İnsanın, bizzat kendisi hakkında ve bütün ile olan ilişkisi hususunda yaptığı incelemeler esnasında, her an, muazzam yaradılış şemasında oynamakla yükümlü olduğu rol ile karşı karşıya gelip de sarsılmaması imkânsızdır. Kendisine, enerjinin madde içinde olağanüstü bölünmesi gibi görünen şey onu belki tereddüte sevk etmektedir; ancak olup bitmekte olanları ve objeleri yeni bir bakış açısı ile algılamasını sağlayabilecek olan ve de aşmaya muktedir olduğu bir kapı kendisine daima açık tutulmaktadır. Bu kapı, muhakkak ki onu kendi “iç ben”ine götüren kapıdır. İnsan, bu sonsuz ve daha yüksek bir boyuttan olan “ben”i ve Kaynağı ile olan ilişkilerini anlamak zorundadır.
Cayce’in “Okumaları”ndan Aktarmalar
“Tanrı, maddî bir tezahür içine enkarne olmuş olanın ve bir plân olarak kabul edilenin başı ve sonudur; insan işte bu plândan hareketle, sınırlı olanın hudutları içinde akıl yürütmektedir. O, Alfa ve Omega’dır, başlangıç ve sondur. Tanrı, Baba, Ruh, tüm faaliyetin tesir kudreti, dünyanın selâmeti için tek başına yeterli değildir; çünki insan, başlangıç ve son arasında icra edilen ayrılık, tasdik, ayırt etme, inşa etme, ilerleme gibi bu faaliyetler için gerekli olanları gerçekleştirebilmesi maksadıyla hür irade ile donatılmıştır.” ( 8337)
“İnsan, maddî plânda bu safhaya, yaptığının, bilginin ve İlk Sebep’e özgü zekânın şuuruna sahip olmak suretiyle ulaşır. Ruha faydalı olan şeyin, insanı, kabul olunabilir bir vaziyete ve Yaratıcı Güç’ün faaliyetine iştirak edebilir bir duruma getirecek olduğunun ispat edilmesi amacıyla insan, kendisini İlk Sebep’e, prensibe ya da öze ulaştırabilecek olan her şeyi yapar ya da meydana getirir. Her varlık, her ruh bir şuur seviyesinden diğer bir şuur seviyesine geçmekte ve ulaşmış olduğu bu kimliğin ve kürenin şuuruna varmaktadır. Sonuç olarak varlık, yeryüzünde ve Güneş Sistemi’ndeki çeşitli plânlardan geçmek suretiyle gelişmektedir. Bir ruh varlığı, tıpkı bir fizik beden gibidir; yani yasalara bağlıdır. Kişisel deney, ölümsüz ruh üzerinde etki sahibidir. Ruhların maddî, zihinsel ( mantal) ve ruhsal enkarnasyonlarında bu etkiler, şunu veya bunu yapmak istemek şeklinde sonuçlarını gösterirler. Yolu gösteren kimdir? Ben’dir! Varlık, yüreğini bedensel güçleri azdıran tüm bu şeylerle doldurduğu vakit, ruh inşa edici duruma geçmektedir ve can da et bedene yönelmektedir.”
“Anlayış kudreti, ruh için olduğu kadar beden için de ebedî yapıcı durumdadır. Şayet bir insanın şuuru, ruhtan gelen tüm bu şeylerle dolu ise, bu takdirde o, ruhsal bir varlık durumuna gelmektedir. Şunu görmekteyiz ki, maddî âlemde kendisini arzuya, kötü davranışlara, egoizmaya, hırsa terk edenler beşer çocuklarından ibarettirler; nefsinden feragat, ıstırap, sabır, iyilik, kardeşçe sevgi, merhamet, hoşgörü, yardımseverlik ise ruhun çocuklarını belirleyen özelliklerdir. Kime hizmet edeceğinize kendiniz karar veriniz.”
“Bir birey olarak, hangi hayatta ve hani dönemde olursa olsun, kendinizi Yaradan’a doğru yükseltmek için, Yaratıcı Güçler’in yasalarına bağlı olan şeyleri kullanınız. Her kim ki içsel bir yaşamı vardır o daha yüksektir, çünki ruh, kendini yaratanın ruhunu tanır ve O’nun çocukları, tamamen O’nun yapmış olduğu gibidirler. ‘Hayatı Veren, benim ruhum senin ruhunda şehadet etmektedir.’” demektedir. “Hayat nedir? İlk Sebep’in, Tanrı’nın bir tezahürüdür!” ( 720-CA)
“Tanrı nedir? Yarın yemek yiyip yemeyeceğinizi, ya da nasıl giyineceğinizi kendi kendinize soruyor musunuz? Kendi öz şuurlarının temelinde endişelerle dolu, imanı az, ümidi az insanlar! Bilmez misiniz ki sizler O’na aitsiniz? Çünki sizleri yaratan O’dur! O sizin ölümünüzü istememiştir, ama sizleri, Kendisi ile olan bağınızı anlayıp anlayamayacağınızı öğrenmek maksadıyla hür bırakmıştır!” ( 281-41)
“Varlık yeryüzü plânına daldı ve et bedende tezahür edince Satürn’e sürüldü; çünki bedende öyle şartlar oluştu ki, ruhsal varlığın Güneş Sistemi’ndeki bu ruh hâline lâyık olduğu ortaya çıktı; çünki orası, tüm yetersiz maddelerin bedenden atıldığı ve yeniden düzenlendiği yerdi...
Merkür, Mars, Venüs, Jüpiter, Dünya, Uranüs ve Neptün adı verilen bu küreler arasındaki ilişkileri görmekteyiz. Burada, bir tekâmülden diğerine değişiklikler oluşmaktadır ve bu, varlığın Arcturus ya da Septimus’tan geçerek Güneş Sistemi’nden çıkışına dek sürmektedir...
Yeryüzü plânında böylesine bir nefreti, beden yasalarının her arzunun anormal hâle dönüşmesine yol açacak şekilde ifrada vardırılmasını tezahür ettiren bu varlık, Satürn’e ait rölâtif güçlerin kürelerinde yeniden yapılmak, tekrar tanzim edilmek ve tekrardan yaratılmak zorundadır.” ( 8387-47/-11)
“ Barış Prensi yeryüzündeki kendi tekâmülünü tamamlamak üzere dünyaya indiğinde, bedenin ve arzuların üstesinden geldi. Böylece o, bedendeki seyyaleler bunu kendi taraflarına çektiği halde bile göğe yükseltmeye muktedir olduğu bedeni aydınlatmak ve yeniden hayata kavuşturmak için... bedende yaşamakta iken ölümü yenenlerin ilki oldu...” ( 1152-L-2)
“Niçin bir haç üzerinde ölmek için yeryüzüne gelmişti? Bu sadece bir sözün yerine getirilmesi, beşerî hâlin sona erdirilmesi için miydi? Peki ama neden insan suretine bürünmüş ve yeryüzüne inmişti? Yoksa Baba ile bir olmak için mi? İnsana ilâhî karakterini, Yaradan ile olan bağlarını göstermek amacıyla mı? O, Baba’nın insanlara: ‘Şayet beni çağırırsanız, sizleri duyacağım. Uzakta da olsanız, hatta her tarafınız günahlarla kaplanmış dahi olsa, şayet kuzunun kanında yıkanacak olursanız, bana geri gelebileceksiniz.’ dediği zaman, bunu içten söylemiş olduğunu ispat etmek amacıyla gelmişti. Madem ki o, insanlar içinde ruhen, bedene bağlanmış olan ilk Tanrı Oğlu idi, o hâlde verilmiş sözü tutmalı, beşeriyetin yaşamında insanı Yaradan’dan ayıran her şeyi temizlemeli, silmeli idi.” ( 3014-CA)
“ ( Tıpkı Üstat’ın demiş olduğu gibi) Her kim ki bende yaşar, o Mesih’te yaşar, Mesih ile bir olur ve artık dünya arzularının esaretinde değildir ve demek ki onun ile bir duruma gelir... Bu gibiler için, artık bedene geri dönüş yoktur.” ( 2094-CA)
“Tesadüf ve rastlantılar mevcut değildirler. Her şahıs, daha önceki şartlardan elde etmiş oldukları neticesinde, günümüz yeryüzü plânında kendi varlığının tekâmülünü sürdürmektedir. Her bir düşünce parçası, her bir olay, bizzat varlığın kendisi tarafından yaratılmış olan şartların birer sonucudurlar.” ( 8337-46/51)
“Kudret, emniyet ve Tanrı’nın kusursuz olarak bilinişi, zenginlikleri, toprakları, çiftlik hayvanlarını ve altını biriktirmede değil, kardeşine hizmet etme isteğinde yatmaktadır.” ( 900-D 301)
“Ona nasıl itaat edebilirsiniz? Yiğitlik gösterileriyle, bilginizi ve kudretinizi aşırıya vardırmaya çalışmakla değil, ancak ruha ait şeylerin letafeti ile bunu yapmış olursunuz... Birbirinizden kopup ayrılmak mı istiyorsunuz? Çünki ne yeryüzünde, ne gökyüzünde, ne de cehennemlerde sizleri Tanrı sevgisinden ve kardeşçe sevgiden ayırabilecek yine bizzat sizlerden başka hiçbir şey mevcut değildir.”
“O hâlde haydi, kalkın ayağa ve hayatta sizlerin şahsiyetinizi azdıran, ancak alçak gönüllülükle ve sabırla reddedilmesi ve ortadan kaldırılması gereken bu şeylere karşı hücum etmekte olduğunuzu, savaş ilân etmiş olduğunuzu bilerek hareket edin. Çünki göstereceğiniz sabır sayesinde, ruhunuzun, O’nda kaybolmuş bireyliğinizin, Tanrınız’ın ve Mürşidiniz’in şuur ve sevgisi tarafından güdülenmekte olan bir şey mesabesindeki ışıklı kişiliğinizin şuuruna varacaksınızdır.”
“Böylece, kaderiniz bizzat kendi ellerinizdedir, tıpkı dünyanın kaderi gibi.” ( 281-56)
EK BÖLÜM
Edgar Cayce’in yaşamı hiç de “okumaları”ndan daha az şaşırtıcı ve olağanüstü değildir. Daha çocukluğundan itibaren kendisine garip şeyler olmaya başlamıştı; Görünmez oyun arkadaşlarıyla konuşuyordu; bir ders kitabının üzerinde uykuya geçiyor ve ertesi gün bu kitabı, basıldığı tarih de dahil olmak üzere baştan sona ezbere okuyabiliyordu; annesine bir yaranın nasıl tedavi edileceğini öğretiyordu; fizik bakımdan ortada görünmeyen meleksi bir “varlık” ile görüşüyordu.
Dindar bir ailenin beş çocuğu içinde tek erkek olan Edgar Cayce, Kentucky’de, Hopkinsville yakınındaki bir çiftlikte 1877 senesinde dünyaya geldi. Sadece ilk öğrenimini tamamladı ve orta derecede bir öğrenci olmaktan öteye de geçemedi; daha sonraları meslek olarak fotoğrafçılığı seçti. Psişik melekeleri 1901 senesinde, 24 yaşında iken bir rastlantı sonucu keşfedildi. Soğuk almıştı ve birdenbire sesini yitirmişti. Bir sene boyunca pek çok tıbbî tedavi denedi ve durumunda en ufak bir değişiklik olmadığını görünce, tüm hayatı boyunca kısık bir sesle, âdeta fısıldayarak konuşacak olmayı kabullendi ve duruma boyun eğdi.
O devirde ipnotizma tüm ülkede büyük rağbet görüyordu ve bir dostu kendisine iyileşmek için bu yöntemi denemesini telkin etti. Cayce de zaten sesini yeniden kazanabilmek için ne olursa yapmaya hazırdı. O yöredeki bir ipnotizör kendisine yardım etmeyi teklif etti ve Edgar bunu derhal kabul etti. Ancak kendi kendisine uykuya geçmeyi arzu etti ve arkadaşı, ancak o “taransa” geçtikten sonra telkinlerini yapabildi.
Deney tüm umulanların da ötesinde bir başarıya ulaştı. Cayce derin bir uykuya daldı ve işin garip tarafı, bir tedavi şekli de tavsiye etmek suretiyle ses tellerinin vaziyetini tarif etti. Tavsiyeler -burada, boğazın bu bölgesindeki kan dolaşımını arttırmak söz konusuydu- ipnotizör tarafından yerine getirildi ve Cayce uyandığında artık normal olarak konuşmaya başlamıştı. Diğer birkaç seanstan sonra, iyileşmenin kesin olduğu gözlendi.
Cayce, ailesi ve arkadaşları hayretler içinde kalmışlardı. Bu alışılmadık olayın haberi yayılınca da, teşhis ve tedavi yöntemlerini kendi üzerlerinde denemesi için yalvaran çok sayıda hasta insan onun çevresini sarmakta gecikmediler. Cayce tereddüt etti. İlk başta, bu konuda hiçbir eğitimi yoktu ve uyanık durumda iken tıp ve anotomi hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyordu; ayrıca kendisine telkinlerde bulunmuş olan ipnotizör de bir doktor değildi. Edgar uyku sırasında bir insanı öldürme tehlikesi olan bir ilâç yazdırmaktan korkuyordu. Üstelik, uykuya geçtikten sonra neler olup bittiği hakkında da en ufak bir fikri dahi yoktu. Bununla birlikte, sonunda yapılan teklifleri kabul etti ve korkularının ne kadar yersiz olduğu meydana çıktı.
Daha önceden en ufak bir bilgi dahi edinmemiş olduğu hâlde ters dönmüş bir miğdeyi, tıkanmış bir dalağı, miğde ülserini ve bunların kesin yerlerini, bağırsak kurtlarını, bir hamileliği, bir animiyi ( kan azlığı), şeker hastalığını, epilepsiyi ( sara hastalığı), yerinden oynamış omurları, bütün olarak hemen hemen bilinen ya da bilinmeyen tüm hastalıkları doğru şekilde teşhis ve tarif etti. Konsültasyonlar, genellikle bilgince bir tıbbî terimler bütünü ile ifade ediliyordu ve tavsiye edilen tedaviler iyi sonuçlar doğuruyordu.
Geçen yıllarla birlikte ünlü şifacı, vakaların pek çoğunda kendisinden tedavi talep eden insanların yüzünü hiç görmez oldu; talepler posta ile geliyordu ve “okumalar”dan yarar sağlayanlar yüzlerce kilometre uzaklarda bulunuyorlardı. Cayce için kişinin adını ve soyadını, adresini ve tam “okuma”nın verildiği saatte kesin olarak nerede bulunduğunu bilmek yeterliydi. Bir kanepeye uzanmış, “okumalar”ın dediğine göre de dolaşımı kolaylaştırmak amacıyla kravatını ve ayakkabı bağlarını çözmüş bir durumdaki Cayce her soruya cevap verebilme kudretindeydi. Karısı Gertrude genellikle telkinleri yapıyor ve soruları soruyor, o esnada da sadık sekreteri Gladys Davis -ki Cayce’i hiçbir zaman terk etmedi- tüm konuşmayı not alıyordu. Cayce uykuya geçiyor ve bir süre sonra sanki söyleyecek bir şey arıyormuş gibi mırıldanmaya başlıyordu. Anîden sesini yükseltiyor ve kuvvetli, otoriter bir tonda konuşmaya koyuluyordu. Başlamak için “Evet, beden şu anda elimizin altındadır.” diyordu ve ardından da hastanın fiziksel durumu hakkında yarım saatlik bir açıklamaya girişiyordu.
Cayce dosyaları şaşırtıcı vakalarla dolup taşmaktadır. İlk “okumalar”dan birisi 1906 senesinde, sahayı terk eden ve ardından çok şiddetli sarsıntılarla anîden yere yıkılan üniversiteli bir futbolcu için verilmişti. Durumu giderek fenalaşıyor ve delikanlı gittikçe daha istikrarsız, sert, çok şey isteyen, zihnen dengesiz bir hâle geliyordu. Ortada hiçbir sebep bulamayan doktorlar ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Ailesi kendisini en büyük profesörlere göstermek için Nashvill, Louisville, New York hastanelerine ve hatta Minnesota’daki ünlü Mayo Kliniği’ne götürmüştü. Özel odalara kapatılması ya da çok sıkı nezaret edilmesi gerekmekteydi. Yapılan son teşhis de dementia praecox idi ve bunun da hiçbir iyileşme umudu yoktu.
İlâhî bir lütuf eseri, ailesi, Edgar Cayce’den söz edildiğini duymuş olan bir bölge doktoruna güvendiler ve durumu açtılar. Onların haberi olmaksızın sordu ve bir “okuma” aldı.
“Evet, beden elimizin altındadır.” diye açıkladı, uykuya geçmiş olan Cayce... Ve devam etti: “Beyni yanıyor. Beyninin kıvrımları tıpkı alev gibi, kıpkırmızı. Varlık deforme olmuş durumdadır. Şayet bir şey yapılmazsa, kısa bir sürede azgın bir deli haline gelecek. Bu eskilere, çok eskilere, çok çok eskilere dayanmaktadır.”
Cayce çok zehirli ve güçlü bir ilâç yazdı ve ilâve etti:
“Bu, sınırları zorlayan ve son derece güçlü doza sahip özgül bir tedavidir.”
Doktor, giderek artan dozlarla ilâcın uygulamasına başladı. Sabah 10 damla, öğlen 11, akşam 12, sonra 13, 14 ve 20’ye kadar artırıyor, ardından yine 10 damla ile başlıyordu. Ancak, hiçbir reaksiyon olmadı. İkinci şişe, üçüncü şişe derken dozu çok tehlikeli bir miktara, 60 damlaya kadar yükseltti. Böylece üç hafta geçti.
Ve sonra anîden, bir sabah vakti genç adam odasından gayet sakin bir şekilde indi ve tıpkı eskiden olduğu gibi:
- Günaydın anne, kahvaltıda ne var? dedi.
Tamamen iyileşmişti.
Doktor daha sonraları “Tüm kutlamaları ve tebrikleri ben kabul ettim, çünki o dönemde Cayce’den söz edebilmem imkânsızdı!” diye itiraf etmişti.
Genellikle, halk arasında “kocakarı ilâcı” olarak tabir edilen türden garip ilaçlar tavsiye ediliyordu. İşte, Cayce Vakfı’nın dosyalarından alınmış gayet tipik bir vaka: Hasta, Kanada’da yaşamakta olan bir katolik papazdı. Yıllardan beri epilepsi ( sara) krizleri geçirmekteydi. Tıpkı kendisine başvuran insanların çoğunda olduğu gibi, Cayce bu rahip hakkında da, kendisinden bir “okuma” talebinde bulunmak için yazmış olduğu mektubun dışında hiçbir şey bilmiyordu.
“Sebepleri ortadan kaldırmak amacıyla akşamları, iki akşam boyunca, hint yağına batırılmış kalın kompresler (*) tatbik edeceğiz. Üç kat kalın fanilâ kumaşından oluşan pansuman hint yağına batırılacak ve yine sıkılacak; bunlar vücudun dayanabileceği bir derecede sıcak olacak ve karaciğerin aşağı bölgesine, safra kesesi bölgesine ve kalın bağırsakların ilk kısmı bölgesine, göbek deliğine kadar uzanacak şekilde yerleştirilecek. Her uygulamada, kompresleri yerlerinde bir saat boyunca tutunuz, bunların sıcaklıklarını koruyunuz ve uygulama boyunca bunları iki veya üç defa bükerek sıkınız.”
“İki gün süren bu kompreslerin ardından, bilhassa, belirtilmiş olduğu gibi dokuzuncu ya da onuncu ve onbirinci sırt merkezlerinin alt bölgelerinde keşfedilecek olan bir kemik oynaması ( çıkık) ile ilgilenmek suretiyle, kemik düzeltme işine başlayacağız. Bel ekseni ile üst sırt ve beyin merkezleri arasındaki düzeltmeleri yapınız.”
Rahip daha sonra yaptığı açıklamada krizlerinin sona erdiğini ve görünüşe göre tamamen iyileşmiş durumda olduğunu bildirdi.
( *) Kompres: Bir sıvı ile yapılan pansumanlarda kullanılan bezler.
Virginia Beach dosyalarında, tedaviyi yapan doktorların, hastanelerin ve bizzat hastaların yeminli ifadeleri, açıklamaları ve mektupları ile doğrulanmış olan buna benzer yüzlerce vaka bulunmaktadır.
Cayce’in durugörü melekelerinin, uyanık durumda iken nasıl faaliyet gösterdiğinden pek söz edilmedi. Her türden oyunu severdi, ancak zihinsel bir jimnastiği gerektiren oyunları tercih ederdi. Bir akşam, kendisine beraber briç oynamayı teklif edenler, karşısındakilerin ellerinde bulunan her kartı “görebildiğini” ispat etti ve oynamayı reddetti. Bu garip yeteneği, oyunun tüm zevkini kaçırıyordu çünki...
Auraları, bir insanın başını ve omuzlarını çevreleyen renkleri de görebiliyordu. Bir keresinde kendisi ile aynı mahallede oturmakta olan bir kadının aurası olmadığını görmüş ve çok endişelenmişti. Nitekim bu endişesinde yanılmadığı ortaya çıktı: Kadın, karşılaşmalarından birkaç gün sonra öldü. Diğer bir keresinde de, postaneye giderken hiç tanımadığı bir kadına rastladı. Postaneye girmedi ve gerisin geriye dönerek koştu ve kadını kolundan sıkıca yakalayarak:
- Çok rica ediyorum, lütfen bugün araba ile çıkmayın, dedi.
Kadın ona şaşkın şaşkın baktı ve Cayce de gayet sıkıntılı ve mahçup bir hâlde oradan ayrıldı. Ancak kadın, kendisine yapılan bu uyarının tesirinde kaldı ve bir kadın arkadaşı ile birlikte yapmayı kararlaştırmış oldukları gezintiye gitmekten vazgeçti. Arkadaşı ise tek başına çıktı ve ciddî bir kaza geçirdi. Kadıncağız ise hiç tanımadığı o adama minnettarlığını ifade edebilmeyi hep arzu etti durdu. Bir başka seferinde Cayce, genç bir basketbol oyuncusuna, akşam yapacakları maçta kaç basket kaydedeceğini söylemişti.
Bir gün, Cayce’in “okumaları”ndan birini kaydetmekte olan sekreteri, küçük yeğeninin, Cayce’in Virginia Beach’teki evinin arkasında, bir gölün kenarında son derece tehlikeli bir şekilde oynamakta olduğunu gördü. Korkuya kapılan kadıncağız yaptığı işe konsantre olamıyordu. Bir kanepenin üzerinde uyumuş olan Cayce “okuması”nı yarıda kesti ve ona: “Gidip küçüğe bakınız.” dedi. Sekreteri geri döndüğünde ise tam kalmış olduğu yerden alarak devam etti.
Aynı zamanda su kaynaklarını da keşfedebiliyordu; bir izciler grubuna kuyu kazmaları için gerekli yeri göstermiş, suyun 10 metre derinlikte olduğunu söylemişti. O noktayı kazdılar ve 10,2 metre derinlikte suyu buldular.
Günün birinde Cayce tanımadığı bir adamı ismiyle hitap ederek selâmladı. O semtteki bir bankanın müdürü olan adam meraklanarak Cayce’e sorular sordu, ancak merakı giderek arttı ve onu yemeğe davet etti. Yemek esnasında Cayce ona durugörüsünü ispat etmek için bankanın kasa odasının şifresini doğru olarak yazarak verdi. Bankacının âdeta nefesi kesilmişti.
Bir keresinde Cayce, dostu Marsden Godfrey’den kendisini New York’a götürmesini rica etmişti. Ancak Godfrey özür dileyerek reddetti, çok işi vardı ve zaten patronu da kendisine izin vermezdi.
- Her şeye rağmen git kendisine bir sor, dedi Cayce.
Godfrey kabul etti ve patronu büyük bir anlayışla davranıp da izin verince şaştı kaldı. Direksiyonun başında arabasıyla Cayce’in evine geldiğinde ise Edgar’ı tamamen hazırlanmış şekilde, kaldırımda kendisini beklerken buldu.
Uzun bir zaman sonra emekli olduğunda, Godfrey bu öyküyü patronuna anlattı. Nitekim kendisi de o günü gayet net hatırlıyordu:
- Siz gittikten sonra kendi kendime nasıl olup da size izin verebilmiş olduğumu sorup durdum. Halbuki tam o esnada size çok fazla ihtiyacım vardı. Cayce ve siz bana böyle bir oyun oynamamalıydınız!
Bununla beraber Cayce, garip kudretlerini bu tarzda kullanmayı asla sevmiyordu ve her zaman da bunun karşısında oldu.
1923 senesinde, “okumalar”ın yeni ve çok şaşırtıcı bir şekli keşfedildi. Cayce’in Alabama’da Selma’da bir fotoğraf stüdyosu vardı ve günün birinde Ohio’dan Daytonlu zengin bir matbaacı buraya geldi. Adamın adı Arthur Lanmers idi, ne kendisi ne de ailesinden hiç kimse hasta değildi, ancak metafizik felsefenin tutkunu olmuştu ve öğrenmek istediği hususlar Edgar’ın normal bilgilerini kat kat aşıyordu.
- Hayatın anlamı nedir? diye sormuştu. Kabiliyetlerin, melekelerin, eksikliklerin, faziletlerin esası nedir? İnsanlar arasındaki eşitsizlik nasıl açıklanabilir?
Cayce tereddüt etti. Kendi kendine bu tip sorular hiç sormamıştı.
- Tüm bunları bulup ortaya çıkarmış olmalıydınız, diye ısrar etti Lanmers. İnsanın gerçek tabiatı nedir? Doğum ve ölüm ne anlama gelmektedir? Niçin buradayız? Bunları kendi kendinize hiç sormadınız mı?
- Hayır, diye itiraf etti Edgar.
- Bu inanılmaz bir şey! diye haykırdı matbaacı. Şayet hayatın muammalarını çözebilmenin bir yolu var ise, bu “okumalar”dan başka bir şey olamaz. Dayton’a, benim evime buyrun, sizi davet ediyorum ve size söz veriyorum, bitirdiğimiz zaman çok daha fazla şey öğrenmiş olacaksınız!
Cayce “okumalar” konusunda asla hiçbir söz vermiyordu, ancak yine de daveti kabul etti ve böylece de o ana kadar vermiş olduğu “bedene ilişkin okumalar”dan ayırt edilmesi için “hayat okumaları” olarak isimlendirilen 2500 “okuma”dan fışkıracak olan metafizik düşünce şekli de başlamış oldu.
Bu, pek çoklarının hem akla yakın hem de fantastik olarak nitelendirdikleri gayet iddialı bir tasarı idi. Cayce için bu, yeni bir şüphe ve tereddüt döneminin başlangıcı oldu. Gayet sıkı bir Protestan atmosferde yetiştirilmişti, doğru yol yanlısı idi ve dünya üzerindeki tüm diğer dinler ve onların kendisininki ile olan benzerlikleri hakkında hiçbir şey bilmiyordu. “Okumalar”da iddia edilenler, kendisine tüm öğretilmiş olanlar ve kendisinin de Pazar Okulu’nda öğretmiş olduklarının aksini söyler gibiydi. “Okumalar”da, tüm dinlerin esas prensiplerinin değişik görünümler altında birbirlerinin aynı olduğu söyleniyordu.
Cayce uzunca bir süre herhangi bir hüküm vermekten kaçındı. Sonuç olarak da hem kendisi, hem de beraber çalıştığı insanlar reenkarnasyon ( tekrardoğuş) fikrini kabul ettiler. Pek tabiî ki bunu kanıtlamak mümkün değildi, ancak bazı ispat edici nitelikteki vakalarda “okumalar” gayet samimî, içten ve asla aldanmaz bir görünümdeydi. Cevaplar gayet mantıklı gibiydi; çok sayıda kişiye ilişkin ve pek çok seneler ara ile verilmiş olmalarına rağmen çelişkiye çok seyrek rastlanabiliyordu.
Bir “hayat okuması” -bir tür karakter veya yetenek analizi- için uyumuş olan kâhine yapılan telkinler farklılıklar gösteriyordu. Örneğin, “monitör” ( *) şöyle diyordu: “Bu varlığın kâinat ile olan bağlarını belirteceksiniz; günümüzdeki yaşamındaki kişisel ve gizli kalmış durumları, yeryüzü plânında daha önceki hayatlarını, çağını, yerini ve ismini belirterek ve varlığın her bir yaşamında kendisini geciktirmiş ya da ilerlemesini sağlamış olan şeyleri de aktaracaksınız. Varlığın günümüzdeki hayatında sahip bulunduğu yetenekleri ve melekeleri, nelerin gerçekleşeceğini ümit edebileceğini ve bunu nasıl yapacağını anlatacaksınız. Sorulmuş olan tüm bu soruları cevaplayacaksınız.”
Aradan bir süre geçtikten, hatta genellikle kendisine yapılan telkinleri duymamış olduğunu zannettirecek kadar uzunca bir süre geçtikten sonra Cayce, şahsın ismini ve adresini tekrarlıyor ve ardından başlıyordu: “Evet, dosyalar elimizdedir, günümüzde X adını taşıyan bu varlığın dosyası elimizdedir...” Neden sonra, şahsın eksikliklerini ve vasıflarını, geçmiş üç ya da dört yaşamını, en önemli enkarnasyonlarını ( bedenli yaşamlarını) ve günümüzdeki yeteneklerini açıklıyordu.
Adamın biri, Amerikan Kuzey-Güney Savaşı esnasında konfederasyon ordusu saflarında yer almış olduğunu, o yaşamında Barnett A. Seay adını taşıdığını ve dosyasının da hâlen Richmond’daki Virginia Tarih Kütüphanesi arşivlerinde bulunduğunu öğrendi. Oraya gitti ve yaptığı sayısız araştırmalar sonucunda bu alaya ait listede Barnett A. Seay ismini buldu. 1861 senesinde yirmi bir yaşındayken Virginia’daki Lee ordusuna bayrak taşıyıcı olarak gönüllü katılmıştı.
Sayısız “hayat okumaları” bu iç savaş sırasındaki enkarnasyonları ortaya çıkarmaktadır, ki bu da günümüzde o devre karşı duyulan olağanüstü merak ve ilginin sebebini açıklıyor. Bu savaşa ait eserler ve romanlar günümüzde büyük bir başarı elde etmektedirler, ki böyle bir şey bundan yirmi yıl önce tasavvur bile edilemezdi ve kimse bunun nedenini bilememektedir. Bu yoğun ilginin sebebi bu insanların günümüzde Birleşik Devletler’de tekrar doğmakta olmaları değil midir? Bunlar barış yanlısı mıdırlar?
.....................................................................................
( *) Monitör: Eğiten, ders veren.
Cayce, kadının birine, geniş su kütlelerinden marazî bir şekilde korkmasının nedeninin geçmiş bir hayatında boğularak ölmüş olmasından kaynaklandığını açıklamıştı. Büyük bir şahsiyet ve çekicilik sahibi olan bir müzikal sanatçısı ise bugünkü durumunu geçmiş hayatında Far-West’e ( Uzak Batı) giden ilk öncülerden biri olduğu sırada, nefsinden yapmış olduğu fedakârlıklar ve karşılıklı yardımlaşma anlayışı neticesinde hak etmiş olduğunu öğrendi. Bu açıklamalarının pek çoğunun kanıtlanması imkânsızdı ancak bazı sakat ve özürü olan bu kişiler bu sayede, şimdiye kadar açıklanamamış olan bu bahtsızlıklarının mümkün sebeplerini daha iyi anlayabilme fırsatı elde ettiler.
Son olarak, birisi, Cayce’e ipnoz altında iken bu bilgileri nereden aldığını sordu. Cayce iki kaynak gösterdi; birincisi danışan kişinin bizzat kendi şuuraltı, ikincisi ise “tabiatın evrensel hafızası” adı verilen, Jung’un Kollektif Gayri-Şuur diye isimlendirdiği, ya da Hint metafiziği tarafından Akaşik Dosyalar olarak tanımlanan idi. Burada söz konusu olan “Meleğin Tuttuğu Sicil Defteri” ya da “Hayat Kitabı” idi.
Dosyalara göre “Cayce’in varlığı da tıpkı tüm şuuraltı varlıkları gibi telkine cevap vermekteydi; ancak buna ek olarak kendisinde aynı tipteki diğer şahısların şuuraltı varlıklarından çekip alabildiğini başkalarının objektif anlayışına uygun hâle getirip yorumlayabilme yeteneği vardı. Şuuraltı asla hiçbir şeyi unutmaz. Şuurlu varlık dışarıdan izlenimleri alır ve tüm düşünceleri şuuraltına aktarır ve bunlar orada tıpkı ölüm esnasında olduğu gibi, şuur ( *) tahrip dahi olsa varlıklarını sürdürmeye devam ederler.
( *) Bedene bağlı olan şuur.
Şuuraltı varlığının, uzak geçmişinin hatırasını muhafaza ediyor olması, ya da bir hastalık durumunda fizik bedeninin kötü işleyişinden haberdar edilip uyarılıyor olması şaşırtıcı gelmemelidir. Bunlar, modern psikiyatrinin kuralları ile uygunluk göstermektedir.
“Okumalar”, “Ancak, bu beden tarafından ( Edgar Cayce’in kendisi) elde edilen ve aktarılan bilgiler, telkin vasıtasıyla çekip alma imkânı bulmuş olduğu kaynaklara göre biraraya getirilmişlerdir.” diye ilâve etmektedirler. “Bu durumda ( trans) bulunduğu zaman şuur kendini şuuraltının ya da başka deyişle, ruha ait zihnin yönetimine terk eder ve böylece diğer ruhlarla haberleşebilir; halbuki şuurüstü ( super conscient) ya da ruhun gücü evrenselleşir. Bilgi, ister bu plândan, isterde de daha önce gelmiş olan varlıkların izlenimleri ya da bırakmış oldukları izler sayesinde, hangi şuuraltı varlığından olursa olsun alınabilir. Tıpkı önünde bulunanları yansıtmakta olan bir aynayı görüşümüz gibidir; bu, objenin kendisi değil ancak bir yansımasıdır.”
Bu, yeni bir kavramdı. Şayet doğru ise, o hâlde Cayce’in varlığı, ölüm neticesinde diğer ruhsal ve kozmik seviyelere intikal etmiş olanlar da dahil olmak üzere, diğer şuuraltı varlıklarının sahip oldukları bir bilgiler kitlesini çekip almak kudretine sahipti. O hâlde bu, sonsuz bir bilgelik kaynağı idi, çünki evrenseldi; demek ki Cayce ne zaman içinde, ne de mekân içinde hiçbir sınır tanımıyordu. “Akaşik Dosya” prensip olarak zamanların başlangıcından itibaren tüm sesleri, tüm düşünceleri, tüm titreşimleri ihtiva etmektedir. Cayce demek ki bir medyom değildi. Ne zaman ki bu fikir ilk kez bir “okuma”da ortaya çıktı, Cayce de dahil olmak üzere pek azı buna inanabildiler. Bilim, esirî ( eterik) cevher hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Ona bir şarlatan, dine ihanet eden, falcı, dinî fanatik gibi sıfatlar yakıştırdılar. New York’ta onu izinsiz olarak “falcılık” yapmaktan tutukladılar. Hakim Cayce’in hikâyesini öğrenince kendisini serbest bıraktı.
Gazetelerde yer alan büyük manşetler de onun içinde en az kendisine yapılan para teklifleri ve şan şöhret kadar önemsizdi. Hiçbir zaman refah içinde yaşayacak kadar kazanmadı, maddî gelirleri daima gayet mütevazî oldu, “okumalar”ı ticarîleştirmek için yapılan tüm teklifleri hep reddetti. Çok sık şekilde içine düştüğü fakirlik dönemlerinde dahi kendisinden günde bin dolar karşılığında sahneye çıkması talep edildiğinde kabul etmedi. Zevkleri gayet sade idi; balık tutmayı seviyordu ve hayli usta bir balıkçıydı; ve de golf oyununu seviyordu ki bunu pek iyi oynadığı söylenemezdi. Kutsal Kitap üzerine tartışmayı seviyordu ve en ufak bir teşvik gördüğünde bir vaaz vermekten kaçınmıyordu. Tüm bunlar onu arada sırada fırsat olduğunda bir kadeh içki ve günde bir paket de sigara içmekten alıkoymuyordu.
Ünü yayıldıkça “okuma” talepleri de giderek çoğaldı. Edgar, kendini yalnızca “okumalar”a adamak üzere, evvelce başarılı çalışmalar yapmış olduğu fotoğraf stüdyosunu terk etmek zorunda kaldı. Gayet düşük, ortalama 20 dolarlık bir ücret alıyordu. Ancak, şayet bir şahsın bunu dahi ödeyebilme imkânı bulunmadığını hissetmişse ya da o kişi bu parayı mektubun içine koymayı unutmuşsa, asla talep etmiyordu.
Cayce 1925 senesinde kırk sekiz yaşına geldiği zaman, kişisel “okumaları”ndan birinin tavsiyelerine uyarak Virginia Beach’e yerleşmeye gitti. Çalışmaları zengin ve nüfuzlu kişilerin dikkatini çekti. Ulusal Araştırma Cemiyeti, psişik araştırmaları finanse etmek üzere 1927 senesinde kuruldu. Zengin bir New Yorklu olan Monton Blumenthal, 1928 senesinde Cayce Hastanesi’ni inşa ettirdi ve gerekli tüm teçhizatla donattı. Yine onun yaptığı para yardımları sayesinde 1930 senesinde Atlantik Üniversitesi kuruldu ve başkanı da Washington ve Lee Üniversiteleri’nin eski psikoloji profesörü William M. Brown oldu. New Tomorrow dergisi de aynı sene içerisinde yayınlanmaya başladı.
Edgar mutluydu. Eseri giderek büyüyordu. Ve ardından felâket geldi çattı. Daha önceden bildirmiş olduğu şekilde 1929 yılında büyük ekonomik bunalım patlak verdi, Blumenthal tüm servetini yitirdi ve dolayısıyla Cemiyet, Hastane, Üniversite ve dergi elden gitti. Cayce’in elinde “okumalar”ından ve “inananlardan” oluşan sağlam bir çekirdek gruptan başka hiçbir şey kalmadı. Bunun ardından yokluklarla dolu yıllar yaşandı ama o direnmesini bildi. Ve derken İkinci Dünya Savaşı patlak verdi. Ulusal bir dergi Virginia-Beachli Mucize Adam hakkında bir makale yayınladı, böylece Edgar yeniden lanse edilmiş oldu; bunun sonucunda 25 000 adet “okuma” talebiyle karşı karşıya kaldı ve bu ağır yükün altında âdeta ezildi. 1944 senesinde, bir yıl öncesinden randevu vermek zorunda kalıyor, sürmenaj geçiriyor ve ciğerlerindeki bir ödemden ( su toplanması) dolayı hastalanıyordu.
Bir damar tıkanması yüzünden yatağa düştü. Altmış yedi yaşındaydı ve bir daha asla iyileşemedi. Son kişisel “okuması” kendisini tedavi etmekte olan doktorlar tarafından dinlenmedi bile. 3 Haziran 1945’de Edgar Cayce öte âleme geçti. Yeryüzünde hiçbir insan ardında bu denli şaşırtıcı bir miras bırakmış değildir.
Cayce Dosyaları’nın biraraya toplanması Association for Research and Enleightenment ( A.R.E.), S.A.’ya, Edgar Cayce Vakfı’na ve bunun bir organizasyonu olan A.R.E. Press’e hayat verdi. Vakıf, günümüzde, 14 246 “okumayı” sınıflandırmak ve önem sırasına göre tasnif etmekle meşguldür; bundaki amacı vesikalarla ispat işlemini kolaylaştırmaktır. “Okumalar”da ele alınanlar, Arabistan fıstığının değerinden tekrar dirilişin anlamına, bağırsak solucanını geçirme yönteminden Hz. İsa’nın son akşam yemeğine varıncaya dek insan düşüncesinin gezindiği tüm sahaları kapsamaktadır. Vakıf, Edgar’ın büyük oğlu Hugh Lynn tarafından yönetilmektedir. Hugh Lynn ciddî, dış görünümüyle profesörü andıran ve güneyli aksanıyla konuşan bir adamdır, ancak babasının psişik kudretleri kendisine geçmemiştir.
Association for Research and Engleightenment kazanç sağlayan bir organizasyon değildir; kaydolmak isteyen tüm üyelere açıktır ve Virginia eyaleti yasalarına göre psişik araştırmalar yapmak üzere yürütülmektedir. “Okumalar”ı incelemekte ve çeşitli psişik fenomenlere ilişkin sayısız tecrübelerde bulunmaktadır. Tıp alanında, psikoloji ve teoloji alanlarında vasıflı insanlarla işbirliği yapmakta, onlara cesaret vermekte veya yardım etmektedir. A.R.E.’nin faal üyeleri her dinden ve her ulustan insanlardan meydana gelmiştir; işin dikkat çekici tarafı, hepsinin de inançlarını Cayce’in “okumaları”ndan yayılan metafizik felsefe ile bağdaştırabilmiş olmalarıdır. Dünyanın her yerinden gelmişlerdir; içlerinde doktorlar, avukatlar, işçiler, ev hanımları vs... bulunmaktadır. Adaylardan tüm istenenler, içtenlik ve yılda 15 dolarlık bir aidattan ibarettir.
Cemiyet ise gönüllü bir yönetim konseyince yönetilmektedir ve yüklü bir programı vardır. Tüm ülke çapında konferans turneleri finanse etmekte, televizyon ya da radyo yayınlarındaki tartışmalara katılmakta ve her sene Virginia Beach’te kongre ve çok sayıda seminerler düzenlemektedir. Çalışmaları arasında NewYork’da, Dallas’da, Phoenix’de, Denver’de Los Angeles’de ve diğer büyük şehirlerde düzenlediği bölgesel konferanslar da yer almaktadır.
A.R.E., psişik fenomenler, metafizik ve diğer benzeri konular üzerine yazılmış eserlerden oluşan yaklaşık 10 000 ciltlik bir halk kütüphanesine de sahiptir; ve bu kendi türünde dünya üzerinde en önemlisi konumundadır. Buna ek olarak, parapsikoloji alanında tanınmış olan Amerikalı ve İngiliz konferansçılarının sesli kayıtlarından oluşan bir arşivin, yani fonotek’in sahibidir. Ayrıca, aileler ya da çocuklar için tatil kampları düzenlemekte, hususî konulara ait bir yanıtlama servisi bulunmakta ve bünyesindeki tıbbî araştırmalar “okumalar”a büyük ilgi duyan doktorlar tarafından yönetilmektedir. Hatta Arizona’nın başşehri Phoenix’de bir klinik bile kurmuşlardır.
A.R.E.’nin New York, Los Angeles ve Phoenix’de özel programlarla meşgul olan bölgesel merkezleri de bulunmaktadır. “Okumalar”dan alınmış olan ruhsal kaidelerin uygulanmasına kendilerini adamış olan kişilerden oluşan binden fazla inceleme grubu tüm Birleşik Devletler’e yayılmış durumdadır. Sayıları yaklaşık 13 000 olan üyelere Virginia Beach’den her ay bir bülten ve bir dergi ( A.R.E. Journal) gönderilmektedir.
Edgar Cayce Yayınevi, ya da bugünkü ismiyle A.R.E. Press, halkın talebi doğrultusunda “okumalar”ı neşretmek amacıyla Cayce’in ölümünden kısa bir süre sonra kuruldu. Yeni “hayat okumaları” alabilmek günümüzde artık imkânsız bulunduğundan, dosyalarda daha önce yer almış olanlardan bir bilgi elde edebilmek amacında olan pek çok insan buraya akın edip durmaktadır. Sayısız konulara ilişkin ayrıntılar “okumalar”dan çıkartılmış ve antoloji halinde yayınlanmıştır: İsa’nın Doğuşu, Apokalips ( Yuhanna’nın Vahyi), ilaçsız tedavi, ruhsal şifa, perhiz, psikosomatik tıp, evlilik, çocukların eğitimi, rüyaların anlamları ve yorumları, meditasyon, Kutsal Kitap vs...
Bu konuların çoğu şimdiye dek pek çok kez tartışılmıştır ancak Cayce’in sözleri cevapsız kalmış sorulara genellikle şaşırtıcı ve ikna edici yanıtlar getirmektedir. Örneğin ruhlarla irtibat kurulması “okumalar”a göre pekâlâ mümkündür, ancak bu konuda hiçbir teşvik ve tavsiyede bulunulmamaktadır. Bundan bir yarar sağlayabilme ihtimali azdır; büyük babanın tüm yaşamı boyunca kendinde kırıntısına dahi rastlanmamış bilgeliğe öte âleme geçtikten sonra aniden kavuşmuş olduğu da düşünülmemelidir!
Bazen de gayet şaşırtıcı ve sert bir üslupla söylenmiş emirlere rastlanmaktadır: Kahvenize krema koymayın, bu karışım beden için zararlıdır; bir marul yaprağı bin kurt ( vücuttaki) öldürür, şeytan bir adamı baştan çıkarmaya muvaffak olamadığı zaman kendi yerine bir kadını yollar; başkaları hakkında hüküm verecek tarzda yaşayınız, fakat bizzat kendiniz hakkında hüküm verilmemesi için uyanık ve dikkatli olunuz!
A.R.E.’de, Cayce’in “okumaları”na ilgi duyan 100 000 den fazla insana ait fişlerin saklandığı bir bölüm bulunmaktadır. Cemiyet ayrıca, inceleme yapanlara, yeni gelenlere, meraklılara ve heveslilere parasız olarak malûmatlar ve belgeler vermektedir. Postacı her gelişinde ülkenin dört bir yanından, hatta Japonya’dan, Hindistan’dan, Avrupa’dan gönderilmiş olan ve bilgi talebinde bulunan mektuplar getirmektedir.
Edgar Cayce Vakfı ve buna bağlı servisler deniz kenarındaki iki katlı bir villada çalışmalarını sürdürmektedirler. Virginia Beach’in en yüksek noktasında yer almakta, bahçeleri ve çevresiyle birlikte bir hektarlık bir alanı kaplamakta ve okyanusa hâkim bir konumda bulunmaktadır.
Bu bölgenin de garip bir öyküsü vardır. 1920’li yıllarda Cayce’in kişisel “okumaları” kendisine sürekli olarak yerleşmek üzere Virginia Beach’e gitmesi için ısrar ediyorlardı. Kendisi de uzun bir süredir, içinde hastaların “okumalar”da belirtildiği şekilde tedavi görebilecekleri bir hastanenin hayalini kurmaktaydı. Aynı “okumalar” burada bir hastanenin inşa edilebileceğini ve ayrıca Cayce’in de, çalışmalarına yardımı dokunacağından ötürü “su kenarında” yaşamaya mecbur olduğunu tekrarlamışlardı. En iyi mevkii ise şehrin tam sınırları dışında, kuzeyde bulunuyordu. Bölge tam idealdi ve ana yerleşim bölgesinin burası olacağına kesin gözüyle bakılıyordu.
Cayce Virginia Beach’e geldiğinde burası sadece küçük bir balıkçı köyünden ibaretti ve “okumaları”nın kendisini yanıltmış olduğuna kanaat getirdi. Gelişme güneye doğru yayılıyordu. Yeni arazi parçaları, öncüler tarafından başlatılan yeni ticarî yerleşimler kapanın elinde kalıyordu. Bazıları çoktan inşa edilmeye başlanmıştı bile. Hiç kimse yerleşim bölgesinin kuzeyini düşünmüyordu. Tüm gayrimenkul ajanlarının ve köydeki tüccarların görüşlerinin tersine olarak, Blumenthal’in finansmanı sayesinde hastane 1928 senesinde “okumalar”da belirtildiği şekilde kuzeyde yer alan tepe üzerine inşa edildi. Gayrimenkul ajanları ve tüccarlara göre bu bölgenin hiçbir değeri yoktu.
Ancak kısa bir süre sonra, açıklanması mümkün olmayan bir biçimde, güneye doğru olan gelişme anîden durdu ve tamamen öldü. Geniş şehircilik projeleri bir kenarda terk edildi. Daha önceden yerleri çizilen yolları yabanî otlar kapladı, tasarlanan evler ise asla inşa edilmedi. Ve çok uzun yıllardan beri genişleme hareketi artık kuzeye yönelmiş durumdadır. Şehir, hastanenin çevresini kaplamış ve onu da geçerek gelişmeyi sürdürmüştür. En yüksek tepede bulunan bu mevki, günümüzde bu bölgenin en güzel ve en değerli yeri kabul edilmektedir.
Maalesef, hastane para kazanmayı amaçlayan bir organizasyon değildi ve Cayce’in de parası olmadığından dolayı, 1929’da patlak veren krizin ardından bunun mülkiyeti maliyeye iade edilmek zorunda kalındı. Ve içlerinde kayda değer pek çok vakanın tedavi edilmiş olduğu binalar kapatıldı.
Bu felâketin ardından eski hastane sırasıyla, otel, dans salonu, gazino, hastabakıcıların merkezi, özel kulüp, resim galerisi olarak kullanıldı. Bu teşebbüslerin hepsi de iflas ettiler. O bölgenin uğursuz olduğu söylentisi her tarafa yayıldı: Hiç kimse orada yerleşmek istemiyordu, hiçbir girişimin başarılı olma şansı yoktu. Sonuç olarak 1956 senesinde, beklenmedik bir bağış sayesinde A.R.E. araziyi ve üstündeki binaları satın aldı. Aradan yirmi sene geçtikten sonra Cayce Dosyaları ilk barınaklarına yeniden kavuşmuşlardı.
Günümüzde sürdürülen faaliyetlere bakılacak olursa, orada daha uzun bir süre kalacağa benzemektedirler.
