EDGAR CAYCE İNSANIN KADERİ - ŞAŞIRTICI MAYALAR - BÖLÜM 11

Share

http://www.dunyaana.com/images/edgar%20cayce%202.jpgAtlantisliler’in göç etmiş oldukları ülkeler içinde hiç biri onların etkisini Meksika’daki Yucatan kadar açığa çıkaramaz. Burada, Atlantis kültürünün, daha eski ve ilkel bir kabile kültürü üzerindeki derin izlerinin en kayda değer örneği sergilenmektedir. Ne mutlu ki, Mayalar hakkında bilimsel bakış açısından olduğu kadar Cayce’in “okumaları” vasıtasıyla da çok şey bilinmektedir.

Güney Meksika’daki bu yarımada, modern arkeologları uzun bir süre şaşkınlığa düşürmüştür. Maya muamması, bu uygarlıktan geriye kalanların 16. yüzyılın başlarına Cortez tarafından ele geçirilişinden beri insanların imajinasyonlarına ilham kaynağı teşkil etmiştir. Mayalar yüz sene içerisinde tamamen ortadan kaybolmuşlardı ve bu olay onların kökenleri kadar esrarengizdi.

Kimdi bu insanlar? Nereden geliyorlardı? İlkel bir durumdan hayli gelişmiş bir uygarlık düzeyine anîden nasıl geçebilmişlerdi? Yeni ve daha az tercih edilebilecek türden topraklara yerleşmek amacıyla niçin sürekli olarak yer değiştiriyorlardı? Sonradan ne oldular? Tarihçilerin merakını uyandıran sorular bunlardır. Biz önce bilimsel keşifleri inceleyeceğiz, ardından da, bilinenler ve bilinmeyenler hakkında daha fazlasını öğrenebilmek amacıyla Cayce’in “okumaları”na döneceğiz.

Kâşifler Maya uygarlığına ait sayısız kalıntılar buldular, çünki ardında zengin bir arkeolojik kaynak bırakmıştı; ancak bunların hemen hepsi de henüz ne çözülebilmiş, ne de gerçek değeri takdir edilebilmiştir. Ayrıca, Mayalar’ın kökenleri ve faaliyetleri hakkında hemen hemen hiçbir şey bilinmemektedir.

Maya kültürünün eserleri sayısızdır; “kitaplarından” bazıları, görkemli piramitleri, içinde taştan yontulma sunaklar ve tahtlar bulunan büyük taş bloklardan yapılma tapınakları, küre biçiminde, 65 tona varan ağırlıklarda dev, yekpare taştan anıtları ve hatta beyzbola benzer oyunları için kullandıkları sahaları zaten keşfedilmiş durumdadırlar.

Mayalar’ın içinde yaşadıkları çağa göre çok ileri bir seviyede bulundukları şüphe götürmez; öylesine ki, bu uygarlık konusunda bir otorite durumunda olan S.G. Morley onlara “Yeni Dünya’nın Yunanlıları” adını vermiştir. Aslında “onlar eski Amerikan ruhunun en parlak dışa vurumunu temsil etmekteydiler”. Heykelcilik ve mimarlık yetenekleri, hiyeroglif yazı, matematik, astronomi ve idarecilik bakımından yüksek seviyede gelişmiş sistemlerine eşit bir düzeydeydi.

Aritmetikte sıfırı ilk kullananlar onlardı. Matematikte ustalaşmışlardı ve Amerika’nın keşfedildiği çağda kullanılmakta olan ve Eski Dünya’ya ait sistemden çok daha kesin bir kronoloji metodu tahayyül etmişlerdi. Bu metot öylesine karmaşık ve incedir ki bilim adamlarının, bu formülün asırlar boyunca gelişmiş ve azar azar mükemmel duruma gelmiş olabileceğine inanmaları hayli zordur. M.Ö. 3. yüzyıla doğru, tamamıyla üstün bir beyinden çıkmışa benzemektedir. Maalesef arkeologlar bunun bilinen tarihî bir vaka ile bağlantısını kurmakta yetersiz kalmış olduklarından bu devrin tarihini belirlemek mümkün olamamaktadır. Ayrıca, bunların yazısı 600’den fazla ideogram (*) ihtiva etmektedir ve bunların yarısı bile çözülememiştir. Ne yazık ki İspanyollar da “kitapların” pek çoğunu tahrip etmişlerdir.

(*) Her kavramın bir işaretle ifadesi. Hiyerogliflerde ve Çince’de olduğu gibi.

Mayalar çiftçi bir millet olduklarından mevsimlerin onlar için önemi büyüktü. Astronomları gezegenlerin çeşitli hareketlerini ve safhalarını kaydediyorlardı; ama bu konuda bile yapmış oldukları çalışmaların anlamları bizler tarafından kavranılmamaktadır.

İlk Mayalar’ın yaklaşık 12 000 sene önce Asya’dan gelmiş olabilecekleri düşünülmektedir. “Modern” Mayalar’ın tersine, onlar eski tarihleri hakkında pek az bir belge ve çok parçalara ayrılmış bir gelenek bırakmışlardır. Onlardan geriye ne en ufak bir mimarî iz, ne de bir anıt kalıntısı kalmamıştır. Onlar hakkında çok az şey bilinmektedir ve onlara sadece Ön-Mayalar denilip geçilmiştir.

Görünüşe bakılırsa bu, sade, sakin, dine bağlı ve Bacablar (*) adı verilen bazı küçük tanrıları olmasına rağmen Tek Tanrı’ya tapmakta olan bir milletti. Onlar için en yüce varlık, âlemin yaratıcısı olan ve Hunab Ku adında bir Tanrı idi; Hunab Ku, Bir Tanrı anlamına gelmektedir. Efsaneye göre Yucatan’a iki yönden gelmişlerdi: Deniz yoluyla Meksika Körfezi’ne ve kara yoluyla da Zamma adındaki, Musa’yı andıran bir kahramanın önderliğinde güneyden ve batıdan gelmişlerdi. Tradisyonlarından birine göre, onlardan önce burada, daha sonra tufan yüzünden ortadan kalkmış olan pek çok uygarlıklar yaşamıştı. İşte onlar hakkında bilinenlerin hemen hepsi bundan ibarettir. (*) Bakab okunur.

Bununla beraber, arkeologlar eskisinin ardından gelen en yeni uygarlığı keşfettiler. Bu esrarengiz hadisenin M.Ö. 1000 yılına doğru meydana gelmiş olduğuna inanılmaktadır. Çok âni ve esaslı bir şey cereyan etmiş olmalıdır. Nerede ve ne zaman olduğu hakkında hiçbir şey bilinmemektedir, ancak Morley, “Eski Mayalar” isimli kitabında şöyle bir soru sormaktadır: “Acaba bu, kültür nabzının dış bir etki ile hızlanışı mıdır?”

“Tanrılar, Mezarlar ve Bilim Adamları” adlı eserinde, C.W. Ceram, tarihî bakımdan doğruluğu ispat edilmiş bir efsanenin temellerine gayet sık bir şekilde rastladığını ve her ne kadar ilk bakışta inanılmaz gibi görünseler dahi efsaneleri bir kenara itmek ve bunları şiirsel kurgular olarak ele almak gibi bir hataya düşmememiz gerektiğini açıklar. Atlantis teorisinin en ateşli taraftarı, A.B.D.’nin yirmi dört sene boyunca Yucatan konsolosluğu görevini yapmış olan Edward H. Thompson olmuştur. Tam bir arkeoloji tutkunu idi, özellikle de Maya kültürü ile ilgileniyordu ve bürosunda pek kalmıyordu. 1935 yılında, Mayalar’ın batık kıta Atlantis asıllı olduklarına daima inanmış biri olarak bu hayata gözlerini yumdu. Çevrelerinde oluşan bazı alaycı tebessümlere ve muhafazakârca baş sallamalara rağmen diğer bazı kişiler de aynı tezin savunucuları oldular.

Maya uygarlığının başlangıçta zannedilmiş olandan çok daha eski olduğu kanıtlanmış gibidir. Mısır sanatı ile olan benzerlikler son derece çarpıcıdır ve Mexico ( Meksiko) yakınındaki bir piramidin üzerinden alınmış olan bir lâv örneği vasıtasıyla bunun, nereden gelmiş olduğunu bilemeyen jeologlar tarafından 8000 yıldan daha eski olduğu sonucuna varılmıştır. Şayet bu doğru ise Meksika kültürü Babil, Yunan ve Mısır uygarlıklarından bin yıl öncesine uzanmaktadır. İşte bu da, jeologları yanlışlığa düşmekle suçlayan ve ileri sürdükleri tezi reddeden arkeologların canını hayli sıkmış ve onları kızdırmıştır. Eski kalıntıların halen Meksiko kentinin altında olduğu bilinmektedir ancak bunlara ulaşmak artık inkânsızdır.

Mayalar’ın evrimlerinde “bir şey” meydana gelmiş olduğu tartışılmaz bir gerçektir ve bu muammayı daha da karanlığa itercesine, son Mayalar’ın bilemediğimiz bir nedenden ötürü ülkelerini terk ederek başka yerlere pek çok göçler düzenlemiş olduklarının sayısız kanıtları bulunmuştur. Hasatlarını, tapınaklarını ve şehirlerini öylece terk ederek kitleler hâlinde gitmişlerdi.

Bu olayı açıklamak üzere birçok varsayım ileri sürüldü: İç savaş, yabancı istilâsı, toprağın bozulması, batıl inanç, veba ya da benzer bir felâket, zelzele, iklimde değişiklikler vs. gibi... Tüm insanlar, karmakarışık ormanının ( cangıl) tam bir sorun olduğu, toprağın verimsiz olduğu ve başlıca hububatları olan mısırın yetişmesine hiç uygun olmayan ve suyun da hayli az bulunduğu Yucatan Yarımadası’nın uç bölgesine yerleşmek üzere güneydeki kentleri terk etmişlerdi. Bununla beraber bu kitle hareketleriyle birlikte Maya halkının modern tarihi de başlamış oluyordu.

Eskisi üzerine kurulmuş olan yeni imparatorluk tamamen farklıydı ve ayırım noktası o kadar belirgindi ki Mayalar’ın Yucatan’da daha eski bir millete rastlamış oldukları şüphesizdir. Ayrıca, M.S. 10. yüzyıldan itibaren güneye doğru meydana gelmiş bazı sızmalar Maya uygarlığını daha da karışık duruma getirmişti. Bu hareketin Mayalar’a sayısız tanrı, puta taparlık ve insan kurban etmeyi getirdiği düşünülmektedir.

Bir Maya tradisyonuna göre, ilk öncüler Yucatan’a doğrudan geldiler ve sayıları çok azdı. Buna “Küçük İniş” adı verildi. Daha sonraları Mayalar büyük kalabalıklar hâlinde âdeta aktılar ve buna da Noheniel ya da “Büyük İniş” adı verilmiştir. Efsane anlamlıdır ve insan topluluklarının yer değiştirmiş oldukları, ülkenin doğusunda, batısına kıyasla daha eskiye ait tarihlerin keşfedilmesiyle de destek görmüş olmaktadır.

Maya şehirleri içinde en eski keşfedilmiş olanlarından biri ve şüphesiz en görülmeye değer olanı Honduras’ın kuzeyinde, Copan’da bulunan şehirdir. New Yorklu genç bir avukat olan John Llyod Stephens ve İngiliz ressamı Frederick Catherwood katır sırtında cangıla daldılar ve anıtlar ve heykellerle dopdolu görkemli bir şehir buldular. 1939 yılında bölgeyi elli dolara satın aldılar ve keşiflerini kaplamakta olan bitki örtüsünü büyük bir sabır ve tutkuyla açmaya koyuldular. Birkaç hafta içerisinde, yontulmuş figürlerle ve hiyeroglif yazılarla kaplı on bir adet taş anıtı, taştan yontulmuş jaguar başlarını, sunakları, terasları, sarayları ve piramitleri gün ışığına çıkarmayı başardılar. Binalar birbirlerine büyük ve güzel görünümlü merdivenlerle bağlanmış durumdaydı ve bunlardan bir tanesi 500 adet ideogram ile süslenmişti. Stephens günün birinde bu şehrin tüm geçmişini anlatabileceklerini ümit ediyordu. Maalesef bu işin büyük bölümü açığa kavuşamamış bir durumdadır.

Her iki kâşif de araştırmalarına devam ettiler ve Meksika’nın güneyinde toplam olarak 44 maya şehri keşfettiler, ki bunlar arasında Palanque, Uxual, Chichen Itza gibi ünlüleri de bulunuyordu. Ardından Stephens şöyle yazacaktı:

“Ne anıtların, ne de heykel kalıntılarının üzerinde, insan kurban edildiğine ilişkin ve hatta herhangi başka canlının kurban edilişine ilişkin hiçbir kanıta rastlamış değiliz; ancak her ‘put’un önüne yerleştirilmiş olan yontulmuş büyük taşların kurban sunağı işi görmüş olduğundan hiç şüphemiz yoktur. En yaygın heykel biçimi bir ölü başıdır ve bu bazen başlıca unsur rolü oynamaktadır; eskiden buraya bir aksesuar olarak yerleştirilmiştir...”

S.G. Morley 1938 yılında Yucatan’daki Uaxactun’da diğer bir tepenin altında kalmış, klâsik-öncesi döneme ait bir piramit keşfetti. Bu harika taş yapı beyaz alçı ile kaplanmıştı, dört yüzünün her birinde bir merdiveni bulunuyordu ve bunlar arasında mermer kireci sıvasından yapılma jaguar maskları diziliydi. Bunlar, bazılarına göre Mayalar’dan da daha eski, Polinezya tipi bir halk olan Olmekler’in stilinin işaretini taşımaktaydı.

En şaşırtıcı ve en izah edilemez keşif hiç şüphesiz alçı taşından yapılma, beş ton ağırlığında dev bir tamburdur. Günümüzde ikiye kırılmış durumdadır; uzunluğu 5 metre, çapı da 60 santimdir ve dev bir kompresör silindirini andırmaktadır. Ne için kullanılmış olduğu bilinmemektedir, ancak Mayalar’ın taşlar, çimento ve mermer kireci sıvası kullanarak kaldırımlı yollar yapmış oldukları kanıtlanmıştır. O devirde ülke baştan aşağı bir yol ağı ile örülmüşe benzemektedir. Mayalar’ın tekerlekli arabalara ve muhtemelen yük hayvanlarına sahip oldukları bilinmektedir.

Bazılarına göre bu yollar dinî merasim alaylarının geçişi için kullanılıyordu. Thomas Gann, “Cobâ’dan yola çıkan, harikulâde giysiler giymiş rahipler ve asillerden oluşan uzun alayı, renk renk kıyafetlerini, güneşte parıldayan rengârenk tüylerle donanmış saçlarını, bunların önünde giden şarkıcıları, flüt ve tambur çalan çalgıcıları, bunların ardından yürüyen, buhurdanlık taşıyan ve dört bir yana kopal tütsüsünün kokulu dumanını dağıtan beyazlar giymiş rahipleri zihnimizde canlandırabiliriz.” diye yazar. Üç günlük bir yürüyüşten sonra hacılar kendi Mekkeleri’ne, yani Chichen Itza’nın “castillo”suna ulaşıyorlardı, burada büyük Tüylü Yılan’ın rahipleri tarafından karşılanıyorlar ve törenlerle adaklarını sunuyorlardı.

Mayalar tarihten çok astroloji ve astronomiye meraklıydılar ki bu da bizler için bir şanssızlık olarak değerlendirilebilir. Tarihle meşgul olduklarına dair en ufak bir iz yoktur. Ancak bir Maya eseri olan kitapları “Chilan Balam’ın Kitabı” onların kültürlerini anlatmakta ve büyük bir afetin ayrıntılı tanımını yapmaktadır. Meksika’da, ilk uygarlıkları yok eden yanardağ patlamalarını, yer sarsıntılarını ve deniz kabarmalarını anlatan diğer yazıtlar da bulunmuştur ve bunlar kitapta yazılı olan felâketi kanıtlamaktadır.

Mayalar’ın dinleri, tarım üzerinde de büyük bir etkiye sahip olan takvimlerine sıkı sıkıya bağlı bir durumdaydı. Takvim Mısırlılar’ınki ile aynı düzeyde ve Avrupalılar’ınkinden çok üstündü. Dinin pragmatik ( fiilî) bir yapısı vardı. Nüfus bir tarafta rahipler, asiller ve ordu, diğer tarafta halk kitlesi olarak ayrılmıştı. Bunların ikisi arasında esnaf sınıfı vardı. Pek çoğu şahsında toprağı ifade eden sayısız tanrıya hizmet amacıyla, çok sayıda rahip gerektiriyordu. Bunlar arasında yalnızca dört tanesi büyük bir önem taşıyordu. Birincisi, diğer üçü ve dolayısıyla diğer küçük tanrılar kitlesine de hükmetmekte olan baş Tanrı idi. Bu, bir tür mesih olan Yılan Tanrı Kukulkan idi. “Modern” Mayalar’ın dininde, haç da dahil olmak üzere, Hristiyanlığa ait pek çok unsura rastlamak mümkündür.

Büyük rahipler ancak, çok özel ve büyük bayramlarda ortaya çıkıyorlar, zamanlarının geri kalanını genç rahipleri yetiştirmekle geçiriyorlardı. En yüksek derecede olarak ilk önce Chilanlar, ardından Naconlar adı verilen özel rahipler ve en aşağı düzeyde de Chaclar adı verilen lâik rahipler bulunuyordu. Bunların fonksiyonları sınıflarına göre değişiyordu ve köy halkı tarafından demokratik biçimde bir yıllığına seçiliyorlar, süreleri dolunca da yerlerini bir diğerine bırakıyorlardı.

Rahiplere ek olarak genç kızlardan oluşan gruplar tapınakların ve kutsal ateşlerin bakımı ile uğraşıyorlardı. Bu kızlar genellikle en asil ailelere mensuptular ve gönüllü olarak çalışıyorlardı.

Bazı işaretlere göre mayalar insan da kurban ediyorlardı; ama tanrılarına genel olarak bilhassa hayvanlar ve meyvelerde sunmaktaydılar. Bu adaklar daima tarım ile bağlantılı idi; bunları yağmur ya da iyi hava istemek, ya da iyi bir hasattan sonra teşekkür etmek gayesiyle sunuyorlardı. Harabeler arasında sunaklara ve kurban taşlarına gayet bolca rastlanmaktadır, ancak bunların üstündeki hiyeroglifler hâlâ çözülememiştir.

Maya uygarlığının en zirve noktasına 200 yılına doğru ulaşmış olduğu, sonra açıklanamaz bir şekilde 600 yılına doğru bir düşüşe geçtiği ve 1600 yılına doğru İspanyol istilâsı sırasında tamamıyla parçalanmış bir durumda olduğu söylenebilir.

Cayce Dosyalarından Aktarmalar

Mayalar’ın gerçek tarihleri belki de ilk tufanlar esnasında Lemurya ve Atlantis’te başlıyordu. O devirde Atlantis’in sonuçta “kibir, kötü, ve zinaya düşkün” bir milletin ortadan kalkışına yol açacak olan manevî çöküşü zaten başlamıştı. Materyalizm, ruhsal bilgilerin ve kudretin kötüye kullanılışı Atlantisliler’i mahvedecekti. Bazıları yaklaşmakta olan felâketin şuuruna varmışlar ve insanlığın elindeki tüm bilimleri ve bilgeliği biraraya getirerek bunu önlemeye gayret ediyorlardı. M.Ö. 10700 yılında büyük bir konsey toplandıysa da bir sonuç alınamadı.

Büyük buzul çağlarından sonuncusuna yol açan kutupların yer değiştirme hareketi beraberinde meydana gelen ilk kıyamet, zaten olup bitmişti. Kuzey ve güney Amerika kıyıları açıklarında, Pasifik Okyanusu’nda yer alan Lemurya ya da Mu, zaten batmaya başlamıştı. Atlantis Kıtası da birçok büyük adaya ayrılmış ve güney bölümü tamamen batmış durumdaydı.

Lemurya’da, Yucatan’a yapılan göçler ilk tufan sırasında başlamıştı. Ancak milletlerin Atlantis’in Poseydia, Araz ve Og gibi en sona kalan adalarını da terk etmeleri ve büyük göçün gerçekleşmesi, Tevrat’ta anlatılan ve M.Ö. 28200’de gerçekleşen ikinci tufandan ve 10600’de meydana gelen üçüncü ve son tufandan önce olmuş değildir. O zaman adı Yuc olan Yucatan’ın bu kısımlarına yapılan göçler binlerce yıl devam etti. Son göçmenler uçan araçlarla geldiler.

Yucatan Yarımadası günümüzde olduğundan çok farklıydı. Düz ve tropikal değildi ve çok daha büyüktü, daha ılıman bir iklimi, daha değişkenlik gösteren bir topografyası vardı. Günümüzdeki şeklini üçüncü ve son tufan esnasında aldı ve bu sırada alanlarından büyük bir bölümünü yitirdi, burada yaşayanlar da daha içerilere doğru sığınmak zorunda kaldılar.

Böylece, uzun dönemler boyunca doğudan, Atlantis’ten gelen kızıl ırk ile ve batıdan, Lemurya’dan ve güneyde Peru’dan gelen esmer ırka mensup ilk boylar arasında bir kaynaşma sürdü gitti ve bu da sayısız kültürlerin ve inançların bir potada erimesini sağladı. İşleri daha da karıştırırcasına A.B.D.’nin güneybatısının ilk sakinlerinden bazıları, Mısır’ın Kayıp Kabileleri’ne mensup İsrailoğulları, beraberinde diğer şeylerle birlikte madeni ve kili de getirerek Yucatan’a indiler. Böylece, kazılar ilerledikçe sayısız uygarlık bulunmuştur ve daha da bulunacaktır. Mayalar da ortaklaşa bir yaşam sürdürüyorlardı, yani “bir kişi herkes, herkes de bir kişi için” idi.

Yucatan’a yapılan göçün başlangıcında Atlantisliler beraberlerinde büyük uygarlıklarını da getirdiler, ancak tüm teknolojilerini getirmediler. Pek tabiî ki bunun hepsini birden bir seferde aktarmaları mümkün değildi, ama bilgilerini ve kültürlerini ve özellikle de Bir Yasası’nın dogmalarını korumaya büyük özen gösteriyorlardı.

Kendi şehirlerini inşa ettiklerinde etkileri de kendini hissettirmeye başladı. Tapınakların ve sarayların görkemi, etraflıca düşünülen yönetim biçimleri, tarım, matematik, dekoratif sanatlar, kuyumculuk ve tekstil konusundaki bilgileri ile kendilerini gösteriyorlardı.

“Varlık Yucatan topraklarına gelmeden önce, Atlantis’ten kaçan tüm bu milletler buraya yerleştikleri zamanda, giyim kuşama ve kıymetli mücevherlere ilişkin tüm bu şeylerin, varlığın özellikle ilgisini çekmekte olduğunu görüyoruz; dekoratif sanatlar ve bunun tekstile uygulanması onun faaliyetlerinin bir bölümünü oluşturuyordu. Çünki varlık o zamanlar, otoriteye sahip olmaksızın, aynı aileye mensuptu ve adı Tep-k-eux idi. Bu enkarnasyonu boyunca varlık iyiye doğru gelişti ve bu kişiler içinde pek çokları arasında ruhsal yasaların uygulanışı hususundaki görüş ayrılıkları yüzünden anlaşmazlıklar olduysa da o, bu özel dönem boyunca diğerlerine göre daha başarılı şekilde güçlüklerin üstesinden gelmeyi başardı.” ( 1664-2)

Daha sonraları ölüleri yakma âdetini kabul ettiler. Ve bu amaçla yapılmış bir tapınağın içinde ölülerin külleriyle dolu kavanozlar günün birinde keşfedilebilecektir.

Bu Atlantisliler’in içinde pek çokları rahip ve rahibe idiler, çünki özellikle dinî incelemelere ve sayısız dinî merasimlere büyük ilgi duyuyorlardı. Işık ( Güneş) Tapınağı, -ki henüz keşfedilememiştir- çevresinde tüm faaliyetlerinin dönmekte olduğu hayat merkezlerini temsil ediyordu.

Atlantisliler tarafından inşa edilmiş olan ilk tapınaklar son tufan esnasında terk edilmiştir ve bunlardan geriye kalanlar keşfedilmiş durumdadır.

Piramitler de gün ışığına çıkarılmıştır, ancak her ne kadar bu değişik kültürler arasındaki gerçek bağları ve birleşik faaliyetleri yeniden ortaya çıkarmak için teşebbüs edilmişse de piramitler tamamen açılmamışlardır. Bunlar, günümüzde derece derece öğrenmekte olduğumuz, gazların bu kaldırıcılık kudretinden istifade ederek inşa edilmişlerdir.

Kalıntılar içinde Mısır, Lemurya ve Peru etkilerine de rastlanabilir. İkinci ve üçüncü uygarlıkların kalıntıları belki de hiçbir zaman bulunamayacaktır, çünki bunun için günümüz Meksika uygarlığının ve bilhassa Mexico kentinin büyük bölümünün arkeolojik kazılar için tahrip edilmesi, ortadan kaldırılması gerekmektedir.

Dev boyutlarda yuvarlak taştan anıtlar ya da abideler, Atlantisliler’in ilk yerleşme dönemlerine aittir ve dinî işlerde belirleyici bir rol oynuyorlardı. Bunlar Tek Tanrı’nın ruhunun sembolü idiler. Sunaklar, kişilerin ( hilkat garibeleri mi?) bedenlerini nefretten, gaddarlıktan ve bencillikten arındırmaya yarıyorlardı; yoksa bunların üstünde insan kurban edildiği filân yoktu. Bu uygulama çok daha sonraları İsrailliler’in etkileri neticesinde gelmiştir. Piramitler ve sunaklar Og ve Mu  -Peru ve Lemurya-  milletlerinin eserleridir, ki bunlar hakkında yazıtlarda, sunakları ve aile tanrıları olan yüksek ülkeler olarak bahsedilir.

Perulular beraberlerinde tahrip edici etkileri de getirdiler; sonuçta bölünmeye yol açan dinî tartışmalar patlak verdi ve çok sayıda Mayalar A.B.D.’nin kuzeyine ve güneybatısına doğru göç etti.

“Varlık, diğer ülkelere göç edenler arasında bulunuyordu; Belial Oğulları’nın faaliyetlerini de, Bir Yasası Çocukları tarafından alınan tedbirleri ve yapılan uyarıları da gayet iyi bilmekteydi. Dolayısıyla varlığı yeni bir ülkedeki ilk yerleşim dönemlerinde, yeni binalara girenler içinde, Og ve On Ülkeleri’nden gelen etkiler yüzünden yıkıcı bir hâle dönüşen yeni faaliyetlere iştirak edenler arasında görmekteyiz ve burada, varlığın enkarnasyonu boyunca günümüzde A.B.D.’nin güneybatısı olarak bildiğimiz bölümün büyük kısmını oluşturan yüzey değişimleri meydana gelmiştir. Bu enkarnasyon süresince varlık, kurban rahibesi olmuştur. Dünya üzerindeki bu bedenli hayatında elleri ile çok kan dökmüştür.” (1604-1)

İsrail’in Kayıp Kabileleri’nin göçebe halkının A.B.D.’nin güneybatısına inişleri M.Ö. 3000 yılına rastlar. Bunların ataları bu kıtaya Mısır’dan gemilerle gelerek ve Lemurya’dan geçerek ulaşmışlardı. Bunlar da, Yucatan’a kadar tüm Meksika’yı boydan boya geçtiler ve içinde, ortalığı kan denizine çeviren insan kurban etmenin de bulunduğu örf ve âdetlerini Og, Mu ve Atlantis milletlerine aşıladılar.

“Varlık, eskiden, kişilerin yabancı ülkelerdeki faaliyetlere hazırlanmakta olduğu dönemde Mısır’da yaşamaktaydı. Varlık, faaliyetlerini, günümüzde Yucatan denilen yerde uygulamak amacıyla kendini Güzellik Tapınağı’nda yetiştirmekte olanlar arasında bulunuyordu.” ( 3384-3)

Daha sonra, güneş kültü dininin içine sızdı, 16.yüzyıldaki İspanyol istilâsından önceki dönemlerde duvarların ve binaların üzerine güneş resimleri ve yazıtlar kazındı.

“Yucatan’da, sayısız gizli belgeler ve uygarlık eserleri hâlâ daha gömülü bir durumdadırlar ve bunlar günün birinde Mayalar hakkındaki gerçeği ve Tevrat’ta bulunan, bazı karanlıkta kalmış bölümleri açıklayacaklardır. Bu aynı dogmalar Atlantis Okyanusu’nun derinliklerine de batmış ve Mısır piramitlerine de kapatılmış bir durumdadırlar. Kehanetlere göre 1938 yılında keşfedilmeleri gereken ve tarihçilerin hakkında hiçbir şey bilmedikleri Mayalar’ın sunak taşları da bu belgelerin bir kısmını oluşturmaktadır. Bunlar sonuç olarak Washington’daki Pennsylvania Devlet Müzesi’nde ya da Chicago’da sergileneceklerdir.” ( Cayce)

Günümüzde Mayalar’ın soyundan gelen üç milyon insan Yucatan’a ve Guatemala’nın bazı bölgelerine dağılmış vaziyette hâlâ yaşamaktadırlar. Gerçek bir feodal devlet olan Guatemala’da nüfusun %2’si, toprakların %70’ine sahip durumdadır. Çoğunluğu okuma-yazma bilmeyen Mayalar, çok düşük ücretlerle muz ağacı dikimi işinde çalışmaktadırlar ve sefalet çekmektedirler.

Günümüzde turistler arkeolojik bölgelere otobüs ile, vaktiyle kılıç darbeleriyle açılmış bir cangılın içinden geçerek ulaşmaktadırlar. Chichen Itza kenti bütünüyle en fazla gün ışığına çıkartılmış Maya başşehri durumundadır. Burada büyük Savaşçılar Tapınağı ve piramitler içinde en yükseği olan Castillo görülür. Bunun genişliği 58 metre, uzunluğu 70 metre, yüksekliği de 18 metredir. Mısır’daki Büyük Piramit’ten çok ufak olmasına karşın A.B.D.deki tümülüsleri inşa edenlerin yapmış oldukları bu toprak abidelelerden çok daha büyüktür.

Kazı çalışmaları sürüp gitmektedir. Ulusal Coğrafya Cemiyeti ( National Geographic Society), Ulusal Bilim Vakfı ( National Science Foundation), Wahington Carnegie Enstitüsü, Pennsylvania Üniversitesi ve United Fruit Co. yeni şehirler ve yeni tapınaklar bulunmasını sağlayan keşif çalışmalarını finanse etmişlerdir. Ancak Mayalar adı verilen bu esrarengiz yerli kabileleri hakkında keşfedilecek ve öğrenilecek olan pek çok şey vardır.

Cayce’in “okumaları” diğer Meksika kültürlerini, yani Toltekler’i, Aztekler’i ya da Olmekler’i isimleri ile söz konusu etmezler, bunlardan ancak ima yolu ile bahsederler. Sonuç olarak bu uygarlıkların da hikâyemizde oynayacak bir rolleri vardır.

“Silahsız Konkistadorlar” adlı eserinde Deuel şöyle yazıyor: “Kuzeyden gelen göçebe kabileler durmak yorulmak bilmez dalgalar hâlinde Mexico Vadisi’ne yayıldılar, uygarlığın hem avantajlarından hem de zulmünden nasiplerini almak ve sıraları geldiğinde yerlerini buraları fethedecek olanlara bırakmak üzere bölgenin ilk sakinlerinin yerini aldılar. Bu da kadim Meksika uygarlıklarını inceleyenler için ülkenin tarihinin delik deşik ve tam anlamıyla kavranılamaz nitelikli oluşunu ve öğrenme ihtirası uyandırıcı özelliğini açıklamaktadır.” Gelecek olan bölüm bu konu ile ilgilidir. İşin en zor tarafı da çeşitli devirlerin tarihlerini saptamaktır. En eski Maya şehrinin M.Ö. 1500 yıllarına kadar uzanan bir geçmişi olduğu tahmin edilmektedir.

Garip bir millet olan ve haklarında bir şey bilinmeyen Olmekler, Mayalar gibi bilinen milletlerden farklı bir yapıya sahiptiler. Mayalar yerli idiler; halbuki Olmekler, heykellerine bakılırsa dış görünüm olarak Polinezyalı ya da Mısırlı idiler. Ancak şöyle bir soru sorulabilir: “Olmekler kimlerdi ve nereden geliyorlardı?” Mayalar’a nazaran daha eski bir millete benzemektedirler ancak, onlarla sıkı ilişkiler kumuş olalar gerektir, çünki Mayalar’da birtakım yabancı etkilerin işaretleri hayli boldur. Olmekler Lemurya asıllı mıdırlar? Bu da bilinmiyor.

Cayce’in önceden bildirmiş olduğu gibi Maya ideogramlarının hemen hemen yarısı kadar çözülmüştür ve üstü yazılı taşların bazıları, bugün Pennsylvania Üniversite Müzesi’nde, Chicago’daki Doğal Tarih Müzesi’nde ve Smithsonian Enstitüsü’nde bulunmaktadır. Rus eksperler kod anahtarını bulduklarını iddia etmektedirler, ancak vadedilen tercümeler henüz hiç verilmemiştir. Dolayısıyla Mayalar hakkında yeni bazı heyecan verici açıklamalar yapılacağı ümit edilebilir.

Cayce’in “Okumaları”ndan Aktarmalar

“Varlık, Yucatan’da, Atlantis’teki tufandan sonra bu ülkeye göç edenler ve burada yeni bir krallık kuranlar arasında bulunuyordu; ancak varlık buraya günümüzde Peru adı verilen ve o zamanlar Ohumlar’ın Ülkesi olan yerden gelmişti.” ( 170-31)

“O devirde adı İltar olan varlık, Atlantis’teki Poseydia Adası’nı Bir Yasası’na sadık ve Atlantis evine mensup on kişilik bir taraftar grubu ile birlikte terk etmiş ve batıya doğru, Amerika’nın, adı Yucatan olan bu kısmına doğru gelmişti. Bu kişilerin faaliyetleri ile birlikte, daha önce Atlantis Ülkesi’nde mevcut olana benzeyen bir medeniyet gelişmeye başladı. Bazıları ülkeyi daha geç terk ettiler, bazıları ise daha erken. Mu ya da Lemurya Kıtası’nda da tufanlar olmuştu ve buralardan göç edenler beraberlerinde, Atlantis’te meydana gelen ve Orta Amerika ile Meksika’nın coğrafyasını değiştiren son kabarmalardan önce çok daha geniş bir yüzölçümüne sahip bulunan bu ülkeye kendi dogmalarını da getirdiler. İltar ve arkadaşları tarafından inşa edilen ilk tapınaklar karaların biçimi değişince tahrip oldular. Bunlar ve asırlar boyunca kayıp kalan ve Mu’dan, Oz’dan ve Atlantis’ten gelen milletlerin içinde yaşamış oldukları diğerleri, günümüzde keşfedilmiş durumdadırlar.” ( 5570-1)

“Varlık, yıkıcı güçlerin neden olduğu tufanlar ve karaların adalara bölündüğü dönemler süresince Atlantis Ülkesi’nde yaşıyordu. Varlık Mısır’a gönderilenler arasında bulunmuyordu, o daha çok batıya ve Yucatan’a doğru gidenler arasındaydı; bu enkarnasyonunda varlık, bu yeni ülkede yaşamın sürdürülebilmesi amacıyla gerekli mahsulleri yetiştirmekle uğraşarak, ziraate dayalı bir gelişimin kurucusu oldu.” ( 801-1)

“Varlık, Bir Yasası Çocukları ile Belial Oğulları arasındaki çatışmanın ardından kıtanın sonunu getiren son felâkete sebep olan faaliyetlerde bulunulduğu dönemler süresince Atlantis Ülkesi’nde yaşamaktaydı. Varlık, bir tarafta Bir Yasası ve diğer tarafta da ruhsal güçleri kendi şahsî çıkarları uğrunda kullanmak isteyenler arasında hangi taraftan olacağına karar veremeyenler arasında bulunuyordu. Varlık Yucatan’a, Mayalar’a gönderildi. Burada gayet güçlendi; ancak burada da barışı bulamadı.” ( 1599-1)

“Bu varlık, Atlantis’ten gelen halkların yerleştikleri dönemde Yucatan Ülkesi’nde bulunuyordu. Varlık bu ülkede bir faaliyet biçimi oluşturanlar arasında bulunan bir rahibe idi; bu faaliyetlere Atlantis’teki eski düzeni temsil eden ve muhafaza edilmesi istenen belgelerle beraber iştirak etmişti. Varlığın iklime, çevreye ve şartlara uyum sağlamış ve bu hususta başkalarına da yardım etmiş olduğunu görüyoruz.” (3590-1)

“Varlık, daha sonra Yucatan adını alacak olan bu ülkeye, külte ait olanlar ile hükümdar ve alt halk tabakası arasındaki ayırımı belirleyen tapınakları düzenlemek için yönetici olarak gönderilenlerdendi. Varlık burada, Ikunde adı altında, halktan sayısız insana büyük hizmetlerde bulundu; bu da günün birinde insan ile Yaratıcı Güçler arasındaki bağların anlaşılmasını sağlayacak olan şeyleri muhafaza etti.” (1426-1)

“Varlık, o zamanlar doğal afetler devri boyunca, Bir Yasası’nın Çocukları ( ki varlık da bunların arasındaydı) günümüzde Yucatan denilen yere kaçtıkları zamanda Atlantis Ülkesi’nde, Poseydia’da bulunuyordu.”

“Varlık, Güneş Tapınağı’nda, ya da başka deyişle Işığın Tapınağı’nda bir prensesti; burada dünya yaratıkları ile Yaratıcı Güçler arasındaki bağların en iyi şekilde anlaşılmasını sağlamak için faaliyetleri organize etmeye gayret etmekteydi. Varlık, burada yüksek bir mevkide bulunuyordu, ama karışıklık yaratan güçlerin civar ülkelerde meydana getirdiği bozukluğa acıyor, üzülüyordu.” ( 2073-2)

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana