahkum zihni ameliyelerden başka şeyler değildir. Bu hususta evvelce bazı sözler söylenmiş olduğundan burada lakırdıyı uzatmak istemiyorum.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana