UZAYLI ÖĞRETMEN ASHTAR SHERAN’dan - İNSAN OLMAK - BÖLÜM 4

Share

http://www.dunyaana.com/images/ashtar1.jpgİNSAN OLMAK

A.S.: Yöneticiler konuşuyor, halk susuyor... Bu Dünya üzerinde anlayamadığımız bir lâkaytlık, bir umursamazlık hüküm sürmekte. Kitlelerin ilgisi müspet olmayan bir yöne yöneltilmekte. Toplum hakikatten uzaklaştırılmakta. Göz boyanmakta. Toplumun önceden plânlanan ve istenilen yönde etkilenmesi için çeşitli sektörler geliştirilip teşvik edilmekte.

Yığınların ilgisi herkesin önünde olup biten olaylara yöneltilmekte, fakat kulislerin arkasında çevrilen işler, döndürülen dolaplar onlardan gizil tutulmakta. Sizlerden çok daha iyi gözleme imkânlarına sahibiz. Gezegeninizdeki faaliyeti ve insanların hareket tarzını görüyoruz. Oynanan, namussuzca bir oyundur.

Soru: Az önce söylediklerini biraz daha açar mısın? Bizim sizinkilerle aynı gözleme imkânlarına sahip olmadığımızdan bahsetmiştin.

A.S.: Eğer sıradan bir vatandaşa iyi bir ruhsal bilimler kitabı verilirse, o bunu okumak ve anlamak zahmetine katlanmayacaktır. Ama ona eğer sıradan, sizin deyişinizle, bir “kara dizi” kitabı verirseniz, büyük yalan ve cinayetleri de içerirse, buna derhal ilgi duyacaktır. İşte insanınızın genel eğilimi ve ilgisini böyle sahte ve menfî şeylere doğru yöneltilmiştir. Seks ve çıplaklık suistimal edilmektedir. Gençliğin dizginleri başıboş bırakılmıştır. Kitlelerin başındakiler yalnızca hoşgörülmekle kalmayıp, bundan kazanç sağlamaları için hâlâ teşvik de edilmektedir.

Dünya üzerinde kokuşmanın getirdiği pis kokulu esintiler hissedilmektedir. Her siyasî akım, dünyanın mutluluk formülünün kendisinde olduğuna beşeriyeti inandırmak istiyor. Resmî iddiaları kabul etmeyen her insan, insan neslinin düşmanı ilân edilip kovalanmakta. Çözümsüzlük ve lâkaytlık, halkların yaşamı için gitgide tehlike arz ediyor... Zaten herkes bu kayıtsızlıktan çekiyor.

Bunlar yönetici sınıflara yerlerini korumalarını sağlayan yöntemlerdir. Beşeriyet hepsinin çürümeye yüz tutmuş olduğunu ve parça parça yok olacağını bilmektedir. Toplu ölümün insanlar üzerinde bir hayalet gibi kol gezdiği bilinmektedir. Yine de alkol, seks ve tütünün verdiği sarhoşluk içinde ve zehirleyici tüm kötü alışkanlıklara bağımlı hâlde bulunulmaktadır. Fakat en kötüsü beşeriyetin çöküşü; bu kimsenin umrunda değil. “Kendini bilmek” kimseyi ilgilendirmiyor. Müspete, hayra, iyiliğe, manevîye ve “insan”laşmaya doğru yükselmek için en ufak bir çaba harcanmıyor. Siz “insan” tabirinden ne anlarsınız ki?!...(*) “İnsan” evrenin en zeki varlığıdır. Ancak, iradeye bağlı bu zekânın yüce bir maksada, maksimum bir gelişmeye doğru yönelmesi gerekir.

Kitle içinden ferdin yalnız başına yükselmesi ve kendi başına gelişerek “insan”laşması matlup değildir. Önemli olan kitledir, bir gezegenin tüm beşeriyetidir. Çünki, her insan kendisini bekleyen diğer bölgelere, siferlere varmak için sonuç olarak, aynı yoldan gidecektir. İnsanın derisinin rengi ne olursa olsun, birliğe katılması gerek.

Bir başka insana düşmanlık duyma, kin besleme büyük bir hatadır. Aslında bizim sizi düşman saymak için o kadar çok sebebimiz var ki... Tanrısızlığınız, Tanrı’ya küfürleriniz, hayatın kutsallığına karşı işlediğiniz cinayetleriniz size düşmanlık beslememiz için yeterli olabilirdi; ancak biz bu hissi duyabilecek kadar aşağı bir seviyede değiliz. Böyle tutarsız bir mantığı uzun zamandan beri kaldırıp atmış bulunuyoruz. Daha “insan”laştık ve ruhumuzu daha yüksek düşüncelerle tekâmül ettirdik. Sizin az gelişmişliğinizle ilgileniyoruz. Size yardımımızı sunuyoruz. Dünyanız’ın hayrı uğrundaki girişimimizi biraz olsun düşünün!...

(*) “İnsan dendiği zaman siz hatıra gelirsiniz. Hayır. Siz, ancak, İnsan’ı temsil eden varlıklarsınız. İnsan mukaddes metinlerin bazı bölümlerinde ifade edilen, Kaadir-i Mutlak’ın bizzat kendi Müteal Tahayyülü ile meydana gelmiş bir ve orijinal muhteşem varlığın ismidir. Hiçbir bedenli, bu muhteşem varlığın ona daha yakın kopyası olmaktan ileri gidebilen bir fazileti taşıyamaz. Yani ki, mütekâmil olmak üzere ebediyen hareket eden tip, daima o, Kaadir-i Mutlak suretinde halkedilmiş İnsan’ın mümkün olduğu kadar daha yakın benzeri olmaya çalışır... Yani sizler ancak bir beşersiniz. Beşer, insan demek değildir.” Sadıklar Plânı, 20.3.1970

Bir hayli mütekâmil bir beşeriyet binlerce ışık yılı uzaklıktaki mesafelerden sizlere Tanrısal bir mesaj sunmak ve gerçek mevcudiyetiniz hakkında sizleri aydınlatmak için astronotlar ve misyonerler yolluyor. Fakat çabalarımızdan dolayı bize teşekkür etmek yerine, bizden şüpheleniyormuş gibi bir tavır takınıyor ve Musa devrinden beri öğretilerimize hiç aldırmıyor, takmıyorsunuz...

Nihayet filozoflarınız, küstahça, indirdiğimiz Yasalar’ın zamanın öğretmenlerince icat edilmiş olduğunu ileri sürmekteler. İşte, sizi eğitmekten başka bir amaç taşımayan uzun yolculuklarımıza karşılık sizden aldığımız tek teşekkür... Karşılık olarak, tarafınızdan başka ne bir şey gördük, ne bir şey aldık. On Emir, sizinkinden yüksek bir bilgi seviyesine ulaşmış, kardeşçe birleşmiş gezegenlerdeki dinlerden gelmiştir.

Size söylediklerim hatırı sayılır bir öneme sahiptir. Size, gerek evrenin en büyük sırları hakkında, gerekse İlâhî Hiyerarşiler hakkında aydınlatıcı bilgiler vermekteyim. Tebliğlerim, özellikle bilim ve teknik konusunu işleyen Fatima mesajlarıyla mukayese edilmemelidir.

Öte yandan, şunu da belirteyim ki, istesek emrimize amade durumdaki birsürü çok iyi medyomdan yararlanabilirdik. Fakat çocuklar (*) böyle irtibatları temin edemezler; çünki her şeye karşın bu iş için iyi, daha doğrusu yetişkin bir zekâ gerekir. Vasıtanın temiz olup olmaması bizi ilgilendirmiyor; İlâhî zekânın tezahür etmesine kötü bir vasıta da hizmet edebilir, niye olmasın?...

Dünya tehlikede ve artık şüpheli denemeler yapacak vaktimiz yok. Yarın bu tehlike çok daha büyüyebilir. Nüfusu olan kiliselerden hiç birine başvuramayacağımızı bilmekteyiz. Tüm dinler kabul etmek istemese de, şu bir gerçek ki, biz İlâhî Hiyerarşiler’in habercileri, elçileriyiz. Tanrı söz konusu olduğu zaman Kitab-ı Mukaddes’e başvurmakla iyi yapıyorsunuz ama, bu sefer İlâhî Hiyerarşiler’den size gelen realiteye ters düşüyorsunuz.

(*) Fatima, Garabadal ve La Salatte olaylarında Meryem Ana tezahürlerinin medyom çocuklar vasıtasıyla gerçekleşmiş olduğunu hatırlatmakta yarar var.

Soru: Kitab-ı Mukaddes’in her geçen gün önem kaybettiği ve yerini bilime terk ettiği görülmektedir.

A.S.: Kitab-ı Mukaddesiniz’in büyük kısmı ilâhî ilhama dayalı hikâyelerin derlenmesinden oluşmuştur. Fakat bunları kaleme alan kişiler bilimsel ve teknik açıdan fazla bilgili olmadıkları gibi, pek görgü ve tecrübeleri de yoktu. Onlara göre, açıklayamadıkları her şey ilâhî mucizeydi. Eğer o devirde Kudüs yakınına “Comet” tipi bir uçak inmiş olsaydı, bunun hakkında neler nakledebileceklerini siz tahmin edin.

Nitekim, vaktiyle uzay gemisinin inişini gören İsrailoğulları da doğaüstü bir mucizeye tanık olduklarını sanmışlardı: Bunun içinde olsa olsa ancak Tanrı bulunabilirdi...

Diyelim ki Ay, az gelişmiş varlıklarla meskun olsun; eğer Dünya’dan gelen astronotlar aralarına inmiş olsalardı, onların karşılaştıkları şeyi nasıl yorumlayacaklarını düşünebiliyor musunuz? Kuşkusuz onlar da sizi tanrılar olarak kabul edeceklerdi.

On Emir’i teslim edişimiz size inanılmaz gelebilir. Ancak bu doğrudur, gerçeği anlayacaksınız. On Emir, Santinerler tarafından bir uzay gemisiyle getirilmiştir (*).

Soru: Niye böyle inişler günümüzde artık olmuyor? Mesajlarınızı yine aynı tarzda nakledebilirsiniz.

A.S.: Söylemesi kolay... Fakat bu konuda geçmişteki tecrübelerimizi göz önünde bulundurmak zorundayız.

Savaştaki İsrailoğulları “İyi Tanrı”nın uçan bir gemiyle gelip onların tarafında savaşmasının pek avantajlı olacağını düşünürdü. Bu “İyi Tanrı”nın düşmanları yok etmesi gerekirdi. Hep böyle olmuştur. Yani, ne zamanki büyük bir Kudret tezahür eder, herkes onu gayrî insanî bir yolda kullanmak ister...

(*) Bir başka celsede Ashtar Sheran bu uzay gemisinin Kitab-ı Mukaddes’te tasvir edilen olağanüstü hadiselere sebep olarak nasıl indiğini belirtmektedir. Musa, uzaylılarca eğitildiği bu geminin içinde kırk gün geçirmiş ve tanrısal yasaları orada almıştır.

Tanrı dostlarının mucizelerini nereden edindiklerini sanırsınız? Daima Santinerler söz konusu olmuştur (*).

Uçan ışıklı araçlara “gökte beliren esrarengiz tekerlekler”, “semavî arabalar” gibi isimler takılıyor ve bunların tanrılar tarafından kullanıldığı sanılıyordu. Tanrı dini bu yüzden devlet dini olarak ilân edildi, bundan kuşkulanın vay hâline...

Evet, artık Hristiyanlık için hayat kolay değil, çünki uzay gemilerimiz aksini ispatlamakta...

Bugün, savaşa karşı silâhlanmış tüm büyük devletlerin dikkati tekniklerimize çevrilmiştir. İncelemek ve kopya etmek için uçandairelerimizden birini elde etmekten büyük memnunluk duyacaklardır. Günümüzde artık “tanrılar”a inanılmıyor.

Bilimin ilân ettiği her şeyi beşeriyetinizin büyük çoğunluğu hakikat olarak kabul ediyor. Bu konudaki sarsılmaz güveniniz nereden geliyor, anlayamıyoruz!... Üstelik sıradan bir vatandaşın hiçbir kontrol imkânı da yok. Biliminiz ziyadesiyle yere yönelmiş, yere eğilmiştir. Hayatla, yalnızca doğumdan mezara kadarki dönem söz konusu olduğu sürece ilgilenmektedir. Araştırmalarını yeryüzünden çok daha geniş ve elverişli imkânlara sahip siferlere doğru yönlendirmeyi reddeden bilim adamlarınıza doğum öncesi ve ölüm sonrasında mevcut şeyler pek ilginç gelmiyor.

Soru: Bununla, öte âleme ilişkin bilimlerin daha çok göz önüne alınması gerektiğini mi söylemek istiyorsunuz?

A.S.: Evet. Fakat bu, konuyu kasten çelmelemek hakkını vermez. Bu tür fenomenleri insanın ya şuuraltı ya da şuur dışı hâllerine bağlamaya kalkışıp dururlar. Düşüncenin kapasitesini ve şuurun performanslarını yeterince bilmeyen insanın, gözlemlenen ruhsal olaylardan, yeterince bilmediği, tanımadığı bir şeyi yani “şuur”u sorumlu tutmaya hakkı var mı? Bu gayet açık. Zaten bu yüzdendir ki, iyi veya kötü, vuku bulan her şeyden Tanrı’yı sorumlu tutarsınız. Böyle bir yargıya varmak için yeryüzünde Tanrı’yı yeterince bilen bir insan olmadığı hâlde...

(*) Örneğin, Musa’nın Kızıl Deniz’i ikiye yarması.

Soru: Ölümden sonraki hayat fikrinin büyük bir çoğunluğu korkuttuğunu saptamış bulunuyoruz.

A.S.: Tehlike, uygarlığınız insanlarının çoğunun inanış ile batıl itikadı birbirinden ayırt edememesinden kaynaklanmaktadır. Bu insanlar kendilerini modern ve aydın olarak görürler. Aslında, kullandıkları bu “modernizm” sözcüğünün arkasında saklananlar cahillik, geri kalma ve budalalıktır. Modern dediğiniz görüşleriniz ve modern olarak niteledikleriniz bizi daima şaşırtmıştır. “Modern olma”nın müspet gelişme ile hiçbir ortak yanı ve ilgisi yoktur. Bir savaşı modern tarzda yönetmek ifadesi yerine “modern hayvanlık” ifadesini kullanmanız daha doğru olur.

Soru: Çoğumuzun savaştan tiksindiğini, fakat ordu içinde görevli olduğu zaman savaşmaya mecbur kaldığını sanıyoruz.

A.S.: Doğru. Fakat beşeriyetiniz kitlesel olarak bir şeyler yapabilirdi. Özellikle, yüce bilgileri işlemek... Yüce bilgiler, yer güçlerine boyun eğdirtecek bir kudrete sahiptir. Fakat bu yönde hiçbir teşebbüste bulunulmadı ve yer güçleri kadar yüce bilgiler de beşerî kitlenin meçhulü olarak kaldı. Herşey çok farklı olabilirdi. Çünki Dünyalı insan öte âlemin sırlarına nüfuz ettikçe -ki bunu yapabilir- sorumluluğun tamamen kendisinde olduğunu keşfedecektir. Böylece beşerî hayvanlık bırakılabilecektir.

Soru: Böyle bir hareketi nasıl başlatabiliriz, yani nasıl teşvik edebiliriz?

A.S.: Önce, kilisenin, dogmatik inadı ve sorumsuzluğu sebebiyle hakikatten uzaklaşmış olduğunun farkına varması gerekir. Bu bile bir gelişmedir, yani gelişmenin ilk adımı olacaktır.

Soru: Şu sıralarda çok sayıda mümin kiliseden çekilmektedir. Bu konuda ne düşünüyorsun?

A.S.: Kilisenin bizi dinî tezahürlerle bir tutmak istemediğini biliyorum. Dinler hükûmet çevrelerinde geri püskürtülmüş vaziyettedir. Bünyesinde objektif hakikati tam mânâsıyla barındırmayan dinlerinizden hiç birisi selâmeti sağlayamaz. Hristiyanlık dini bu hakikatin son derece ufak bir kısmını içerir. Musevîlik de öyle... Bu yüzden, kiliseden çekilmelerini tasdik ederim.

Bununla birlikte, inanç sahibinin eleştiriye daha çok yer vermesi ve sorumluluğunun daha çok şuurunda olması gerekir. Dogmalardan kopup hakikate dönmeleri konusunda kilise yöneticilerine gözle görülür bir baskı yapması gerekir. Bu, yalnızca geçmişin hakikatine değil, aynı zamanda da bugünün hakikatine doğru bir dönüş olmalıdır.

Şimdi, şu misali iyi düşünün: Gemide bir delik var diye gemi denizde terk edilmez; tüm vasıtalarla delik kapatılmaya çalışılır. Hayatta kalınmasını sağlama yalnızca kaptana ait bir görev olmayıp, gemide bulunan herkesin iyi niyetle gücünü bu iş ortaya koyması gerekir.

İşte bu yüzden, bu görevi kiliselerinizde yerine getirin. Dinlerinizde tehlikeli gedikler açılmıştır ve bunları kapatma yolunu size öğretmeye çalışıyoruz. Ruhsal hayatınız ve ruhlarınızın ilâhî evrenlere doğru yükselmesi söz konusu olduğu zaman konuşmaya elbette hakkınız var. Susturulmanıza izin vermeyiniz! Ruhsal irtibatlar aynı zamanda günlük yaşamınızın bir parçasıdır, günlük yaşamınız sırasında da söz konusu olur.

“Din”in tam mânâsıyla neyi temsil ettiği hakkında insanların çoğunun, maalesef, en ufak bir fikri yoktur. Bu, rahiplerinizin çoğu için de söz konusudur. Din, bir zaman geçirme vasıtası, bir hobi değildir. Her insanın “din” karşısında, yani “Hakikat ve Yasa” karşısında ödevleri vardır. Temel Yasa’yı bilenin bunu kendisinden sonrakine açıklaması onun kutsal ödevidir. Gerek İncil yazarlarının gerekse rahiplerin binlerce yıl boyunca insanlığa doğru bir öğreti aktarmadıkları ispatlanmıştır. Din, bir gariplikler ve fanatikler fuarı değildir. Din, bir savaş alanı da değildir. Din, her varlığın hayatî temelidir; dini icra etmek en basit bir köylü ya da işçiden düklere ve devlet başkanlarına kadar hepsinin ödevidir. Halkın gözünde örnek olacak ve kendilerinden üstün bir idrak beklenen sorumlu liderler, beşeriyetin en önemli sektörü olan din sahasında koca birer sıfırdır. Onlar saçmasapan ve tabiata aykırı doktrinleri benimsemişlerdir. Onlara hatalarını kabul ettirmek imkânsızdır. Dinleri ait oldukları konuma oturtmayı ve onlara gereken önemin verilmesini sağlamayı kimse becerememiştir. Bu hatalı gidişatın sonucunda Dünya çapında bir felâket ile başarısız bir tekamül süreci söz konusudur. Sorumluluklarının şuurundaki tüm insanlara sesleniyoruz! Sizleri bu felâketten kurtarmada lütfen bize yardımcı olun!...

Anlayamadığınız bir şeyi kabul etmek istememekle büyük bir hata yapıyorsunuz. Yaradan Allah bizim için de anlaşılamaz ve kavranılamazdır; fakat bu O’nu kabul etmemek için bir sebep olamaz. Evrenler o kadar büyük, karmaşık, çeşitli ve çok ki, öyle ustalıklarla dolu, öyle zekice ve yüce bir şekilde düzenlenmiş ki, önceden yapılmış dâhiyane ve anlaşılmaz bir plânlamanın mevcudiyeti başka hiçbir şekilde açıklanamaz. Plânlayan eşsiz bir kudret olup dilediğine hayat verir.

Biliminiz kanıtlar arayıp durmakta. Hadi diyelim ki biliminiz insan yaşamının kökenini yani yaratılışını keşfetmeyi başardı... En küçük molekülde, en küçük “x” partikülünde, kısaca her zerrede yine Yüce Plânlayıcı’yı karşınızda bulacağınıza göre bu neyi değiştirir ki?... Tanrı’yı bilimsel deneylerle inceleyebileceğinizi mi sanırsınız?... Tanrı insan değildir... Tanrı’yı insan biçiminde ya da kendisiyle mukayeseli bir ilişki içinde görmek isteyen kişi şüphe ve hatalarından asla vazgeçemez.

Kitab-ı Mukaddesiniz’e başvurursanız, bazı pasajlar sizi temsiller labirentinde dolaştırır durur: Musa’nın Birinci Kitabı, Bap-1, Ayet-27: “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu Allah’ın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi olarak yarattı.” Kitab-ı Mukaddesiniz’in bu pasajı, diğer pek çokları gibi, tarafımızdan Musa’ya nakledilmemişti. Şimdi, bu pasajın oraya nasıl sokulduğunu uzun uzun anlatmaya gerek yok; fakat bilinmeli ki, çok güç anlaşılabilen, zihinleri şaşırtıcı ve yanlış bir mânâ içermekte. Bu, büyüklük hırsına tutulmuş bir rahibin elinden çıkmıştır. Tanrı hiçbir insan varlığıyla, yakından veya uzaktan hiçbir şekilde kıyaslanamaz.

Soru: Bazı dinî çevreler Tanrı’nın İsa’da enkarne olduğuna kanidir.

A.S.: Böyle diyenler Kitab-ı Mukaddes’in söz konusu pasajına başvururlar. Onlar Tanrı’yı ancak bir insan suretinde düşünebilirler. Gözle görülür bir şekilde tezahür etmeyen Tanrı’yı bu sefer bir suret, bir imaj olarak düşünürler. Fakat bu öyle bir imaj olmalıdır ki, olabildiğince canlı olup insanlığa bir şeyle getirebilmelidir... Ve sonuç olarak insan, aradığı bu imajı İsa’da bulmuştur, maalesef...

Fakat Tanrı yalnızca Dünyanız üzerindeki insanı yaratmadı ki... Bir başka gezegen üzerinde yaşayan bizleri de yarattı. Aynı şekilde, etten kemikten varlıkların yaşadığı nice küreler de yarattı. Şimdi, onların Tanrısı da yalnız onlara göre mi olacak? Olmaz böyle şey...

Diğer gezegenlerdeki insanın kökeni, Dünya’da canlı varlıkların ortaya çıkışından çok daha eskiye dayanır. Milyonlar ve milyonlarca yıl önceye dayanır. Tanrı bir imaj, bir suret değil, yaradılıştan akla sahip olan ve kâinatın her yerinde sevinç ve mutluluğu duyabilen varlıklar yaratır.

Her hâlükârda insana muhteşem bir yetenek lutfedilmiştir: Yaratılış üzerinde düşünebilmek. O, bundan yararlanabilir, bunu geliştirip genişletebilir. İnsanın Tanrı’yla benzerliği, ancak yaratıcı faaliyet gösterme ihtiyacını duymasında mevcuttur. Tanrı’ya benzeyen bir taraf varsa, bu fizikî görünüm değil Şuur’dur (*). Musa uzay gemisindeki kırk günlük ikameti süresince, muhtemelen, bu yönde eğitilmişti. Fakat şurası muhakkak ki, bu öğreti zihin yapıları yetersiz olan halefleri tarafından dejenere edilmiştir.

Soru: Çoğu kimse UFO’ların İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra görülmeye başladıkları fikrini yaymaktadır. Oysa Kitab-ı Mukaddes’in alındığı devirde Peygamber Hezekiel mükemmel bir UFO tasviri yapmaktadır. Demek ki bunlar savaş sonrası bir korku ya da psikoza bağlı bir fenomen olamazlar.

A.S.: Doğru. Dünya’ya Kitab-ı mukaddes’in indirildiği zamanlarda da geliyorduk. Beşeriyetiniz kötü ve insanlık dışı tavrını daha o devirde ortaya koymuştu. Sodom ve Gomora olayı bunu açıkça göstermektedir. Hezekiel’in kitabındaki tasvir bugünkü gözlemlere uymaktadır (*).

(*) “Şuur, bütün var olmuş olanların ve var olacak olanların genel bilgisi ve enerjisidir. Öyle ki, Kaadir-i Mutlak’ı hissetmemiş olsanız, onu Tanrı diye adlandırırdınız”
Sadıklar Plânı, 20..3.1970

Soru: Orada, aynı zamanda, uzay gemileriyle gelen varlıkların kanatları olduğu da anlatılmaktadır. Kanatlarını açarak uçmaktaydılar. Buradaki kanat sözcüğünden neyi anlamamız gerekir?

A.S.: İnsanın Kitab-ı Mukaddes’te “Kerubîler” olarak adlandırdığı Santinerler üzerlerinde küçük “taşıyıcı düzlemler” bulundururlardı. Bunlar açıldıkları zaman, yüzeyleri altında oluşan bir antigravitasyon alanı, kendilerini uzay gemilerine doğru yükseltme imkânı sağlıyordu. Bir uzay gemisi indiği takdirde büyük havalanma güçlükleriyle karşılaşacak demektir. Çünki, yerle gemi arasında daima olanakların elverdiği ölçüde bir boşluk bırakılması gerekir. Kanatlar, uçuş ve ışık ışınları yayma gibi özelliklerin biraraya gelmesi sonucunda Santinerler Tanrı’nın melekleri olarak nitelendi. Bu, tabiatıyla, Kitab-ı Mukaddesiniz’deki hatalardan biridir.

Soru: Sözlerinize büyük bir güven duyuyoruz. Öğrettiklerinizi okuyan hemen hemen herkes çok etkilendi. Fakat bizimle radyo yayın sistemleri yoluyla iletişim kuramamanıza da hayret ettiler.

A.S.: Bana güven duymanızdan dolayı size teşekkür ederim. Bu haberleşme tarzını düşünmeniz doğaldır. Bizim iletişim sistemlerimiz başka bir yolda gelişmektedir. Bununla birlikte bu tür denemeler yapmadık değil; uçuş gemilerimizden yapılan radyo yayınlarının pek dikkate alınmadığını biliyoruz. Bunlar amatörlerin zevk için yaptıkları hileli numaralar havasını taşıyordu.

Öte yandan, çok daha iyi, açık ve kesin bir metodumuz vardır: Telepati yoluyla intikâl. Bu metot hiçbir engel tanımadığı gibi, hiçbir mekân sınırlamasına tâbi değildir. Bildiğimiz en hızlı vasıtadır.
...........................................................................................................................................
(*) Tevrat, Hezekiel’in Kitabı, Bap:1, 22.Ayet: “Yaratıkların kafaları üzerinde gökkubbeye benzer, kristal parıltısı gibi, yukarıdan yayılmış bir şey vardı.”

Soru: Telepati konusunda her zaman için belli bir kuşku payı olması gerekir.

A.S.: Düşünce intikâllerimiz için teknik bir metot geliştirdik. Bir amplifikatör kullanırız: Bu, düşünceyi belli bir yönde sevk eder, yönlendirilen bir demet gibi... Laser ışınınızı göz önüne getiriniz. Gelişme, sayısız imkânları da beraberinde getirir. Fakat hepsi için de Yüce Bir Zekâ’nın izni gerekir. Büyük bir çaba sarf ederek şuurumuzu bu metoda göre eğittik ve beynimizi bu amaca uyarladık.

Bizim beynimizde kullanılmayan bölgeler yoktur. Tamamıyla faaldir; ikinci yarısı denilen kısım da... Zaten bu kısım özellikle, burada önemli bir rol oynayan telepatiyle çalışır. İşte sizle temas kurmak için bu yolu kullanıyoruz.

Telepati sizde de en ileri araştırmaların konusu olmuştur. Brisgau’daki Fribourg Parapsikoloji Enstitüsü’nden Prof. Dr. Hans Bender bir televizyon programında telepatiyi de kapsayan metafizik algılamaların bilimsel olarak kanıtlandığını vurgulamıştır. Böyle deneyler A.B.D.’de olduğu kadar Sovyetler Birliği’nde de yapılmıştır. Telepatik deneyler denizaltılardan ve uydular üzerinden de gerçekleştirildi ve görüldü ki, telepati her türlü maddeyi ve her türlü elektriksel sahayı aşar; kısaca engel tanımaz.

Soru: Yakın bir gelecekte, UFO’lara benzer uçan araçlar yapabilecek miyiz?

A.S.: Sanırım bu umudunuzu şimdilik bir kenara koymanız gerekir. Şimdiki füzelerinizin hareketi için kullandığınız yakıtların toplam yükü çok ağırdır. Böyle bir yolculuk ise ancak fotonlar yani ışık partikülleri kullanılarak gerçekleştirilebilir. Uzay sahasındaki araştırmalarınız sırasında yeni keşifler yapacağınız kesin. Buna anti evrenlerin sırrını bulmayı da dahil edebilirsiniz.

Evrenin dev güçlerini teknik bir şekilde kullanmanız ve bundan uzay gemilerinizi sevk etmede yararlanmanız konusuna gelince, bu düzeye ulaşmanız için önünüzde hayli uzun bir yol var. Bu, bizim yardımımızla da mümkün olabilir; fakat bu buluşlarınızı beşeriyete zarar ziyan verecek bir yolda değil de beşeriyetin hayrına kullanacağınıza emin olmamız şart...

Gözlemlerimiz de gösteriyor ki, henüz bu hedeften çok uzaktasınız. Şimdilik bu güçler sizlere ancak yıkım getirir. Çünki hâlâ öldürme eğilimindesiniz.

Soru: Teleportasyon yani bir yerden diğerine anında nakil ya da kısaca mekân değiştirme birçok defa deneylerle gerçekleştirildi. Öte âlemin ruhsal rehberleri bu tabiri kullanır mı? Ayrıca uzaylıların teleportasyondan yararlandıklarına kesin gözüyle bakabilir miyiz?

A.S.: Bu olay için bizim lisanımızda başka bir terim vardır. Bir yerden diğerine bir anda nakil, bizim için de söz konusudur. Sizin teleportasyon dediğiniz şey, sık sık demateryalizasyon adıyla geçen bir yöntem, bir usuldür.

Soru: Teleportasyonun ruhsal güç vasıtasıyla yapıldığı ileri sürülüyor. Doğru mudur?

A.S.: Evet, bu güç de kullanılabilir. Fakat uzay gemilerimiz için teknik bir yöntem söz konusudur. Bu, biliminize ters düşen, ortadan kaybolup zarar görmeden yeniden ortaya çıkan insanlar olayında da söz konusudur.

Soru: Bu olayda insanın hiç zarar görmemesini nasıl açıklıyorsunuz?

A.S.: Cevap basite indirgenerek şöyle açıklanabilir: Mademki ruh ve beden var, o hâlde iki ayrı kısım söz konusu. Vücut demateryalize olmuş ( gayri maddî hâle gelmiş) olsada, inşa yasası ortadan kalkmaz. “Can”ınıza gelince, o zaten “dokunulamaz” özelliğe sahiptir. Şu hâlde teleportasyon en ufak bir zarara uğranmadan yapılabilir; çünki bu yöntem saniyenin milyonda biri kadar kısa bir sürede gerçekleşmekte olup, bu çabukluk vücudun bir tehlikeyle karşı karşıya bulunması ihtimaline meydan vermez. Her maddî zararın, oluşabilmek için nispeten uzun bir zamana ihtiyacı vardır.

Soru: Bilim adamlarımız ve mühendislerimiz Dünya insanının yüksek bir zekâ seviyesine ulaştığını ileri sürmekteler. Son elli yıl boyunca büyük gelişmeler geçirdik. Bu gelişim hakkındaki yargınız nedir, nasıl değerlendiriyorsunuz?

A.S.: Evet, büyük sonuçlar elde ettiğinizi kabul ediyorum. Fakat bununla zekâ hakkında bir yargıda bulunmak isteniyorsa, bu hiçbir zaman tümüyle ferde mal edilemez. Bu, hata yaptığınız önemli bir noktadır. Dünyalı bir insanın zekâ seviyesi bizim açımızdan henüz pek düşük olarak değerlendirilir. Bilgisayarlar icat eden bir mühendisinizi de ele alsam, bir uzmanlaşma bilgisinden, tecrübelere dayalı tek yanlı bir uzmanlıktan öte bir şey söz konusu değildir. O, diğer sahalarda ve özellikle insanın tekâmülüne ilişkin sahada bir hiçtir, koca bir sıfırdır. Maalesef böyle kişiler Nobel ödülüne ya da bu şerefe layık görülebiliyor, son derece kötü bir karaktere sahipken... Askerî ve siyasî çevrelerde böyle insanlara çok sık rastlanır. Tek tek adlarını sayacak değilim, fakat şu kadarını biliniz ki, bunlardan birçoğunu tanırsınız.

Soru: Yüksek bilgiler konusunda hiç kuşkusuz bizden çok ilerisiniz. Peki, sizde herhangi biri evrensel bilgiyi nasıl elde edebilir?

A.S.: Daha önceleri bizim siferimizde de zor dönemler geçirildi. Fakat biz, müspet bir tekâmülün ancak Dâhi Bir Yaratıcı’nın ve Hiyerarşilerin’in kabul edilmesiyle mümkün olabileceğini zamanında anladık. Bunu kabul ediş, tüm menfi güçleri kırıp uzaklaştırır. Sizde cereyan eden ise bunun tersidir. Bu yüzden kendinizi içinden çıkamayacağınız çıkmaz yollara atmanıza hiç şaşmamak gerek.

Ölümden sonraki hayattan kuşkulanmak ve sorumluluklarınızın şuurunda olmamak sizi şimdiden sahte yollara sevk etmektedir. Buna ilâveten, Dünyalı insanların hepsinin de sağlık durumu gitgide kötüye gitmektedir.

Yani Dünya insanının kalıtımsal mirası tamamen dağılıp çökme hâlinde, dejenerasyon hâlindedir. Bu nokta üzerinde durmanız gerekir. Biz sağlık durumumuzu düzelterek yaşam süremizi uzattık. Sizlerden daha uzun ömürlüyüz ve bu sayede ruhsal olgunluğa varma imkânlarımız sizinkilerden daha fazla. Salt sağlığı koruma yetmez. Çöküşü sporla da durduramazsınız.

Soru: Bu konuda en önemli uyarılarınız neler olabilir?

A.S.: Bunları tahmin etmeniz hiç de zor değil, her biriniz saptayabilirsiniz. Sigara içmek tüm Dünya’ya kanca atmış kötü bir alışkanlıktır. Sanayii v.s. üretimleriniz tüm Dünya’yı kirletmektedir. Öyle bir anlık tadına bakıp geçme gibi bir durum değil, uzun vadeli, sinsice işleyen ve etkisi büyük bir zehirlenme söz konusudur. Bizde böyle bir durum mevcut olamaz. Bu sahada, bu konulara ilişkin pek çok istatistikî belgeleriniz var; bilançosunu yapın, anlayacaksınız.

Tütün, sinirleri ve kanı zehirler, hücreleri tahrip eder, çocuk düşürme ve mutasyonların kaynağıdır. Tütün, ayrıca, beynin fonksiyonlarını yavaşlatır, insanı iradesizliğe iter ve kararsız yapar. Buna alkol kullanmayı da ilâve edersek durum daha da ciddileşir. Kendilerini bu kötü alışkanlıklara verenler çılgın, siniri bozuk, yıpranmış ve çökmüş kişiler hâline gelirler ki; işin tuhaf tarafı, sizde yönetici rolünü oynayanlar bunlardandır.

Eğitim uzmanlarınızın, pedagoglarınızın okullarda böyle alışkanlıkları hoşgörüyle karşılamaları ve hatta cesaretlendirmeleri gibi hataları karşısında elimizden kaygılanmaktan başka bir şey gelmiyor. Öğretmenlerin bu sapkın tutumlarıyla ancak ahlâken tamamıyla bozuk, dengesiz kişiler yetişebilir. Bu, pedagoji değil cinayettir. Bu, kendilerine eğitilmek üzere emanet edilmiş insanları sakatlamaktan başka bir şey değildir.

Soru: Tütün bize kızılderililerden gelmiştir? Bu alışkanlıkları yüzünden onların sağlığı da bozuktu denebilir mi? Halbuki onlar hür tabiatta yaşıyorlardı ve gayet iyi bir durumdaydılar.

A.S.: Tütün yerlilerde bir zevk aracı olarak değil, bir barış sembolü olarak kullanılırdı. Dolayısıyla yalnızca sembolizm amacıyla bir barış çubuğunda içilir ve uzlaşmayı onayladığını göstermek üzere herkes sadece bir nefes çekerdi. Fakat Avrupalılar tütün kullanımını genel bir kötü alışkanlık hâline getirdiler. Üstelik, günümüzde, bunu işletebilmek, yani üretimi, pazarlanması vs. için devlet ve sanayi teşebbüsleri kapışmaktadır, kuşkusuz kâr amacıyla...

Soru: Beşeriyetin, nikotin tehlikelerini bildiği hâlde içmesi konusunda haklısın ama, kitle pek bunun etkisi altında değil gibi geliyor bana...

A.S.: Bununla, irade ve akıl noksanlığınızı ortaya koymuş bulunuyorsunuz. Bu, zekânızın ulaştığı noktayı açıkça göstermektedir. Buna tüm sorumlulukları sizin yerinize yüklenen yöneticileriniz de dahildir; onlar kötü alışkanlıklarını topluma sergilemektedirler. Dünyanız’ın tehlikede olduğundan hâlâ mı şüphe edersiniz?...

Bizzat kendi ruh ve bedenine saygısı olmayan, bedenini suistimal eden, güçlerini israf ve ziyan eden bir kişiden, vatandaşına karşı duygu ve sorumluluk duymasını nasıl bekleyebilirsiniz? Onlar halklardan yüz milyonlardan oluşan bir yığın olarak söz ederler ama, onların nazarında hiç biri bir insan, bir fert olarak mevcut değildir. Onlar bunu bilemezler...

Sigara içmek!... İnsanların, halkların, tüm beşeriyetin bir nefes çekmesi önemli değil, öyle mi?... Hepsinin sigara içtiğini ve bu yüzden öldüğünü düşünün... Bilseniz bu ne kötü ve ne büyük bir cinayettir... Ama siz artık, en kötü cinayetleri, sanayii karşısında boyun eğmeyi, yalnızca çıkarınıza göre yargılamayı, zararlı hatalara iştirak etmeyi kabullenmişsiniz... Kazanç zihniyetiyle, bir çıkar sağlamak amacıyla yaratılan savaşlarınız konusunda da aynı gözlemi yapmak mümkündür. Bu savaşlar tüm ulusları yok etmiş, sefalete itmiş, umurunuzda mı?!...

İşte sanayiye böyle boyun eğiyorsunuz. Cinayeti destekliyorsunuz. Dünya’nın tüm halkları savaş istemiyor, kan akıtılmasını istemiyor ama, iktidar ve nüfuzu olmayan kimsenin de sözü dinlenmiyor. Varlığınız, yaşamınızda kanınıza kadar sömürülmekte ama, ruhunuza asla el koyamazlar, canınızı alamazlar.

Dinlerinizdeki durum da bundan farklı değildir. Rahipleriniz, fikirlerini eleştirdiğiniz ya da onlara inanmadığınız takdirde sizi cehennem mahkûmiyetiyle, aforozla tehdit etmektedir.

Soru: Bize mesajlarınızın gitgide ciddîleştiği yani ağırlaştığı yazıldı.

A.S.: Doğru. Çünki durum gitgide ağırlaşıyor, daha vahim hâle geliyor. Tüm Dünya’da işitilebilsin diye keşke gökgürlemesi gibi bir sesle konuşabilseydim.
Soru: Tanrı’ya imanın yaygınlaşması için ne yapabiliriz? Hatırladığım kadarıyla, galiba büyük bir idrak gelişmesinin ancak böyle mümkün olabileceğini belirtmiştin.

A.S.: Puta tapan ve zina yapan bir nesli değiştirebilmek hemen hemen imkânsızdır. Çünki ağaç yaşken eğilir, kütükleşmişse eğemezsiniz... Fakat genç kuşak için böyle değildir. Genç kuşak, bir an önce daha akli bir yola girmelidir. Aksi takdirde tüm beşeriyet mahvolacak; hem bu öyle bir mahvoluş olacak ki, her şeye sıfırdan başlamak gerekecek. Bunun sorumluluğunu yüklenmiş durumdasınız... Mesulsünüz... Yolu genç kuşağa açıp hazırlamanız ve iyi aydınlatmanız gerekiyor. Bana, yolunu bulmanın gençliğin kendi işi olduğunu söylersiniz. Bu büyük bir gaflettir. Gençlik böyle bir kararı tek başına alamaz; çünki henüz olgunlaşmamıştır, henüz eşyaya nasıl bakılması gerektiğini bilemez, ilerisini göremez.

Ama şunu bilin ki, sizin aranızdan çoğu da, geçmiş yaşamlarındaki şuuru geçici olarak kapanmış bir hâlde gelecekte yeniden enkarne olacak ve böylece geleceğin genç kuşağını oluşturacaktır. Şimdi, bu dünyevî mevcudiyetinizden önce şuurlu olmadığınızı sanırsanız, yanılırsınız...

Halihazırdaki dininize göre “ilk günah”, intikâl eden bir borç olup İsa tarafından ödenmiştir. Fakat intikâl eden bu borç, tamamen başka bir günaha ait olduğuna göre, hiçbir şey ödenmiş sayılmaz. Bu günahın Âdem ve Havva’yla da, icat edilmiş bu iki varlıkla da hiçbir ilgi ve alâkası yoktur. Her biriniz birer Adem ya da Havva’sınız. Her biriniz geçmiş bir yaşamınızda uygarlığın kurulmasında, bilgilendirilmesinde çalıştınız, şimdi olduğu gibi.... Dünya beşeriyetinin gelişiminde hepinizin payı ve işbirliği var. Fakat siz de günah işlediniz. Şimdi, anlamanız gereken şu ki, gelecekte içinde yaşayacağınız Dünya’yı siz bugünden hazırlamaktasınız; aynı şekilde, bugün içinde yaşadığınız Dünya’yı vaktiyle yaratmış olan da yine sizsiniz.

Yüzyıllardan beri yayılmış olan bu önemli bilgi, kiliselerinizce bilinmesine rağmen, egoistçe nedenlerle açıklanmamış, safdışı bırakılmıştır. İşte bu önemli husus, bugün sizlere yeniden, tarafımdan belirtilmiştir.

Soru: Senin veya bir başka Santiner’in, bir kongreye, bir zirve toplantısına katılmak üzere materyalize olması mümkün mü? Sözlerinin diplomatlarımızın kaypaklıkları karşısında etkileyici olacağını ve böylece üstünlüğünüzü gösterebileceğini sanıyoruz da...

A.S.: Demateryalizasyon olayı, bir uzay gemisinin içinde mümkündür, hele bir ana gemi içinde bulunulmaktaysa çok daha kolaydır. Ama bir UFO dışında bu demateryalizasyonlar ancak ruhsal güçlerin yardımıyla, yani ancak ruhsal bir temele dayalı olarak mümkün olabilir.

Şimdi, evvelâ böyle bir kongreye katılmak için gerekli korumadan yoksun olacağız. Ayrıca ruhsal güç, söz konusu olay için yeterli düzeyde olmayacaktır. Çünki bize bu iş için özel bir atmosfer gerekir ki, bunun siyasî, bilimsel veya üniversiteye ait bir salon içinde elde edilmesi imkânsızdır. İşte bu yüzden, her zaman hoşumuza gitmese de, başka yollara başvurmak zorundayız.

Ne derecede sabırsız olduğunuzu biliyoruz. Sizde, ruhsal sükunetin ne olduğunu henüz öğrenmeyişinizin eksikliği var. Sizle olan irtibatlarımız, ne olursa olsun, bizim inisiyatifimizle, sizin değil bizim sayemizde ve sizinkinden çok bizim çabamızla kurulmuştur.

Biz, herhangi bir yerde iyi bir medyom olduğunu bildiğimizde o medyomla ilişkiye geçeriz. Değerinizi gösterdiniz, teşekkür ederiz...

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana