EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - YARADILIŞ - BÖLÜM 3

Share

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%206.jpgYARADILIŞ

İnsan, düşünmeye başladığında sorular sordu. İlk soruları şunlardı: “Ben kimim?... Nereden geldim?... Hayatın amacı nedir?... Niçin ölüyoruz ve öldükten sonra nereye gidiyoruz?...” Ama insan her zaman, bunları cevaplandırmak yerine, devamlı sorular sormaya daha yatkın olmuştur ve bu da onun zihinsel gelişimine yardım eden bir dürtü vazifesi görmüştür. İnsan henüz öğrenme susuzluğunu giderebilmiş değildir, ama bununla birlikte tüm cevaplar hemen oracıkta, elinin altında, yani şuuraltında yatmaktadır ve bundan haberi yoktur.

Asırlar boyunca insanın ve evrenin kökeninin sırrı, imajinasyonları tahrik edip durmuş ve dünyanın en büyük düşünürleri her biri kendilerinden önce gelenlerin çalışmalarına dayanarak kendi teorilerini oluşturmak tarzında, kendilerini bu muammanın çözümlenmesine adamışlardır.

Demek ki insanın ve evrenin tabiatları, felsefenin başlıca iki problemini oluşturmaktadır. Dünya, İlâhî İrade’nin bir etkisi ile mi yaratılmıştı? Ya da rastlantısal bir gelişimin sonucu mudur? Temel cevheri nedir ve neden çok çeşitlidir? İnsanın evrendeki rolü nedir? Sınırsız bir uzaydaki basit bir toz ya da madde zerreciğinden mi ibarettir? Ya da En Yüce Aklın en büyük eserini, ulvî bir varlığı mı temsil etmektedir?

Bu problemlere ilk dalan filozof, Eski Yunan’da M.Ö. 600 yıllarına doğru yaşamış olan Thales’tir. Kâinatın ve insanın, meydana getirilmiş oldukları ilk maddenin su olması gerektiğini söyler; çünki donduğu zaman katılaşmakta, ısıtıldığı zaman da buhar ve atmosfer hâline dönüşmektedir. Sonuç olarak sudan kaynaklanan her şeyin sonunda muhtemelen yine suya döneceği sonucunu çıkarmıştır. Thales gerçeğe ne kadar yaklaşmış olduğunu hiçbir zaman fark edemedi. Şayet “su” kelimesi yerine “ruh” kelimesini kullanmış olsaydı, hiç şüphesiz, bu görüşü ve ilhamı dolayısıyla daima alkışlanacaktı. Ama bu sözcüğü seçmemişti ve Thales günümüzde pratik olarak unutulmuştur.

Bir süre sonra Anaximandros isminde başka bir Yunan düşünürü, evrenin tüm uzayı kaplayan canlı bir kütle olduğunu iddia etti. Ona “sonsuz” adını veriyor ve onun hareketi içerdiğini açıklıyordu. Anaximandros’un diğer bazı fikirlerinin hayli garip olmasına karşın bu, yine de ileri doğru atılmış yeni bir adım sayılırdı.

Bu kavramlar, Eski Yunan’daki diğer bir filozof grubu olan atomistlerin yolunu hazırlamıştır. Bunlar, kendilerinden önce gelenlerle aynı fikirde olarak, değişim ve çeşitliliğin çok küçük birimlerin karışımı ve ayrışmasından kaynaklandığını kabul ediyorlardı; fakat bu birimler ya da atomların, daha önce inanıldığı biçimde cevherleri bakımından pek farklı olmadıklarını bildiriyorlardı. Her atomun hareketli olduğunu ve bunların değişik şekillerde ve çeşitli sayılarda birleşerek maddeyi oluşturduğunu iddia ediyorlardı. Atomların kendileri hiç değişmiyorlar, ebediyen biraraya gelişleri hayatı oluşturuyor, ayrılmaları ise ölüm getiriyordu. Atomistlerin vardıkları bazı sonuçlar günümüzde anlamsız gibi gözükse de şurası kesindir ki, onların kavramları doğru yönde atılmış iyi bir adımdı.

Yine daha sonraları, apolojistler, Tekvin’in ( Yaradılış) tercümesini savunmaya ve bunu felsefe ile uzlaştırmaya kalkıştıklarında, septikler ( şüpheci filozoflar) onların vardıkları sonuçları, sebepler ve deliller ileri sürerek çürütme yoluna gittiler. M.Ö. 300 yılına doğru Pyrrhon tarafından meydana getirilen bu şüpheci felsefe okulu, evrenin tabiatına ilişkin yapılmış tüm açıklamaların önemsiz olduklarını ve hiçbir gerçeğe uymadıklarını iddia etmekteydi. Bu ekolün mensupları, insanın hiçbir şey bilmediğini ve nesnelerin tabiatını hiçbir zaman öğrenemeyeceğini düşünürlerdi. Onlara göre insan yalnızca görebildiği ve ölçebildiği şeyleri tanıyabiliyordu ve başka bir şey aramaya kalkışmamalıydı. Bu pesimist felsefe her şeyi tümden reddediyor ve karşılığında da birşey getirmiyordu.

Musa Peygamber’in kutsal kitabında ( Tevrat) yer alan Tekvin ( Yaradılış) kısmı ile Yunan felsefesi arasında bir yakınlaşma kurmaya gayret eden kişi, İsa döneminde yaşamış Yahudi filozof Philon olmuştur. Philon, hepsi de tek bir kaynaktan, Tanrı’dan gelen sayısız güçlerin -ya da ruhların- mevcut olduğunu ve bunlar içinde Logos adı verilen birinin, âlemin yaradılışından sorumlu olduğunu öğretiyordu. Ek olarak, kâinatta var olan her şeyin, Tanrı’nın ruhundan fışkıran bir fikrin ifadesi ya da kopyası olduğunu iddia ediyordu.

Onun felsefesi, Yahudi ve Hristiyan dinî literatürü ( edebiyat) üzerinde derin bir etki meydana getirdi. İlk Hristiyan âlimleri Philon’un Logos’u ile İsa’yı, tene bağlanmış Kelâm’ı, Tanrı’nın âlemin yaradılışındaki vekilini çok çabuk özdeşleştirmişlerdir.

Ardından, 3. yüzyılda, fikirleri Philonunkiler’den pek farklı olmayan Plotin gelir. Onun doktrinine göre varlıklar ya da sudûlar (çıkanlar, yayılanlar), arı ( saf) bir Tanrı tarafından neşredilmişlerdi; tıpkı ışığın, gücünden hiçbir şey yitirmeksizin güneş tarafından yayılması gibi... Işık, kaynağından ne kadar uzaklaşırsa o kadar zayıflamaktadır. En uzak uçta madde ya da karanlık bulunur -toprak ( veya dünya) ve mevkiinden düşmüş olan insan- ama Tanrı ve madde arasında hüküm süren ruhtur.

Evrenin aslı ile ilgili modern teoriler üç gruba ayrılabilirler. İlk olarak, kâinatın bir kaza eseri olduğunu, âlemin mekanik olduğunu, kendiliğinden mevcut olduğunu ve hiçbir dış etkiye bağlı olmadığını iddia eden materyalist monizmi görüyoruz. Buna göre evren, bir tekâmül süreci ile ve rastlantıların da en büyüğü sayesinde basit bir hâlden yola çıkarak şimdiki karmaşık hâlini almıştır. Bu fikir pek de yeni değildir, çünki M.Ö. 306 yılında Epikür tarafından ortaya atılmıştır. Bu, evolüsyonizm ( tekâmülcülük) teorisidir ve o “basit hâl”in ne olduğu ve nasıl belirmiş olduğunu açıklayamadığı için de problemin çözümünü ertelemekte, cevabı verememektedir.
Diğer bir modern teori ise âlemin, ister bir İlâhî Varlığın doğrudan sudûru, ister tekâmül ile olsun, dış bir etkiden meydana geldiğini iddia eder. Bu panteizmdir. 17. yüzyılda Spinoza, evrendeki her şeyin Tanrı’nın tezahürleri olduğunu ve tüm varlığın aynı cevherden yapılmış olduğunu, bunun, Tanrı ya da Maddi Âlem olduğunu korkusuzca iddia etmeye kadar varmıştır. Ona göre kötülük, anlayışı dar olanlar için mevcuttur ve bir bütünün parçası olarak kabul edildiğinde erir gider. Hollandalı bir Yahudi olan Spinoza bu fikirleri yüzünden sinagogdan çıkarıldı. Onun için, “Tanrı’nın zehirlenmiş kişisi” denmekteydi. Bununla beraber, enteresan fikirler getirmişti.

Üçüncü modern inanış, âlemin kendiliğinden, hiçlikten yaratılmış olmasıdır. Bu, geleneksel dinî görüş açısı bakımından kreasyonizmdir ( yaradılışcılık). Tanrı, Yaradan olduğu kadar bölünemez de. Ve O’ndan bir şeyin sâdır olması ( yayılması) imkânsızdır. Üstelik evren, herhangi bir ilk cevherden değil, tüm parçalarıyla birden yaratılmıştır. Bu teori, biliminki ile birleşmektedir. Madde atomlardan yaratılmıştır, atomlar enerjidir, enerji ruhtur, ruh Tanrı’dır.

Ruhun kökeni üzerine kurulmuş Hristiyan doktrinleri arasında ilk olarak, 200 yılına doğru, Tertullien tarafından öğretilen ve ruhun, iki bedenin birleşmesinden gebelik ile yeni bir bedenin meydana gelişi ile aynı şekilde ve aynı anda diğer bazı ruhlar ya da fizik varlıklar tarafından yaratılmış olduğunu iddia eden “tradusiyanizm”dir. Kreasyonizm, Tanrı’nın her beden için yeni bir ruh yaratmış olduğunu söyler. Bu soru, kilise tarafından hiçbir zaman tamamen çözümlenmiş değildir. St. Augustin ve Martin Luther de, ruhun tabiatı üzerinde hiçbir zaman fazla durmamışlardır. Geleneksel Hristiyan felsefesi, ruhun yeni bir organizma içine üflendiği esnada yaratılmış olduğunu iddia eder.

İlk Yunan filozofları arasında Eflâtun, ruhların daha önce mevcut olduklarına ve bedenler içine ard arda, sırayla enkarne olduklarına inanıyordu. Kısa bir süre sonra Philon ve Orijen  -ki görüşleri yüzünden aforoz edilmişti-  ruhun ilâhî kökenli olduğunu, her zaman varolmuş olduğunu ve ruhtan maddeye ve maddeden de ruha dönüşmekte olduğunu öğretiyorlardı.

Hintli filozoflar, Brahmanizm ( dünyanın en eski dini) ile Budizm, ruh ile beden arsında bir ayırım ( düalizm) oluşturuyorlardı ve fizik yaşamın, ruhun tekâmülünde geçici bir maceradan ibaret olduğunu öğretmekteydiler. Bazı Hint mezhepleri reenkarnasyonun (tekrardoğuş) insan bedeninde olabileceği gibi bir hayvan bedeninde de gerçekleşeceği inancını taşırlar. Yahudi Kabbalası ve Gnostisizm ( Yahudi ve Hristiyan doktrinlerinin bir karışımı) hemen hemen aynı kuralları öğretiyorlardı, şu farkla ki, ruhun tekrardoğuşu sadece insan ırkına mahsustu.

Eski İsrailliler iki ekole ayrılıyorlardı. Ferisîler ölümsüzlüğe ve ruhsal bir varlığa, ruhun önceden var olduğuna ve ruhsal yaşamdan maddî yaşama geçişine inanıyorlardı. Sadukîler ise materyalist idiler, ölümsüzlüğü ve tüm ruhsal mevcudiyeti inkâr ediyorlardı; onlara göre insan doğar, yaşar ve ölürdü ve bundan başka bir şey de yoktu.

Modern bilim, bildiğimiz gibi, gaz hâlinde olan bir ilk cevherin ahenkli bir evren hâline dönüşmesi üzerine çok sayıda teori oluşturmuştur, ama ruh ile ilgilenmez; çünki ona göre ruhun varlığı kanıtlanmamıştır, dolayısıyla böyle bir imkân yoktur. Bununla birlikte parapsikoloji alanında yeni olarak eşsiz gelişmeler kaydedilmiş ama insanın psişik yetenekleri hâlâ, resmen ruha bağlı olarak kabul edilememiştir.

Böylece, bilim adamları her zaman insanın ve kâinatın tabiatı problemini çözmeye uğraşıp durmuşlardır. Musa’nın kozmogonisini, Tevrat adı verilen bu dikkate değer kitapta ortaya konduğu hâliyle sırasıyla savunmuşlar, reddetmişler ve “düzenlemişlerdir”. Tüm tartışmalara rağmen Tekvin’de anlatılan yaradılışın hikâyesi hiçbir zaman kesin olarak inkâr edilmemiştir. Hikâye, edebî olmaktan çok sembolik olduğundan, derinliği ve ezoterik anlamı, ebedî bir yorum arayan herkesin gözünden kaçmaktadır.

Edgar Cayce’in “okumaları” genel olarak Musa’nın anlattığı hikâyeyi, ayrıntıda olmasa da prensipte izlemektedir. Bunun şaşırtıcı bir tarafı yoktur. Çünki Tekvin’in ayetlerinde eksik olan unsur ayrıntılardır. “Okumalar” her şeye rağmen, eksik olan unsurlar hususunda epeyce aydınlatıcı bilgi vermektedir. Buna ek olarak, asırlar boyunca her türlüsünden tahminlerde bulunulmasına yol açmış olan bazı karanlık bölümlere sağlam ve ikna edici açıklamalar getirmektedir. “Okumalar” tarafından meydana getirilen bu bilgi ocağından, yaradılışın mantıklı ve anlaşılır bir tercümesi fışkırmaktadır âdeta. Normal olarak insan anlayışının erişememesi gereken bir dizi karmaşık olayların, gayet açık ve sade bir tasvirini yapmaktadırlar.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana