CAYCE OKUMALARINDAN AKTARMALAR
“ Evrenin güçleri birleştiklerinde Tanrı Oğulları’nın ayak sesi sular üzerine aksetti. Ve sabah yıldızları koro hâlinde şarkı söylediler. Suların yüzeyinde, insanın gelişini haber veren şanslı ses aksediyordu. Dünya şeklini buldu ve yaşanabilir bir yer oldu; ve bunun ardından insan adı verilen mahlûku barındırabildi.” (34-l-1)
“ Varlık, bir bedenden, bir candan ve bir ruhtan meydana gelmiştir ki bunlar, Üçleme’nin ( Trinite) yani Baba, Oğul ve Kutsal Ruh’un üç boyutlu âlemde temsilcisidirler. Tanrı hareket etti ve ruh faaliyete geçti. Hareket önce ışığı, sonra da kaosu getirdi. Bu ışığın içinde, dünyada ve dünyayı çevreleyen kürelerde ve zamanda ve mekânda, maddeye dönüşecek olanın yaradılışı gerçekleşti. Maddî plândaki bu faaliyetler, gökler ve tüm takımyıldızlar, yıldızlar ve bilindiği -ya da öğrenmeye çalışılan- şekliyle kâinat oluşuncaya dek sabırla devam etti.
Ardından, maddenin içine giren Ruh’un gücü ile maddiyat dünyaya geldi. Ruh varlığı ferdîleşti ve kendine has bireyler olarak tanıdığımız şahısları meydana getirdi. Maddeyi kullanan, yeryüzüne ait ortamda mevcut bulunan tüm tesirleri Yaratıcı Güçler’in zaferi için kullanan ruh, Evrensel Şuur’un bir parçasıdır. Dolayısıyla varlık, birey, yaptığı uygulama ile ve sabır, zaman, mekân ve Tanrı ile olan ilişkisi sayesinde şuurlanır. Çünki bizzat kendisinde hem bedeni, hem canı, hem de ruhu bulur. Ve nasıl ki Oğul inşa edicidir, ruh da ferdî varlığı meydana getirendir.” ( 35-08-MS-1)
“ Unutmayalım ki, yeryüzü insandan önce hayvanlarla doluydu. İlk önce kendisinden bir buharın yükseldiği bir kütle vardı; ve ardından kâinattaki bu gezegenlere arkadaşlık etmek için yeniden düştüğünde ışık onu aydınlattı; ve değişik kısımlarında farklı farklı sonuçlar doğuran o kendi ekseni etrafında doğal dönüşüne başladığında da yavaşça yer değiştirdi ve güneşte bulunan benzer unsurların ışınımı vasıtasıyla hayat verici unsurlarının uyanması amacıyla, etkisini alabilmek için güneşe doğru yaklaştı... Bu unsurların çekme ya da itme... veya düşmanlık yada birleştiricilik kudretleri vardır. Bunu, ister yıldızlarda olsun, ister gezegenlerde olsun, bahsetmekte olduğumuz tüm gökyüzü krallığında müşahede etmekteyiz.” ( 364-6)
“ İnsan, başlangıçta Dünya plânı üzerinde ihtiyaçları karşılansın diye hazırlanmış olan tüm bu unsurlara hükmetmek için yaratıldı. Bu plân, insan, buradaki güçler ve şartlar vasıtasıyla hayatta kalabilecek denli yararlanılabilecek bir duruma geldiğinde de insan dünya yüzeyinde belirdi. Ve tüm dünyada ve diğerlerinde de insanın dışındaki her şey gölgede kalıyordu; çünki insanın ruhu, onu, yeryüzünün hayvanlarından da, bitkilerinden de, minerallerinden de üstün kılıyordu. İnsan maymundan gelmemiştir ama, zaman zaman biraz şurada, birazcık burada, ufak ufak evrim geçirmiş ve yenilenmiştir. İnsan insandır ve aynen Oğul’un Baba’yı temsil etmesi gibi, insanın Tanrı’ya ait yaradılış düzenini temsil etmesi onu insan, yani yaratılmış olanların en yükseği yapmıştır; ve bu, insan için Yol’u, Yön’ü, Hayat’ı, Su’yu, Ebedî’nin Bağı’nı gösteren unsur durumuna gelmiştir... Bütün ruhlar başlangıçta yaratıldılar ve menşelerine geri dönüyorlar.” ( 8337-D-276)
“... Tanrı dedi: Işık olsun ve ışık oldu. Bu, Güneş’in ışığı değildir ama, ruhlardan yayılan, tüm ruhların daima sahip oldukları ve hep de sahip olacakları ışıktır.” ( 5246-L-1)
“ Bizim gördüğümüz ve şekli ( sureti) olan için ilk önce hayvanlar âlemine yansıma söz konusuydu; çünki beden fikirleri derece derece şekil kazanıyorlardı ve çeşitli tertipler, hayvan sürüleri veya kuşlar veya balıklar üzerinde hüküm sürmek için kendi kendilerine sınıflandılar ve bunlar, büyük çoğunlukla günümüz insanına bir hayli benziyorlardı. Her boydan formlar vardı; yani pigmeler ya da cüceler ve devler; çünki o zamanlarda yeryüzünde devler vardı. Bunlar iki üç metre boyunda ve gayet orantılı bedenlere sahip insanlardı.” ( 264-11)
“ Yeryüzü, ekinlerini mevsimlere göre büyütüyordu ve insan, bu küre üzerinde bulunan her şeyin hâkimi olmak için dünya plânına indi. İnsan, aynı anda beş bölgede birden ortaya çıktı. Beş duyu, beş akıl, beş küre, beş gelişme, beş ulus vardı. Dünya üzerindeki ruhların sayısı 133 000 000 kişi idi.” ( 5748-I,2)
“ Başlangıçta, madde, Yaratıcı Tesir’in ruhu içine girdiği esnada insan da kendi çevresinde ( ortamında) varlığını sürdürmeye geldi ve kendisini bu Yaratıcı Güç ile bir yapan bir ruha sahipti. Bu madde ruha girebildi ve ruh da ayrılmış olduğundan dolayı başıboş bir şekilde dolanıp durdu ve günah işledi; ve iyilik kaynağının vasıflarının tezahür edebilmesi sadece bu maddî ya da et bedensel ortam vasıtasıyla mümkün olabildi. Çünki, kötülük ruhu henüz maddede tezahür etmemişti; o madde tarafından henüz aranmaktaydı sadece...”
“ Tıpkı zaman usulünün gelmesi ve madde tarafından çoğaltılıp yayılması gibi, insan da -sınırlı aklı ile- ruhunun, canının ve bedeninin şuuruna vardı... Sonuç olarak, gördüğümüz gibi insanın ruhu, fizik plândaki şuurun anlaşılması için bölündü; bireysel varlıkta şuuraltı ( şuurdışı) ve şuurüstü ( süper şuur) meydana geldi.” ( 5752-3)
Soru: “ Yaratılışın aşağı seviyeli formlarının, örneğin hayvanların herhangi bir ruhları ya da ruhsal bir hayatları var mıdır?”
Cevap: “ Tüm varlıklar can gücüne sahiptirler. İnsan, yaratılmış olduğu üzere, ruhun gücüne sahiptir ve bu da var olduğu plân üzerinde, diğer varlıklarla ilgili olarak, onu ta başından itibaren Yaradan’a eşit kılmıştır... Çünki insanda hem ruh varlığını, hem de fizik varlığı birarada görebiliriz.” ( 900-24)
“ Güçlü olanın hayatta kalabilmesi hayvan âleminde uygulanabilir, ama insanda asla. Tarihe bir göz atalım. Kaba kuvvete başvuran ile Tanrı’ya yönelmiş olandan hangisi hayatta kalabilmiştir? Tanrı’yı arayan ve onun emirlerine uymaya çaba sarf eden insan ile dünyanın ve bedenin güçleriyle yarışa kalkışan insandan hangisi varlığını sürdürebilmiştir? Cevap bellidir...” ( 900-340)
Soru: “ Şayet ruhlar mükemmel iseler ve başlangıçta Tanrı tarafından yaratılmış iseler, niçin gelişmeye ihtiyaçları vardır?”
Cevap: “ Bu problemin çözümü belirli bir akıl tarafından da anlaşılabileceği üzere, yalnızca hayatın tekâmülünde bulunabilir. İlk Sebep’te ya da Prensip’te her şey eksiksizdir. Bütünün bu parçası ( ruhların yaratılışında tezahür eder) Yaradan’a eşit olan canlı bir ruh haline gelebilir. Bu duruma erişebilmek için, O’ndan ayrılmış olarak, Yaradan’ı ile tek bir bütün meydana getirebilmek (O’nunla bir olabilmek) için tüm gelişme aşamalarından geçmek zorundadır.” ( 900-10)
S.1: “ İlk sorun, yaratılışın sebebi ile ilgilidir. Bu, Tanrı’nın Kendini Kendine kanıtlamak amacıyla ya da Kendine bir refakatçi bulmak veya Kendini ifade etme isteği olarak mı ele alınmalıdır, ya da başka ne olabilir?”
S.2: “ İkinci sorun, kötülük, karanlık, olumsuzluk ve günaha ilişkindir. Bu hâlin yaratılışın gerekli bir unsuru olarak mevcut olduğu ve hür iradeye sahip ruhun kendini buna kaptırmak ve kendini bunun içinde kaybetmek imkânına sahip olduğu mu düşünülmelidir? Ya da kötülüğün, günahın, ruhun bizzat kendi faaliyetleri ile yaratılmış oldukları söylenebilir mi?
C.2: “ Sahip olduğu hür irade, ruha, kendini ve Tanrı ile olan bağlarını kaybetme imkânını verir.”
S.3: “ Üçüncü sorun insanın düşüşü ile âlakalıdır. Bunun, ruhların kaderi bakımından önlenemez olduğu mu düşünülmelidir? Ya da bu, Tanrı’nın da aslında istemediği, ancak hür iradeyi verdikten sonra da pek önlemeye çalışmamış olduğu bir şey midir?”
C.3: “ O, bunu önlemek için hiçbir şey yapmamıştır. Çünki O, en başlangıçta bireysel varlıklar ya da ruhlar yaratmıştı... Ruhlar kendilerini Tanrı tarafından gösterilen yolun ya da plânın dışında ifade etmek istediklerinde de günah başlamış oldu. Gördüğünüz gibi, bireyler hür imişler, değil mi?”
S.4: “ Dördüncü problem insanın dünya üzerindeki varlığının süresi ile alâkalıdır. Acaba başlangıçta ruhların dünyasal bir forma bağlanmaksızın yaşayacakları düşünülmüş fakat bir hata sonucu ırkların yaratılması kaçınılmaz mı olmuştur?”
C.4: “ Dünya ve tezahürleri, Tanrı’nın ifadesinden ibarettiler ve insanın mevcut şartların ihtiyaçlarına cevap vermek üzere yaratılışından önce, mutlaka yaşanması gerekli olan bir yer değildi...”
S.6: “ Bu altıncı problem dünyasal yaşamlar arasındaki gezegenler arası mevcudiyetle alâkalıdır. Daha önceden de bilmekteyiz ki bu varlık, Arcturus sistemine doğru gitmiş ve sonra dünyaya tekrar geri gelmiştir. Bu, ruhun normal bir tekâmülü müdür, yoksa alışılmamış bir durum mudur?”
C.6: “ Belirtilmiş olduğu üzere, burada ve hatta başka yerde de Arcturus, bu kâinatın merkezi, bireylerin içinden geçmek zorunda oldukları sistem olarak adlandırılabilir ve bu varlıklar dünyasal tekâmül vasatına, yani bu gezegenler sistemine, Güneşimiz’e ve onun sistemine geri geleceklerini ya da başka sistemlere geçeceklerini bilme konusunda bir seçim yapabilirler. Bu alışılmamış bir tekâmüldür, ama normaldir.”
S.7: “ Diğer sistemlere geçmeden önce, Güneş Sistemi’ndeki mevcudiyeti tamamlamak gerekli midir?
C.7: “ Güneş’e ait siklusu ( devre) bitirmek elzemdir...”
S.9: “ Güneş devresi dünyada mı tamamlanmalıdır, yoksa başka bir gezegende de tamamlanabilir mi? Ya da her gezegenin bitirilmesi gereken şahsî bir devresi mevcut mudur?”
C.9: “ Şayet işe dünya üzerinde başlamışsa, sonuna kadar burada götürecektir. Dünyanın ait olduğu Güneş Sistemi, bütünün bir parçasından ibarettir. Güneş çevresinde dönen plânetlerin sayıları ne olursa olsun hepsi de aynı bir bütünün parçalarıdırlar ve aralarında ilişkiler mevcuttur.
S.15: “ Varlığın kaydettiği ilerlemelerde ya da gelişme gecikmelerinde ırsiyetin, iradenin ve ortamın rolleri eşit midir?”
C.15: “ İrade, başlıca sebeptir; çünki diğer hepsinden üstündür, şu şartla ki irade, yaşamın ana hatları ile bir bütün oluşturmalıdır. Çünki hiçbir ırsiyet, ortam veya başka ne derseniz deyin, hiçbir dış tesir iradeyi aşamaz; aksi takdirde ta başlangıçtan beri öngörüldüğü gibi -geçirdiği hâller ve günahları ne olursa olsun- tüm bireysel ruhlara azizlerin azizi içinde Tanrı’ya kavuşma hakkı da tanınmazdı.” ( 5749-14)
“ Âlemler, kozmos adını verdiğimiz heterojen kütlenin içinde, insanın başını kaldırıp da görebileceği uzayda yaratılmışlardır -ve hâlâ da yaratılma hâlindedirler. Buharlar biraraya toplanmaktadırlar... Başlangıç nedendir? Bu, yerkürenin de yaratılmış olduğu aynı başlangıçtır...” ( 900-340)
