İNATÇILIĞIN HÜKÜMRANLIĞI
İnsanlığın bir türlü anlamak istemediği bir konu vardır ki bu da TEKRARDOĞUŞ’tur. Tüm kâinatta geçerli olmasına rağmen, bu konu yine de ciddiye alınmamaktadır.
Dünya insanının spiritüel gelişmişlik düzeyi pek düşüktür. Dünya adlı gezegendeki insanların hemen hemen hepsi, orada defalarca bedenlenmiş olan varlıklardır. Orada defalarca bedenlenmiş olmaları da, kâinatta mevcut bulunan daha yüksek dereceli kürelerde yaşama hak ve liyakatini henüz kazanamamış olmalarından ötürüdür.
Bu durum, esef verici bir durumdur. Kiliselerin tekrardoğuş öğretisini nasıl olup da saf dışı ettiklerine ve onu bilmezlikten geldiklerine bir türlü akıl erdiremiyorum. Buna akıl erdirmek gerçekten de zordur; bu yola başvurmasalardı, insanlık bugün hiç değilse hayatının anlamını kavrayabilecekti. Ama Dünyanız’da inatçılık hükümrandır ve bunu hiçbir kudret alt edememektedir. Nice kanlı savaşın patlamasına ve nice masum insanın ıstırap çekmesine yol açan sebep, hep inatçılıktır. Dünyanız’da , inatçılığın baskın rol oynamadığı hiçbir alan yoktur. Bu, gelenek hâline getirmiş olduğunuz bir durumdur.
İnatçılık konusunda şöyle bir an düşününüz! İnatçılık sizi gerçi fanatizme götürmemektedir, ama yine de aynı türde negatif bir davranışa sürüklemektedir. Bilim adamlarınız bunun birsürü örneğini sergilemektedirler. Örneğin, sırf inatçılık yüzünden spiritüel bilgilerin karşısına dikilmektedirler; yine inatçılık yüzünden spiritüel bilgileri görmezlikten gelmeye çalışmaktadırlar. Negatif politikacıların bir türlü pes etmek istemeyişlerinin temelinde de yine inatçılık yatmaktadır. İnatçılık yüzünden herkes, önyargılarla yetinmeyi tercih etmektedir. İnatçılık yüzünden nice evlilik bağı kopmakta, nice aileler dağılmaktadır. İSA’yı çarmıha gerdiren sebep de yine inatçılıktır. Berlin’deki Utanç duvarı yine inatçılık yüzünden inşa edilmiştir. Silâhlanmayı dürtükleyen etken de inatçılıktır. inatçılık yüzünden, kişi kendi hatalarını ört bas etmek üzere kaçamak yollara başvurmaktadır.
Bu örneklerin sayısını daha da artırabiliriz, ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. İnatçılık, içinize iyice işlemiş durumdadır; ama ne var ki, hiçbir filozof, hiçbir düşünür, Dünya insanının bu kusuru konusu üzerinde asla durmamıştır. Hiçbir yargıç, bir evlilik bağının inatçılık yüzünden koptuğunu ifade etmiş değildir. Bu konuda hiçbir politikacının görüş öne sürdüğü görülmemiştir, hatta böyle bir şey düşünmek onun aklına bile gelmemektedir. Çünki o, ruhsal tekâmül skalasının henüz aşağı basamaklarında yer almaktadır.
Vietnam Savaşı niçin hâlâ daha sürüp gidiyor dersiniz? İNATÇILIK YÜZÜNDEN.
Evinizde bir toplantı yapacağınız zaman, biz Küçük Azizler, ortaya çıkacak sonucu önceden kestiririz, çünki dik kafalılığınızı biliriz.
Dünyada ölen bir insan, spiritüel mekânlara ulaşmakta ve orada, birlikte yaşayacağı ve kendilerine katlanacağı diğer insanların arasına karışmaktadır. Dünya insanı bu mekânlarda bile inatçılığını sürdürmektedir, iyi niyetli olmaması yüzünden inatçılığıyla mücadeleye bir türlü yanaşmamaktadır. İnatçılığı, onun YÜCE IŞIĞA doğru yönelmesine engel olmakta ve bunun sonucu olarak da, Tekâmül Yasası gereğince, tekrar Dünya plânına dönmeye mecbur kalmaktadır. Şuurunda yer etmiş bulunan tüm önyargıları terk etse, artık hiçbir şey hatırlayamaz hâle gelse ve yeni bir frekans temeline dayalı yeni bir hafıza inşa etmiş olsa bile, yine de spiritüel bir alışkanlık hâline gelmiş olan inatçılığını muhafaza etmektedir. İnsan bu Dünya’ya işte bu yüzden yapışıp kalmakta ve gerisinde tüm spiritüel hatalarını ve kusurlarını, kuyruklu yıldızın kuyruğu misali sürükleyip durmaktadır. Buna inanabilirsiniz, size hakikati söylüyorum çünki bizler HAKİKAT’in ve EZELÎ – EBEDÎ HAYAT’ın kendisiyiz. Sözlerimden şüphe edenler, çocukları gözlemlesinler. Onlar, Dünya’nın tesirlerine henüz maruz kalmamış yeni varlıklardır, ama önceki hayatlarında edindikleri spiritüel niteliklerin bu hayatlarına taşımışlardır; onlarda, inatçılık pek kök salmış hâlde bulunmaktadır. İstedikleri, yerine getirilmeyince çocuk derhal dikleşmekte, kendini yere atıp tepinmeye ve zırlamaya başlamaktadır. Hatta tokadı bile hak etmektedir. Bu, doğum sonrasında oluşmuş bir şey değildir, çok eski zamanlardan bugüne kadar taşınıp getirmiş bir özelliktir.
Fakat ne yazık ki hayat tecrübesi, bu alışkanlığı giderememektedir. İnsan, başkan koltuğuna oturduğu anda, inatçılığını yenip saf dışı etmiş durumda bulunmamaktadır. Aksine, inatçılık ona göre, dayanma ve irade gücü değerinde bir şeydir; üstelik inatçılığını bir de negatif yönde kullanmaktadır ve kudret sahibi oluşu nedeniyle de meydana getirdiği sonuçlar akıl almaz derecede feci olmaktadır. Büyük bir devletin tam yetkili bir temsilcisinin önemli uluslararası görüşmelerde, mantık sahibi insanları hayretten hayrete düşürürcesine, durmadan HAYIR dediğine Dünya tanık olmuştur.
Sina Dağı’nda verilmiş olan birçok bilginin yok edilip ortadan kaldırılmış olması gerçekten esef vericidir; çünki size bu konuda daha önceleri uyarıda bulunulmuştu. Ben, tekâmülünüzdeki bu boşluğu doldurmaya çalışıyorum. Sizi, tutumunuz konusunda dikkate davet edişimin sebebi budur işte. İnatçılık okulda yetişip boy atmaktadır. İnatçılık gerçi öğrencilerde çok görülmektedir, ama bu konuda öğretmenlerin de onlardan aşağı kalır yanları yoktur.
Kişi, komşusunun günlük ekmeğini sırf inatçılığı yüzünden kıskanmaktadır. En ciddî kazalar da yine inatçılık yüzünden meydana gelmektedir; çünki kişi, hayalî veya reel bir hak üzerinde ısrar edip durmaktadır. Tüm dünya’da, bir gün zarfında birsürü trafik kazası meydana gelmektedir. Bunların hemen hemen hepsinin de temelinde inatçılık yatmaktadır.
İnsanlık, zor günler yaşadığından ve treni kaçırmış olduğundan yakınıp durmaktadır. Ama suçlusu ortaya çıkarılamamakta ve sebebi bulunamamaktadır. İşte size şu anda bunun gerçek sebeplerini ifşa edeceğim: Dünyanız’da mevcut bulunan her mevki, inatçılığın egemenliği altında bulunmaktadır.
Kiliseler, insanları ölüme kadar varan işkencelere inatçılık yüzünden tâbi tutmuşlardır. Cimri kişi servetine, onu makul bir işte kullanıyor olmasa bile, yine inatçılığı yüzünden yapışmaktadır.
Bu durum pekâlâ bir çırpıda düzeltilebilir. En başta, siyasî hasımlarınızla mücadeleyi bırakınız ve saçma sapan silâhsızlanma konferansları tertiplemeyiniz. Yasaları değiştirmeyiniz. Ama, insanlığı binlerce yıldan beri çetin ve ciddî durumlarla yüz yüze getirmiş olan şu tehlikeli şeyi, yani inatçılığı, olanca gücünüzle ve olanca zekânızla imha etmeye çalışınız.
Geçenlerde, tüm Dünya’nın hayranlığını üzerine çekecek kadar güzel büyük bir gemi inşa edildiğine tanık olmuştunuz. Bunun üzerine, karşı tarafın inadı birden kabarıvermiş ve kendisinin daha üstün olduğunu göstermek üzere daha güzel bir gemi inşa etmek zorunda kalmıştı. İnatçılık, şeytanın bir tuzağıdır. Dünya’da, şu müthiş inadınızı derinlemesine denilecek bir anlamda kırmaya çalışan tek bir din bile mevcut değildir. Ama inatçılığı kesin şekilde yasaklayan EVRENSEL BİR DİN mevcuttur. Çünki Dünyanız’daki veya bir başka gezegendeki insanların, bu kötü alışkanlıkları yüzünden huzur içinde yaşamaları imkânsızdır. İnat, kendisi de uzlaşma yanlısı olmayan bir diğer insanın isteğini kabul etmeyen bir istektir. Hiçbir halk, hiçbir aşiret veya hiçbir grup işte bu kusurunuz yüzünden bir türlü huzurlu bir hayat sürdürememiştir.
Kaydedilecek gelişmeler, inat yüzünden yanlış bir maceraya yöneltilecekse, Dünya insanlığının gerçekleştireceği teknik başarılar ne işe yarayacaktır ki? Dünyanız insanları, üstünlüklerini hep para gücüyle kabul ettirmeye çalışmaktalar. Dünyanız’da, sırf inatları yüzünden köhneleşmiş geleneklerle yetinen ve ısrarla kan dökmek isteyen halklar da vardır; kesinlikle abes şeyler olan bu geleneklere hâlâ daha sımsıkı yapışmaktadırlar. Bu geleneğe özellikle, ineklerin kutsal varlık sayılıkları Hindistan’da rastlamaktayız. Halk yollara dökülüyorsa, işçiler barikat inşa edip mücadeleye giriyorlarsa, bu hep inatçılık yüzündendir. Açık seçik olarak ortaya konmuş olsa bile, adaletsizlik yine de sırf inatçılık yüzünden devam ettirilmektedir.
Bu hâl, modern çağın ayıbıdır diye nitelendirilebilecek bir hâl değildir. Bu hâl, Dünya kadar eski bir hâldir, ama ne var ki zaman içinde güçlenmiştir.
Bir Küçük Aziz, yani bizlerden biri, bu hâli Dünyalı bir insana nazaran daha açık seçik şekilde görmektedir. Böylesine negatif bir karakter dikkatimizi derhal çekmektedir, çünki bizlerde buna benzer kusurlar mevcut değildir.
Sözlerime üst kademelerinizde hiç önem verilmeyeceğini adım gibi biliyorum, çünki onların inatları, Dünya dışı kaynaklı ifşaatlarla ilgilenmelerine imkân tanımamaktadır. Hiçbir kilise, Kutsal Kitap metinlerini, işte bu yüzden düzeltmeye yanaşmamaktadır. Çünki Kutsal Kitap yazarları, böyle bir işlem gerçekleşmesin diye çoktan tedbirlerini almışlardır. Nitekim İncil’in son sayfasına mantıksız ve tehditkâr satırlar eklemeyi ihmal etmemişlerdir (*). İnsanlık için anlamlı bir eğitim şarttır. Bugüne kadar kullanılagelmiş olan vasıtalarla bunu sağlamak imkânsızdır.
Fevkalâde geniş kapsamlı bir özgürlük içinde tekâmül etmiş olan bir insan için, geçmişten getirilmiş olan inatçılığı frenleyebilecek güce sahip sınırlar artık söz konusu olamamaktadır.
Psikolojiniz yanlış yoldadır. Çocuk, özgür iradesini geliştirmek zorundadır derken hataya düşmektedir. Bu özgür irade özellikle adî negatif nitelikleri geliştirmektedir; buna karşılık iyi nitelikler ise, dinlerin yalan yanlış yorumlanmaları yüzünden hayat bulmuş olan tanrıtanımazlık tarafından bastırılıp kısıtlanmaktadır. Gelişimleri sırasında, çocuklar gözetim altında bulundurulmalıdır. Ama ne var ki bu iş, ona sınır tanımaz bir özgürlük hakkı tanındığı takdirde imkânsız hâle gelmektedir. Çocuğu cezalandırmak yanlış bir şey değildir, fakat bedeni hedefleyen cezalar aşırılığa götürülmemelidir. Bu ifademle, inatçılığı frenlemenin şart olduğunu belirtmek istiyorum. Bu konu, politik sorunların dışında kalan bir konudur. Her hâlükârda şunu gözlemledim ki, Dünyanız’da birçok şey hep politik görüşe bağlanmaktadır, aslında bu şeylerin hiç birinin politika ile alâkası yoktur. Aynı şekilde, insan eğitiminin de politika ile hiçbir ortak yanı mevcut değildir. Pedagog, politikacı değildir ve olmamalıdır da. Hiçbir partiye girmemesi gerektiği gibi, oy da kullanmaması gerekir. İnsan eğitiminin komünizm ile de demokrasi ile de hiçbir ilgisi yoktur. Politik eğitim ancak olgunluk çağında başlamalıdır, ama o hâlde bile inatçılığı hükümran olduğu sürece insan, duruma uyma yeteneğini asla kazanamamaktadır.
(*) “Bu kitabın peygamberlik sözlerini her işitene ben şehâdet ediyorum: Eğer bir adam bunlara bir şey katarsa, Allah bu kitapta yazılmış olan belâları ona katacaktır; ve eğer bir adam bu peygamberlik kitabının sözlerinden çıkarırsa, Allah bu kitapta yazılmış olan hayat ağacından ve mukaddes şehirden onun payını çıkaracaktır.” (Vahiy, 22/18,19)
Aynı şekilde, tarih öğretiminiz de feci durumdadır. İnsanlık tarihi, ortaya pozitif türden hiçbir örnek koyamamıştır; çünki pozitifmiş gibi allayıp pullayıp ortaya koyduğunuz şeylerin, tarafsız ve âdilâne gözle bakıldığında, negatif şeyler olduğu kolayca fark edilmektedir.
Öğrenme ihtiyacı içinde bulunan tecrübesiz bir insan, neyin pozitif, neyin negatif olduğu hükmüne varabilir mi? Ondan bunu başarmasını istemek, büyük haksızlık olur. Kalkıp da savaşların cereyanı sırasında nice kahraman, kanını dökmüştür dediğinizde, o size, bunun tersini söyleyemeyecektir. Zaten ona bunun tersini söyleme imkânı da tanınmamaktadır. Ama ne var ki, tarih kitaplarınız kahramanlık, görkemlilik, soyluluk, kavgacılık ve gözüpeklik vakalarıyla doludur. Ve bütün bunlar hep, asil insanın YÜCE TÜRKÜSÜNÜ dile getirmektedir.
Aslında insan, hep öldürmüş, hep katletmiş, hep yakıp yıkmış, hep kandırmış, hep soymuş, hep şehit etmiş ve hep zulmetmiştir. Ama bütün bunlar güzel sözlerle biçimden biçime sokulmuş, asil ve görkemli yanları ortaya konmaya çalışılmıştır; bu yolla da gençlik coşturulmaya kalkışılmıştır.
Bir zamanlar atalarımız, bu negatif yanınız henüz filiz hâlindeyken, böylesi olgulara karşı tavır takınmışlardı. Kutsal Kitabı incelerseniz bu hususu kolayca fark edebilirsiniz. Orada şöyle bir ibare yer almaktadır: “ Tanrı, peygambere yemesi için bir kitap verdi.” (*)
Şu anda işte böyle bir sözle karşı karşıya bulunmaktasınız ve bunun iç anlamını yakalamanız gerekir. (**)
Size söylediğim söz, bu türden bir sözdür ve bundan hiçbir şey anlayamayacaksınız. Hiçbir şey anlayamayacağınızı bildiğim için açıklama yapmadan geçeceğim. Dünyalılar’a sadece Sina Dağı’nda veya FATİMA’da mesaj verilir diye bir şart yoktur. Şu anda burada (***) son derece değerli bir imkâna sahip durumdayız; fakat bu imkânın daha ne kadar devam edeceğini bilemiyoruz. Onun için, söyleyeceklerimi mümkün olduğu kadar özet hâlinde sunmaya çalışıyorum.
Dünyanız’da hayra yöneliş şeklindeki bir değişim, sosyal veya politik değişimler vasıtasıyla elde edilemez. Bu yolda harcanacak çabalar boştur; böyle çabalar, durumunuzu daha da kötüye götürmekten başka bir işe yaramaz.
İnsanlık, hiçbir kitabınızda yer almayan özel bir öğretiye muhtaçtır.
Uzay gemilerimizi ciddiye almış olmanız bizi sevindirmektedir. Uzay gemileri Dünyanız’a tesadüfen gelmemektedirler ve tabiatın oluşturduğu şeyler de değildirler. Bu uçan nesneler, teknik yönden geliştirilerek inşa edilmiş araçlardır. İçlerinde insan vardır, insan tarafından yönetilmektedirler. İçinde insan bulunmayan ve başka bir yıldızdan geldiğini belirtir türden emareler arz etmeyen bir uzay gemisi, sizin nazarınızda hiçbir önem ve değer taşımamaktadır.
(*) “Ve meleğin yanına gittim, küçük kitabı bana vermesini söyledim. Ve bana dedi: Al ve onu ye, ve senin karnına acı edecek, fakat ağzında bal gibi tatlı olacak.” ( İncil, Vahiy, 10/9)
“Ve bana dedi: Adem oğlu, karnına bunu yedir, ve sana verdiğim bu tomarla bağırsaklarını doldur. Ve yedim; ve ağzımda bal gibi tatlı idi.” ( Tevrat, Hezekiel, 3/3)
(**) Biz bu sözden, Ashtar’ın mesajlarını “yememiz” gerektiğini, yani bu spiritüel besini zihinsel yoldan absorbe edip iyice hazmetmemiz, sonra da kendimize mal edip fiil ve tutumlarımızda bu mesajı yön verici olarak kullanmamız gerektiğiniz anlıyoruz. ( Mesajı alanların notu)
(***) Ashtar’ın mesajlarını ileten Speer topluluğu kastediliyor.
Daha önce de ifade ettiğim gibi, biz inatçı değilizdir; esnek davranarak, sizi, yeni bir inancı kabule zorlamayışımızın sebebi budur işte. Biz sizin aklınızı ve mantığınızı harekete geçirmeyi yeğliyoruz. Derin ve zararlı uyku hâlinizden sıyrılmanız şarttır. Beyninizin, kullanmadığınız o ikinci bölümünü de faaliyete geçirmeniz gerekir. Beyninizde aksayan ve düşünme yeteneğinizi baskı altında tutan bir şeyler vardır.
Tütün ve alkol içen her şefi kınıyorum. İnsanları yönetip yönlendirmekle görevli bir insanı, tıbbî bir zaruret söz konusu olmadığı sürece, bunları çok az miktarda bile almaması gerekir. Bunları kullanan kişi, şuuruna özgü yeteneklerini bu yolla kısıtlamış olmaktadır. Bu sebeple, ondan objektif bir yargı beklemek abes bir şey olur.
Öldükten sonra yerküreyle hiçbir ilgisi kalmayacağını düşünen bir insan, yanılmaktadır. Aksine, öte âleme intikal ettiğinizde, Dünya ile hâlâ daha ne kadar ilgilenmekte olduğunuzu fark etmek sizi çok şaşırtacaktır. Dünya sizi, spiritüel mekânlara ulaştığınız zaman bile meşgul edecektir. Ve oraya tekrar dönmeye mecbur kalacak, böylece orada ACI SON ile karşılaşacaksınız. Bu son, insan kardeşlerinize karşı dozu gitgide artmış bir hoşgörüsüzlükle ve kendi ellerinizle çok eski zamanlardan beri yoğura yoğura oluşturduğunuz bir sondur. HİÇ KİMSE SADECE KENDİSİ İÇİN YAŞAYAMAZ.
