EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - PİRAMİTLERİ İNŞA EDENLER - BÖLÜM 9

Share

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%205.jpgDünyanın tüm gizemleri içinde, Mısır’daki Büyük Piramit ilk sırayı almaktadır. Dünyanın yedi harikasından biridir ve yaşı, yönü, yapısı ile alâkalı olarak sayısız münakaşalara yol açmıştır. Ama zaten tüm Mısır, bir araştırmacı ya da bir arkeolog için büyüleyici olduğu kadar da zengin bir ülkedir; çünki orada insanlığın en esrarengiz muammaları yer almaktadır.

Dünya üzerinde bilinen ilk tarih, M.Ö. 4241 yılında Mısır takviminin kabul edilişidir. Evrensel olarak kabul edilen bir sistem, Mısır tarihini M.Ö. 3400 ile 332 yılları arasında yer alan otuz hanedana bölmektedir. Bundan önceki zamanlara ait olarak hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir; ayrıca bu tarihlerin hiç biri de kesin değildir. Genel olarak, Gize Piramidi’nin M.Ö. 2900 yılına doğru yapılmış olduğuna inanılır (*).

Eski ve tarihî Kahire kentinin on beş kilometre kadar batısında, 29° 58' 51" kuzey enleminde ve 31° 09' doğu boylamında ( Greenwich meridyeni) yer almaktadır. Kral Kufu ya da Keops’un mezarı olduğu kabul edilmektedir ama içinde hiçbir ceset bulunabilmiş değildir. Bu dev piramit beş buçuk hektardan biraz daha az bir alanı kaplamaktadır; bir kenarı 231,6 metre, boyu ise 146,5 metredir.

Büyük piramit yegâne kare tabanlı olandır ve bütünüyle taştan, her biri 54 ton ağırlığında dev taş bloklardan yapılmıştır. Yapılışındaki kesinlik ve doğruluk, bir elmas ustasının çalışmasıyla kıyaslanabilir. Taşların bitişme yerleri gözle seçilememektedir ve mimarlar ve mühendisler bu dev taşların nasıl kaldırıldığını, yerlerine nasıl konduğunu asırlar boyunca kendi kendilerine sorup durmuşlardır. Başlangıçta kalın ve beyaz alçı taşlarıyla kaplanmış durumdaydı, ama bunlar asırlar boyunca tıpkı en tepesindeki parça ya da apeks gibi, yerlerinden sökülmüşlerdir.
....................................................................................
(*) Bkz: Büyük Piramitin Sırrı ( G. Barbarin-Ruh ve Madde Yayınları)

Geometrik şekil olarak Büyük Piramit tam tamına bir piramit formundadır. Tabanı kusursuz bir karedir; her bir yüzeyi diğerleriyle en zirvede birleşecek şekilde eğimli olan eşkenar üçgenlerden oluşmaktadır ve en tepe noktası, tabandaki karenin diagonallerinin kesiştiği merkez noktaya tam dikey olarak yer almaktadır.

Tabanın, gerçek dört esasî noktaya ( dört yön) göre olan pozisyonu sadece beş saniye fark etmektedir, bu da hiç şüphesiz onu dünyanın en iyi yönlendirilmiş yapısı durumuna getirmektedir.

Sfenks (*), insan başı taşıyan ve uzanmış bir aslanı temsil etmektedir. Bu yekpare taştan heykelin uzunluğu 57,60 metredir. Mısır’da Hu ismiyle bilinir ve Tanrı Horus’un bir temsilidir, yaşı da Büyük Piramit’den çok daha eskidir. Daha küçük olan diğer sfenksler bir koç ya da doğan büstünü temsil etmektedirler ve pek çok yazıtlarda da hayvanî eklentileri olan, yani toynakları, pençeleri, boynuzları, kuyrukları ya da tüyleri olan insan bedenleri tasvir edilmektedir.

Esrarengiz sfenksler ve piramitler yalnızca Mısır’da bulunmaz. Asur Ülkesi’nde ( Asuriye, bugünkü Suriye) bulunan taş kabartmalarda kanatlı sfenkslere rastlanır; Pers ve Yunan sanatı bizlere bunun minyatür örneklerini sunarlar. Yucatan’da ise Mayalar’ın yapmış oldukları sfenksler ve piramitler Mısırlılar’ınkine şaşılacak denli benzemektedir, ancak daha küçüktürler. Bu tip yapıların meydana getirilebilmesi için gerekli olan gücün, imkânların, yöntemlerin ve zenginliğin ne olması gerektiği meydandadır ve kökenleri aynı ve yüksek seviyeli uygarlıkların işaretleridirler.

Eski Mısır’da astronominin çok önemli bir bilim olduğu bilinmektedir, ancak dini hakkında çok az malûmat vardır, hatta dinî akidelerin esaslarının ve inançların bilerek ve isteyerek gizli tutulmuş oldukları izlenimi hâkimdir. Görünüşe bakılırsa, Mısırlılar güneşe tapıyorlardı. Re ya da Ra ismi, tüm tanrıların başı olan güneş tanrısı için kullanılıyordu. Kafkasya’dan gelmiş olabilirdi. Tüm tanrıçaların prototipi olan İsis, doğa tanrıçasıydı. Onun kültü muhtemelen M.Ö. 1700 yıllarına doğru başlamış olmalıydı. “Her iki ulus” ya da Aşağı ve Yukarı Mısır, Ra tarafından birleştirilmiş gibidir. Dinin ve devletin birbirlerine sıkıca bağlı oldukları görülmektedir. Sırlarla ve “mitoloji” ile kaplı ve olağanüstü zenginlikteki kalıntıların haricinde Eski Mısır hakkında çok az şey bilinmektedir. Pek çok arkeolojik buluntular anlaşılabilmiş değildir ve işte bu noktada Edgar Cayce’in “okumaları” karanlık noktalara parlak bir ışık tutmaktadırlar. Ve neticede bu tarih öncesi döneme ait, ikna edici olduğu kadar da açığa kavuşturucu bir kavram ortaya çıkıvermektedir.
.................................................................................
(*) Bkz: Büyük Sfenks’in Sırrı ( G.Barbarin – Ruh ve Madde Yayınları)

“Okumalar”, Büyük Piramit’in ve Sfenks’in yapılışları ile ilgili olarak çok daha eski bir tarih, M.Ö. 10000’lere doğru yer alan bir tarih vermekte ve insanın yeryüzündeki tekâmülü ile alâkalı bir anlam taşıdıklarına değinmektedirler. Yucatan ve Mısır arasında belirlenmiş olan kültürel benzerlikler, batık kıta Atlantis’te yaşayanların her iki ülkeye de yapmış oldukları sayısız göçlerle izah edilmektedir.

Bu “okumalar”da, hayvanî eklentilere sahip insanların dış görünümleri son derece gerçekçi biçimde izah edilir; İsis belirginleşir ve eski yazıt “Ölüler Kitabı” yeni bir anlam kazanır.

İşte, hiçbir dış kaynağa başvurulmadan meydana getirilen, Mısır piramitlerini ilk inşa edenlerin Edgar Cayce’e göre hikâyesi.

Cayce Dosyalarından Aktarmalar

Yaklaşık olarak çeyrek milyon sene boyunca, sahra’nın bazı bölgeleri ve Yukarı Nil Vadisi hariç, Mısır ve Kuzey Afrika sularla kaplı durumdaydılar. Diğer kara parçalarının su yüzeyine çıkmasından sonra buraların da yaşanabilir hâle gelmesi için yine de uzunca bir süre geçmesi gerekti. Siyah ırka ait ilk kabileler Yukarı Nil’in bereketli topraklarında, günümüzde Krallar Vadisi diye adlandırılan yerin yakınındaki bölgede göründüler. Nüfus, çadır altında ve mağaralarda yaşıyor ve yük hayvanlarından yararlanıyordu. Dünyanın diğer bölgelerini tahrip etmekte olan büyük ve vahşî hayvanların istilâsından uzakta ve korunmuş durumda bulunmalarına rağmen ulus zayıftı ve iç karışıklıklar ve uyuşmazlıklar altında ezilmekteydi.

Barış ancak ikinci saltanat döneminde, tabiat yasaları ile ilgili büyük bir anlayışa ve yüksek ruhî vasıflara sahip bir bilge olan Kral Raai saltanatı döneminde geldi. Halk kitlelerine, kendi içlerinde taşıdıkları ilâhî kıvılcımı tanıtmak amacıyla mümkün olabilen her şey gerçekleştirildi. Hükümdarlığının yirmi sekizinci yılında, bu kral, tüm dünya yöneticilerinin katıldığı bir toplantı düzenledi. 44 rahip, kâhin ve astrolog, insanın tekâmülünü hızlandırmaya yarayan ve ona fizik ortamın şartlarına direnmesinde yardımcı olan usulleri tartışmak ve diğer bölgelerdeki vahşî hayvanlar sorununu çözmek üzere biraraya geldiler. Bu yöneticiler mağaralarda ve çadırların altında toplandılar ve konferansın konusu “İnsanın sahip bulunduğu ve kendisini yeryüzünün en yüksek varlığı yapan ruhsal güçler.” idi.  Görünüşte, başka imkânlardan mahrum olan insandaki bu kudretin bir Yüce Kaynak’tan çıktığını ilk açıklayan kişi Kral Raai oldu.

Ve böylece insanın ruhsal tabiatının, insanın insanla ve insanın Bütün ile olan ilişkisinin incelenmesine başlandı: Ruhun bölümleri, şuur, şuurdışı, şuurüstü; daha iyi tekâmül edebilmek amacıyla, insanın içinden geçmek zorunda olduğu Güneş Sistemleri’nin bölümleri ve çeşitli varlık seviyeleri... gibi. Bu dogmalar, insanın, güneş, ay, yıldızlar ve unsurlar ile sembolize edilen yeryüzü hayatının safhalarını iyi yönetiyorlardı. Bu ruhsal yasaların taştan veya arduvaz taşından ( siyah bir taş) tabletler üzerine yazılması ilk kutsal kitabı oluşturdu. Bu, ileride Ölüler Kitabı olarak adlandırılacak olan ve aslında cenaze ile hiçbir alâkası olmayan o kitabın başta gelen bölümü oldu.

Mısır’ın bu ikinci idaresi 199 sene sürdü ve daha sonraları Kral Raai, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul edildi ve taparcasına sevildi. Bununla beraber ömrünün sonuna kadar hüküm süremedi, çünkü ülkesi işgal edildi.

O devirde, İsa’nın gelişinden 11016 ve Atlantis’i yok edecek olan son yer sarsıntılarından 300 sene önce, beyaz ırk’tan olan önemli bir grup insan Kafkasya’da yer alan Arart Ülkesi’nde yaşıyorlardı. Başkanlarının ismi de Arart idi ve genç ve aziz bir rahip olan Ra-Ta’nın tavsiyelerini izlemekteydi.

Ra-Ta 21 yaşındayken, Arabistan’dan göç eden Zu kabilesinin Mısır üzerine yürüyeceğini ve her iki ırkın da hayrına olacak büyük bir yenileşme meydana getireceğini önceden haber vermişti. Kehanetine göre Mısır, dünyanın en büyük gücü hâline gelecekti. Ra-Ta tarafından teşvik edilen Kral Arart böyle bir girişimin başarılı olacağına ikna oldu ve Mısır’a doğru büyük bir yolculuğun hazırlıklarına girişti. Arart’ın emrinde olan ve Ra-Ta tarafından sevk ve idare edilen bu sefer, Mısır’da, ülkenin tarihinde önemli bir rol oynayacak olan birinci hanedanın kurulmasını sağlayacaktı.

Mısır Kralı Raai kendisini metafizik araştırmalarına öylesine derinden adamıştı ki, danışmanlarının, kendisine kuzeyden gelen istilâya karşı ülkesini koruması için yaptıkları baskıya aldırmıyordu bile. Böylece Arart, hemen hemen hiçbir direnmeyle karşılaşmadan Mısır’ı kuşattı ve ele geçirdi. Raai, kan dökülmesine sebep olmaktansa derhal teslim olmayı tercih etti, ki bu tutumu her kasta mensup çok sayıda Mısırlı’nın kendisini mahkûm etmesine neden oldu. Bununla beraber bu, kötülük görünümünde olan, ancak iyi olan için, hayırlı olan için yapılan bir davranıştı. Raai, ömrünün geri kalan günlerini yeni bir dinin temelini teşkil edecek olan ve Ölüler Kitabı’nda da yer alan bir çalışmaya adayacaktı.

Başlangıçta ülke halkı ile istilâcılar şiddetli biçimde zıtlaştılar. Direnişin başı Raai değildi; bu kişi büyük bir etkiye sahip olan bir yazıcı idi. Öyle çok taraftarı vardı ki, yeni kralın karışıklıklara yeni bir çekin düzen vermekte olduğu zamanda bile vergi yasalarına karşı çıkarak bir isyan başlatacak güçteydi. Bir işgalci olduğunun ve Mısır’ın kendisinden nefret ettiklerinin şuurunda olan Arart, çok ustaca ve politik bir manevra tasarladı; hükümdarlıktan istifa ederek yerine, genç oğlu Araaraat’ı geçirdi ve harbi seven mizaçlı yazıcıyı’da, kendisine yalnızca kraliyet ailesi mensuplarına ait olan Aarat ünvanını vererek çok önemli bir mevkiye getirdi. Bu davranışı, direnişin suskunluğa dönüşmesine neden oldu, kendisine de tüm Mısır halkının desteği sağlandı.

Bu arada, tahttan indirildikten sonraki dönemde Kral Raai, işgalci millete mensup büyüleyici güzellikteki bir kız tarafından baştan çıkarıldı; öylesine ki onu kendine eş olarak aldı. Bu kız güzelliği ve fazileti ile ünlüydü ve her iki milletin insanları tarafından öyle taparcasına seviliyordu ki, ölümünden sonra tanrılaştırıldı. Bu kızın adı İsai idi.

Luz kentinde ise genç Kral Araaraat daha on altı yaşından itibaren hayli ürkütücü bir işe, çok çeşitli milletlerden meydana gelen bir ulusu yönetme işine girişti; çünki o dönemde Mısır’da, yerli halkın dışında Hindistan’dan, Moğalistan’dan ve Atlantis’ten gelmiş göçmenler de bulunmaktaydı.

Yirmi sekiz yıl süren hükümdarlığı boyunca karışıklıklar ve sulh dönemleri, iç ve dış savaşlar yaşandı. Kral Araaraat on iki özel danışmandan ve çalışmandan, ekonomiden, ticaretten, kimyadan, inşaattan, eğitimden, tarihten ve sanatlardan ve bilhassa müzikten sorumlu bakanlardan meydana gelen bir kabineden yardım görmekteydi. Bu bakanlar, Mısırlılar, Atlantisliler, ve kuzeyden gelen işgalciler arasından büyük bir bilgelikle seçilmiş kişilerdi.

Güçlü kıtanın tedricî olarak okyanusa gömülmesinin ardından Atlantisli mülteciler giderek artan sayılarla buraya geliyorlardı. Beraberlerinde kölelerini ve hybridler’ini ( melez yaratıklar), dinlerini ve bilimlerini de getiriyorlardı. Sayıları o kadar fazlaydı ki, günün birinde Arart, oğlunu devirmek amacıyla, bazı muhteris Atlantisliler tarafından düzenlenen bir komplonun başını ezmek için, çekilmiş olduğu köşesinden çıkmak zorunda kaldı. Bunlar, politik durumdaki istikrarsızlıktan yararlanıp kudret elde etmek niyetindeydiler. Ancak Arart’ın hızlı bir şekilde müdahale etmesi üzerine bu girişimleri pek kısa sürdü. İç barış sağlandıktan sonra da, pek çok alanda büyük gelişmeler gerçekleştirildi. Mısırlı yazıcı Aarat otuz iki yaşındayken bir koalisyon yönetiminin başkanı oldu ve genç Kral Araaraat ile birlikte her alanda ülkenin hayrına çalıştı. Düzenli olarak kayıt tutan bir insandı ve kaydetmiş oldukları, kısmen kendi yaşamı esnasında inşa edilmiş olan ve Sfenks’in yakınında yer alan bir mezarda günün birinde keşfedilebilir.

İşgalcilerin kâhini Ra-Ta, pek çok tartışmaların ardından Mısır’ın büyük-rahibi ilân edildi. Kendisine uzun yıllar sürecek olan, bu ülkenin metafizik araştırmalarını ve ruhsal incelemelerini yönetme vazifesi verilmişti. Ra-Ta’nın, insanın tabiatı ve onun Bütün ile olan ilişkisi hususunda kesin fikirleri vardı. O, insanın hem fiziksel hem de ruhsal tekâmülüyle ilgileniyordu; özellikle de, yalnızca fizik doğumdan itibaren değil, zamanların başlangıcından itibaren ruhun ölümsüzlüğü ve hayatın daimî oluşu; ruhsal plândaki Karma ya da Sebep-Sonuç Yasası ve ayrıca, ruh varlığının dünya dışı plânlardaki yaşamı ve tekâmülü, onun fikirlerini ve inceleme konularını oluşturmaktaydı. Ra-Ta, iyi bir eğitimden geçildiği takdirde bu ruhlarla irtibat kurulabileceğini öğretmekteydi. Ama özellikle ve o devir için en önemlisi ve devrim niteliğinde olanı, Mısırlılar’ın dinleri durumundaki güneşe tapınmayı ( güneş kültü) karşıt olarak o, Tek Tanrı’nın yasasını -“Sahibin Olan Tanrı Bir’dir”- öğretiyordu.

Başlangıçta, yerli halk başkaldırdı. Ülkenin zenginliği ve sürdürdükleri maddî hayatın kolay oluşu onların, birer bedenli varlık olarak o andaki dünya zevklerine daha çok ilgi duymalarına neden olmaktaydı; yeryüzüne gelecekte de enkarne olacakları veya diğer kozmik plânlarda ruhsal bir yaşam sürdürecek olmaları onlar için o anda pek bir şey ifade etmiyordu.

Mısır ulusunun sosyal düzeni, çok daha ileri seviyede bulunan Atlantisliler’inkinden farklıydı. Klânlar ve kabileler olmasına karşın gerçek bir aile hayatları yoktu. Kanun, geceleri kabilenin tüm kadınlarının ayrı bir tapınağa yerleşmelerini ve erkeklerin de başka yerde uyumalarını şart koşuyordu. Kraliyet de bu kuralın dışına çıkamıyordu; kral, hizmetçileri ve danışmanları ile birlikte, yanında bir kraliçe ya da herhangi bir eş olmaksızın ayrı bir binada yaşıyordu. Irkın devam ettirilmesini sağlayan ilişkiler kutsal olarak kabul ediliyor ve bu işe ayrılmış özel tapınaklarda gerçekleştiriliyordu. Üç ya da dört katlı olan bu yapılarda hayli ufak sayılabilecek pek çok odalar mevcuttu, ayrıca dans ve eğlence için ayrılmış olan bir de büyük salon vardı. İçeride eşya olarak elde dokunmuş halılar, örtüler ve yastıklardan başka bir şey bulunmuyordu.

Çiftleşmeler her iki tarafın arzusuna göre değil, ırkı muhafaza etmek amacıyla krallığın bir emirnamesi ile gerçekleşiyordu. Doğum Tapınağı’nda doğan çocuklar, özel olarak yetiştirilmiş gruplar tarafından bu işe adanmış binalarda devlet için yetiştirilmek üzere üç aylık olduklarında annelerinden alınırlardı.

Bütün bunlar Büyük-Rahip Ra-Ta’yı bir hayli rahatsız ediyordu. Diğer ülkelerde, özellikle de Atlantis’e yaptığı pek çok seyahati esnasında aile bağlarının yararlarını gözlemleme imkânını bulmuştu. Aile yaşamının, bireysel yaşamların diğer bireylerle birlikte uyum içinde, tek bir gaye uğruna adanmasının ve böylece bir durumun getirdiği sorumlulukların bir millet için ifade ettiği manevî değerinin önemini anlamıştı.

Atlantis’e yaptığı seyahatlerin birinden dönen Ra-Ta, aile kurumunun kurulması için ilk adım niteliğinde olan bir kararname çıkarttı. Buna göre erkekler ancak tek bir eş alabileceklerdi. Kendisine eş olarak da, kendisi ile beraber kuzeyden gelmiş olan ve çocuklarının da anası olan kadını seçti. Bu yasa büyük başarıya ulaştı, ancak eş seçimi ve çocukların eğitimi hâlâ yönetim tarafından kontrol ediliyordu. Kusursuz olmasa da, bu yasa gerçek bir sosyal yaşamın yerleşmesine yönelik büyük ilerlemeler kaydedilmesini sağladı.

Zamanla Ra-Ta’nın ünü ve nüfuzu giderek arttı, ancak önemli mevkilere doğruluğu, yetkinliği ve namusu kanıtlanmış kişilerin getirilmesi için krala baskı yaptığından dolayı servet ve mevkii hırsı olan çok sayıda Mısırlı’nın da düşmanlığını çekmeye devam ediyordu. Bu politikası onu, halkı kendi şahsî çıkarları için kullanmaya çalışan zengin ve nüfuzlu sınıflarla karşı karşıya getiriyordu.

Ra-Ta’nın yönettiği araştırmalar ve arkeolojik kazılar sonucunda Mısır’da eski bir uygarlığın yaşamış olduğu ortaya çıkınca, yerli halk onun Bütün’ün Birliği ve Tek Tanrı hakkındaki fikirlerini dinlemeye başladı.

Yaptığı metafizik incelemeler Ra-Ta’nın kendisini, îlâhî Yasa’nın bilinmesi sayesinde insanın tekâmülünün hızlandırılabileceğine ikna etmişti. Doğal doğuş ve tekrardoğuş sürecinin gerektirdiği süreden çok daha kısa bir zamanda da zihinsel ve bedensel bakımdan kusursuz bir ırk yaratılabileceğine inanmaktaydı. En büyük umudu da mükemmel bedenler meydana getirmekti ve bu teorilerini uygulamaya koymak suretiyle de Ra-Ta, insanlık âlemine karşı kendi payına düşen en büyük vazifeyi yapmış oluyordu. Ama daha önce, uyuşmazlıklar ve fikir ayrılıkları ülkeyi epeyce sarsacak, bu da büyük rahibin cesaretinin kırılmasına yol açacaktı.

O sırada Kral Araaraat ise halkının yararına olacak şekilde kendini daha endüstriyel teşebbüslere vermiş ve büyük bir ticarî faaliyet dönemi başlamıştı.

Kral, çeşitli ırkları biraraya getirerek yönetici sınıflardan ziyade halk kitlelerinin yararına olmak üzere bunların yeteneklerini ve sanatlarını geliştirdi. Ülkenin muazzam maddî kaynakları keşfedildi. Kral, Pers Ülkesi’ndeki daha sonra Kadeş adını alacak olan Ophir’de ( Ofir), Etyopya’da ( Habeşistan) ve Yukarı Nil bölgelerinde maden kuyuları kazdırdı; hakik taşı, oniks, zümrüt, elmas, mavi yakut ve opal gibi kıymetli taşların çıkarılması için maddî destek sağladı. Bugünkü adıyla Madagastar’ın kıyılarında inci çıkarıyordu. Taşların yontulması ve parlatılması işiyle çok sayıda zanaatkâr uğraşmaktaydı. Diğer maden ocaklarından da altın, gümüş, demir, kurşun, çinko, bakır ve kalay elde ediliyordu. Tarım hayli bereketliydi, sofralardan şarap eksik olmuyordu, kürk ve mücevher kullanımı çok yaygındı. Çok geniş tahıl depoları, gemiler, köprüler, büyük kemerli köprüler inşa edildi. Daha sonra İskenderiye adını alacak olan Deosho ( Deoşo)’da, o devrin en büyük el yazmaları koleksiyonunu muhafaza etmek amacıyla kütüphaneler kuruldu.

Kral sarayı ve diğer resmî binalar yükseldi. Bunlardan bir de kubbesi çok büyük kıymeti taşlarla işlenmiş ve salonları cilâlı ve değişik renklerdeki tahta panolarla kaplanmış olan Altın Tapınak idi. Bunun kalıntıları da günün birinde keşfedilecektir.

Mal değişimi ve dünyanın büyük ülkeleri ile olan iştirakleri sağlamak için dükkânlar ve bankalar kuruldu. Bunlar, Atlantis’in büyük adalarının sonuncusu olan Poseydia, Güney Amerika’da Og ( Peru), Avrupa’daki Pireneler bölgesi ve daha sonraları Sicilya, Norveç, Çin, Hindistan ve A.B.D adını alacak olan ülkelerdi.

Dillerdeki ayrılık, yalnızca büyük tufanın kıtayı adalara bölmüş olduğu Atlantis’te mevcuttu. Diğer tüm ülkelerde insanlar hep aynı ve tek bir dili konuşuyorlardı. Bununla birlikte Mısır’da, resmi dilin haricinde çeşitli lehçeler vardı.

Kral ülkenin politik ve sosyal yönetimi ile uğraşırken büyük rahip Ra-Ta ve yardımcıları ise tek Tanrı kültüne uygun olarak ruhsal yasaları hazırlıyorlardı. Rahip aynı zamanda bir medenî yasanın, bir ceza yasasının ve halkın manevî hayatını yöneten yasaların yazılmasına da yardım etti. Kitlelerin fiziksel ve ruhsal bakımdan iyileştirilmeleri ve yenilenmeleri için gerekli olan faaliyetlerin yapılabilmesi maksadıyla yeni tapınaklar inşa edildi.

Ra-Ta, Bir’in Yasası’na sadık kalmayı sürdürenlerin yöntemlerini ve yorumlarını incelemek amacıyla Poseydia’ya sayısız yolculuklar yaptı. Alta’da Hept-Supht ( sükût etmeyi bilen kişi anlamına gelir) ile karşılaştı ve bu konuları onunla birlikte tartıştı. Çok onurlu bir bilgin olan Hept-Supht, nesilden nesile aktarılmış olan sayısız gizli dogmanın ve arşivlerin muhafızı idi. Büyük-Rahip, Hept-Supht sayesinde, özellikle hybridler ( melez yaratıklar) ve Belial Oğulları ile alâkalı tüm sorunlara ilişkin pek çok bilgiler edindi. Hept-Supht, Bir’in Çocukları’nın yasalarının Mısır’da muhafaza edilmesini çok arzu ediyordu.

Ra-Ta ülkeye geri döner dönmez derhal iki büyük tapınağın, Fedakârlık (*) ve Güzellik Tapınakları’nın plânlarını çizdi. İnşaat otuz yıl kadar sürdü. Fedakârlık Tapınağı bir hastane ya da sağlık merkeziydi. Güzellik Tapınağı ise bir akademi, sırların öğretilmesine ayrılmış bir tür yüksek okul kimliğindeydi.
....................................................................................
(*) Sacrifice kelimesi: Kurban etme, fedakârlık, kendini adamak anlamındadır. Biz burada “fedakârlık” diye yazmayı uygun gördük. Kurban Tapınağı da denebilir.

Diğer pek çok ülkelerde olduğu gibi Mısır nüfusunun çoğunluğunu, değişik tekâmül seviyelerindeki hybridler oluşturuyordu. Bunların çoğu da zihinsel, ruhsal ve fiziksel bakımdan bayağı geri bir seviyede idiler. Atlantis’ten, sahipleri olan Belial Oğulları ile beraber hâlâ göç edip buraya sığınmaya devam eden çok sayıda köleler yüzünden sosyal sorunlar hâlâ karmakarışık durumunu koruyordu.

Ra-Ta, bu yaratıkların, tıpkı insanlar gibi düşünüp hareket edecekleri ve tamamen sahiplerinin arzularına bağlı durumlarından sıyrılmalarını sağlayacak bir tekâmül seviyesine kadar geliştirilebileceklerini ümit etmekteydi. Bu tekâmülleri aynı zamanda toplum üzerinde yaptıkları geriletici etkilerini de önlemiş olacaktı.

Fedakârlık Tapınağı hem fiziksel, hem de ruhsal rahatsızlıkların giderildiği bir hastane idi. Burada cerrahî ilâçlar, elektro terapi, masajlar, kiroprakti (*) vs... ve aynı zamanda diyet, müzik titreşimleri, renkler, dans, şarkı ve özellikle de derin meditasyon vasıtasıyla tüm şekil bozuklukları -bedensel ya da zihinsel- tedavi ediliyordu. Hasta ile onu tedavi etmekle görevli rahipler ya da rahibeler; tümü bu faaliyetlere katılıyorlardı. Amaç, aşırı bedensel arzuları zihinden silmek ve bedensel bozuklukları ortadan kaldırmaktı.

Bir de sunaklardaki ateş vasıtasıyla arındırma usulü vardı. Yaratığın değişmesi ya da baştan aşağı yenilenmesi için genellikle altı veya yedi sene gerekiyordu. Bu artık kısımlar bir kere yakıldı mı varlık, ruhu olan bir insan varlığı hâlinde ortaya çıkıveriyordu ve bir sonraki tekâmül kademesine geçmeye hazır oluyordu. Ruhun ve bedenin ideal bir gelişme seviyesine ulaştırılmasını hedefleyen bu eprövlerde ( imtihanlarda) ferdî fedakârlıkların çok yüksek bir seviyede olmasından dolayı, insan bedenine kutsal bir şeye olduğu gibi âdeta tapınmaya başlandı ve bunun tekâmülü ve güzelliği kayda değer bir önem kazandı. Ra-Ta’nın da öğretmekte olduğu gibi, bu, Tanrı’nın yaşayan tapınağı idi; gerçekten de kutsaldı.
....................................................................................
(*) Kiroprakti: Bazı omurga kemiklerinin elle düzeltilmesine dayanan tedavi yöntemi.

Bu arada, yenileme işlemi her zaman eksiksiz olmuyordu; bazı durumlarda tam bir değişim meydana gelebilmesi için üç veya dört tekrardoğuş gerekmekteydi. Ama her şeye rağmen hybridler birkaç asır içerisinde yeryüzünden silinmeye başladılar. Halbuki sadece saf ırk ile birleşme usulü ile temizlenmeye çalışılsaydı bu iş çok daha uzun bir süre alırdı...

Hybrid adı verilen bu zavallı yaratıklar birkaç bin yıl sonra Yunan, Pers, Asur, Mısır sanatında ve hiyerogliflerinde temsil edilecek ve “mitoloji”deki efsanelerin meydana getirilmesinde rol oynayacaklardı.

Fedakârlık Tapınağı’ndan çıkan hasta, bu kez ruhsal rehabilitasyon kurslarına katılmak üzere Güzellik Tapınağı’na girmekteydi. Burada, yüksek seviyede uzmanlaşmış bir rahip ve rahibeler grubu kişinin kendi yolunu bulmasına nezaret ediyorlar ve ona, hem kendinin hem de toplumun yararına olacak şekilde istidatlarının ortaya çıkmasında yardımcı oluyorlardı. Tercih önemli bir rol oynamaktaydı; çünki şahsın, dünyasal gelişme devresinin içinde yer alan ve yalnızca şimdiki değil, gelecek hayatlarına da ait bir tercihti bu.

Tapınaklarda öğreticilik yapmak vazifesi yalnızca çok yüksek seviyeden gelişmiş ve üstün vasıflara sahip kadın ve erkeklere verilmekteydi. Burada kadın ve erkek eşitliği tamdı ve kostümleri hemen hemen aynıydı: Bunlar beze benzer bir kumaştandı, papirus ve lotüs’ten ( nilüfer çiçeği) elde edilen iplikle dokunmuş ve kırmızı kumaşla da süslenmişti.

Güzellik Tapınağı’nda başlıca yeri müzik alıyordu; müzik, “gümüş kordon” ya da omurilik vasıtasıyla adayların Evrensel Güçler ile ahenk hâline geçmelerini sağlayacak şekilde onların düşüncelerini ve titreşimlerini yükseltiyordu. Flüt, lir, arp ve viola ( kemana benzer bir çalgı) gibi enstrümanlar kullanılıyordu ve bunlardan geriye kalanlar günümüzde hâlâ gizli mezarların içinde günün birinde keşfedilmeyi bekler hâlde gömülü durmaktadır; tıpkı tedavi görmekte olan o insanları belirleyen işaretleri taşıyan plâketler ya da mühürler gibi.

Bu plâketler, kişiye, sanat, meslek veya serbest meslekler alanına kabul edilişinde rehberlik vazifesi gören bir dizi sembolleri ve sahneleri temsil eden bir tür ruhsal armalar idiler.

Güzellik Tapınağı’ndan diploma alanlar pek çok sahaya kanalize olabiliyorlardı: Ziraat, bahçecilik, müzik ve şan, çanak-çömlekçilik veya kalıpçılık, dokumacılık ve işlemecilik vs. gibi. Kumaşlar pamuktan, kenevirden, papirüsten ve lotüsten dokunuyordu ve erişilmez bir kalitede idi. O devirde tüccarlar yoktu, herkese açık tek bir mağaza vardı.

Tapınaklar sağlam bir şekilde kurulup yerleştirildikten sonra Ra-Ta, sorumluluk almaya ve dogmaları, yasaları ve bilimleri öğretmeye muktedir vasıfta gördüğü kişilere otoritesini azar azar aktardı, onlara yetkiler verdi. Diğer ülkelerde yapılmakta olanlardan sürekli haberdar olabilmek amacıyla çok yolculuk yapıyordu. Mısır’da bulunduğu zamanlarda bile, çok daha sonraları Hindular’ın da yapacak oldukları gibi, zamanın büyük bölümünü yüksek güçlerle daha yakın bir temas kurabilmek amacıyla dua ve meditasyona adamaktaydı. Yaratıcı Tesirler ile olan ilişkilerinde giderek daha da derinleştiği ölçüde, alışılmamış türden psişik melekelere ulaşmak onun için mümkün olmaktaydı.

Hemen hemen tam bir münzevi hayatı sürdürüyor ve birkaç yakını dışında kimseyi kabul etmiyordu. Kudretlerini başkalarına devretmesine bir de bu tutumu eklenince değişik ve hiç şüphe dahi etmediği bazı kaynaklar tarafından kendisine karşı tavır alınmasına ve bazı sıkıntıların doğmasına yol açmış oldu. İnsanlara güven duyan bir tabiata sahip olduğundan dolayı, büyük rahip, tüm ülkeye yayılmış ve hatta tapınaklardaki ayinlerin içine dek sızmış olan bazı bozucu uygulamalardan tamamıyla habersizdi.

Tapınaklarda, bazı başkanlar, büyük rahibin kendi politik güçlenmeleri için bir engel olduğunu düşünen ihtiraslı bazı Atlantisli politik grupların etkisi altında kalıyorlardı. Tapınaklardaki bu otorite ve emirleri altındaki kişilere suikast tertipleniyordu. Bundan, maksat, uygulamalarda ve ayinlerde, özellikle de adayların o ana kadar çok ciddî biçimde denetlenen cinsel ilişkilerine ait olanlarda değişiklikler meydana getirmekti. Kültün ( *) ruhsal anlamına karşı düşmanca tutum içinde olan pek çok tehlikeli kişiler kudreti ellerine geçirmeye başladılar.

( *) Kült: İbadet, tapınma.

Uzun süren seyahatlerinin birinden dönen Ra-Ta, muntazam gelişmeler kaydedilmiş olduğunu ümit etmekte iken, ruhsal gayeden uzaklaşılmış ve nemelazımcılığın hüküm sürmekte olduğunu gördüğünde âdeta yıkıldı. Şehvet düşkünlüğü ve sarhoşluk almış başını gitmişti. Toprağın meyvelerinin adandığı sunaklarda bu kez kanlı kurban törenleri yapılmaktaydı.

Büyük rahip bu uygulamaları ülkeye sokanların maskelerini düşürünce karışıklıklar başladı ve giderek de büyüdü. Sayıları az, ama güçlü olan düşman grup, Ra-Ta’nın bedensel olarak kusursuz insanlar meydana getirme arzusundan yararlanarak daha değişik bir yöntemle kendisini düşürmeye çalıştılar.

Güzellik Tapınağı’nda eşsiz bir güzelliğe ve akla sahip Mısırlı bir dansöz vardı. Mısır’da o güne dek görülmemiş mükemmellikte ve güzellikteki yegâne kusursuz insan varlığı olarak kabul ediliyordu ve ölümünden yıllar sonra Mısır güzelliğinin ve mükemmelleşme kabiliyetinin bir sembolü olarak kabul edildi. Adı İsiris idi, ama ona daha sonra İsis denmeye başlandı ve hatırası sayısız heykellerle günümüze dek ulaşmıştır.

İkinci rahibin kızı ve kralın da gözdesi olan İsiris’in, istediği zaman Ra-Ta’nın huzuruna kabul edilmek gibi bir imtiyazı vardı. Büyük rahibi, uzun zamandır hayalini kurduğu kusursuz insanı yaratabilmek amacıyla kendisi ile birleşmede bulunmaya ikna etmesi için cazibesini kullanmasını söyleyerek ona baskı yaptılar; böylece bedence zaten kusursuz olanların daha çabuk çocuk yapabilmeleri bahanesiyle üstü kapalı bir şekilde izin de koparmasını istiyorlardı; çünkü rahip namzetlerinin cinsel yaşamları sınırlı idi.

Kendisini teşvik edenlerin gerçek niyetleri konusunda herhangi bir şüpheye düşmeyen İsiris ise, hiç farkında bile olmadan onların büyük rahibe karşı düzenledikleri komploya âlet oldu. Ve yüksek cazibesine dayanamayan Ra-Ta’yı sonunda hem baştan çıkardı, hem de onu kendileri gibi mükemmel bedenler dünyaya getirmeye ikna etti.

İsiris, bu birleşmenin meyvesi olarak bir çocuk -İso isminde bir kız- doğurduğunda, komplocular büyük-rahibi çocuğun babası olarak ilân edip, ve de dinlerinin yine bizzat kendisi tarafından kurulmuş en önemli esaslarından birisini en başta kendisinin çiğnediğini söyleyip suçlamaya başladılar. Hiçbir erkeğin birden fazla karısı olmayacağını emreden yasayı çıkaran bizzat kendisi değil miydi? İşte, şimdi bu yasayı ilk çiğneyen de o olmuştu.

Büyük yaygaralar kopararak rahibin ülkeden kovulduğunu ilân ettiler ve kısa bir sürede tüm ülke bölündü. Kavga öylesine büyüdü ki, iş, yeni birtakım yasalar çıkarmaya, özellikle de ana babaları çocuklarından ayrılmaya ve onları devlete emanet etmeye zorlayan yasanın çıkarılmasına kadar vardı.

Kral Araaraat, karşıt gruplar arasında bir o yöne, bir bu yöne çekilmek isteniyordu ve sonunda bir karar almak ve en büyük olanın kim olduğunu söylemek zorunda kalmıştı: Kanun mu, yoksa kanunu yapan mı? Sonuç olarak epeyce vicdan muhasebesi ve kararsızlıklar yaşadıktan ve tavsiyeler de aldıktan sonra ( bu gizli komployu düzenleyenlerden) kararını verdi ve Ra-Ta’yı sürgüne yolladı. Bu, kilise ( din müessesesi anlamında) ve devlet arasındaki ilk gerçek bölünme idi.

Rahip ülkeyi terk ederek Mısır’ın güneyine gitti ve Nubiye ( *) denilen ülkeye sığındı. Kendisine beraberinde, en sadık olanlardan 232 kişi, İsiris, Hept-Supht ( Atlantis’ten daha yeni göç edip gelmişti) ve çok sayıda Mısır yerlisi de eşlik ettiler. Kral, küçük İso’yu elinde rehine olarak tuttu, ama çocuk dört yaşında öldü.

Bu arada, rahibin ülkeden kovulmasından sonra, iç karışıklıklar giderek daha şiddetlenerek birbirini izledi, durdu. Taraflardan biri, hemen hepsi e, Belial Oğulları olan Atlantisliler’den meydana geliyordu; bunlar, genç Mısır uygarlığını kendi zevklerine göre biçimlendirmek niyetinde idiler. Bunlar, ülkenin henüz oluşum hâlinde bulunduğunu kabule yanaşmıyorlar, dinî ve medenî yasaları, ilkel ve geri olarak tanımlıyorlardı. Onlar için, her şeyden önemlisi, tıpkı Atlantis’te yapmış oldukları gibi, hybridler’i (insan-hayvan karışımı yaratıklar) köle vaziyetinde tutmak ve tüm halkı boyunduruk altına almaktı. Büyük rahip de devre dışı bırakıldığına göre, kendilerine artık yol görünmüş oluyordu.

(*) Mısır ile Etyopya arasındaki bir ülke.

Pek çok bölgede iç savaşlar patlak verdi. Kullanılan silâhlar taş atan sapanlar ve mermi atan türden şeylerdi. Sapanlar daha çok yük hayvanlarının sırtına monte ediliyordu. Ayrıca eğitilmiş boğalar, leoparlar, şahinler de düşmanın üstüne salınıyordu. Karada taşıma öküz arabaları ile, suda ise sallarla yapılıyordu.

Politik olduğu kadar sosyal sorunlardan da ötürü kralın yakın çevresine varıncaya dek isyanlar ve başkaldırmalar patlak verdi. Bunlar içinde en anlamlısı İbex İsyanı oldu ve kral bunu bastırırken bir yandan da ne kadar bilge, ne kadar ileri görüşlü ve insanî sorunlara karşı ne denli yakından ve içten ilgili bir kişi olduğunu ispat etmiş oldu. İbex Prensi olan Ralif, kralın en küçük kardeşi idi ve kral onu Yukarı Nil bölgesinin yöneticisi yapmıştı. İki taşra bölgesinde bulunan kilise ve devlet temsilcileri tıpkı elçiler gibi değiştirilmişlerdi. Kralın uzun bir yolculuk nedeniyle ülkeden ayrılmasını fırsat bilen R alif saraya yerleşti ve aralarında kralın karısı Osus’un da bulunduğu kraliyet ailesi fertlerini saraydan kovdurdu. Ardından da bağımsız bir güney devleti kurdu. Kral geri döndüğünde başkenti alt üst edilmiş olarak buldu. Sert ve çok kanlı bir savaş çıktı ve Prens Ralif yenik düştü. Halk ise barış şartlarını öğrenince kulaklarına inanamadı. Kral Araaraat kardeşine Yukarı Nil bölgesindeki eski görevini geri vermekle kalmıyor, kendisine aşık olan karısı Osus’un da onunla beraber kalmasına izin veriyordu! Ancak, ilerleyen zaman kralın bilgeliğinin ne denli büyük olduğunu ispat edecekti ve İbex Prensi kendine en sadık taraftarlardan biri ve rahibin öğretilerinin de koruyucusu durumuna gelecekti.

Bu isyanlar dönemi boyunca pek çok ayaklanmalar Ax_tell ( veya Ajax) adında kudretli bir Atlantis lideri tarafından kışkırtıldı. Atlantis’te bulunduğu sırada Bir’in Yasası’nın sadıklarından biri olduğu hâlde kral ile medenî haklar, rahip ile de din konusunda ters düşüyordu. Mısır’daki medenî ve dinî durumu Atlantis’tekinden çok geri bir seviyede bulunuyor ve devamlı olarak hor görüyordu.

Bu arada, en faydalı ayaklanma Mısırlılar’ın kendileri tarafından düzenlendi. İsyanların doruk noktasına vardıkları bir anda silahlı taraflarca da desteklenen ve aydın sınıfa mensup Oelom adında biri kral ile görüşme talebinde bulundu. Kendisine bu imkân tanındığında ise, kendi görüşüne göre ülkede barışı sağlayabilecek tek kişi olan Büyük-Rahip Ra-Ta’nın hemen geri çağırılmasını talep etti; çünki, sayısız asi gruplarının da doğruladıkları gibi rahibin Nubiye’de gerçekleştirdiği kayda değer işlerin haberleri gelmekteydi. Kral Araaraat ve Oelom sonunda aynı görüşte birleştiklerinde ve aynı ülküyü taşıdıklarını anladıklarında da rahibi sürgünden geri çağırmak için en büyük adım atılmış oluyordu.

Ra-Ta’nın Nubiye’de kaldığı bu dokuz yıl içinde gerçekleştirdiği işler nelerdi?

Rahip buraya geldiği zaman Nubiyeliler savaşçı ve vahşî bir toplum idiler. Dokuz yıl içinde Ra-Ta ülkeye barış ve refah getirmişti; aile hayatı düzenini kurmuş, astronomi ve astroloji öğretmişti. Derin mağaralarda gerçekleştirilen araştırmalardan sonra, Ra-Ta, kendini, günümüzde enlem ve boylam denilenleri oluşturan hesaplara verdi. Araştırmalarının sonunda uzaydaki cisimleri bulundukları yerde tutan yasayı, güneşin dünya hayatına olan etkisini, ayın gel-git olaylarına etkisini, tohumların neden ayın bazı safhaları göz önünde tutarak ekilmesi gerektiğini anladı. Zaman ve mekânın aslında mevcut olmadığına, tüm güçlerin Bir olduğuna ve insanın, En Yüksek Şuur’un yeryüzündeki temsilcisi olduğuna inandı.

Rahibi sürgünde iken izlemiş olanlar da onun bu ruhsal tekâmülünden yararlandılar. Bunların pek çoğu, rahibin geri dönüşünü organize edebilmek için, kral ve danışmanları ile temasta olan kişilerle gizliden gizliye görüşüyorlardı. Atlantisli Hept-Supht üç yıl sonra Mısır’a geri dönmüş ve kesin bir tarafsızlık içinde kalabilmeyi başarmıştı; çünki herkes tarafından hürmet ve saygı görüyordu. Kendi köşesinde, yeniden barışma sağlanması için çalışmıştı.

Böylece, Oelom’un başkaldırısı sonucunda, rahibin Mısır’a geri dönüşü için hazırlıklar başladı. Nubiye’de kendisine yakın olan taraftarları, ilerlemiş bir yaşta böylesine zorlu faaliyetlerin yükünü kaldıramayacağından endişe ediyorlardı; çünki Ra-Ta o sıralarda yaklaşık olarak yüz yaşında idi.

Rahibin geri dönüş haberi tüm Mısır’ı sevince boğdu. Ve sonunda büyük gün geldi çattı; Habeşistan ( o devirde Yukarı Nil Vadisi’ni de kapsayan bölge) boyunca uzun ve zorlu bir yolculuktan sonra büyük rahip ve kendisine sadık dostları geniş yollara çiçekler ve hurma dalları atan halkın alkışları arasında kraliyet şehrine girdiler. Ra-Ta bu denli güçlü bir iman karşısında hayli heyecanlanmış, duygulanmıştı.

Habeş Ülkesi’nden gelen kervan, hecin develerinden ve yük hayvanlarından oluşuyordu ve ayrıca, Atlantisliler’in kullanmasını gayet iyi bildikleri oturulacak yerleri olan ve gazlarla çalışan taşıt araçları da vardı. Atlantisli taraftarları tarafından kendisine yollanmış olan bu taşıtlardan birinde Ra-Ta, İsiris ile beraber gelmişti, diğerlerinde ise taraftarları ve tapınağın hizmetkârları yolculuk etmişlerdi. Büyük rahip ile beraber tam 167 kişi Mısır’a gelmişti.

O andan itibaren Ra-Ta’ya kısaca Ra denilmeye başlandı. İsiris kraliçe olarak taçlandırıldı ve adı kısalarak İsis oldu. Kadın haklarını korumak, hemcinslerine tavsiyelerde bulunmak ve onların sosyal düzende bir yer edinmelerini sağlamak amacıyla büyük nüfuzundan yararlandı. Daha sonra da tanrıçalaştırıldı.

Birkaç gün süren kutlamalardan sonra, bazı yasalarda tadilât yapmak ve dinî merasimleri yeniden düzenlemek amacıyla Ra ve kral, yönetimin diğer üyeleri ile birlikte, bir araya geldiler. Ailenin bütünlüğü ve birliği, analığın kutsal yapısı yeniden tanındı. Gözden geçirilmiş ve düzeltilmiş olan yeni kanun bir erkeğe birçok eş alma hakkı tanıyordu; ancak bunları artık devlet değil, kişinin kendi seçecekti.

İsyanların tamamıyla bastırılmasından sonra kalelerin yerine şehirler ve köyler aldı; böylece toplumsal ve ruhsal yenilenme-yapılanma çağı başlamış oldu. Milliyetçilik belirdi, merkezîleşmiş ve güçlü bir yönetim Luz’a yerleşti ve bir toplum böylelikle ilk kez vatan kavramına ulaşmış oldu. Kral yeniden politikanın başına geçti ve büyük rahip de tek başına dini yönetmekteydi.

Önceleri bozucu faaliyetlerde bulunmuş, ancak daha sonra kraliyet ailesi bünyesine kabil edilmiş olan Mısırlı yazıcı Aarat, tamamiyle kralın idaresine bağlandı ve halk üzerindeki etkisinden çok şey yitirdi.

Yeni Mısır uygarlığında gerçekleştirilen harikaların yankıları diğer ülkelere ulaşmıştı. Rahibin ziyaret etmiş olduğu ülkelerin âlîmleri ve bilgeleri, buradaki maddî ve ruhsal tekâmülü müşahede etmek ve doktrinleri öğrenebilmek amacıyla akın akın geliyorlardı. Daha sonraları Çin, Moğalistan, Hindistan, Norveç ve Peru adını alacak ülkelere temsilciler yollandı. Bunlar tüm dünyaya, pek çoğu son demlerini yaşamakta olan ulusların arasından büyük bir güç olarak sivrilen Mısır’ın medenî ve ruhsal yasalarını yayıyorlardı.

Otoriteyi ellerinde bulunduranlar, bu yeni imparatorluğun bilgeliğinin, gelecek nesillerinin yararı için ve onların da eğitilmesi amacıyla emin bir yerde muhafaza edilmesi gerektiğine giderek daha fazla kani olmaya başlamışlardı. Ra, sayısız fedakârlıklarda bulunarak öğrenmiş olduğu büyük hakikatlerin korunması için gerekli olan bu girişimin kendi üzerine düştüğünü derhal anladı. Ayrıca, Hept-Supht’un Atlantis’ten getirmiş olduğu arşivler ve Raai tarafından keşfedilmiş olan derin ruhsal gerçekler değer biçilemez olarak nitelendiriliyordu. Tüm liderler, insanoğlunun bunların anlamlarını yeniden kavrayabileceği güne kadar bütün bu belgelerin muhafaza edilmesi ve kutsallıklarının tahrip edilmekten korunması konusunda fikir birliğine vardılar. O gün, dünyanın tıpkı Atlantis’in batışı esnasında yapmış olduğu şekilde, ekseni üzerindeki dönüşünden ve dolayısıyla yeni bir tufan yaşandıktan sonra doğacaktı. Kehanete göre, bu zamanlar öyle pek uzakta değildi.

Belgelerin, arşivlerin ve ezoterik yasanın büyük sembolünün muhafaza edilmesi için, binlerce yıl önce dünyayı alt üst eden tufana gayet iyi dayanmış olan verimli Gize Ovası seçildi. Bu bölge matematik olarak dünyanın merkezi kabul ediliyordu ve buranın sular altında kalması veya depreme uğraması gibi bir tehlike bulunmuyordu. Kıymetli belgeler burada, Sfenks ile Büyük Piramit arasında yer alan ve bunlara yeraltı koridorları vasıtasıyla bağlanan küçük bir piramidin altındaki gizli yeraltı odalarına gömülmeliydi. Aynı bölgede diğer büyük piramitler de inşa edilecekti.

Sfenks’in inşası daha önce zaten başlamış, ancak çalışmaya, büyük rahibin geri dönüşünden sonra devam edilmek üzere ara verilmişti. Esas olarak bu, Araaraat’ın şanını ve zaferini simgeleyen bir anıt olacakken, Ra’nın sürgünden dönüşünden sonra yapılış amacında değişiklik oldu ve insan ile hayvan, ya da şehvanî âlem ile ruh arasındaki münasebetleri, ayrıca da bedensel kusurların kayboluşunu sembolize etmek maksadıyla meydana getirildi.

Sfenks’in temeli tamamen yazıtlarla kaplıydı; Büyük Piramit’in karşısına gelen köşede, tüm bu anıtların niçin ve nasıl yapıldıklarını, ilk büyük istilâcıların hikâyesini ve Araarat’ın yükselişini anlatan hiyeroglifler vardı. Sağ ön ayağından başlayan bir geçit, arşivler salonunun ya da küçük piramidin girişine kadar uzanmaktaydı. İnsanoğlu egosunu yenince ve ruhsallığa geri dönünceye kadar burası gizli kalmak zorundaydı.

Küçük piramidin içine kapatılmış olan arşivler salonu binlerce yıl boyunca saklı kalmak üzere yapılmıştı. Sfenks ile Büyük Piramit arasında yer alıyordu. Kuzey-doğu köşesinde, Kral Araaraat’tan geriye kalanlar ile beraber gömülmüş olan 32 adet tablet saklanmıştı. Bu, 1958 yılında keşfedilecek olan ilk piramit idi; bir diğeri ise henüz ne açılabilmiş ne de ziyaret edilebilmiştir.

Gize’deki Büyük Piramit’in yapımı M.Ö. 10490’dan 10390 yılına kadar tam yüz sene sürdü. Ra, bizzat kendisi araziyi incelemiş ve Sfenks’e göre geometrik mevkiini ve yönünü ayarlamıştır. Ama Ra ne kadar plânları çizmişse de eserin asıl sahibi olan ve Hermes Trismegistis’in torunlarından birisi olan Hermes idi.

Büyük Piramit, demirin suda yüzmesini sağlayan tabiat güçlerinin ve evrensel kanunların prensibine göre inşa edildi. Aynı yasalar vasıtasıyla yerçekimini ya da çekim yasasını nötralize etmek ya da ortadan kaldırmak ve böylece taş blokları havalarda uçurmak mümkün oluyordu. Böylece piramit, bizlere çok daha yakın zamanlarda Breton druidlerinin dev menhirlerini meydana getirirken kullandıkları yöntemle, yani levitasyon vasıtasıyla inşa edildi.

Gerekli olan malzemeler uzaktan, özellikle de Nubiye’den getiriliyordu; yapımında değişik taş türleri kullanıldı. Cilâlanmış alçı taşından oluşan parçalar dört yüzünü de kaplamaktaydı ve öyle iyi pekiştirilmişlerdi ki, çimentosu gözükmüyordu bile. Bu kaplama daha sonra yerinden söküldü ve bunun parçalarına, Kahire’deki bazı binaların üstünde rastlamak hâlâ mümkündür. Bu taşlar kumlara gömüldüler, ancak bazıları piramidin kuzey tarafındaki tabanında hâlâ durmaktadır.

Piramidin tepesi bir bakır, tunç ve altın alaşımından meydana geliyordu. Bu da, İsrail çocuklarını köle olarak kullanan Firavun’un emri üzerine, Heth’in oğulları tarafından yerinden söküldü. Bazı mevsimlerde sadece Atlantisliler tarafından bilinen yöntemlerle, sembolik bir amaçla, Büyük Piramit’in tepesinde kozmik bir ateş yakılırdı.

Ucun yerine konmasından sonra büyük bir dinî merasim ile piramit kutsandı. Haber, büyük bir metal parçasına çok güçlü şekilde vurularak halka duyuruldu. Bu gürültü, daha sonra kilisenin çanları ile sembolize edilmiş olan ve duaya, dinî merasime, ilâhiler söyleme faaliyetlerine halkın davet edilişinin başlangıcıdır.

Büyük Piramit, insanoğlunun, içinde bulunduğumuz, Araaraat ve Ra zamanından başlayıp 1998’de sona erecek olan dünya devresi boyunca tekâmülünün hikâyesini anlatan taştan bir kitaptır. Arşivleri matematik, geometri ve astronomi diliyle yazılmıştır ve kullanılmış olan çeşitli taşların sembolik anlamlarını vermektedir. Bu devrenin ( siklus) sonunda dünyanın pozisyonunda yeni bir değişiklik meydana gelecektir ve kehanetlerde de yazılmış olduğu gibi Büyük İnisiye yeniden gelecektir. Meydana gelmiş ve bundan sonra da gelecek olan tüm değişimler tabandan zirveye çıkan geçitlerin içinde tasvir edilmişlerdir. Oluşacak olan değişiklikler taş tabakası, bunun rengi ve dönemeç noktalarının istikameti ile belirtilmiştir. Büyük Piramit içindeki tüm bölümler keşfedilmiş durumdadır.

1958’de keşfedilen arşivler piramidinin içinde çok sağlam inşa edilmiş, kalın bir maden ile mühürlenmiş ve içinde 1958’den 1998’e kadar olan döneme ilişkin enteresan kehanetlerin bulunduğu bir oda mevcuttur. Burada, insanın dünyaya gelişinden itibaren Tek Tanrı’nın halkının arşivleri gömülüdür. Bu salonun mühürlenmesi dolayısıyla bir seremoni yapıldı ve buna Araaraat, Ra ve tapınakların rahip ve rahibeleri de iştirak ettiler.

İçinde yaşadığımız bu çağ, Büyük Piramit’te, Kral Odası’na götüren geçitin girişindeki tavanın alçalması ile sembolize edilmiştir. Bu meyil bir çöküntüyü işaret etmektedir. Bu çöküntü, yapı için kullanılmış olan çeşitli taşlarla da ifade edilmiştir. Sonuç olarak, içinde bulunduğumuz bu zaman dilimi, yeni alt-ırk’ın gelişi için hazırlıkların yapılmakta olduğu çağ olarak isimlendirilebilir. Astronomik ve sayısal faktörler, bu çağın 1932 sonbaharında başlamış olduğunu düşündürmektedir.

Kutup yıldızının pozisyonunun değişmesi  -ki Büyük piramit’in giriş bölümünden itibaren hesaplanmıştır-  görünür bir hâle geldiğinde, bu, büyük çoğunluğu daha önce Atlantis, Lemurya, La, Ur veya Da uygarlıklarında yaşamış olan varlıklardan oluşan yeni ırkın gelişinin işareti olacaktır. Tüm bunlar, piramidi kateden geçitte bulunan dönemeçlerle belirtilmiştir. Kral Odası’nda bulunan içi boş lahit, bir varlık plânından diğer bir varlık plânına geçiş olan ölümün, insan tarafından anlaşılmasının bir sembolüdür.

Piramit’in salonlarında ve geçitlerindeki sayısız taş tabakasının eni, uzunluğu, yüksekliği ve çeşitli istikametlere yöneltilmiş olması, insanoğlunun dünya plânı üzerindeki ruhsal tekâmülü ile alâkalı açıklayıcı ve anlamlı hadiseleri kesin bir biçimde tasvir etmektedir. Nâsıralı İsa’nın doğumu ve ölümü, senesine, gününe ve saatine varıncaya kadar, kraliçe odasına götüren geçitteki dönemeçte kayıtlıdır.

Çökmüş durumdaki geçitin bir yerinde, 1936’nın bir karışıklıklar, savaşlar, fırtınalar ve yer sarsıntıları yılı olacağı kehaneti bulunmaktadır. Bu tarihten sonra bir yenilenme ve düzelme dönemi gelecek ve ardından da Kral Odası’nda belirtilmiş olduğu şekilde, dünya 1938 ile 1958 yılları arasında yeni bir çağa adım atmış olacaktır. Bir hayli garip, alışılmamış tarzda birtakım olayların başlamasıyla ortaya çıkacak olan bu yeni dönem 1998 senesinde sona erecektir. Bu, Dünyanın Efendisi’nin gelişi için bir hazırlık dönemi olacaktır; ama bu dönüşün ne günü ne de saati bilinemez. Bu, büyük bir ruhsal ve zihinsel uyanış, yeni bir anlayış, yeni bir hayat, yeni bir iman çağı olacaktır. Bilim alanında önemli gelişmeler kaydedilecek ve piramitlerin inşa edilmelerini sağlamış olan yerçekimi güçlerinin prensibi yeniden keşfedilecektir.

Şu anda içinde yaşadığımız çağ kısa bir süre sonra gelişiminin zirvesine ulaşacaktır. Dalganın en uç noktasında bir kırılma, ruhsal ve materyalist anlayışlar arasında bir sürtüşme meydana gelecektir. Pek çoğu batıp gidecekler, ancak imanlarında sabır ve sebatla kalmayı başarabilenler geçmişin arşivlerinin depolanmış olduğu gizli yerlere sevk edilecekler ve genelde tüm insanlığın çok yararına olacak şekilde, bu belgeleri yorumlayışlarında büyük yardım görecekler. Önemli olan bunların keşfedilmeleri değil, doğru tefsir edilmeleridir.

Gize’deki Büyük Piramit tarihî bir anıttır ve bugünkü ırkın şanına dikilmiştir. Hiyeroglifleri, insanın ruhsal bilgelik için yaptığı savaşın hikâyesini içermektedir, ve asırlar boyunca dünyanın en büyük düşünürleri için bir inisiyasyon tapınağı vazifesi görmüştür. Büyük İnisiye, daha sonra Kurtarıcı ( Christ, Mesih) olan İsa ( Jesus), selefi olan Vaftizci Yahya ile beraber incelemelerini burada gerçekleştirmiştir.

Kral Araaraat yüz dört yaşında bedenli hayata gözlerini yumdu ve seksen sekiz yıl süren hükümdarlığı esnasında inşa edilmiş olan ilk piramidin kuzeydoğu köşesine defnedildi. Büyük Rahip Ra ise, günümüzün zamanı hesaplama yöntemine göre asırlarca yaşamıştır.

Bu, karışıklıklar, barış ve ilerleme, sosyal ve ruhsal gelişme ile dolu, pek çok bakımdan kayda değer bir hükümdarlık dönemi olmuştu. Araaraat ve Ra, Mısır’ı dünyanın diğer milletleri ile daha yakın bir temas durumuna getirmişlerdi. Beraberce elele vererek, maddî ve ruhsal bakımdan halkın yaşam standartını yükseltmişlerdi. Mısır kültürünü binlerce yıl boyunca temsil edecek olan bir uygarlık meydana getirmişlerdi. Ama, bilhassa, putatapar bir halka ilk kez Tanrı’yı aramayı ilham etmişlerdi.

Günümüzdeki insanlık, yeni bir çağın, kitlenin kendi kendisinin şuuruna varacağı ve dünyanın yeni bir birliğe ulaşacağı Kova Çağı’nın eşiğinde bulunmaktadır.

Cayce’in “Okumaları”ndan Aktarmalar

“Varlığın ismi Amululu idi ve kendilerine üstatları tarafından aktarılmış olan ve insanın Yaratıcı Güçler ile olan bağlantılarıyla alâkalı gerçekleri açıklamaya yardım eden dogmaların ve esasların muhafaza edilmesi için Mısır’a göç eden Bir Yasası’nın Çocukları ile beraber gelmişti. Bu kişilerin, kendilerine benzeyen diğerleri ile olan temasları onlara, ruh varlığının Yaradan’ı ile olan bağını ve gerçek kimliğini keşfetme imkânı vermekteydi. Bu, şu sözün daha değişik bir söylenişi gibiydi: ‘Aranızda en küçük olana yapacağınız şeyi, bizzat bana yapmış olursunuz’.”

“Bu enkarnasyonu boyunca varlık, günümüzde Hindistan adı verilen Saneid Ülkesi, Om Ülkesi ve Moğolistan halklarının öğretileri ile karşılıklı temasta bulunma faaliyetlerine katılmıştı, bu bilgiler en mükemmeli elde etmek, toplumların yaşamına uygulanabilecek türden gerçeklerin özünü çekip çıkarmak maksadıyla biraraya getirildiler. Bu grup içinde sürdürdüğü faaliyetler, varlığı Yaratıcı Güçler ile daha yakın temas hâline ulaştırdı ve bunları anlamasına yardım etti.”

“Varlığın burada, faaliyetlerinin başlangıcında, insanın bizzat kendi elleriyle meydana getirdiği ve pek hayran olduğu toz ve pasın giderek çürüttüğü şeyleri reddederek nefsinden tam fedakârlık etmeye çalıştığını görmekteyiz. Çünki davranış değişiklikleri, yer ve idareci etkilerdeki değişiklikler bunları tahrip etmektedir. Tarzlar ve tavırlar değişir ama gaye sürer gider; çünki O şöyle demiştir: ‘Gök ve yer geçicidir, ama benim sözlerim ve işlerim ( iyilik, insan ve Tanrı sevgisi, yardımseverlik, sabır, hayır) geçici değildir.’ Tanrı’yı tanımaya çalışan milletlerin, üzerine kuruldukları açı taşları işte buradadır. Şayet bunlar ortadan kaldırılırsa, insanoğlu altın, putlar, şan, şöhret ve servete tapmaya başlayıp Tanrı’ya sırt çevirdiğinde, azmış ve azacak olan tahrip edici güçler yine patlak verebilirler. Tüm bunlar dağılır giderler ama merhamet, hayırlı işler ve iyilik sözleri ebediyen yaşarlar.” (1159)

“Varlık, yabancı paralara, tohuma, şaraba, kürklere ve kıymetli taşlara bekçilik edenler arasındaydı, ve bu enkarnasyonu boyunca krala hayli yakındı. Varlık, çeşitli komşu ülkelerin halkları ile mükemmel ilişkiler kurmakla kalmayıp, bu değişik uluslar arasındaki anlayışın gelişmesine de yardımcı olarak tekâmülünde hayli mesafe katetti. Henüz keşfedilmemiş olan o piramidin içinde bu dönem boyunca tüm gerçekleştirilmiş olanlar bulunacaktır; sadece kralınki değil, varlığa ait olan ve üstünde güvercin ve koç boynuzları taşıyan mühür de bulunacaktır.”
“Günümüzde, bu insanların pek çoğu aramızda yaşamaktadırlar ve aralarından birçokları, insanoğlunun dünya plânı üstündeki değişik tekâmül safhaları boyunca tezahür etmiş olan İlâhî Yasalar’ın anlaşılması için, insana yardım etmek üzere bir araya gelmişlerdir.” ( 261)

“O dönemde bedene gayet samimî olarak âdeta tapılmıştır; çünki bedenler, tapınaklardaki gelişimleri ve arındırılmaları gerçekleştiği ölçüde şekil değiştiriyorlardı. Bu vücutlar, bacaklarını kaplamakta olan kuş tüyü cinsinden tüyleri giderek kaybediyorlar… ve kıllar yavaş yavaş ortadan kalkıyordu. Pek çokları kuyruklarını ya da değişik şekillerdeki çıkıntılarını yitirdiler. Birçok hayvan ayakları ve toynaklar, daha mükemmel bir beden simetrisi elde edilmek amacıyla eller ve ayaklarla değiştirildi. Sonuç olarak… beden, çeşitli ihtiyaçlara daha iyi cevap verebilecek şekilde daha dik ve muntazam şekilli bir duruma geldi. Hiç şüphesiz ki, değişimlerinde başarıya ulaşmış olanlar mükemmel ve neredeyse ilâhî bir güzellikte olarak tanımlanıyorlardı, çünki şeklin güzelliğini meydana getiren İlâhî Olan’dır, çünki ‘beden, Tanrı’nın yaşayan tapınağıdır’.” ( 294-L8)

“Güzellik Tapınağı şöyle inşa edildi: Kullanılan malzemeler Nil’in kaynağının yakınlarında yer alan dağlardan getiriliyordu. Piramit formundaydı ve içinde, tüm dünyanın yararı için burada hizmet verenleri temsil eden bir küre bulunuyordu. Dekoru ve eşyaları zihinde canlandırılabilir, çünki her milletin en güzel ürünleri burada biraraya getirilmişti: Altın, gümüş, onniks taşı, demir, tunç, ipek, saten, ince bez...”

“Faaliyetlere gelince: Kendilerini rahatsız etmekte olan bedensel fazlalıklarından kurtulan kişiler buraya yalnızca sembolleri incelemek amacıyla gelmiyorlardı... Önce şarkılar, müzik... ışık titreşimleri vardı ve bunlar renk, sesler, faaliyet hâline geliyordu.”

“Müzik beraberinde dans da geliyordu ve bu, yıkıcı güçler ve kötü tesirler yüzünden ıstırap çekenlere kendilerini beden ve düşünce vasıtasıyla daha doğru hissetmelerini sağlıyordu.”

“Ardından hayat mührü armağan ediliyordu. Bu, çalışmaları izlemiş olanlara rahibe tarafından takılıyordu ve varlığın, dünyanın içinde olan ancak dünyadan olmayan maddî varlığı muhafaza etmek için kendine benzeyenler ile olan ilişkilerinin nasıl ve hangi sahada yer aldığını gösteriyordu. Eğitim, hazırlık, tedaviler, şarkı, müzik, kendini ifade etmeyi sağlayan faaliyetler... tüm bunlar insanın Güzellik Tapınağı içindeki çalışmalarından doğmuştur.” ( 281-25)

“Bu politik durumda kral -henüz otuz yaşında olan genç kral- çevresine pek çok danışmanlar topladı. Bunların bazıları genel düzenin yasalarını yazacak olan özel konseyde yer alıyorlardı, diğerleri ise halkın faaliyetlerine göre çeşitli idarî vazifelerde bulunuyorlardı. Yani bugün söylendiği gibi, bakan idiler; çünki şurası unutulmamalıdır ki, günümüzde mevcut olan her şey, ta başlangıçtan itibaren daha önce de vardı. Yalnızca şekiller değişmiştir. Ve kullanılmakta olan sayısız unsurlar kaybolup gitmiş, günümüzde bilim adamı diye adlandırılan kişiler tarafından pek çokları yeniden keşfedilmiştir. Tüm bunlar günümüzde cahil olarak adlandırılanlarca da biliniyorlardı ve yaygın biçimde kullanılıyorlardı.”

“Kral, yerli halkın faaliyetlerine ilgi duyuyordu ve dolayısıyla günümüzde ilerleme olarak adlandırılan değişik safhaları vasıtasıyla, özel konseyin kudretleri ile halkın yeteneklerini birleştirmek gerekli oldu. Dolayısıyla Araaraat tarafından, daha sonra Kadesh ( Kadeş) adını alacak olan Ophir’de ( Ofir), daha ileride Pers adının verileceği ülkede maden ocakları oluşturuldu. Bu maden ocakları Etyopya’da da ( Nil’in kaynakları yakınındaki henüz bilinmeyen o kısımlarda) açıldı ve burada onniks, beril, sarduvan, elmas, mavi yakut, opal gibi kıymetli taşlar bulundu. İnciler ise günümüzde Madagaskar adı verilen ülkenin yakınındaki denizden çıkarılıyordu. Mısır’ın kuzeyinde ( ya da o zamanki güneyinde) yer alan bölgedeki ocaklardan önemli miktarlarda altın, gümüş, demir, kurşun, çinko, bakır, kalay ve diğer madenler elde edilmekteydi. Ayrıca, halkın oturduğu evler için gerekli malzemeleri biraraya getiren taş yontucuları da vardı... Ve Ra-Ta kendine sadık olanları ve adını ebediyen yaşatma vazifesi verilmiş olanları biraraya getirmeye başladı. Ve içinde kültün çeşitli şekillerinin uygulanacağı tapınağın plânlarını çizdi...” ( 294-L-13)

“Gize Piramidi adındaki bu yapının inşa edilmekte olduğu zamanda, bu varlık, inşaata nezaret ediyor ve temellerin atılması işini gerçekleştiriyordu. İnşa edilecek olan ya da Sfenks’e bağlı durumda bulunan diğer yapılarla bağlantılı olan piramidin geometrik pozisyonunu hesapladı.”

“Sfenks şu şekilde yapıldı: Bunun için ovalarda, birkaç asır önce gerçekleşmiş olan tufan zamanında inşa edilmiş İsis Tapınağı’nın bulunduğu bölgede çukurlar kazıldı... Sfenks’in temelinde yazılar bulunur ve Büyük Piramit’in karşısına gelen köşesinde yapılışının, ilk istilâcı kralın ve Araaraat’ın tahta yükselişlerinin hikâyesi kayıtlıdır.” ( 195-L-2)

“Araaraat Mısır’da, Barış Prensi’nin gelişinden 11 016 yıl önce yaşıyordu. Bugünkü konumunda bulunan Mısır, onun zamanında, bu konumundaki en yüksek uygarlık seviyesine ulaşmıştı. Çünki bu bölge, yeryüzünün bu kesiminde uygarlığın mevcut oluşundan beridir, yaklaşık olarak çeyrek milyon sene boyunca sularla kaplı bir durumdaydı... Araaraat, halkları biraraya getirdi ve sınıfların yararından çok, büyük kitlelerin yararına kullanmayı düşünerek bunların yeteneklerini geliştirme yolunu tuttu... Nüfusu oluşturan halkların değişik lehçelerinde kendisine pek çok isimler verildi. Ama diğer hükümdarların isimleriyle birlikte kaydedilmiş olanı, Araaraat adıdır.” ( 254-39)

“Piramitlerle ve bunların insanın yeryüzü tecrübesindeki maksatlarıyla alâkalı olarak şunlar söylenebilir ki, rahibin sürgünden dönüşünden sonraki yeniden inşa döneminde -İsa’nın bu ülkeye gelişinden yaklaşık olarak 10 500 sene önce- ilk aşamada, daha önce yapımına başlanmış, ancak yarım kalmış olan Sfenks’i ve Sfenks’in karşısında bulunan ve Nil Nehri arasında yer alan ve içinde, o devirde Arart ve Araaraat tarafından belgelerin muhafaza edilmekte olduğu o sağlam odayı restore etmek ve tamamlamak amacıyla faaliyete girişildi.”

“Ardından da Hermes ve Ra ile birlikte... zaman zaman Beyaz Kardeşlik olarak isimlendirilmiş olan İnisiyeler Tapınağı vazifesi görecek olan Büyük Piramit’in yapımına başlandı...”

“Bu aynı piramitin içinde, Büyük İnisiye, Efendi, selefi olan Yahya ( Vaftizci Yahya - St.Jean Baptiste) eşliğinde Kardeşliğe inisiye edilişinin son imtihanlarını vermekteydi... Yahya, Serhas’ın ( Xerxes) geri dönüşünün söz konusu olduğu bu bölgede vazifeliydi ve bir dilin ya da bilinmeyen toprakların kurtarıcısı olarak kabul ediliyordu. Yazıtlarda bulunan, Mesih’in bu yeni çağda, 1998 yılında gelişi sırasında gerçekleşecek olduğu görülmektedir.” ( 5748-5)

“Demek ki böylece, ta başlangıçtan itibaren, Rahip, Arart, Araaraat ve Ra tarafından kaydedilmiş olanlar ve yine burada kaydedilmiş olan kehanetlerin belirttiği şekilde, dünyanın pozisyonunda değişikliklerin meydana geleceği ve bu ülkeye ve diğer ülkelere Büyük İnisiye’nin geri döneceği bu döneme dek uzanan tüm arşivler Büyük Piramit’de bulunmaktadır. Tüm dünyadaki dinî düşüncenin bütün tekâmülü burada, geçitin tabanından tavanına olan mesafenin alçalıp yükselmesi ile, ya da tepedeki açılmış olan o mezarlarla tasvir edilmiştir. Bu değişiklikler ayrıca, taş tabakaları, bunların renkleri ve geçitteki dönemeçlerin istikametleri ile de belirtilmişlerdir.” ( 5748-5)

“Piramidi katetmekte olan geçit boyunca mevcut olan bu şartlar -dünyanın, insanoğlunun dinî ya da ruhsal idrakleri ile ilgili olarak yaşamış ve hali hazırda yaşamakta olduğu dönemleri belirten işaretler- vasıtasıyla içinde yaşamakta olduğumuz bugünkü dönem, geçitteki bir alçalma ya da bir tür çöküntü ile belirtilmiş olup, kullanılmış olan çeşitli türden taşların da ifade ettiği gibi, aşağıya doğru bir temayülü, bir eğilimi göstermektedir.”

“İçinde bulunduğumuz bu çağa yeni bir alt-ırkın gelişi için, ya da bir değişim için -astronomik ve sayısal belirtilere göre- hazırlıkların yapıldığı dönem adı verilebilir ki, bu değişim günümüzde içinde bulunduğumuz bu düşüşün en yeni bölümüne dek uzanır.” ( 1932)

“Büyük Ayı azar azar değişmektedir ve bu değişim kaçınılmaz hâle geldiğinde, şayet bunun hesabı piramidin eşiğinde yapılacak olursa, bu ırkların dönüşümünün başlangıcını işaret edecektir. Böylece, Atlantis, Mu ( Lemurya), La, Ur veya Da uygarlıklarında yaşamış olan çok sayıda varlık enkarne olacaktır. Tüm bu şartlar, piramidi kateden geçitin bu dönemecinde ifşa edilmiş durumdadır...”

Soru: “ Boş lâhitin anlamı nedir?”

Cevap: “ Artık ölüm olmayacak demektir. Aldanmayınız ve yanlış yorumlamayınız! Ölümün yorumu açık bir şekilde izah edilecektir.” ( 5748-6)

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana