İnsan dünyaya fizik formu (sureti) ile geldiğinde, topografya bugünkünden çok farklıydı. Kutupların yer değiştirmesinden sonra ve binlerce yıl sonra da kıtaların ayrışması neticesinde önemi değişimler meydana gelmişti.
Kutup bölgeleri tropikal veya yarı tropikal idiler. Kuzey Amerika’nın büyük bölümü, Utah, Nevada, Arizona ve New Mekxico hariç, sularla kaplıydı. Bu bölgeler ise, tıpkı Göbi çölü gibi, çok bereketli ovalar durumundaydılar. Güney Amerika’daki Andlar’ın kıyı bölgesi de, tıpkı bu kıtanın büyük bölümü gibi, sıra dağların güney kısmı ve Peru hariç, suların altındaydı. Doğu Afrika’nın bütün kuzeyi -Mısır ve Sudan- suların üstündeydi ve Nil Nehri, Atlantik Okyanusu’na dökülüyordu. Avrupa’da ve Asya’da, Karpatlar, Kafkas Dağları, Norveç, Moğalistan ve Tibet, suların üstündeydiler. Çok zengin topraklar olan İran ve Kafkasya, Aden Bahçesi’ni hatırlatıyordu.
Lemurya ve Atlantis kıtaları, dünyanın en geniş kara parçaları durumundaydılar. İleride Pasifik okyanusu’na dönüşecek olan bölgede yer alan Lemurya, A.B.D’nin batı kıyısından Güney Amerika’ya, And Sıradağları’nın ucuna kadar uzanıyordu.
İleride Kuzey Atlantik durumuna gelecek olan bölgenin büyük bir kısmını işgal eden Atlantis, daha da büyüktü. Yüzölçümü Avrupa ve Rusya’nın birleşik yüzölçümlerine eşitti. Meksika körfezi’nden Akdeniz’e kadar uzanıyordu ve batı kıyısı, günümüzde A.B.D’nin doğu kıyısı olan ve o devirde sular altında bulunan bölgeye değiyordu. Florida açıklarında yer alan Bimini Adası da, tıpkı Bahama Adaları ve Yucatan Yarımadası gibi bu kıtanın bir parçası idi.
Mükemmel ırk Atlantis’te ortaya çıktığında, yani kızıl ırk meydana geldiğinde, dünya acayip mahlûklarla doluydu; bunlar, yeryüzünde maddî varoluş deneyini yapabilmek için her türlü tuhaf ve kaba bedenlere bağlanmayı kabullenmiş olan ruh varlıklar’dı. Bu yaratıklar yüz binlerce yıldan beridir yaşamaktaydılar ve dünyanın diğer bölgelerinde de olduğu gibi pigmelerden dört metrelik devlere kadar tüm boylarda ve hayvanlarla olan ilişkilerinin sonucu ortaya çıkan inanılmaz yaratıkları da hesaba katarsak, hemen hemen tüm formlarda bedenlere bürünmüşlerdi
Başlangıçta tüm dünya barış içinde yaşıyordu. Çünki yeryüzüne hâkim olmak için gelişmek ve çoğalmakla vazifeli olan Tanrı Oğulları’nın mücadelesi, işin başında öyle organize olmuş bir dirençle karşılaşmamıştı. Kusursuz bir bedenle doğan ruhlar, dengeyi sağlamak ve ileride Belial Oğulları ile patlak verecek olan, ilâhî iradeye giderek sırtını dönen iki ırk arasında ortaya çıkacak olan anlaşmazlıklara hazırlanabilmek için büyük sayılarla yeryüzüne gelmeye devam ediyorlardı.
Kısa sürede, bu yeni insanlar aileler ve topluluklar hâlinde birleştiler. O dönemde çok bereketli olan toprağın ürünlerini yiyorlar ve vücutlarının, hilkat garibeleriyle yapmış oldukları cinsel temaslar sonucu epeyce tahrip edici etkiler meydana gelmiş olan, o bölgesini de hayvan derileriyle örtüyorlardı. Mağaralarda ve ağaçlarda yaşıyorlardı. Hâkimiyet kurmak, ıslah olmak ve dostluklar edinmek arzusu sonucu kabileler oluştu. İnsanlar kısa sürede birleşmeyi öğrendiler ve rahat yaşamlarının beraberliklerine bağlı olduğunu anladılar.
Atlantis’te yaşayan insanlar, dünyanın diğer bölgelere dağılmış olan başka ırkları ile aynı tekâmül aşamalarından geçmek zorundaydılar, ancak gelişmeleri çok daha hızlı olmuştu. İnsanların geri kalan bölümünün tersine, Atlantisliler, daha başlangıçta, doğanın kendine sunduğu nimetlerden yararlanmaya çalışan, sulh içinde bir ulus meydana getirmişlerdir.
Taş, başlangıçta vahşî hayvanlardan korunmak ve beslenmek amacıyla, âlet ve silâh yapımında kullanıldı. Çok kısa sürede, önce tahtadan, sonra da taştan, yuvarlak biçimli evler yapmaya başladılar. İlk Atlantisliler avcı idiler; daha sonra çoban ve çiftçi olmuşlardır ve taştan ya da tahtadan âletler kullanmışlardır. Ateş ve doğal gaz ilk buluşları arasında yer alıyordu, bunları demir ve bakır izlemiştir. Daha sonra fillerin veya başka dev hayvanların derilerinden balonlar yapmayı tasarlamışlar ve bunları yapı malzemelerini taşımada kullanmışlardır. Köyler ve şehirler ortaya çıkmış ve insanlar iletişim yöntemlerini bulmuşlardır.
Akıldan mahrum, ağır ve kaba bedenleri yüzünden hayli rahatsız durumdaki o hilkat garibeleri, hiç gelişme kaydedemiyorlar ve yalnızca sahiplerinin kendilerine sağladıklarından yararlanabiliyorlardı. Fizik bakımdan, geçen asırlar boyunca ırklar arası birleşmeler ve tekrar edilen reenkarnasyonlar sayesinde hayvanî görünümlerini ve içgüdülerini azar azar kaybettiler.
En büyük sorun, hayvanlardı. Devasa boylardaki etobur hayvanlar dağlardaki ormanları ve vadilerdeki cangılları sık sık ziyaret ediyorlardı. Dev kuşlar toprağın üstünde süzülüyor ve ne bulursa yiyorlardı. Bedensel olarak hiçbir savunması olmayan insanın çok güçlü bir savunma silâhı vardı: Zekâsı, aklı ve iradesi sayesinde, “kuvvetli olan yaşar” yasasına bağlı olan hayvanların kaba gücüne karşı büyük bir başarıyla savaştı.
Madde içine düşüşüne rağmen Tanrı’ya hâlâ yakın durumda olan insan, yeryüzündeki ilk birkaç bin senelik yaşamı esnasında, ruh varlığının, günümüzdekine nazaran kendini çok daha kolayca ifade edebileceği bir bedene sahipti. Okült ( gizli) melekeler, gayet normal şeylerdi. Alnın ortasında yer alan üçüncü göz ya da sümüksü bez çok gelişmiş durumdaydı. Ruhun psişik melekeleri bu gudde sayesinde çalışıyordu. Kusursuz ırka mensup insanlar uzak bölgelerde neler olup bittiğini ve gelecekte olacakları görebiliyorlardı. Hilkat garibesi mahlûklara da hâkim olmak ve iradeleri altına almak yetenekleri vardı. Bununla birlikte, insan, dünyevî amaçlara bağlanmakta olması yüzünden giderek kaynağından uzaklaşıyordu; böylece kendisine Tanrı tarafından verilmiş olan nitelikleri, sonunda kaybetti. Ruhun bu melekeleri, insan, düşünce ve fiil ile yeniden ruhsallaşıncaya dek kayıp olarak kalacaklardı. Bunu başaranların sayısı çok az oldu.
Hayvanlar âlemi giderek daha büyük bir sorun hâline gelmeye başlamıştı ve sürekli olarak ölüm tehlikesi altında olması, insanın yaşamını zorlaştırıyordu. Dünyanın beş ulusundan gelen ve beş ırkı temsil eden bir bilgeler konseyi M.Ö. 52000’e doğru toplandı. Beyaz ırkın temsilcileri Kafkasya’dan, Karpatlar’dan ve Pers Ülkesi’nden; sarı ırkın temsilcileri, ileride Gobi Çölü olacak bölgeden; siyah ırkın temsilcileri Sudan’dan ve Kuzeydoğu Afrika’dan; ve esmer ırkın temsilcileri de Lemurya’dan gelmişlerdi. Delegeler, daha ilk konferanstan başlayarak dünyaya zarar veren yaratıklarla beraberce mücadele etmenin yollarını aradılar. Topraktaki ve havadaki unsurlarda ( element) bulunan güçlü kimyasal enerjileri kullanmak hususunda fikir birliğine vardılar. Bu karar, umulan sonuçları doğurdu; ancak gelecek senelerde başka sonuçlar da meydana getirecekti.
Melez yaratıklar ve o hilkat garibeleri toplumun paryaları idiler ve en usandırıcı işlerde kullanılıyorlardı. Toplumdaki sınıfları evcil hayvanlar ve yük hayvanlarından çok az daha üstteydi. Onlar yüzünden, kusursuz ırkın insanları, tamamen zıt görüşlere sahip iki kampa ayrıldılar. Büyük ayrılıkların ve sıkıntıların doğmasına sebep olan husus, saf ırkın insanları ile bu henüz hayvanî tesirlerden kurtulamamış olan ırkın birleşmesiydi.
Bu paryalar, Baal veya Belzebuth’un -kötülüğün güçleri- taraftarlarından oluşan Belial kabilesinin köleleri idiler ve çok sert muamele görüyorlardı. Sahipleri bunları, gizli güçleri, ipnoz ve telepati sayesinde hâkimiyetleri altında tutuyorlardı. Bunlar, kendilerine ayrılmış olan işleri yapabilmeleri için âdeta çiftlik hayvanları gibi yetiştiriliyorlar ve ağır emekleri karşılığında kendilerine hiçbir fayda sağlamıyorlardı; üstelik aile hayatları da yoktu. Onlar alelâde bir şekilde şeyler -dokunulmazlar ( *), robotlar- diye isimlendiriliyorlardı ve tarım işçisi veya hizmetçi olarak, bazen de ticaret hizmetinde kullanılıyorlardı.
Belial Oğulları’nın hırsları, kibirleri ve nefretleri yüzünden kastlar ve sınıflar meydana geldi. Onların, insan haklarına ve başkalarının hürriyetlerine önem vermez tutumları kan dökülmesine yol açtı. Büyük çoğunluk, sadece çıkarını gözeten aç gözlü bir azınlığın arzu ve heveslerine boyun eğiyordu.
Irsiyet ve çevrenin yasaları, sonunda etkilerini gösterdiler; kişilerin dış görünümünde soylarının arılığına ve her birinin amaçlarına, ideallerine ve kendilerine harekete geçiren güçlerin niteliğine göre değişiklikler oluşmaya başladı. Bazıları beden ve yüz bakımından neredeyse kusursuz bir görünüme kavuşurlarken, diğerleri de insan bedeni üzerinde hayvanî eklentiler, yani toynaklar, pençeler, kanatlar, tüyler ya da kuyruklar taşımaya devam ettiler. Bu garip yaratıklara Asur ve Mısır’a ait kabartma heykellerde ve fresklerde rastlanır. Bunların tamamen kaybolmaya yüz tutmaları Mısır’da gerçekleşmiştir.
......................................................................................
(*) Hint’teki paryalar gibi, kast dışı ve yanına yaklaşılamayacak denli geri durumda anlamındadır.
Eski Ahit’te bahsedilen “bu insan kızları ve yeryüzünde yaşayan devler”, “saf ırkı koruyunuz.” bilgisini ilham etmişlerdi. Bazen de, ırklar arası birleşmeler beden bakımından gayet ilâhî ( insan formunda) ve eksiksiz ancak menfi ruhlu varlıkların, kimi zaman da âdeta insan taklidi gibi ve son derece çirkin bedenli ancak son derece saf ve güzel ruhlu olan, ruhsal ışığa aç varlıkların meydana gelmelerine sebep olmuştu. Önemli olan fizik yapı değil, amaçlardaki arılık, fikirlerdeki mükemmellikti.
“ Şayet benim halkım olmak istiyorsanız, sizin Tanrınız olacağım.” emrine dayanarak Atlantisliler’in içlerinde en ruhanîleşmiş olanları, halkı Tek Tanrı’ya tapmaya ikna etmek için bir gayret gösterdiler. Bir Yasası’nın Çocukları adıyla bilinen bu insanlar, ırkı, bedenen olduğu kadar ruhen de saflaştırmaya teşebbüs ettiler. Kuralları -bir din, bir devlet, bir eş, bir ev, bir Tanrı- Belial Oğulları’nın hiç de hoşuna gitmiyordu.
Sunağa ilk getirilen adaklar, toprağın ve insan emeğinin ürünleri, tarlalardan alınan hasatlar, küçük kuzular ve buzağılar oldu. İnsanın belli belirsiz hissetmekte olduğu ama gözden kaybetmiş olduğu ilâhî tarafının etkisiyle din bir realite haline geldi ve Bir’in Yasası’nın öğretisi sürüp gitti:
“ Birbirinizi seviniz. Kendinizi günlük vazifelerinize, Babanız’ın size vermesini dilediğiniz tüm o sevgi ile adayınız. Yakınlarınızla olan ilişkilerinizde Bir’in Yasası’na sadık kalınız.”
Tanrı tarafından çocuklarına gösterilen bu ilk yasanın üzerine kurulmuş ilk inanç dogması şudur: “ Ey İsrail, işit, Efendin olan Tanrın Bir’dir. Benim karşımda başka Tanrıların olmayacaktır.”
Tapınaklar inşa edildi ve kısa zamanda dinî semboller -merasimler, ayinler, dualar, neşîdeler- oluşturuldu. Arılığı sembolize etmek ve hayatlarına daha ilâhî bir amaç kazandırmak ve ışığı aramak gayesiyle sunaklara gelen melez yaratıkları ( hybridler) yıkamak ve ruhsallaştırmak için kutsal ateşler yakıldı. Din yavaş yavaş bir sistem hâline, insana Tanrısal aslını hatırlatma tarzı hâline dönüştü. Hayatın sürekli oluşu, ya da tekrardoğuş, ruhun tekâmül plânının esas kısmı olarak kabul edildi. Karma, ya da Sebep-Sonuç Yasası ( Ne ekerseniz onu biçeceksiniz) temel olarak benimsendi.
Giderek, Bir Yasası’nın Çocukları ile Belial Oğulları arasında bir çukur oluşmaya başladı ve bu çukur daha sonra bir uçuruma dönüştü. Belial Oğulları’nın bedene bağlı ve materyalist yaşam biçimleri Bir Yasası’nın Çocukları’ndan pek çoğunu da baştan çıkarabiliyordu. Bunlar o tür bir hayata imreniyorlar ve dayanamayarak sonunda onlar gibi yaşamaya başlıyorlardı. Dünyevî değerleri iyice azdırmak ve ruhsal olanı aşağılamak amacıyla bazıları, putlara ibadetin dine girmesine göz yumuyorlardı.
Büyük tufanlardan birincisi son batıştan binlerce yıl önce M.Ö. 50700’e doğru meydana geldi. Sebebi, dev boyutlardaki vahşî hayvanları yok etmek amacıyla gelişigüzel kullanılan kimyasal maddelerin ve güçlü patlayıcıların daha önceden kestirilemeyen ve doğanın dengesini bozucu etkileriydi. Ancak görünenin ardında yatan gerçek sebep, insanın içine düşmüş olduğu insafsızlık hâliydi.
Hayvanların yaşadıkları mağaraların içine muazzam miktarlarda gaz verildi ve bu da henüz hâla soğumakta olan yerkürede volkanik patlamalara ve zelzelelere yol açtı. Felâketin büyüklüğü kutupların yer değiştirmesine yol açtı ve bugünkü pozisyonlarına geldiler; ayrıca son buzul çağına da neden oldu.
Lemurya bundan hemen etkilendi. Zaten yavaş yavaş Pasifiğe gömülmekte idi ve topraklarının büyük bir bölümü okyanus tarafından tutuldu. Anlantis’te ise, bugünkü Antiller açıklarında bulunan ve Saragossa Denizi olarak isimlendirilen bölge, sulara ilk gömülen kısım oldu. Kıtanın geri kalanı çok sayıda büyük adalara ayrıldı ve bunlarda da derin yarıklar, kanallar, çukurlar, körfezler, koylar, dereler oluştu. Ilıman olan iklim, kavurucu hâle geldi.
Göçler, ilk toprak sarsıntıları esnasında başladı ve az sayıda Atlantisli kıtanın batısına ya da doğusuna doğru göç ettiler. İlk grup Pireneler’e yerleşti, diğerleri ise Orta ya da Güney Amerika’ya göç ettiler. Pasifik kıyısında bulunan ve daha sonra Peru adını alacak olan ülkenin güneyinde yer alan Og Ülkesi’ni işgal ettiler. Bu, İnkalar adı verilen esrarengiz yerli kabilesinin kökenini oluşturmaktadır.
Bu andan itibaren ve maddî ( teknolojik) uygarlığın kayda değer gelişmesine rağmen Atlantisliler’de çalkalanmalar hüküm sürüyordu. Zengin, toprakları geniş ve bereketli bir ülkede barış, yerini ayaklanmalara ve isyanlara terk etti. Sunaklar, Tek Tanrı kavramına sırtlarını dönenler tarafından insan kurban etmede kullanılır oldu. Güneşe tapıyorlardı. Sadece Bir Yasası’na en sadık olanlar imanlarını sıkı şekilde muhafaza ediyorlardı.
Her türlü sapıklık, frenlenemeyen cinsel azgınlıklar ve haydutluk, şiddetle hüküm sürüyordu. Köylüler, emekçi sınıflar açlık ve sefalet çekiyorlardı. Fizik ve ruhsal bedenler de, tıpkı denize gömülen dağlar ve vadiler gibi aşındılar, kemirildiler. Bilimsel ve teknolojik aşamalara rağmen, içteki bu çürüme hâli, kendini beğenmiş, ihanet hâlinde, insaf ve adaletten mahrum bir milletin dağılmasına ve sonunda yok olmasına yol açmalıydı.
İkinci tufan, birincisinden çok çok sonra, M.Ö. 28000’e doğru meydana geldi ve pek çok büyük ada sulara battı. Bu ikinci afet Tevrat’ta Nuh Tufanı olarak anlatılır.
Volkanik patlamalar ve görülmemiş şiddette fırtınaların ardından gelen tufandan sonra, dünyanın bu bölgesinde varlıklarını sürdürmeye devam eden başlıca kara parçaları kuzeyde Poseydon ( Antiller bölgesinde), Atlantik’in merkezindeki Aryaz, ve batıda Og ( Peru) idi. Birçok Atlantisli buralara sığınmışlardı; daha büyük bir çoğunluk ise dünyanın diğer bölgelerine sığınmaya çalışıyordu.
Lemurya, Pasifik Okyanusu’na gömüldü. Üzerinde yaşayanların bazıları aşağı California’ya, Arizona’ya ve New Mekxico’ya kaçtılar ve burada, “Mayra” Ülkesinde, Mu Kardeşliği’ni kurdular.
Atlantisliler için bu, bir çağın sona ermesi ve pek çok bakımdan seviyesine hiçbir zaman ulaşılamamış yeni bir uygarlığın başlangıcıydı.
Tufandan sonra, Atlantis’te bir yeniden inşa dönemi başladı. Atlantisliler’in, enerjileriyle ve çalışma kudretleriyle birleşmiş olan bilimsel zihin yapılarının hızlı gelişimi, onlara mekanik, kimya, fizik ve psikoloji alanında ileri doğru harikulâde adımlar atma imkânı verdi, çünki her şeye rağmen üstün bir millet idiler.
İlk tufandan sonra keşfedilen elektrik, elektronik alanında önemli gelişmelerin yapılmasına ve her türden elektrikli âletin icat edilmesine neden oldu. Uranyumdan elde edilen atom enerjisi taşımacılık ve ağır cisimlerin taşınması için bile kullanıldı. Bunlar, egoistçe maksatlarla kötüye de kullanıldılar. Atlantisliler an gelişmiş ısıtma ve aydınlatma sistemlerine sahiptiler ve diğer ülkelerle iletişim imkânları çok gelişmiş ve çok çeşitli idi. Laser gibi, her türden ışıklı şualar, keşfedilmişlerdi ve kullanılıyorlardı; bunlara ölüm şuası da dahildi. Sıvı hava, sıkıştırılmış hava ve kauçuk da keşfedilmişti. Bugün henüz bilinmeyen bakır, alüminyum ve uranyumdan meydana gelen madenî alaşımlar, uçan araçların, gemilerin ve denizatlıların yapımında kullanılıyordu. Telefon ve asansör gayet yaygındı, radyo ve televizyon da tıpkı teleskopla yapılan gözlemlerde ve uzun mesafeden fotoğraf çekmede kullanılan ışıklı şuaların büyütülmesi işlemi gibi çok gelişmiş bir durumdaydı. Her türden süs eşyası ve mücevher imal ediliyordu. Ordu ve polis, politika sahnesinde rol oynuyorlardı.
Bununla beraber, Atlantisliler’in en önemli bilimsel başarıları, güneş enerjisine hâkim olmalarıdır. Esas olarak, sonlu ve sonsuz olan arasındaki ruhsal irtibatı kolaylaştırmak amacıyla kullanılan bu devasa boyutlardaki yansıtıcı kristallere önceleri Tuaoil Taşı adı veriliyordu. Ardından, geçen asırlarla birlikte bunun kullanımı geliştikçe ve ilerledikçe, enerjinin, ne kablo ne de tel kullanılmaksızın tüm ülkeye dağıtılmasında kullanıldı. Ona Ateş Taşı ya da Büyük Kristaller adı verilmeye başlandı.
Poseydia’daki Güneş Tapınağı’na yerleştirilmiş olan Ateş Taşı, ulusun merkez jeneratörü vazifesini görüyordu. Bu, üzerinde bulunan bir mekanizma ile birlikte binanın merkezine asılı vaziyette duran, sayısız yüzeyleri bulunan ve muazzam büyüklükte, camdan ya da taştan bir silindirdi, amyanta benzer özelliklere sahip ve bakalite benzeyen, iletken olmayan bir malzeme ile yalıtılmıştı. Taşın üstünde, onu güneşe çıkarmak için yeri değiştirilebilen bir kubbe bulunuyordu.
Güneş ışığının sayısız prizmalardan geçerek yoğunlaştırılması ve güçlendirilmesi kayda değerdi. Enerji öylesine güçlüydü ki, bunu, radyo dalgalarına benzeyen ve görünmez şualarla tüm ülkeye dağıtabiliyorlardı. Bunun enerjisi her türlü âletin, gemilerin, uçan araçların ve hatta eğlence taşıtlarının dahi çalıştırılmasında kullanılıyordu. Bu bütün olarak bir uzaktan kumanda sistemiydi ve dalgalar, âletler tarafından endüksiyon vasıtasıyla alınıyordu. Şehirler, köyler, elektrik enerjilerini ya da diğerlerini bu aynı kaynaktan alıyorlardı.
İnsan bedeni, kristallerden çıkan şuaların hafifletilmiş bir uygulaması ile gençleştirilebiliyordu ve insanlar kendi kendilerini sık sık gençleştirebiliyorlardı. Bununla beraber, Ateş Taşı yıkıcı amaçlarla da veya işkence etmede ya da ağır biçimde cezalandırmada da kullanılabiliyordu. Kuvvetinin şiddeti çok yüksek bir düzeye ulaştırıldığında -hata sonucu- ikinci tufanın meydana gelmesine yol açtı. Şuaları diğer elektrik güçleriyle birleşerek toprağın bağrında sayısız yangınların çıkmasına yol açtı ve bunun sonucunda, doğanın güçlü enerji kaynağının neden olduğu korkunç volkanik patlamalar meydana geldi.
Amaki, Achaei ve özellikle de büyük adalardan sonuncusu olan ve kendi adını taşıyan adada yer alan ve o çağın dünyasında en önemli durumunda olan Poseydia gibi, beyaz taştan yapılma harikulâde güzellikteki şehirler tüm ülkede, güneş ışığı altında pırıl pırıl parlıyorlardı. Şurada, Parfa Koyu’nda da dünyanın en işlek ve en iyi korunmuş limanı yer alıyordu. Su, şehirdeki evlere ve çok sayıda havuzlara ve su depolarına, dağların yamaçlarına ve sayısız ırmaklara dek uzanan dev boyutlarda inşa edilmiş olan su kemerleri ile getiriliyordu. Su sporları ülke sakinlerini çok cezp ediyordu. Evlerin damları düzdü, teras biçimindeydi ve dış duvarları cilâlanmış ve çok güzel mozaiklerle bezenmiş beyaz taştan yapılmıştı.
Şehrin merkezinde tapınak bulunuyordu ve Bir Yasası’nın Çocukları’nın yaşamı bunun çevresinde düzenleniyordu. Kubbesi, çok büyük ve onixten, topazdan ve berilyumdan ( zümrüt de olabilir) yapılma dev sütunlarla taşınıyordu. Bu sütunların üzerinde mavi yakuttan ve canlı renklere sahip başka taşlardan yapılan işlemeler yer almaktaydı. Tapınağın kubbesi tüm güneş ışınlarını yansıtıyordu.
İçeride, tapınağın ana bölümünde yer alan mihraplarda kutsal ateşler sürekli olarak yanmaktaydılar. Bu esrarengiz alevler, melez varlıkları bedenlerindeki o istenmeyen hayvansal eklentilerden kurtarmak için kullanılan -ve bir süre sonra da bileşkesi giderek unutulan- ışınlar meydana getiriyordu. Toplantı yapmakta kullanılan büyük bir iç avlu ve kâhinlere, rahiplere, rahibelere ve tapınağın tüm hizmetçilerine ayrılmış olan küçük odalar bulunuyordu. Sayıları hayli kalabalık olan din adamları, o devrin en bilgili kadın ve erkeklerinden oluşmaktaydı; bazıları hakimlik vazifesi de görüyorlardı, vicdanî ahlâk idarecisi ve danışmanı olarak da görev yapıyorlardı.
Atlantisliler ve özellikle de Poseydialılar, evrendeki yaratıcı enerjileri inceliyorlar ve doğanın zenginliklerinin, bitkilerin, kıymetli taşların, metallerin titreşimlerinin ve bunların insanların psişik ve sezgisel doğalarında meydana getirdiği titreşimsel sonucun özünü kavrayabiliyorlardı. Tarım da tıpkı astronomi ve astroloji gibi çok ilerlemişti. Atlantisliler sayıların anlamlarını hesaplayabiliyorlardı; yıldızlar ve elementler hakkında bilmedikleri yoktu ve hatta sabah çiyinin faaliyetini ve meydana getirdiği sonuçları dahi bilmekteydiler. Yerçekimini nötralize etmeyi öğrenmişlerdi. Tüm metafizik, ruhsal veya bilimsel yasaları anladıkları gibi insanın ve beş ırkın kökenine ait sırları da kavrayabiliyorlardı.
Bir Yasası’nın Çocukları’nın sahip oldukları bu eşi benzeri olmayan bilgileri, Belial Oğulları kendi fesatlıkları için kullanmak istiyorlardı; bu materyalistler Tek Tanrı’ya tapanların sadece fikirlerini değil, aldıkları tedbirleri ve yaptıkları uyarıları da hor görüyorlar ve aşağılamaya çalışıyorlardı. Bir Yasası’nın Çocukları arasında Belial Oğulları’nın iddialarını benimseyen ve yaşam biçimlerine imrenerek onlara katılanlar ve sırf zevk ve tahrip etme arzularının tatmini için yaratıcı enerjileri ve evren yasalarını kullanmalarında yardım edenler de çıkıyordu.
Bu kötüye kullanıma, hayatın veya yasanın “noktürn tarafı” ( *) adı veriliyordu. Çok sayıda tapınağın kutsiyeti tahrip ediliyor ve bunlar birer günah mağarası hâline dönüştürülüyor, bir yandan da ruhsal yasalar bedensel arzuların doyurulmasında kullanılıyordu. Psişik yeteneklerin kötüye kullanılması pek çok felâketlere sebep oldu. Gazların, sıvı havanın ve patlayıcıların egoistce amaçlarla kullanılması hususunda tartışmalar oldu. Yönetici durumundakilerin sahip oldukları özel imtiyazlar konusunda çatışmalar çıktı. Köleler, köylüler ve işçi sınıfı sadece eziyet çekmek ve zor koşullarda çalışmak ve yaşamak zorunda bırakılmakla kalmıyor, ayrıca ödedikleri vergilerle de eziliyorlardı. İki grup arasında bir uçurum oluştu. Kudret, Bir Yasası Çocukları’nın elinde de olsa, karşı taraf bunların otoritesini yıkmak için her şeyi yapıyordu. Sonunda iç savaş patlak verdi.
Yönetim şekli, sosyalist eğilimli bir monarşi idi. Kral özel bir konseyin yardımıyla hüküm sürüyordu. Kötü unsurlar, sonunda bu konseyin içine sızmayı başardılar; yalan, entrika ve komplo, kralın sarayında bile yaygınlaştı. Toplum üç sınıfa ayrıldı: Hükümran sınıf, her iki gruptan olup da nüfuzlu mevkileri işgal edenler ve yüksek ruhban takımı tarafından oluşturuluyordu; orta sınıf öğretmenlerden, idare memurlarından vs… oluşmaktaydı; ve son olarak da emekçi sınıfı geliyordu ve işçilerden, köylülerden ve melez yaratıklardan ( hybridler) oluşuyordu. Ayrıca kraliyetin debdebeli yaşamına tutkun olan saray halkı, prensler ve prensesleri de unutmamak gerekir. Bir Yasası’nın Çocukları ise topluluk hâlinde yaşamaktaydılar.
(*) Noktürn: Gece yaşayan, gece vakti gerçekleşen.
İç çalkantılar, huzursuzluklar, anlaşmazlıklar, şahsi arzuların iyice azgınlaşması, genelde hâkim olan bu tatsızlık ortamı, Atlantis’in son çöküşünü hazırlayıverdi. Ve yıkılışı, daha önce çarpıcı bilimsel aşamalar yapmaya imkân vermiş olan doğal ve ruhsal yasaların kötüye kullanılmışlıkları oranında da zorlu ve azap verici boyutlarda gerçekleşti. Tek Tanrı’ya sadık olanlar, sümüksü bez vasıtasıyla faaliyette olan, ancak giderek kaybolmaya yüz tutmuş o durugörü yetenekleri sayesinde Atlantis topraklarının batışının yaklaşmakta olduğunu anlamışlardı. Toplumları uyarmaya, önlenmesi imkânsız olan o felâkete mümkün olabildiğince engel olabilmek için onları birleştirmeye çok gayret sarf ettiler. Tanrı’nın emrine göre, Belial Oğulları’nın arzu ettikleri gibi hemcinslerini itaat altına almak yerine, üstünde yaşadıkları kara parçalarını itaat altına almaları gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı. Felâketi engellemek için, dünya üzerinde yaşayan tüm ulusların sahip oldukları tüm bilgileri bir araya getirme yolları aradılar ve bu amaçla büyük bir toplantı gerçekleştirildi. Tüm ülkelere mensup delegeler, büyük felâketi önleyebilmek ümidiyle tüm bilgeliklerini ve bilgilerini ortaya koymak üzere Atlantis’e geldiler; ama tüm çabalar boşuna oldu.
Önlenemez olana boyun eğen Bir Yasası’nın Çocukları başka çözümler ve kolonileştirebilecekleri yerler aradılar. Emniyetli sığınaklar aramak amacıyla, Mısır’a, Honduras’a, Yucatan’a dünyanın diğer bölgelerine, denizden, havadan ve karadan olmak üzere sayısız araştırma seferi yapıldı. Her şeyden de önemlisi dinî arşivlerini, sembollerin ibadet eşyalarını muhafaza etmek amacındaydılar ve bunları beraberinde götürdüler.
Atlantis, M.Ö.10700’de zaten tam bir çöküntü durumundaydı, uçurumun dibini bulmuştu. İnsan kurban etmeler ve güneşe tapınma, gerçek dinin yerini almıştı, her yerde zina, âhlaksızlık ve her türlü bozukluk hüküm sürmekteydi. İnsan ve hayvan karışımı melez yaratıklar ( hybridler) giderek daha çok eziyet görmeye başlamışlardı.
Doğa güçlerini çok kötüye kullanıyorlardı. Güneş prizmaları, birer zor kullanma, işkence ve ceza aracı hâline gelmişti; öylesine ki, halk bunlara “ Korkunç Kristaller” adını takmıştı. İnsanî değerlere hiç mi hiç saygı kalmamıştı ve âhlak, yeni yeni uçurumlarda yitip gidiyordu. Tüm ülkede şiddet ve isyan hüküm sürmekteydi. Ve ardından, sonuncu afet geldi.
Muazzam yer sarsıntıları toprakların altını üstüne getirdi. Büyük adalar, kendilerini yutan okyanusun karanlık sularına gömülüp gittiler. Kısa bir sürede, su yüzeyinde âdeta bir milletin mezarının yerini işaret edercesine sadece birkaç zirve kaldı. Bazıları kaçmaya muvaffak oldular; diğerleri ise zayıf olanlara diğer ülkelerde sığınma imkânları yaratmak amacıyla kahramanca kalmayı seçtiler. Büyük bir çoğunluk kıta ile birlikte sulara gömüldü. M.Ö. 9500’de, Atlantis yeryüzünden tamamen silindi.
Bununla beraber, Atlantis kültürü tamamen yok olmadı. Onun izlerine Çin’de ve Hindistan’da hâlâ rastlanmaktadır ve etkisi, sayısız tekrardoğuşlarla kendini günümüzde de gayet kuvvetle hissettirmektedir.
Tarih, ebedî bir yeniden başlangıçtır ve bu batık kıtanın tüm bölgelerinin yeniden gün ışığına çıkacak olması gibi, Atlantisliler’in ruhu da günümüzde yeniden ortaya çıkmaktadır. Poseydia Adası, suların üstüne çıkacak olan ilk bölgedir ve Atlantik Okyanusu’nda A.B.D. kıyıları açıklarında yeni kara parçaları belirecektir. Bunun zamanı yakındır.
Bahama Adaları, ikinci tufandan önce geniş kıtanın bir parçasını oluşturan Poseydia Adası’nın zirve kısımlarından yegâne geriye kalanlardır. Buraya çok yakın bir bölgede, Bimini sularında ve Florida kıyılarından elli mil açıkta, çamur tabakaları eski ve batık bir Atlantis tapınağının kalıntılarını örtmektedir. Günün birinde ortaya çıkarılacaktır.
Pireneler’de ve Fas’ta, eski bir Atlantis kolonisinin yıkıntıları hâlâ keşfedilmeyi beklemektedir.
Atlantis’ten kaçıp sığınanlara, Honduras, Guatemala ve Meksika’da ( Yucatan), “Mayalar” deniyordu. Kuzey Amerika’da ise New Mexico’ya, Arizona’ya ve Colarado’ya yerleştiler; doğuya, Mississippi ve Ohio’ya kadar ilerlediler ve tümülüsleri ( *) yaptılar.
.......................................................................................
(*) Tümülüs: Genellikle eskiden mezarların üstüne toprak veya taştan yapılan koni şeklindeki tepeye verilen isim. K.Amerika’da rastlanan kadim devirlere ait ve insan eliyle yapılmış olan koni biçiminde tepelere de tümülüs denir.
Irokua (Iroquois) yerlileri bunların doğrudan torunlarıdırlar ve Atlantis dininin izlerine hemen hemen tüm kızılderili kabilelerinde rastlanır.
Atlantisliler’in etkisi, Mısır’da kendini piramitlerin yapımında gösterir, ki bu mimarî şekline Meksika’da da rastlanır. Bazı yazıtlar birbirinin aynıdır ve Eski Ahit’in bazı kısımlarını aydınlatma imkânı verecektir. Buna ek olarak, Büyük Kristaller’in yapılış plânlarını da içermektedir. Bu kalıntılardan bazıları, bunları çözmeyi başaramayan arkeologlar tarafından Yucatan piramitlerinde bulunmuştur.
Cayce’in “okumaları”nda verilen ilk tarih on buçuk milyon yıl öncesine dek -kusursuz ırk ruhlarının ikinci tesirleri- uzanıyorsa da, büyük Atlantis dönemi boyunca, M.Ö. 200000 ile 10700 yılları arasında pek çok uygarlıklar geliştiler ve sönüp gittiler. İlk ve son tufanlar arasında binlerce yıl geçti. Birinci felâket zamanındaki göçler vasıtasıyla Pireneler’e ve Amerika’ya götürülen kültür, ikinci göç esnasında Orta Amerika ve Fas’a aktarılan kültürlerden ve üçüncü ve son tufan zamanında Mısır ve Meksika’ya götürülen kültürden farklıydı. Atlantis uygarlığı, bir bütün olarak tek bir kerede nakledilmiş değildi. Kıta adalara ayrıldığında konuşulan dillerde de ayrılıklar başgösterdi. Halbuki dünyanın geri kalan kısmında hâlâ aynı diller konuşulmaktaydı. Bu da Atlantisliler’in, göç ettikleri diğer ülkelere olan etkilerini hayli zora sokuyordu.
Çağımız, pek çok bakımdan eski Atlantis’in bir kopyası gibidir ve sahip olduğumuz teknoloji, Atlantislilerce kaydedilmiş olan gelişmelerle kıyaslandığında, daha da iyi anlaşılacaktır. Onlar günümüzde de çok büyük miktarlarda tekrar doğup durmaktadırlar, halbuki insanlık devresi ( siklus) Karma Yasaları’na -Etki ve Tepki- göre tekâmül etmektedir ve insanlar yeniden, kendi elleriyle yaratmış oldukları bir dünyaya karşı çıkmak zorundadırlar. Gelişmiş uygarlığımız bizlere ilk kez ve benzer şartlar altında, sadece yapmış olduğumuz sayısız haksızlıkları ve insafsızlıkları telâfi edebilmemiz değil, tabiat güçlerini yapıcı ya da yıkıcı amaçlarla kullanma konusunda bir kere daha bir seçme yapabilmemiz imkânını vermektedir.
Cayce şöyle demişti:
“ Bu varlığın Atlantisli olduğunu görmekteyim. Sonuç olarak o da, pek çok Atlantisli’nin yapmakta olduğu gibi, dünya üzerinde içinde bulunduğumuz çağda tekrar doğmayı seçmiş bulunmaktadır. Bir şeyden emin olunuz: Hiçbir ülkenin hiçbir yöneticisi -varlığın inançların taraftarı ya da düşmanı olsun- bir Atlantisli’den başka biri olamaz. Belirtmiş olduğumuz gibi, Atlantisliler çok yüksek bir uygarlık düzeyine ulaşmışlardı; ve onlara ilâhî faaliyetler emanet edilmişti. Ama -tıpkı bu varlığın da yaptığı gibi- onlar, tüm varlıkların kimin için ve kimin içinde yaşayabileceğini unutup gitmişlerdir. Ve sonunda bedenlerini tahrip etmişlerdir, ama ruhlarını değil. Bu varlığın da yeryüzündeki gayesi şudur: Diğer insanlara mutluluk getirmek, hem de bir an evvel. Yani Tanrı’nın şu sözünün yaşayan bir numunesi olmak: ‘Sizler, güçsüz olanlar ve ezilenler, bana gelin, haçımı taşıyın ve öğretilerime kulak verin.’ Bu varlığın tekrardoğuşunun altında yatan sebep budur işte. Maksadında ya başarıya ulaşacak, ya da tıpkı Atlantis’te iken yapmış olduğu gibi ve diğer pek çok ruhun da bu özel alanda başlarına gelmiş olduğu gibi acıklı bir başarısızlığa uğrayacaktır.” ( 2794-L-1)
Bizler, hepimiz, bir imtihanlar devrinin eşiğindeyiz. Bugün yapmış olduğumuz şeyler insanlığın binlerce yıllık kaderini belirleyecektir.
