A – İNTİHAR EDENLER
Bütün spiritüalist ekollerce intihar çok kötü, çok iğrenç ve müthiş felaketlerle dolu ıstıraplı neticeleri hazırlıyan bir harekettir. Bir insanın intihar edebilmesi için başına nelerin geleceğini ve bu kötü hareketiyle bir adım ötede kendisine ne kadar büyük felaketleri hazırlamış bulunduğunu bilmiyecek kadar cahil ve küçük olması lazımgelir. Çok uzun ve çok mühim olan bu mevzuunun mütalaasını moral bahislere ait başka bir esere bırakarak şimdilik sadece spatyomdakileri tanımak maksadiyle buna temas ediyor ve evvela ilk spiritizma külliyatından birkaç misal vermekle işe başlıyorum.
1 – Bu misali intihar etmiş bir zavallının spatyomdaki feci ruh halini gösteriyor. Şimdi sözü, bu müşahedeyi takdim eden büyük araştırıcı Allan Kardec’e bırakıyorum:
<<1858 senesi Nisanının yedinci günü akşama doğru elli yaşında kadar bir adam Paris’de Samaritaine müessesesine bir banyo almak üzere girmiş ve bir locaya kapanmıştı. Üzerinden iki saat geçtiği halde garson bu adamın dışarı çıkmadığını görerek merak etmiş ve rahatsız olup olmadığını anlamak için kamarasına girmişti. İçeri girer girmez korkunç bir manzara ile karşılaştı. Bu bedbaht adam boğazını ustura ile kesmişti ve banyosunun suyu onun boynundan fışkıran kanla boyanmıştı. Kadavra morga gönderildi.
Ölümünden altı gün sonra adamın ruhu Paris Spiritizma Cemiyeti tarafından davet edildi:
(Davet) (Medyomun rehber ruhu cevap veriyor: )
<<R. r. – Biraz bekleyiniz… Şimdi geldi, buradadır.
<< Sual – Şimdi nerede bulunuyorsunuz?
<<Cevap – Bilmiyorum. Siz söyleyiniz ben neredeyim?
<<S. – Siz spiritizma ile meşgul olan bir insan topluluğu içindesiniz. Onlar sizin iyiliğinizi arzu eden kimselerdir.
<<C. – Ben yaşıyor muyum, söyleyiniz? Tabutumun içinde boğuluyorum>>. Burada Allan Kardec’in şu notları vardır: <<Bedeninden ayrılmış olmasına rağmen onun ruhu hala cismani maddenin girdapları içine tamamiyle gömülü bulunmaktadır. Ve onun yersel fikirleri hala canlı olarak yaşamaktadır. O, öldüğünü bilmiyor.>>
<<S. – Bizim yanımıza gelmenize kim sebeb oldu?
<<C. – Sizin yanınızda teselli duyduğumu hissediyorum.
<<S. – İntiharınızın sebebi nedir?
<<C. – Ben öldüm mü? Hayır. Hala bedenimdeyim. Merhametli bir el çıksa da bu işi bitirse!>>
Bu adam boğazını keserek kendisini öldürdüğü için bütün dikkatini bu uzvu üzerinde toplamıştır. O çoktan öldüğü veya boğulduğu halde hala boğulma ameliyesinin bitmediğini duyuyor ve bu işi bitirecek bir insanın çıkmasını ve kendisini azaptan kurtarmasını temenni ediyor. Bu hal intihar edenlerin mümeyyiz vasıflarından birisidir. Devam edelim:
<<S. – Niçin kendinizi tanıtacak bir nişane bırakmadınız?
<<C. – Ben terkedilmiştim, ıstıraptan kaçtım, azabı buldum.
<<S. – Hala meçhul olarak mı kalmağı arzu ediyorsun?
<<C. – Evet. Kanayan bir yaraya kızgın demir sokmayınız…
<<S. – Müstakbel bir hayatın mevcudiyeti hakkındaki düşünce nasıl oldu da sizin bu intiharınıza mani olamadı
<<C. – Ben istikbale inanmıyordum. Ümitsizdim, istikbal ümit demektir.
<<S. – Hayatınızın sönmek üzere bulunduğunu hissettiğiniz anda neler düşündünüz?
<<C. – Hiçbir şey düşünmedim. Yalnız duydum ki… Hem benim hayatım sönmüş değildir ki, Ruhum bedenime bağlı. Ve kurtların bedenimi kemirdiğini duyuyorum>> (26/344).
Ruh ve Kainat kitabını okuyanlar bu tablonun hakiki manasını çok iyi takdir etmişlerdir. Buradaki hadise şuursuzca bir imajinatif faaliyetten doğmuş bir sürü imajların ruhu her yerde, her zaman takip etmesinden ileri gelmiştir.
2 – Şimdiki vereceğim misal, oğluna kavuşmak için hayatını yok eden bir annenin öbür alemdeki kötü ruh halini göstermektedir.
<<1865 senesi Mart ayında M.C. adındaki bir kadın Paris civarında, küçük bir şehirde ticaret yapıyordu. 21 yaşındaki oğlu ile beraber yaşıyordu. Çocuk çok ağır hasta idi. Birgün ölmek üzere bulunduğunu hissetti ve annesini yanına çağırdı. Ve ancak annesini kucaklıyacak kadar kuvveti kendisinde bulabildi. Kadın göz yaşları arasında oğluna şu sözleri söylemişti:
<<Git, oğlum. Benden evvel git. Ben de senin yanına gelmekte gecikmiyeceğim.>> Bu sözleri söylerken başını elleri arasında saklıyarak odadan dışarı fırlayıp gitti.
<<Bu hazin sahnede hazır bulunanlar C.’nin bu sözlerini sadece bir acının alelade infilakına atfettiler. Hasta öldü. Anneyi evin her tarafında aradılar. Ve nihayet onu çatıda asılı olarak buldular. Hem annesinin, hem de oğlun cenaze merasimi birlikte yapıldı. Hadiseden bir çok gün sonra evvela oğlun ruhu davet edildi:
<<Sual – Sizin ölümünüzden ümitsizliğe düşerek intihar eden annenizin ölümünden haberiniz var mı?
<<Cevap – Evet. Eğer onun bu kötü hareketinin benim üzerimde husule getirdiği elem olmasaydı, bugün ben pek mesut olacaktım. Zavallı ve harikulade anne! O, bu gelip geçici ayrılık tecrübesine dayanamadı. Sevdiği oğluna kavuşmak emeliyle tuttuğu yol, heyhat, onu oğlundan bilakis uzaklaştırdı!... Bu ayrılık pek uzun sürecek. Eğer o, Tanrının iradesine uymağı kalbine yerleştirmiş olsaydı ve kendisini arındıracak ceza borcunu kabul edip uğradığı sınav karşısında tahammül, tevazu ve pişmanlık duygularını gösterseydi, birleşmemiz çok kısa zamanda vukua gelecekti. Fakat o, bu hareketiyle ne vakit biteceği belli olmıyan uzun bir zaman için bu neticeyi geciktirdi.
<<Dua ediniz. Oh, onun için dua edeniz!. Ve bilhassa onun bu hazin ölümünü duyarak üzülen anneler, sakın onu taklit etmeyiniz.
İmza: Benjamin C…
Bunu müteakip intihar eden annenin ruhu medyomun rehber ruhu yardımiyle çağırıldı:
<<Anne – Oğlumu istiyorum! Onu bana iade etmeğe kudretiniz var mı? Zalimler!... Onu nurlu yerlere götürmek üzere elimden aldılar. Ve beni karanlıkta bıraktılar!... Ben onu istiyorum… O benimdir!... Anne sevgisinin hiçbir kıymeti yok mudur?. Nasıl olur! Onu dokuz ay taşımak, kendi sütü ile, kendi eti ile, kendi kanı ile beslemek, ilk adımlarına rehber olmak ve mukaddes Rabbin ve annesinin isimlerini ona hecelettirmek, onu faal, zeki, namuslu, ailesini sever bir insan haline koymak ve nihayet ona bağlanan ümitlerin tahakkuk etmeğe başladığı ve onun önünde parlak bir istikbalin açılmağa yüztuttuğu zamanda ve bir anda onu kaybetmek!... Hayır, bu olamaz!... Allah adil değil. Bu, annelerin Allahı değil; O, annelerin elemlerini ve ümitsizliklerini anlamıyor… Zira ben oğlumla beraber olmak için kendimi öldürmüştüm. Beni tekrar dirilttiler… Oğlum! Oğlum, nerdesin?...
<<Sual – Zavallı anne, sizin acılarınızı paylaşıyoruz. Fakat ne yazık ki, siz oğlunuza kavuşmak için çok hazin bir çareye başvurmuşsunuz: İntihar, Tanrının nazarında bir cinayettir ve siz düşünmeli idiniz ki, onun kanunlarını çiğneyen her insan cezalanır… İşte şimdi sizin oğlunuzu görmekten mahrum kalmanız da sizin cezanızdır.
<<Anne – Hayır, ben Allahı insanlardan iyi tanırdım. Ben onun cehennemine inanmazdım. Birbirini seven ruhların ebediyen bir arada yaşıyacaklarına inanırdım. Meğer aldanmışım!... Allah iyi ve adil değildir. Çünkü o, benim acılarımın ve elemlerimin sonsuzluğunu anlamadı. Oh!.. Oğlumu kim bana verecek! Acaba onu ebediyen mi kaybettim? Merhamet, merhamet Allahım!...
<<Sual – Sakinleşiniz bakalım, ümitsizce taşkınlığınıza nihayet veriniz. Düşününüz ki, eğer oğlunuzu tekrar görmek için bir çare arıyorsanız, bu, sizin yaptığınız gibi Allaha küfretmek değildir. Kendinizi ona hoş göstereceğiniz yerde, üzerinize daha büyük şiddeti çekiyorsunuz.
<<Anne – Bana artık oğlumu göremiyeceğimi söylüyorlar. Onu cennete götürdüler, o halde ben cehennemde miyim? Annelerin cehenneminde miyim? Böyle bir yer var mı? Ben ondan fenasını görüyorum…>> (26/353)
Yukardaki müşahedelerde bizi ilgilendiren şu noktalar çok şayanı dikkattir. Bu noktalar metinde de tarafımdan büyük harflerle işaret edilmiştir:
a – İntihar eden bir kimse uzun zaman öldüğünü bilmiyor ve buna inanamıyor.
b – Tam intihar edeceği saniyedeki çok acı; çok ıstıraplı ve çok müphem ve korkulu ruh halinin ve duygularının gittikçe şiddetini arttırarak devam ettiğini görüyor.
c – İntiharına sebep olan amilin ortadan kalmadıktan başka sağlığındakinden daha kötü, daha ağır baskı ile kendini ezmekte devam ettiğini ve hatta ebedileştiğini zannediyor.
İşte bütün bu haller bir spiritizma celsesinde teşevvüş gösteren böyle bir ruhun başlıca kaynağını teşkil ediyor.
3 – Şimdi vereceğimiz misal – tabirimi mazur görünüz – çifte kavrulmuştur. Yani, bu hikayenin kahramanı hem Tanrının varlığını inkar etmek, hem de kendini öldürmek talihsizliğine uğramış bir zavallıdır:
<<M. J. B. D… münevver bir zattı. Fakat ademci (yoklukçu) materyalist fikirleriyle kafası son haddine kadar doymuş hale gelmişti. Ne Tanrıya, ne de bizzat kendi ruhuna inanırdı. Ölümünden iki sene sonra, akrabalarının talebi üzerine, Paris Spiritizma Cemiyeti tarafından davet edildi.
<<Davet. – Istırap çekiyorum! Ben lanetlenmiş bir adamım.
<<S. – Biz, akıbetinizi öğrenmek istiyen akrabalarınızın ricası üzerine sizi davet ettik. Bu davetimizin sizin üzerinizde hoş mu, yoksa zahmetli mi tesir yaptığını lütfen söyler misiniz?
<<Cevap – Zahmetli.
<<S. – Ölümünüz arzunuzla mı vaki oldu?
<<C. – Evet. (Medyom çok güçlükle yazıyor, yazı kaba, intizamsız, titrek ve okunamıyacak kadar kötüdür. Başlangıçta hiddet alameti var, kalem kırılıyor, kağıt yırtılıyor.)
<<S. – Sakin olunuz, hepimiz sizin için Tanrıya dua edeceğiz.
<<C. – Tanrıya inanmağa icbar ediliyorum.
<<S. – Kendinizi mahvetmeğe sizi sevkeden amil ne idi?
<<C. – Ümitsizce geçen bir hayatın sıkıntısı…
<<S. – Hayatın devrimlerinden kaçmak istediğinize göre bari bundan bir şey kazandınız mı? Şimdi daha mutlu bir halde misiniz?
<<C. – Niçin varlık yok?
<<S. – Lütfen, muktedir olabildiğiniz kadar oradaki halinizi anlatınız.
<<C. – Bütün inkar etmiş olduğum şeylere inanmağa mecbur tutulmaktan ötürü azap çekiyorum.
<<S. – Sağlığınızda taşımış olduğunuz yoklukçu maddeci düşünceler size nereden gelmişti?
<<C. – Daha evvelki hayatta ben kötü bir insandım. Bunun neticesi olarak ruhum, son hayatımda şüphe hissiyle eziyet edilmek akibetine mahkum edildi. Ve işte bu hisse dayanamıyarak kendimi öldürdüm.
<<C. – Kendinizi suda boğduğunuz sırada neticenin nasıl olacağını umuyordunuz? O anda neler düşünüyordunuz?
<<C. – Hiçbir şey. Benim için hayatın sonu yoktu. Fakat iş olup bittikten sonra bu dünyadaki mahkumiyetimin kendimi öldürmemle nihayet bulmadığını ve daha çok çekecek ıstırabımın olduğunu gördüm.
<<S. – Artık şimdi Tanrının, ruhun ve gelecek hayatın mevcudiyetine inanıyor musunuz?
<<C. – Maalesef hayır. Daha bu duruma gelecek kadar azabımı bitirmiş değilim>>.
<<S. – Erkek kardeşinizi orada gördünüz mü?
<<C. – Oh! Hayır.
<<S. – Niçin?
<<C. – Neden işkencelerimizi bir araya getirelim? Felaket uzaklaştırır, saadet birleştirir, heyhat!
<<S. – Biraderinizi buraya, sizin yanınıza çağırsak, onu görmekten memnun olur musunuz?
<<C. – Hayır, hayır! Ben çok aşağılardayım.
<<S. – Onu çağırmamızı neden istemiyorsunuz?
<<C. – O da mesut değil de ondan.
<<S. – Onu görmekten korkuyorsunuz…
<<C. – Hayır, sonra…
<<S. – Ailenizden bir dileğiniz var mı?
<<C. – Benim için dua etsinler.
<<S. – İnsanlar arasında sizin dünyada taşımış olduğunuz kanaati güdenler var; bunlar hakkında ne dersiniz?
<<C. – Ah!... Talihsizler! Diğer hayatın varlığına inanabilseler! Onlar için en hayırlı dileğim budur. Eğer onlar buradaki benim hazin durumumu bilselerdi derin derin düşünülürlerdi.
<< (Bunu müteakip bu zatın kendisi gibi materyalist olan, fakat tabii ölümle ölen biraderi çağrılıyor. O da öteki gibi bedbaht olmakla beraber ondan daha sakin haldedir; yazıları açık ve okunaklıdır.)
<< (Davet – Bizim çektiğimiz ıstırap sizler için faydalı bir ders olsun. Ve başka hayatın mevcudiyetine sizi inandırsın. O hayat ki, orada imansızlığın ve kabahatlerin cezası çekilir.
<<S. – Buraya çağırdığımız biraderinizle görüşebiliyor musunuz?>>
<<C. – Hayır, o benden kaçıyor.
<<S. – Siz ondan daha sakin bulunuyorsunuz, çekmekte olduğunuz ıstırap hakkında bize daha açık bir fikir verebilir misiniz?
<<C. – Arz üzerinde kabahatlerinizi itiraf etmek zorunda kaldığınız zaman izzeti nefsinizin ve gururunuzun incinmesinden dolayı bir ıstırap duymaz mısınız? Hatada olduğunuzu size ispat eden birisi karşısında küçük düşmeniz endişesi ruhunuzu isyana sevkettirmez mi? Peki, bütün hayatınca ölüm ötesinde hiçbir şeyin mevcut olmadığına iyice inanmış bir kimsenin ne türlü azap çekmesini istiyorsunuz? O, buraya gelip de birdenbire parlak hakikat güneşi ile karşılaşınca cansızlaşır, itibarsızlık içinde kalır ve bunun arkasından da Tanrının varlığını uzun zamandanberi unutmuş olmaktan mütevellit vicdan azabı içinde kıvranmağa başlar. İşte o zaman bu hali dayanılmaz bir şekil alır. O, ne huzur bulabilir, ne de istirahat. Onun bir azıcık sükuneti ancak ara sıra kendisine temas edip geçen Tanrı rahmetiyle mümkün olabilir. Zira kibir etmesi, bizim zavallı ruhlarımızı kamilen sarsmıştır. (Yani kibir, ilahi rahmetin bu ruhlara nüfuz edebilmesine engel olur. B. R.) Bu uğursuz elbisenin üzerimizden atılmış olması için daha çok uzun zamana ihtiyacımız vardır. Bizim bundan kurtulabilmemize ancak kardeşlerimizin duaları yardım edebilir.
<<S. – Bu kullandığınız <<kardeş>> tabiri dünyadaki insanlara mı, yoksa ruhlara mı aittir?
<<C. – Her ikisine de.>> (26/365)
Yukardaki misal, intihar edenlerin gurubuna dahil olmakla beraber, dünyada iken yanlış ve kötü bir kanaate saplanmış varlıkların spatyom hayatlariyle de ilgili bulunduğundan biraz sonra arzedeceğim bu türlü ruhların gurubuna da güzel bir müşahede olarak sokulabilir.
Şimdi şahsi mesaimiz neticesinde almış olduğumuz tebliğlerin intihar aleyhinde bulunan parçalarından bazılarını yazmağa sıra geldi. Bunlar bu zavallı ve mustarip varlıkların haleti ruhiyelerini bütün canlılığı ile gösteriyor.
(Orijinal müşahede – Medyom L…, tarih 21-V-1947, Vetire: Psikografi, Rehber: Kadri, Operatör: B. Ruhselman.)
<<B.R. – İntihar edenlerin ilk spatyom hayatları hakkında bizi lütfen aydınlatır mısınız?
<<K. – Onun intihar ederken duyduğu o ilk anlardaki fena bir ruh ıstırabı vardır ya… Tabii siz bunu bilmezsiniz. Ben de anlatamam. Nasıl söyliyeyim? İşte anladığımız o ıstırap içinde kendini öldüren, sürekli olarak bocalar. En fena azap, idam mahkumunu astıkları zaman değil, onu hapishaneden sehpaya götürdükleri zaman zarfında mahkumun geçirdiği ruh ıstırabıdır. Asıldıktan sonra duyduğu azaplar bunun yanında hiçtir. Tabii hiç değil, yani biri şüpheli, diğeri bilinendir. O, sehpaya gidinceye kadar ölümün ne olduğunu bilmediği için iki ıstırap arasındadır. Asıldıktan sonra hiç olmazsa birinden kurtulmuştur.
İşte intihar edende tüfeği çekinceye kadar muhtelif ruh halleri içinde ve bir çok ıstırap çekerek kıvranır, en fena anları yaşar. Ve intiharı da esasen bu azaptan kurtulmak için yapmıştı. Ölerek bu azaptan kurtulacağını kurmuştu. Halbuki ölünce azabının bitmeyip, tersine arttığını görür. Fakat bir daha ölmeğe imkan yok ki, ona teşebbüs etsin de bu ıstıraptan kurtulabilsin!... Bu, öyle fena bir haldir ki, anlatmıya kelime bulamıyorum…
O zaman bu ruh ne yapar? Onun yanına hiç bir varlık, hatta en bayağı ruhlar bile yanaşamaz. Bu ruhun karanlık içinde, kendi ıstırabiyle başbaşa böyle senelerce kaldığını tasavvur ediniz… Neticeyi göremez, sürekli bir ıstırap içindedir. Bu ıstırabın ne vakit biteceğini takdir edemez, sonunun ne olduğunu, ne olabileceğini kestiremez. Gideceği yol malum değil… Velhasıl, ben bu kadarına değil, hatta bunun çok yakın derecelerine bile sizin, ne düşmanlarınızın, hiçbir kimsenin şahit olmamasını dilerim.>>
Büyük dostumuz Kadri’nin bu sözleri bir müntehirin çok korkunç olan haleti ruhiyesini bütün hususiyetleriyle ve incelikleriyle açıkça belirtmektedir. Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi intihar eden kimsenin haleti ruhiyesi, tabancayı şakağına dayayıp tetiği çekinceye kadar geçen andaki kötü ve ıstıraplı ruh haletinin daha şiddetlenmiş ve sürekli olarak devam eden şeklidir. Kurşun namludan çıkar, kafatasını parçalar, bütün bu bir anlık zaman içinde, sinirleri ne kadar kuvvetli olursa olsun, her insanın – ve bilhassa intihar gibi alçakça ve adice bir düşkünlüğü irtikap edecek kadar korkak ve zayıf ruhlu bir kimsenin – korku, pişmanlık ve şüphe karışımından şekillenmiş, çapraşıklık içinde yuvarlanacağı bir kuyu, bir boşluk, bir karanlık vardır. İşte intihar ederken onun dünyada içine yuvarlandığı bu kuyu, bu azap çukuru spatyom hayatının bir başlangıcı ve bir temel taşı olur ve bu hal başlayınca felaket tahammül edilmez bir şekil alır. Bunun bir saniyelik tahayyülü bile insan düşünce ve duygusunu allak bullak ederken, bir de ne vakit biteceği belli olmadan bu ıstırabın şiddetinden hiç bir şey kaybetmeksizin seneler ve senelerce devam edişini düşünmeğe kimse dayanamaz.
Şimdi bu katagoryadaki varlıkların haleti ruhiyelerini çok güzel ifade eden bir müşahedeyi takdim ediyorum. Bunun büyük bir ilmi kıymeti vardır. Bu müşahedenin ehemmiyetini takdir için metapsişik mevzuatın birçok ince noktasına nüfuz etmiş olmak lazımdır. Burada biz bu cihetin izahına girişecek değiliz. Bu izah ancak ileride tedricen elde edilecek bilgilerin yardımı ile mümkün olacaktır.
Bu müşahede gerek şekli ve gerek izahı bakımından tamamiyle orijinaldir. Yani, klasik spiritüalist ekole mensup bir mensup bir nazariyeci için bu müşahede henüz kapalı bir kutu gibi kalır.
Bilhassa psikolojik infisal yolu ile çalışmalarda iyi ve bariz neticeler halinde tebellür eden bu nevi müşahedeler az değildir. Bu kitabın diğer bentlerinde de bunlardan istifade edilecektir. Bu müşahedenin manasını kolaylaştırmak için bir iki kelime ile onun şeklini izah etmek faydalı olacaktır.
Burada birbirinden uzak ve mahiyet itibariyle birbirinden ayrı iki hadise muayyen bir haleti ruhiye içinde bulunan medyom tarafından sıra ile takip edilmektedir. Bu hadiselerden biri, dezenkarne olmuş, yani ölmüş bir insan ruhunun henüz dünyadan ayrılmazdan evvelki hayatına aittir. Diğeri ise onun dünyadan ayrılışını müteakip başlıyan spatyom hayatiyle ilgilidir. Çok şayanı dikkat ve öğretici mahiyette neticeler veren bu tarzdaki araştırmalar üzerinde şimdiye kadar pek durulmamıştır. Yani, öbür alemdeki varlıklarla konuşulurken onların dünyamızdaki hayatiyle de ayni zamanda, ayni yoldan meşgul olunmamıştır. Ruhların spatyomda tetkik mevzuu olarak seçilen hayatlariyle mukayeseli bir etüt unsuru kıymetini haiz dünyadaki hayatları, ya o adamları dünyada iken tanıyan deneycilerin tanıklığına göre veya o ruhları kendi dünya hayatlarına ait anlatabildikleri hikayelere nazaran veyahut da bir rehber ruhun ifadesi esas tutularak mütalaa edilebilmiştir. Bütün bunlar daima noksan ve hatalı çarelerdir. Burada bizim kullandığımız usul ile, medyomumuz – kudreti derecesine göre – o ruhun hali hazırdaki hayatını müşahede edebildiği kadar açıklık ve emniyetle mazisine ait bazı mühim hadiseleri de aynen görebiliyor. Bu aşağı yukarı, Ruh ve Kainat Kitabında uzun uzadıya bahsettiğimiz ekminezi gibi bir fenomendir (5/536 – 562).
Şu halde bu usul ile çalışıldığı takdirde çoktan ölmüş bir insan ruhunu, dünyadaki hayatının son safhasında yakalayıp spatyoma intikaline kadar takip etmek ve spatyomdaki hayatının mütalaasına da bir sinema şeridinde olduğu gibi devam etmek mümkündür. Medyomluğun bu varyetesi hakkında medyom serisi neşriyatımızda lüzumu derecesinde bilgi verilecektir.
Şimdi tamamiyle kendi tecrübelerimiz neticesinde elde etmiş olduğumuz bu müşahedeyi ayrıntılariyle takdim ediyoruz.
( Orijinal müşahede. – Medyom: B. Hüseyin Turgut. Operatör:
B. Ruhselman. Rehber: Şems ruh. Vetire: Psikolojik infisal..
Tarih: 22/VII/1974, Yer: İzmir.)
( Bu müşahede iki kısımdır: Birinci kısım, medyomun spatyomda temasta bulunduğu, kendini öldüren insan ruhunun henüz spatyoma geçmezden evvelki dünya hayatına aittir. İkincisi ise ayni ruhun medyom tarafından müşahede edilen spatyomdaki hayat safhasiyle ilgilidir.)
Birinci Kısım
<<H. T. – Kalabalık bir yer görüyorum. Büyük bir şehir. Çehresi gayet değişmiş, tanınmaz hale gelmiş (Mevzuu bahis olan şahıs, medyomun spatyomda irtibatta bir ruhun dünyadaki halidir.)… Çok pejmürde kıyafette… Hasta ve ateşi var. Kafatası boşalmış, kalbindeki hisleri sönmüş… Hem fikirleri, hem de duyguları darma dağınık ve mahiyetsiz bir hal almış… Bir histen diğerine, bir düşünceden başkasına atlıyor. Birbirine zıt haller içinde ıstırap çekiyor…>>
Bu satırlarda çok mühim, psikolojik hakikatler vardır. Tekrar ediyoruz: Bu imajlar birer fantezi değildir. Zira onların ilmi izahı yapılmıştır. Bunlar o ruhun intihar etmezden evvelki dünya hayatından gerçek parçalardır. Ve bu zavallı ruh dünyada iken bu ruh halini aynen geçirmiş olmalıdır.
<<Cebine sokmuş olduğu ellerinin tırnaklariyle kendi etlerini yırtıyor… Etrafındaki çehreler ona mutlu ve kendisine karşı lakayıt görünüyor. O, bir çehre arıyor… Bu, kendisine acıyacak bir çehredir. Fakat onu bulamıyor… Birisi yanından geçerken acır gibi ona baktı. Ama, o da durmadı ve başını sallıyarak acele ile oradan uzaklaştı.
<<Hava soğuk ve rutubetli. O bu soğukluk ve sefalet içinde herkesi mutlu, herkesin hayatını çekici görüyor. Ve herkesin eğlenmekte, zevketmekte olduğunu düşünüyor…
<<Gelişigüzel bir yön tuttu gidiyor… Hep gidiyor. Şimdi şehir dışına çıktı (Burada medyomun sesi iyice ve işitilmiyecek kadar yavaşlamış ve kısılmıştı). Fakat buradan öteye nereye gideceğini bilmiyor. Onu bir şosenin üzerinde görüyorum. Ayağına bir şey dokundu: Demir yolunun üzerinde. Şimdi yorulduğunu duyuyor. Ve demirin üzerine oturuyor. Ateşi o kadar fazla ki, havanın çok soğuk olmasına rağmen, kendisini yakıyor. Bundan ötürü, üzerinde oturduğu demirin serinliği ona haz verdi… Şimdi aklından demiryolu geçiyor: Bu yol neye yarar?... Buradan şimdi bir tren geçecek. Önünde ağır bir lokomotif, arkasında da vagonlar var. Herhalde bu vagonların içinde yüzü gülen adamlar seyahat ediyorlar… Onları kıskanıyor. Fakat bu sırada şuuru biraz yerine gelir gibi oluyor ve kendi kendine soruyor: Acaba bu trenin içinde de benim gibi ıstırap çeken var mı? Acı acı güldü… Varsa o da benim gibi yapsın!... dedi. Ve, boynu tam demirin hizasına gelecek şekilde, başını yere koydu. Bir müddet bekledi… Kulağına gelen uğultu uzaktan bir trenin yaklaşmakta olduğunu haber veriyor… Fakat henüz çok uzakta… Birdenbire zihninde bir kıvılcım çaktı. Ya makinist kendisini görür de treni durdurursa?… Bunu düşünerek ayağa kalktı. Dönemeçli bir yer arıyor… Yürüyor. Tren yolunun bir tepeciğin yanında kavis yaptığı bir yerine geldi. Burası münasip, diyor. Oraya yattı (Uzunca bir sükut.)… Trenin kendisine çok yaklaştığına hükmettiği bir anda gözlerini açıyor. Demir kütlenin kendisine ancak bir karışlık mesafede olduğunu görüyor… Tren geçti. Bir et yığını görüyorum…>>
Müşahedenin bu birinci kısmını, bu vetirenin işleyişini izah edeceğim kitapta yazmaklığım lazımgelirdi. Fakat aşağıdaki kısımla bu yazdığım kısım karşı karşıya getirilince biribirinden bambaşka iki haleti ruhiyenin nasıl meydana çıktığını tebarüz ettirmenin faydasını düşünerek böyle hareket etmek zorunda kaldım. Birinci kısımdaki ruh hali ne kadar korkunç ve ıstıraplı olursa olsun gene az çok şuurludur. O, muhitini tanıyor, oldukça muhakeme edebiliyor, hüviyetini tamamen kaybetmemiştir. Medyoma intikal ettirebilecek kadar ıstırabını müdriktir. Bu ıstırap çekişini duyması dahi varlığını idrak edebilmiş olduğunu göstermesi bakımından bir kıymettir!... Henüz iradesi serbest. İstediğini yapabiliyor. Demir yolunun bir yerinden kalkıp, diğer bir yerine yatabiliyor. İşte oradan da kalkar ve bu felakete, bu alçaklığa meydan vermez.
Fakat müşahedenin ikinci kısmına gelince felaketin dehşeti bütün çıplaklığı ile kendisini gösteriyor. Bu kısmındaki ruhu o kadar şaşkın görüyoruz ki, onu tanımak hemen hemen mümkün olmuyor. Onun artık ne muhakemesi, ne düşüncesi, ne iradesi, ne huzuru, ne mazisi, ne hali ve istikbali kalmıyor. O kadar ki, medyom ondan rabıtalı hiçbir fikir alamadığı gibi, ona istediği gibi de yaklaşamıyor. Ve bizim bütün telkinlerimize, ricalarımıza, medyomun da kendi çabalarına rağmen onunla görüşebilmek mümkün olmuyor. Kendisi yalnız kendisine göre değil, bir müşahide nazaran bile yaşıyor mu, ölü mü, insan mı, hayvan mı!... Belli değil. Eğer medyom o sırada bir ruhu ile karşılaşmış olsaydı, belki onda, bu zavallı bedbahttan biraz daha fazla zeka ve hayat eseri görebilirdi. Kimbilir onun bu hali kaç zamandanberi devam ediyor. İşte aşağıda okuyucularımın bizzat tetkik edecekleri bu haleti ruhiyeyi, ancak yukarıda vermiş olduğum misallerle ve büyük dostumuz Kadri’nin izahatı sayesinde biraz anlıyabilmek mümkün olacaktır.
İkinci Kısım
<< ( Uzun bir sükuttan sonra : )
<<Operatör – ( Medyoma hitaben : ) Şimdi neredesiniz?
<<H. T. – Üst ve alt, iki tabaka arasında, iki alem arasında intişar ediyorum (tesir yayıyorum) …
<<B. R. – Duygunuz nasıl?
<<H. T. – Bana sempatik olmıyan bir alemle acı, tatlı temaslar yapıyorum.
<<B. R. – Siz halen kimsiniz?
<<H. T. – Hangi devredeki benden bahsediyorsunuz? Dünyadaki mi, buradaki mi?
<<B. R. – Şimdi içinde bulunduğunuz muhit ve andaki sizden bahsediyorum.
<<H. T. – Bu anda muhitinin antipatisi ile mücadele halinde bulunan, fakat beşeriyetin istifadesi maksadiyle bilgi toplamağa çalışan ve bunun için etrafiyle anlaşmak istiyen bir kardeş… (Burada, doğrudan doğruya bu vetirenin izahına ilişkin olan medyomun sözlerinden şimdilik sarfınazar ediyoruz. B. R.)
<<B. R. – İntihar eden adamın dünyadaki son hayat safhasını öğrendik. Şimdi bu ayni adamın spatyomdaki hayatını takip etmek istiyoruz. Şems ruhun yardım ve himayesiyle – mahzur yoksa – bu işi tahakkuk ettiriniz.
<<H. T. – Mahzur yok…
<<B. R. – O halde demin geçmişinden bahsettiğiniz ruhu müşahede ediniz.
<<H. T. – O, ihtizaz yapamıyor veyahut daha doğrusu çok büyük cehitler sarfederek ancak kesik kesik intişarlar yapabiliyor. Bunlar da bir nevi işkence ve eziyet duyanların ifadesidir. Bu ruhun yapabildiği ihtizaz orada bulunan diğer mustarip ruhlarındakinden de daha başka türlü… (Spatyom dilinde intişar, ihtizaz yapmak gibi tabirler, konuşmak, muvasala peyda etmek, anlatmak, anlaşmak anlamlarına gelir. B. R.) Bu ihtizazlar hem kısa, hem de dar sia dahilinde çok süratli bir karakter gösteriyor. Bunlarda mana yok gibi… Ancak güçlükle şunlar sezilebiliyor: Arz küresine doğru bir çekiliş, bir temayül, maddi beden içine girmek hasreti… O hep maddi bedene biran evvel kavuşmağı istiyor.
<<Neşrettiği ihtizazlar bir nevi noksanlık ifade ediyor… Bir tatminsizlik, zorla bozulmuş bir nizamın huzursuzluğu var… O kadar ihtizazları intizamsız ki, adeta etrafında bile intizamsızlık husule getiriyor… O, mutlaka madde ile temasa geçmek derdiyle çırpınıyor… Ve gayri muntazam olan ihtizazları hedefsiz istikametlerde dağılıp gidiyor… Bu varlık bu muhitte bulunduğu halde, kendisinin, buranın malı olduğunu zannetmiyor.
<<Zira o muntazam işleyen bir mekanizma içinde kendi ahenksizlik ve intizamsızlığı ile bir pürüz halinde kalmıştır. (İntihar etmenin bu kötü akibeti, yani azabı; bazılarının akıllarına gelebileceği gibi ilahi bir kapris veya ceza mahiyetinde bir şey değildir. Yukardaki cümle içinde, bu hadisenin ilmi izahının anahtarları vardır ki, sırası gelince ondan da bahsedilecektir. B. R.) O, buradan kurtulmak istiyor. Lakin o husustaki kanun ve kurallar dolayısile bunu yapamıyor, kendi iradesi buna muktedir değildir (Herhalde bu varlık spatyoma uzunca zaman evvel geçmiştir. O, bedeninden kurtulduğunu, yani öldüğünü biliyor; fakat buna, yani spatyom hayatına tahammül edemiyor ve tekrar bedene dönmek hırsı içinde çırpınıyor. Şu halde intihar eden evvela az çok uzun bir devre zarfında bedeninden kurtulamadığını, ölmediğini zannederek azap çekiyor; fakat bu devre geçtikten sonra başlıyan müteakip devrede de bedeninden ayrılmaktan mütevellit başka bir azap içine düşmekte gecikmiyor. B. R.). Hırçın bir görünüşü var… Meyus… Ahenk bozucu bir varlık… Bir türlü karamsar olamıyor… Huzur bulamıyor… Yapmış olduğu zoraki hareket onu, bulunduğu muhitten tamamlanmamış olarak çekip aldığı için o, burası ile kaynaşamıyor. İstikrarsız olarak, kendi iradesi dışında bir takım kanunlara ve cereyanlara tabi…
<<Kendisinde bir eksiklik duyuyor… Hiç bir arzusu, hiçbir surette temin edilmiyor… İhtizazları tam değil, hedefsiz ve istikametleri mütemadiyen değişerek onu adeta gayrı muntazam ve şaşkın bir kışkırtıcı varlık halinde kendi aleminden kopmuş bir parça gibi menfaya (sürgün yerine) sürüp götürüyor… Körü körüne gidiyor (Dikkat edilirse bu adamın sağlığındaki ruh hallerine ait bazı motifleri buradaki hayatında da görmek mümkün olur. B.R.). Dış kuvvetler onu tutmasa o, bir yere çarpacak… Sübjektif cephesi çok kapalı… Çok menfi… O, karanlık, ıstırap ve şiddetli bir ihtiyaç karşısında, bir tamamlanmak ihtiyacı içinde tatmin edilmemiş olmaktan mütevellit huzursuzluk duygusu ile avare bir halde… Ben onu şimdi böyle görüyorum.
<<B. R. – Bu adamdan fikir alabiliyor musunuz, kendisi bu durum hakkında ne düşünüyor?
<<H. T. – Çok eksik ve hemen hemen anlaşılmıyacak kadar karışık olarak alıyorum. O, kendisine demir kütle çarpacağı ana kadar, durumunu iyice kavrıyabiliyordu. O zaman ondan çok iyi fikir alabiliyordum; onunla temasım iyi idi. Fakat şimdi de temasım olduğu halde muntazam fikirler ondan bana gelmiyor… O, ahenkli ve muntazam bir ihtizaz yapamıyor. İntişarlarında hiçbir fikir tebellür etmiyor (Şimdi bu varlıkla bir spiritizma celsesinde karşı karşıya bulunduğunuzu düşününüz, onunla anlaşabilmeniz nasıl mümkün olur? B. R.) … Bana ondan ihtizazlar geliyor, ama çok silik ve eksik olarak… Belki de bu ihtizazlardan – istikrar olmadığı için – mana çıkmıyor. Zira bu varlık bir alemi tamamlamadan oradan ayrılmanın, kanun icabı olan sonuçları yüzünden ancak eksik ihtizazlar yapabiliyor, ayni zamanda da bulunduğu hale intibaksızlık yüzünden kararlı bir durum gösteremiyor.
<<B. R. – Bu varlık dünyadaki ve oradaki hayatı hakkında ne düşünüyor, öldüğünü biliyor mu?
<<H. T. – İhtizazları gibi idraki de bulanık ve noksan. Dünya hayatiyle tuhaf bir alem arasında gayri muayyen ve acaip bir durumda kalmış olmaktan mütevellit bir şaşkınlık içinde bulunuyor. Tebellür etmiş müspet bir fikre malik değil.>>
Bu tek müşahede ayrıca bir broşürü, hatta bir kitabı doldurabilecek tetkik ve tahlile müsait ilmi mahiyeti haizdir. Neo-spiritüalizmanın moral serisine müteallik neşriyatımız sırasında bu neviden müşahedeler üzerinde başka bir bakımdan da uzun uzadıya durulacaktır.
BEDRİ RUHSELMAN
