Neo-Spiritizm’in İlk Kuruluşu

Share

http://www.dunyaana.com/images/flower%201.jpgBaşlık: Kurulmakta olan Neo-Spiritüalizma Sistemine Ait Birkaç Söz
Yazan: Dr. Bedri Ruhselman
Tarih: 1953 - Eylül. Sayı - 12
Kaynak: Ruh ve Kainat dergisi

Gelecek sayımızdan itibaren okuyucularımızı yepyeni bir istifade kaynağına yaklaştırmak imkan ve nasibine kavuşmuş bulunuyoruz. Neo-Spiritüalizma’nın ilk basit esaslarını ve anahtarlarını bize veren büyük ruh dostumuz Üstad’ın tebligatını bu sayfalarda neşretmeğe başlıyacağız. Bunu şimdiye kadar yapamayışımızın sebebi henüz bu işe hazırlıksız bulunduğumuz düşüncesiydi ( *).

Üstad, diğer Şarklı ve Garplı yabancı araştırmacıların irtibata geçtikleri varlıkların klasik tebligatını iyice mütalaa ettikten ve onların açıklamış oldukları bazı realiteleri hazmettikten sonra gene tatmin edilememiş olduğumuz noktaları o zamanımıza göre, yani bundan 17-18 sene evvelki düşüncelerimize göre, bizi tatmin eden tebliğler vermiş, ilk temasta bulunduğumuz yüksek bir varlıktır.

Filhakika Üstad adiyle andığımız bu yüksek varlığın almış olduğumuz üstün kıymeti haiz tebligatının dünyada yeni bir realitenin ilk kapılarını açmaya bir hazırlık olduğunu uzun zamanda kazanabilmemiz görgü ve tecrübelerden sonra anladık.

O bir başlangıçtı.

O zamandan bu zamana kadar geçen müddet zarfında araya bir sürü diğer kıymetli ruh dostlarımızın tebligatı karıştı. Ve bunların herbiri gene hazırlanmakta olan ve ilk kapısının anahtarı Üstad tarafından verilmiş bulunan büyük realitenin yavaş yavaş iptidai malzemelerini hazırlamak vazifesini gördüler. Bu vazifelerin verimli neticelerden bir kısmını muhtelif isimlerde neşretmiş olduğumuz kitaplarla yayınlamağı biz de kendi üzerimize düşen bir vazife telakki ederek memleketimize ve bütün insanlığa karşı olan bu büyük borcumuzu ödemeğe çalıştık.
———
( *) Bu ön-yorum ve müteakip 5-Üstat Celsesi, Kaynak kitaplar kısmında tarihleri verilmiş olan Ruh ve Kainat dergilerinde, Dr. Bedri Ruhselman tarafından yayımlanmıştır; ve Neo-Spiritizm’in kaynaklanış İlahi vechesini göstermesi bakımından çok önemli ön-bilgileri vermektedir. Çok dikkatle okunmalıdır ( h.e.s.)

Fakat vazifemiz bitmedi ve borcumuzun en son ve en temelli kısımlarını henüz ödemedik.

Zira biz de klasik bir spiritüalizma görüşünden esas itibariyle ( Neo-spiritüalizma) adı ile ayrılışı ifade etmiş olmakla beraber, bu ayrılığın vazıh ve esaslı hudutlarının tayinine medar olabilecek berraklık içinde ana prensiplerimizi henüz kurabilecek bir tekamül merhalesini ikmal etmiş bulunmuyorduk. Bu yüzden, şimdiye kadar neşredilen kitaplarımız klasik spiritüalizmaya nazaran oldukça mühim yenilikleri ihtiva etmiş bulunmasına rağmen, bir çok noktalarda sadece eski anlayış tarzının ifade edememiş olduğu bazı cihetlerin daha açık ve daha kolay anlaşılır bir tazda izahlarını yapmış olmanın hududundan ileri gitmiş bulunmuyordu. Fakat mütemadi çalışmalarımız ve buna mukabil yukarlardan zamanla kıymetleri birbirine nazaran artarak gelen tebligatın yardımları bizi yepyeni ve en son anlamında bir Neo-Spiritüalizma sisteminin, asrımız için ancak anlaşılabilmesi mümkün en ileri realite ve materyellerini buldurmağa sevketti. İşte bu çalışmaların ve bu yardımların neticesiyledir ki dünyamızın bugünkü yüksek tekamül durumu ile mütenasip, şimdiye kadar hiç bir taraftan dünyamıza verilmemiş büyük hakikatlere ( ki onların yeryüzüne indirilmesine) ait ilhamlı medyomlar gene yüksek varlık planı tarafından hazırlandı ve esas itibariyle, kendi şahsi bilgileri pek de ileri olmayan ve bilhassa bu mevzularda sıfır derecesine yakın bulunan bu yeni hazırlanmış medyom dostlarımız vasıtasiyle, büyük ve yepyeni hakikatleri ihtiva eden tebligat verilmeğe başlandı.

Bu tebligatın sayısı mahdut olacaktır.

Ve son gerçek realiteyi dünyamızdaki vazifelilere vermek gayesine matuf olarak tertiplenmiş bulunmaktadır.

İşte biz de bu işi artık bu dünya hayatımızın en ileri bir faaliyeti olarak bugün idrak etmiş bulunuyor ve 1936’da başlamış bir (Neo-Spiritüalizma) realitesinin Üstad tarafından verilen anahtarları ile açılmış kapılarının büyük bir devresinin ve o devre içindeki son vazifemizin manasını şimdi daha iyi kavramış bulunuyoruz.

Bu kavrayış liyakatine ancak, Üstad zamanından bu son aylara gelinceye kadar, kıymetli ruh dostlarımızın yardımlariyle süren bir hazırlık, bir araştırıcılık devresinden sonra erişmiş bulunuyoruz.

Ve bu İdrak de bize Üstad’ın takriben 20 celse süren tebligatının mana, kıymet ve gayesinin hakiki değerini tanıtmış bulunuyor.

Zira bu kadar uzun süren ve her biri ayrı kıymette ve aynı fikir ve duygu zenginliği içinde bizi ve bizlerle beraber sevgili diğer araştırıcı dostları aydınlatan muhtelif varlıkların devamlı ve programlı ve birbirini tamamlayıcı, birbirine bağlı tebligatı; muhitimizde gayesine varmış, vazifesini görmüş ve beklenilen neticenin tahakkuku eşiğine bizi ulaştırmıştır.

Son aylardaki mesaimizde ikinci bir Üstad planının büyük bir fikir ve bilgi aydınlığı içinde vermekte olduğu tebligat, ilk üstad planının açtırdığı Neo-Spiritüalizma sahasının ve devresinin dünyamız anlayış ve kavrayış ihtiyacına asırlarca yetecek en esaslı ve gerçek realiteleri üzerinde toplanmış bulunmaktadır.

Şimdiye kadar ancak iptidai materyellerini, hazırlayıcı unsurlarını elde ettiğimiz ve bir başlangıç olarak sunduğumuz Neo-Spiritüalizma Realitesi Prensiplerini son Üstad Planı’ndan aldığımız bilgilerle ikmal edip olgunlaştırarak, halen, dünyamızın yeni bir tekamül safhası için hazırlanmağa ve bütün sevgili dostlarımızı ve tefekkür, tahakkuk peşinde koşan insanlığı tatmin edici bir sistem dahilinde takdim edilecek bir duruma sokmağa çalışıyoruz.

Bu, en zevkli ve en ileri saydığımız büyük vazifemizin herkes için faydalı bir neticeye vardığına kanaat getirdiğimiz anda, bizi bu liyakata ulaştırmak imkanlarına gene bir vazife halinde kazandırmış bulunan son Üstad planının tebligatı ile birlikte hazırlamış olduğumuz « SON NEO-SPİRİTÜALİZM GÖRÜŞÜ İLE RUH VE KAİNAT» bilgisi hakkındaki sistemimizi neşretmeğe başlıyacağız. (*)

Demek ki, şu son dünya enkarnasyonumuzdaki insan kardeşlerimize ve dostlarımıza karşı, onların fikir ve duygu hayatlarında kendilerine faydalı bir varlık, vefakar bir kardeş, sadık bir dost olmak vazifemizin bütün hizmetlerini görmek arzu ve iştiyakımızda ve vazife isteğimizde bizi destekleyen ilk Üstadımız, bu vazifemizin gerçekleşebilmesine yetecek malzeme kapısının anahtarlarını vermiş; son Üstadlarımız da ( ki biz bu yüksek dostlarımıza « Kemal Yolu Rehberleri» diyoruz) bu malzemelerin tedariki ve tarafımızdan kullanılabilmesi yol ve imkanlarının rehberi ve düzen vericileri olmuşlardır.

Ve dünyamızın layık olduğu ve şimdiye kadar verilmemiş bilgilerin muhtelif kanallardan verilmesini sağlamışlardır.

Şu halde böyle bir neticenin arifesinde bu iki Üstad planının tebligatını okuyucularıma tanıtmak ve onların da bu muazzam kaynaklardan benim gibi ve belki de benden daha ileri derecede istifade edebilmelerine yardım edebilmek faaliyetini gene, o büyük vazifemin bir parçası olarak kabul eder ve bunu yerine getirmeği bir zevk telakki ederim.

———
( *) Bu makale Ruh ve Kainat dergisinin 12. sayısında çıkmıştır. Bu derginin 13. sayısının sunuş yazısı da, Neo Spiritüalizm’in kuruluşuna ait önemli bazı ifadeleri içeren bir mahiyettedir. Dr. Ruhselman tarafından yazılmıştır. Bu bölümün akıcılığını bozmamak için onu EK BÖLÜM - 1 olarak sunduk. Üstteki makale ile birlikte okunarak, sentez edilmesini salık veririz. ( h.e.s.)

Kemal Yolu Rehberi üstadımı yukarıda zikrettiğim eserimle birlikte takdim edeceğim. Fakat o zamana kadar bu kapının ilk açılışını hazırlayan Üstad dostumu tanıtmış olmalıyım.

Zira bence bu varlıklar, belirli bir dünya tekamül programının düzenleyicisi olan aynı YÜKSEK PLAN’ın birisi Başlatıcı, diğeri Tamamlayıcı büyük vazifedarlarıdır.

İşte kıymetli dostumuzun [ ilk rehber ruh, ÜSTAD’ın, ( h.e.s.)] 5 tebligatı, sırasıyla aşağıda verilmiştir ( *).
———
( *) Bu bölüm içinde, bu 5 Tebligatın hemen ardında, « Dört Boyutlu Mekanların Varlıkları» başlıklı bir kısa kısım vardır. Lütfen öncelikle onu okuduktan sonra bu 5 Tebligatı okuyunuz. ( h.e.s.)

ÜSTAD Celsesi – 1
12-4-1936
Opt : Dr. Ruhselman

1.S - Etrafınızı iyice tetkik ediniz, ne görüyorsunuz?
C -  Aydınlık içinde, sezgi halinde varlıklar hissediyorum.

2.S - İyi tetkik ediniz, bunlar ne gibi varlıklardır?
C - Hiçbirşey görmediğim halde yanımda bir çok varlıklar hissediyorum.

3.S - Bir şey görmüyorsunuz, fakat varlıklar mı hissediyorsunuz?
C - Kulağıma varız diye bir ses geliyor.

4.S – Varız diyen ses sahibinden görünmesini isteyiniz.
C – İsteme görünmemi! diyor.

5.S – Niçin böyle diyor acaba?
C - Alışmadın diyor. Göremeyişin de alışmadığının belirtisidir, diyor.

6.S – Tekrar ona hitap ediniz.
C - Göreceksiniz, diyor. Fakat şimdi değil, diyor bir ses ama kimseyi görmüyorum. Şimdi tahammül edemezsiniz. Yoksa göreceksiniz, diyor.

7.S -  Ne vakit?
C - Ayni zamanda duyacaksınız, diyor. Burada görmek sizin mananızla değil. Bütün duygunuzla duyacaksınız.

8.S - Aşağı planla bu plan arasında ne fark var?
C - Çok fark var, diyor. Kulağıma böyle ses geliyor, görmüyorum.

9.S - Bizim anlayacağımız şekilde lütfen izah edin?
C - Burada şimdiye kadar alıştığınız tarza uymıyan şeylerle karşılaşacaksınız, binaenaleyh bunlara tahammül edemezsiniz diyor.

10.S - Ne bakımdan tahammül edemezsiniz?
C - Tahammül edememek; gözünüzün kamaşmasında ne rahatsızlık duyarsanız, diğer duygularınızda da ayni şeyi duyarsınız, diyor. Ben bunu ancak böyle sizin anlayışınızla anlatıyorum, diyor.

11.S - Acaba orada gözünüzü veya umumi duygunuzu kamaştıracak nur...
C - Bu nur değil, vücuttur. Sizin duygularınızı rahatsız eder. Ama alışırsanız bu kamaşmadan kurtulursunuz. Tedrici olarak ışığın kuvveti karşısında yavaş yavaş bakarak kamaşmadan kurtulduğunuz gibi. Öyle alıştırma yapacaksınız.

12.S - Bu gördüğünüz vücutlar, içinde bulundukları muhitten daha mı parlaktır?
C - Söyledim ki göz meselesi değil, duygu meselesi. Parlaklık göz için düşünülebilir. Ben bunu misal olarak söyledim. Duygunuzda böyle bir kamaşma vukua gelir. Bu, parlaklıktan değil karşılıklı hislerin aynı cinsten olmayışındandır. Bu intibak ( tecasüs), size söylediğim gibi yavaş yavaş elde edilebilir, diyor.

13.S - Bunun için ne kadar çalışmak lazım?
C - Bu, muhtelif vasıtalar ile olabilir. Mesela bazen ruhunuz müsait olur, bazen bu müsaitlik kalmaz. Siz çabaladıkça bunda başarılı olacaksınız. Görünmeden seslenen bir hitap olarak kulağıma geliyor.

14.S - Bu sesin ahengi nasıl?
C - Ses yok fikirler geliyor.

15.S - Bu sesin sizdeki izlenimi nedir?
C - Bıraktığı izlenim; sanki kafamın içerisi boş da fikirler kelimelerden soyutlanmış olarak kafama geliyormuş gibi oluyor.

16.S - Bu görüşmenin size faydası var mıdır?
C - Faydalıdır, diyor.  Yoksa sizi bu kadar tutmazdım. Herhangi bir şey ki bir cehitle yapılıyor, onda fayda vardır, diyor.  Yeter ki hüsnü niyetle yapılmış olsun, diyor.

17.S - O halde orada bira dolaşınız.
C- Burada ne kadar dolaşsanız kimseyi göremiyeceksiniz. Göreceğiniz bir ışıktan ibaret, diyor. Yalnız etraftaki varlıkları hissedeceksiniz. Bir sezme halinde. Beş duyunuza ilişik olmayan bir sezme.

18.S - Daha yükseğe çıkmak istiyoruz.
C - Alışkanlığınızı arttırmadıkça daha yukarı gitmenize müsaade etmem. Yoksa ışık gözünüze bir rahatsızlık verebilir, diyor. Tedrici elden bırakmayınız. Korkarım ki gözlerinize zarar verir, diyor.

19.S - Acelemiz yok, bekleriz.
C - Tahammülünüz arttıkça edineceğiniz bilgiler de çoğalacaktır. Yalnız, tahammülünüzü zorlamayınız. illaki

44
her şeyi az zamanda öğrenmeğe kalkmayınız, diyor. Kim söylüyor bilmiyorum.

20.S - Hep aşağı planda mı kalalım?
C - Daima yükseliniz. Yükselmek gayeniz olmalıdır. Bunda kural; hüsnüniyet ve tedriçtir, diyor.

21.S - O halde bu planda bulunmakla en iyi hareket mi etmiş oluyoruz?
C - En iyi değil, iyisi, diyor. Bundan şimdi bir zarar gelmeyecek. Gözünüzün kamaşmadığı gibi, hissiyatınızın da kamaşmadığını gördünüz. Tedricen hareket ediniz.

22.S - Daha iyisi üçüncü planda mı kalmaktı?
C - Daha iyisi tedriçtir.

23.S - Yani buraya da daha çıkmamalı mı idik?
C - Bu dördüncü beşinci laflarını bırakınız. Burada mahdut adetle mahdut tabaka düşünmeyiniz, diyor.

24.S - Bundan evvel aşağılarda İlyas efendi isminde bir varlıkla tanıştık, bu zat hakkında ne düşünüyor.
C - Diyor ki,  canlılar aleminde her şey bir kurala tabidir. Onun da karşınıza çıkması muhtemeldir. Ben ne lehte, ne de aleyhte sözler söyliyemem, diyor... İlyas efendi kendisine verilen vazifeyi görmüştür. O, somut bir şey [ yani ruhsal bir varlık ( h.e.s.)] değildir.

25.S - Somut bir şey değildir demek ruh değildir demek midir?
C - Ruhun vasıtası imiş.

26.S - O vasıtanın tabi olduğu ruh nasıl bir ruhmuş?
C - Haddi zatında kendisi bir ruh değilmiş. Bir vasıta imiş.  Bu hadiseleri tanzim edenler ruhlardır. Böyle yüksek tabakalara vasıl olmak maksadını takip edenlere türlü talimatta bulunmak ve onları hazırlamak için bir takım geçirecekleri yollar vardır. Bu onların tensibidir. ( uygun görmesidir), diyor.

27.S - İlyas efendi bize hakikate uymıyan bazı sözler söylemişti.

C - Bunlar mukadderdir. Bunlar böyle yapılmak icap ederdi. Birdenbire size hakikati göstermek sizin idrakinizin üstüne çıkmak demektir, diyor.

28.S - Fakat böyle yanlış görüşmeler bizi sarsıyor...
C - Unutmayınız ki sizin dünyanızda her şey bir çalışmanın, bir çabanın sonucudur. Nasıl aleminizde her istediğiniz şeye zahmetsizce nail olamıyorsanız ve maniasız, hatasız nail olamıyorsanız bu da tıpkı onun gibidir. Siz dünyanızın dışına çıkmış değilsiniz. Sizi himaye eden ruhlar sizi hataya sevkeder. Taki dünyanızdaki kuralların zıddına hareket etmiyesiniz.

29.S - Son cümleyi biraz daha izah eder misiniz?
C -  Siz dünyasal yasalara tabisiniz. Bu yasaların hükümlerinden sizi kurtarmak lehinizde olmaz, diyor. Siz dünyada hakikatlere nasıl meşakkatle nail olabilirseniz o kadar meşakkatle de bu ahret bilgilerine nail olabilirsiniz. Yoksa dünyadaki kuralların aksine hareket edilmiş olur. Hakikate nail olamazsınız. Çünkü dünyadaki mesaide bir çok aldanmalar vardır. [ Yeryüzünde doğrular, deneme yanılma usulü ile bulunduğu için, üstad, bu çalışmada da aynı usulün kullanılmasını istiyor ( h.e.s.)]

30.S - Bu aldanmalar devam edecek mi?
C - Devam edebilir. Bu benim kontrolüm altında değil. Size ben hüsnüniyetinizden dolayı malumat veriyorum.

31.S - Bize bu varlık yardımda devam edecek mi?
C - Hiçbir zaman vadettiğim şeyden ( sözümden) dönmem.

32.S - Kendisine ne şekilde hitap edelim?
C - Biz hepimiz eşitiz. Hangimize teveccüh ederseniz. Biz iyilik ederiz.

ÜSTAD Celsesi – 2
19-4-1936
Opt : Dr. Ruhselman

32. S - Biz bugün bu plana ikinci defa çıkıyoruz bu doğru mudur?
C - Evet.

33. S - Yani buraya bu ve bundan evvelki celselerden başka hiç çıkmış değil miyiz?
C - Hayır.

34. S - Buraya kadar gelmekle isabetli bir harekette bulunduk mu?
C - İsabetli, diyor.

35. S - Fakat bu defa bu plana hiç bir yerde durmadan ve doğrudan doğruya çıktınız. Bunun sebebi nedir? [ Opt. Bu soruyu medyoma sormuş, fakat cevap ÜSTAD tarafından verilmiştir. ( h.e.s.)].
C -  Takip ettiğiniz gelişimsel seyir.

36. S - Bu akşam biraz daha yükselebiliriz o halde?
C - Acele etmeyiniz.

37. S - Pekala, fakat biz çok bilgisisiz, daima ilerlemek istiyoruz.
C - Acele etmeyiniz, alışırsınız.

38. S - Bu hususta bizi biraz aydınlatsın. [ Medyoma hitaben ( h.e.s.)].
C - Sizin bu plana müteaddit defa gelmeniz ve meşgul olmanız, gerek istidadınızı ve gerek istifadenizi arttıracaktır. Nasıl ki geçen celsede bu kadarını da ümit etmiyordunuz. Birdenbire bu plana çabuk geldiniz. Bu planda daha fazla kalabileceksiniz.

39. S - Demek bu akşam ki kazancımız bu kadar mı olacak?
C - Tedriç kuralına riayet ediniz. Bunu geçen sefer de söylemiştim.

40. S - Buna karar verdik. Ancak, biz buraya geçen defa da çıkmıştık. Bu celseden kazancımız yalnız burada biraz daha kalmaktan mı ibarettir?
C - Maddeten bir şey temin etmeseniz bile ortama alışmanız faydalıdır.

41. S - Bu plana gelmezden evvelki planda da sonsuz denecek kadar çok varlıkla karşılaşmıştık ( 1). Bunlar hakiki varlıklar mıdır?
C -  Hakiki varlıklardır, fakat formları gerçek değil. Ruhların sizin gördüğünüz şekilde formları ( beden şekilleri, suretleri) yoktur.

42. S - Bunların formları nasıldır acaba?
C - Ruhlar istedikleri şekle girebilirler ( 2).

43. S - Mesela Ahmet kılıklı bir ruh isterse Mehmet şekline girebilir mi?
C - Ahmet, Mehmet… isimden ibarettir. Ruhlar istedikleri şekle girebilirler.

44. S - Halbuki klasik spiritizma üstatlarının eserlerine göre hiç bir ruh diğerinin kıyafetine giremez, diye öğrenmiştik?... ( 3).
C - Spatyomda Ahmet kılığında bir insan maddeden hisse alarak ( yani bir miktar maddeyi şekillendirerek) vücudunu istediği şekle sokabilir. Hüviyetler birleşmemek şartiyle bu olabilir. Siz naçiz beden vasıtanızla yüzünüzü, elbiselerinizi başkasına benzetebildiğiniz halde ruhların bunu yapamayacağına inanmanız doğru olmaz.

45. S - Şimdi demek bizim tanıdığımız veya tanımadığımız bir ruh, bize kendisini gösterebilir mi?
C - Arzu ederse gösterebilir.

46. S - Buradaki mekanizma nasıldır?
C - Kullandığı vasıta, madde üzerindeki hakimiyeti ve onunla istediği şekle girmesi kabiliyeti. Kullandığı vasıta, arzu ettiği maddeden bir hisse alarak onu size görünebilecek cisimsel ( yani bedensel) bir hale koyması ( 4).

47. S- Ruhlar, kendi aralarında birbirine karşı normal olarak ne şekilde görünebilirler?
C- Onlar birbirlerini bütün duygu halinde sezerler. Sizin gözünüzle gördüğünüz gibi yekdiğerini görmezler.

48. S- Ruh aleminde bir şekil var mıdır?
C- Ruh aleminde iken perispriden ( *) başka bir hal yoktur.

49. S- Perisprinin… ( Bu sual hızlı söylenmiş olduğu için celse yazıcıları tarafından zaptedilememiştir.)
C- Perispri, ruhun mahalli konsantrasyonudur. Her ruhun kendine mahsus bir mahalli konsantrasyonu ( perisprisi) vardır.

50. S- Bu mahalli konsantrasyon olan perispri ruhun ayrılmaz bir parçası mıdır, yoksa ondan ayrılabilir mi?
C- Hayır, ayrılamaz. Perispri, ruhun mevcudiyeti için ayrılmaz ve vazgeçilmez bir parça değil, fakat ruhun ihtiyacı olan bir şeydir. Ruh olarak mevcudiyeti, perisprisine muhtaç değildir ( 5).

51. S- Perispriye şeklini veren kimdir?
C- Ruhun kendisi perispriye şekil verir.

52. S- Ruhun tekamülü ile perisprinin alakası var mıdır?
C- Ruhun tekamülü ile perispri gittikçe incelik edinir, incelir.

53. S- Ruhun olgunluğuyla perisprinin şekli arasında ilişki var mıdır?
C- Perisprinin şekli ruhun kendi tesirine tabidir.

54. S- Gayet kaba ve ağır bir perispri ince ve güzel bir şekil alabilir mi?
C- Alabilir.

55. S- Perisprinin, incelik ile; aldığı güzel ve çirkin şekil arasında ne gibi ilişki vardır?
———
( *) Klasik spiritüalizmada perispri; yarı maddi ve madde ile ruh arasında bir vasıta ve seyyal beden olarak kabul edilir.
Leon Denis’e göre perispri; bedenin ikinci bir şeklidir. Bütün uzuvlarıyla adeta bir beden ve onun bir şemasıdır.

C- İncelmiş bir perispri kaba şekil alamaz. Fakat kendisini kaba şekilde gösterebilir ( 5).

56. S- Perisprisi incelik edinmiş bir ruh, isterse gayet çirkin bir şekle girebilir mi, bunun aksine gayet kaba bir ruh, isterse perisprisini güzel şekilde gösterebilir mi?
C- Çirkinlik ve güzellik ruhun iradesine tabidir. Çirkinlik bir görünüm meselesidir.

57. S- Yani ruh perisprisine istediği şekli veremez mi?
C- Ruhun müessiriyeti, onun ilerleme ve gerilemesiyle orantılıdır. Binaenaleyh istediği şekli perisprisine sınırlı bir çerçeve dahilinde verebilir.

2. CELSENİN DİPNOTLARI:

( 1) – Bu celselerin henüz başlangıcında iken, bu 4-boyutlu mekana ulaşıştan önce tıpkı insan şeklinde kadın, erkek, genç, ihtiyar, bir sürü varlıkla medyom karşılaşmıştır. Onlarla bazı -kıymetleri beşeri haddi aşmıyan- mülakatlarda da bulunmuştuk. Sualimizde kastedilen varlıklar bunlardır.

( 2) – 1936 senesinde başlıyan ilk Neo-Spiritüalizma realitesinin bu yüksek tebligatı, o zaman çok ilkel ve basit bir klasik spiritüalizma bilgisi kadrosu dışına çıkamıyan düşüncelerimize bundan başka türlü hitap edilemezdi. Binaenaleyh bu ve bundan başka Üstad’ın diğer tebligatında geçen ruh kavramı ancak o zamanki düşüncelerimize göre bize anlatılması mümkün olan bazı ilk hakikatlerin anlatılabilmesi için kullanılmıştır. Zira o tarihlerde bizler bugünkü kainat mevzularını anlıyacak bir durumda olmaktan çok uzak bulunuyorduk. Binaenaleyh, gelecek yüksek realitemizin ilk rehberi olan Üstad’ın tebligatındaki ruh kelimelerini ancak bu günkü « varlık» kavramı karşılığı olarak kullanmamız icap edecektir.

( 3) – Bu sualden de anlaşılıyor ki o zaman biz Neo- Spiritüalizmanın bir geçiş devresi olan bu safhasındaki ilk yeni realiteleri dahi tamamile yabancı görecek kadar klasik spiritüalizma bilgilerine bağlı bulunuyorduk. Hele medyomumuz o zamanlar, spiritüalizmanın ne eskisini, ne de yenisini bilmiyordu.

( 4) – Bu bilgiler o zaman, bu günküne nazaran birer geçiş bilgisi ve başlangıç olmakla beraber, o tarihlerdeki klasik bilgimize nazaran çok ilerde ve tamamiyle mechulümüz bulunmakta idi.

( 5) – Bu bilgiler klasik bilgilerden bizi bir kademe daha yükseltmek üzere ayırmış ve yeni bir bilgi aleminin kapısına ulaştırmıştır. Bu tebligatı aldığımız tarihlerde bu bilgiler bizi hem eski, fakat bir çok noktasında müphem kalmakta bulunan deneysel spiritüalizma bilgilerinden süratle ayırıyor, hem de daha çok tatminkar yeni bir düşünce sahasına sürüklüyordu. Bununla beraber, yani klasik ve neo-spiritüalizmanın intikal devresini teşkil eden 17 senelik telakkilerimizin bizi bu müddet zarfında tatmin ediyor görünmelerine rağmen, bu gün tamamile anlıyoruz ki biz bu müddet zarfında üstadın bu sözlerindeki mananın hakikatine ve derinliklerine asla varamamış, sadece onların yüzeysel anlamlarına göre sonuçlar çıkarmada bulunmuşuz. Nitekim bu gün ruh ve kainat mevzularının bütün dünyaca alışılmamış nihai bilgilerini kavrayışımızı sağlayan son devrenin, sonraki yüksek tebligatı, geçiş aşamasındaki anlayışlarımızda mevcut bulunan gedikleri kapatmış ve boş kalan yerleri doldurarak neo-spiritüalizmanın; zamanı gelince, yani sistemin kurulması olgunlaştığında sunulacak, en doyurucu ve kapsamlı olan son aşamasını oluşturmuştur. İşte bu safhanın gelmesidir ki üstadın o zaman bizim, çok eksik ve elbette eski realitemizin basit görüşlerile karışık olarak anlıyabildiğimiz tebligatındaki manaların berraklığını meydana çıkarmış ve bu günkü realitemizin ne kadar hesaplı ve tedrici bir usul ve sistem dahilinde hazırlığın yapıldığı hakkında da ayrıca bize çok değerli gözlemler ve bilgiler vermiştir.

ÜSTAD Celsesi – 3
26-4-1936
Opt : Dr. Ruhselman

58. S- Neredesiniz, etrafı nasıl görüyorsunuz?
C- Geçen defaki plandayım.

59. S- Etraf nasıl?
C- Her zamanki beyaz ışığın içindeyim. Namütenahi, her taraf eşit derecede aydınlık.

60. S- Ufuklar nasıl?
C- Ufuk sınırlı değil. Çepeçevre, gözün alabildiğine geniş.

61. S- Şimdi biraz daha yukarılara çıkmağa çalışacağız. Yükseliniz ( 1)
C- Yükseliyorum… Yükseliyorum.

62. S- Yükselmekte devam ediniz ( 1).
C- Karanlık!

63. S- Yükseliniz ( 1)
C- Yükseliyorum… Namütenahi karanlık…

64. S- Yükseliniz… ( 1).
C- Sonsuz bir uzay içindeyim…

65. S-  Yükselmekte devam ediniz.
C- Yükseliyorum. Her taraf karanlık. Yıldırım süratile yükselmeme rağmen mütemadiyen karanlık içindeyim…

66. S- Yükseliyorsunuz değil mi?
C-Yükselmekte devam ediyorum.

67. S- Süratle yükseliniz. ( 2)
C- Fevkalade karanlık… Şimdi ise gözlerim kamaşıyor. Güneş gibi… (2)

68. S- Orada durunuz. Ne görüyorsunuz?
C- İniyorum. ( 3)

69. S- İnmeyiniz durunuz!... ( 3)
C- Peki.

70. S- Ne görüyorsunuz? ( 4)
C- Şiddetli bir titreşim… Ve kamaşma hissediyorum.

71. S- O halde ininiz, aşağıya… Hareket ettiğiniz plana kadar ininiz.
C- Geldim.

72. S- Orada durunuz.
C- Bu planda kamaşma yok. Her vakit gördüğüm gibi apaydınlık ve eşit derecede nurlanmış bir sahadayım. Burası benim üzerimde gayet güzel bir haz tesiri yapıyor. Etrafımda her zamanki varlıklar… Yukarda sinirlerim gerildi. Burada yok.

73. S- Şimdi herhangi birinden size yardım etmesini isteyiniz.
C- Herkes amade… Bizim farkımız yık, diyorlar

74. S- Acaba bu celsemizde bu plana ait bazı şeyle duymanıza, görmenize imkan hasıl olacak mıdır?
C- Kabiliyetiniz artıyor… Gittikçe çoğalacak, diyor.

75. S- Biz yukarıki bir plana çıktık…
C- Hata ettiniz… Nasıl ki gözlerinizin kamaşması da size bu hatanızı ihtar etti.

76. S- Bu plana çıkıncaya kadar arada geçen karanlık sahalar neye delalet ediyor?
C- Buradan bir ayrılma hissile hareket ettiğiniz için sizin kuvvetinizin üstünde olan o planda bir karanlık altında kaldınız. Ve rahatsızlık duydunuz, diyor. Telakki kabiliyetinizin birdenbire üstüne çıkmanızın bir işaretidir, diyor.

77. S- Acaba hazırlıksız çıktığınız bu planda daha fazla kalsaydınız ne olurdu. [ Bu soru medyoma hitaben sorulmuş, cevap Üstad’dan gelmiştir (h.e.s.)].
C- Vücudunuza paralizi ( felç) gelirdi, diyor. Fazla kelimesinin bütün manasile kaldığınız takdirde. Yani çok kaldığınız takdirde…

78. S- Acaba orası bir ruh alemi midir?
C- Evet, orada da ruh var. Oradan daha yükseklerde de ruhlar var.

79. S- O daha yüksek planlarda da bu yukarda gördüğünüz gibi tahammül edemiyeceğiniz kadar ışık ve hararet var mı?
C- Yanarsınız, tebahhür edersiniz!... Bunun için tedriç tavsiye edildi,  diyor.

80. S- Bu, tanıdığımız gibi bir hararet midir?
C- Sizin bildiğiniz hararet değildir, diyor.

81. S- Biz biliyoruz ki yanmak maddidir. Siz orada ruh alemindesiniz. Bu yanma nasıl olabilir?
C- Yani vücudunuzun göreceği ziyandır. Nitekim bunun alametlerini başınıza kan hücumu ile duydunuz, diyor. [ Ruhsal planda perisprinin göreceği ziyandan, ona bağlı olan fizik beden de aynen etkilenebilir ( h.e.s.)].

82. S- ( Medyoma hitaben) Siz başınıza kan hücum ettiğini duymuş mu idiniz?
C- Duydum, yüzüm kızarmıştı.

83. S- Şimdi sizinle görüşen zat bu plana mensup bir zat mıdır?
C- Evet, o plana ait.

84. S- Eğer daha üst planda kalmanız mümkün olsaydı oradakilerle de görüşmeniz mümkün olabilir mi idi?
C- Hayır… Çünkü aranızdaki temas vasıtaları çok ayrılmıştır. Yani mesafe çoktur. Fakat tedricen, uzun mesai neticesinde daha yükseklere çıkabilirsiniz, diyor. ( 5)

85. S- Bu plana çıkmak için yapılan çalışmalar yalnız bize mi ait, yoksa sizlerin de bu hususta ayrıca çalışmalarınız var mı?
C- Ruhun yücelmesini temin eden tüm vasıtalar bu temaslara sizi hazırlar.

86. S- Medyomun özel ve genel hayatındaki çalışmaları da bu yücelmeyi temin eder mi?
C- Ruhun tekamülünü gerektiren bütün etmenler buna sizi hazırlar. Hatta ıstırap dahi…

87. S- O halde medyomun bu celse haricindeki gayretlerine de tekamülü için lüzum vardır?
C- Zerre kadar şüphe yok… Ruhun her türlü gelişim ve evrimi bu teması hazırlar. Biz bile daha yüksek sahalara tedricen çıkabiliriz. Size de bunun için tedriç tavsiye ediyoruz. ( 6)

88. S- Bu izahatınızdan dolayı teşekkür ederiz. Kendisinden istifade ediyoruz. Acaba bizim çıkıp da tahammül edemediğimiz plana kendileri çıkabiliyorlar mı?

C-  Biz bulunduğumuz mevkiden birkaç plan yukarı çıkabiliriz. Fakat daha yukarılara, tekamül safhaları dediğimiz zamanı geçirdikten sonra çıkabiliriz.

89. S- Madem ki yukardaki birkaç planda durabiliyorlar niçin oralarda kalmayıp bu plana iniyorlar?
C- Geçici çıkmak başka! Nasıl ki biz kendimizinkinden aşağı sahalara gidebildiğimiz gibi aşağıdan da bizim sahamıza gelebilirler. Nitekim sizin de ruhunuz buraya kadar gelebiliyor.

90. S- Kendisi yukarlara çıktığı zaman nasıl bir halle karşılaşıyor?
C- Bizim takatımızın fevkinde yukarıya çıkacak olursak vibrasyon farkı varlığımızı rahatsız eder. Nitekim sizin de çok soğuk yerden çok sıcak bir yere ve keza çok sıcak yerden çok soğuk bir yere gittiğiniz zamanki haliniz gibi.

91. S- Demekki medyom sizlerden daha çok tahammülsüzlük gösterdi!
C- Maddeye bağlı olanların tahammülsüzlüğü maddeden ayrılanların tahammülünden çoktur.

92. S- Bulunduğunuz planda bir şey görebiliyor musunuz?
C- Bulunduğunuz [ yani medyomun şu anda bulunduğu, ( h.e.s.)] planda sizin görebileceğiniz şekil yok. Vasıtalarınızla göremezsiniz. Vasıtalarınız müsaade etmiyor.

93. S- Acaba üç buut kaidesi burada hakim mi?
C- Üç buut hakim değil.

94. S- Buradakiler kaç buutlu şartlar içinde bulunurlar?
C- Biz burada dört buut içindeyiz.

95. S- Bu dört buuttaki varlıkları herhangi bir yoldaki gelişmeniz neticesinde görebilmeniz  mümkün olacak mı? [ Medyoma hitaben. ( h.e.s)]
C- Hayır.

96. S- O halde bu tecrübelerimiz neticesiz mi kalacak?
C- Bu konuda değil, başka konularda.

97. S- Tekrar soruyorum, iyice anlıyamadım; bu planda sizin bir şey görmeniz kabil değil mi? [ Medyoma hitaben. ( h.e.s)]
C-  Görmekten maksat; ruhun duyma hali ne ise öyle duyacaksınız. Bunu da size evvelce söylemiştim. Bilmeğe kabiliyetiniz olan vasıtaları öğreneceksiniz. Fakat tedriç lazım.

98. S- Bundan aşağıdaki planlarda bazı şekiller görmüştük. Bu tarzda bir şekil olmayacak mı?
C- Olmıyacak. İstersek o da olabilir. Biz maddeyi konsantre ederek size görünebiliriz. [ Beşinci celsenin ardından gelen kısımda buna bir örnek vardır ( h.e.s)]

99. S- Demekki bu planın şartları, doğal bir şekilde sizin görmenize mani olacaktır, ancak…
C- Yalnız mani değil. Sizin vesaitinizin eksikliği. Çünkü yalnız görmek kavramı ile anlıyabiliyorsunuz. Halbuki tüm duygunuzladır asıl görmek.

100. S- Demekki ne kadar çalışırsak çalışalım aşağıdaki görmek vetiresi gibi bir tezahür ile burada karşılaşamıyacağız. Yalnız bu akşam olduğu gibi…
C- Hayır, bu akşam olduğu gibi değil. Daha derin ve daha etraflı bilgi için hazırlanıyorsunuz. Tedriç tavsiye ettikçe daha derin duygulara malik olacağınızı anlatmış oluyoruz. [ Burada, Neo-Spiritizm için sözkonusu olan hazırlık nitelendiriliyor ( h.e.s)]

101. S- Acaba bu yeni duygular ne olabilir?
C- Yeni değil, bütün duygularınızın birleşmesinden mütevellit olarak daha kuvvetli bir duygu.

102. S- Acaba karşımızda bulunan ruhun, büyük kardeşimizin şu anda bize anlatmak istedikleri şeyleri tam manasile anlıyamıyor muyuz?
C- Kendi vasıtalarınızın kapasiteleri üstünde anlamağa imkan yoktur. Bu vasıtaları biz de temin edemeyiz.

103. S- Biz çok geri bir plandayız. Planımıza ait bilmediğimiz şeyleri de öğrenmek istiyoruz.
C- Bu bilgi özleminizi takdir ile karşılarım. Gene söylüyorum tedriçten ayrılmayınız.

104. S- Şimdi biz hakikaten bir ruh ile karşı karşıya mıyız?
C- Evet.

105. S- Bu ruh şimdilik bizim anlıyabileceğimiz şeyleri söylerken kendi anlatmak istediği şeyi başka türlü anlamadığımızdan ve kendi istediği şeyi anladığımızdan emin midir?
C- Geçirdiğiniz tecrübeleri unutmayınız.

106. S- Ben de bunu düşünerek soruyorum: Muhatabımız olan Ruh’un bize anlatmak istediği şeyi tamamile anlıyor muyuz?
C- Evet.

107. S- İstediği şekilde anladığımızdan emin mi?
C- Anlıyacağınız şekilde söylüyorum.

108. S- Hepsini birer hakikat olarak kabul edebilir miyiz?
C- Evet.

109. S- Mademki anlıyabiliyoruz ve kendileri de bize teminat lütfunda bulunuyorlar, o halde bazı felsefi meseleleri sorabilir miyiz?
C- Evet.

110. S- Bizim soracağımız şeyler öğrenmek istediğimiz şeylerdir. Şu halde daha yukarılara çıkmadan ve daha uygun şartlarla karşılaşmadan bir çok şeyler öğrenebiliriz demektir!
C- Kabiliyetinizin müsait olduğu nisbette.

111. S- Bu hususta bize verecekleri cevapların bizim anlıyabileceğimiz şekilde doğru olduğunu temin ederler mi?
C- Tabii, yalan söylemiyorum.

112. S- Fakat geçen celsede izah buyurdukları gibi evvelki varlıklarla görüşmelerimizin bir çoğunda aldanmıştık.
C- Aldanmanın sırrı olduğunu söylemiştim.  ( 7)

113. S- Çok iyi takdir ettiği için endişemizi cesaretle söyledik. Bundan evvel İlyas efendi ve daha başka ruhlarla karşılaşmıştık. Bizim sorgularımıza cevap veriyoruz diye büyük laflar ettiler. Halbuki şimdi öğreniyoruz ki bunlar birer vasıta imiş. Acaba şimdi konuştuğunuz zatın da böyle bir vasıta olmadığını nasıl anlayabiliriz.
C- Aldatmağa memur değilim. Fakat dünya hayatında isabetle hatanın yan yana gittiğini, hakikatle sevabın yan yana gittiğini söylemiştim. Nitekim aldanacaksınız, hamle yapacaksınız. Böyle aldanarak, hamleyi arttırarak aradaki fazla bilgiden istifade edeceksiniz.

114. S- Pekala, fakat hayali hakikatten nasıl ayırabiliriz? Halbuki öğrenmek aldanmakla mı mümkün olacak?
C- Aldanmak sizin için gerekli hususlardandır.

115. S- Elimizde itimat ettiğimiz büyük ispiritlerin vesikaları ve neşriyatı var. Bunlar da medyomlar vasıtasile ruh alemile temasa geçmişlerdir. Acaba bunlar da aldanmış mıdırlar?
C- Şunu biliniz ki dünyanızda ne kadar yüksek olursa olsun, hatadan salim bir fert yoktur. Her zaman bazı şeylerin hatalı tarafları olduğunu gözünüzün önünde tutunuz. Her hakikatin yanında bazı hataların bulunması ihtimalini biliniz. Saf-su gibi bir hakikate erişmiş olmağı beklemeyiniz.

116. S- Bize şu anda tebliğ veren zatın elbette bizden daha çok bildiği şeyler var. Bildiği hakikati bize söylemesi neticesinde mi bizim hataya düşmekliğimiz düşünülebilir yoksa onun bilmediği şeyleri söylemesinden mütevellit olarak mı biz hataya düşeriz?
C- Bütün hakikati anlıyamazsınız.

117. S- Fakat şimdiye kadar kendileri hep sade, açık ve anlıyabileceğimiz bir dille konuştular. Bu şekilde aynı zahmeti ihtiyar ederlerse söyliyecekleri şeyleri anlıyabileceğimizi sanıyoruz. Bize bu kanaati veriyorlar.
C- Benim söylediğimi anlamağa iktidarınız müsait olmadığından masumane bir hataya düşebilirsiniz.

118. S- Kendisinden almış olduğumuz cevaplar bizi tatmin etmiş olacaktır.
C- Bunu ihtar ettim.

119. S- Şimdi daha emin olduk.
C- Anlaşılacak şeyler sizin suallerinize değil, verilen cevabın mahiyetine tabidir. Binaenaleyh ben cevap verirken sizin kudretinizle orantılı olduğunu veya bilmeniz mümkün olmıayacağını söylerim… Vaktiniz bitti, dedi.

3.CELSENİN DİPNOTLARI

( 1) – Burada operatör geçen celsede üstadın ısrarla tavsiye etmiş olduğu tedriç kaidesini unutuyor ve onun haricine çıkıyor.

( 2) – Bu sırada medyom o kadar ani ve şiddetli bir ışık duygusu ile karşılaşmıştır ki bunu ancak bilahare bir güneşin içine dalmış gibi bir tesir ile izah edebilmiştir.

( 3) – Burada medyom operatörden evvel tehlikeyi gören ve ona göre kendisini inmeğe sevkeden bir tesirle karşı karşıya bulunmaktadır. Bu tesir medyomu, bu tehlikeli muhitten uzaklaştırmaya zorlamaktadır. Buna rağmen operatörün o zamanki tecrübesizliği bu nazik durumu hemen kavrayabilmesine engel olmaktadır.

( 4) – Operatörün medyomu mütemadiyen yükseltmedeki maksadının, o zamana kadar alışılmış realitelerin tesirile, mutlaka ruhların görünmesi lazım geldiği zehabından doğma bir gayretten ibaret bulunduğu anlaşılıyor.

( 5) – Bu netice, hakikaten fasılasız bir çalışma sonunda ancak 1953 senesinde, yani bu celseden tam 17 sene sonra tahakkuk etmiştir.

( 6) – Bunların, eski ve yeni realiteler arasındaki intikal devresinin ilk tebligatı olduğu nazarı itibara alınınca, tabirlerin de ona göre manalandırılmalarının gerektiği anlaşılır. İşte ruh, ruhun aşağıya inmesi  veya yukarıya çıkması  gibi tabirler ve ifadeler de böyledir. Bu tabirler eski realiteye göre başka manalar taşıdığı gibi yeni doğmak üzere bulunan sistemimize  göre de gene ayrı manalar taşımaktadır. Her iki halde de metnin kıymetinin azalması ve ibarelerin o tarzda tertiplenmiş olması  bu tebliğlerin insanları hazırlayıcı rolünün ehemmiyetini gösterir.

( 7) Bu hakikatin ilmi izah ve zaruretleri hakkındaki bilgiler zamanı geldikçe mecmuamızda takdim edilecektir.

ÜSTAD Celsesi – 4
3-5-1936
Opt : Dr. Ruhselman

120. S- ( Medyoma hitaben;) Geçen defa tahammül edebildiğiniz plana kadar yükseliniz.
C- Geldik.

121. S- Ne görüyorsunuz etrafınızda?
C- Her vakitki süt gibi ışık.

122. S- Nazarı dikkatinizi çeken yeni bir şey var mı?
C- Hayır, hep aynı olan durum…

123. S- Herhangi bir varlığa, bizimle görüşmesini rica ediniz.
C- Burada.

124. S- Bu akşam bilgimizi arttırmak için kendisinden bazı şeyler soracağız. Kabul ediyor mu?
C- Sizin kavrayış kabiliyetiniz oranında cevap veririm.

125. S- REALİTE nedir?
C- İnsanlar için realite, duyularının ilişik olduğu mevcudiyete kani olmalarıdır.

126. S- İnsanlar için olmıyan başla bir realite de var mı?
C- Ruhun kabiliyeti nisbetinde. Sizin için realite olmıyan bir çok şeyler, sizden yüksek ruhlar için realite olur. Ve daha ileriye doğru, ruhen, derecesi o kadar yükselmemiş olanlar için realite olmıyan şeyler, daha yüksek ruhlar için realitedir.

127. S- MUTLAK REALİTE var mıdır?
C- Deminki sözlerden anladığımız veçhile bizim bildiğimiz realite rölatiftir. Mutlak Realite, Yaradan hakkında düşünülebilir.

128. S- Şu halde dünyamızdaki realiteler nisbi ( kıyaslamalı) ve izafidir ( rölatiftir) öyle mi?
C- Hakikatlere oranla evet.

129. S- Bu nisbi realitelerin Mutlak Realite karşısındaki kıymeti nedir?
C- Sıfır. Kıyas kabul etmez.

130. S- İrrealite ne demektir?
C- Bu realitenin haricinde olanlar.

131. S- MUTLAK BİR İRREALİTE var mıdır?
C- Hayır.

132. S- Şu halde bütün irrealiteler rölatif midir?
C-Hayır. Mevcut olmıyan şeyler hakkında rölatiflik yoktur.

133. S- İrrealite mevcut mudur?
C- Hayır.

134. S- Realiteler haricinde düşünce mevcut mudur?
C- Realitelerin haricindeki düşünceler mevcuttur. Düşüncenin realiteler haricindeki tasavvuratından ibarettir.

135. S- Düşüncenin realite haricindeki tasavvuratına irrealite diyebilir miyiz?
C- O ismi verebilirsiniz.

136. S- İrrealite ile izafi realite arasında ne fark var?
C- İzafi realite, realitelerin yekdiğerine oranla değerini ifade eden bir deyimdir.

137. S- Mademki realitelerin hepsi izafidir, MUTLAK’a oranla değerleri sıfırdır, o halde bu izafi realiteler arasında bir fark olabilir mi?
C- MUTLAK’a oranla evet.

138. S- MUTLAK REALİTE karşısında sıfır olan nisbi realiteler irrealiteye nazaran değer kazanabilirler mi?

C- Çok büyük fark vardır. Birinin hiçbir, diğerinin ihmal edilebilir bir mevcudiyete malik olmasıdır. Unutmayınız ki « sıfır derecesinde» ifadesi, Mutlak Realite’ye nazarandır. Birbiriyle kıyaslandığı takdirde yekdiğerine karşı değerleri artıp eksilir.

139. S- Böylece izafi realitelerin yükselişi ile Mutlak Realite’ye yaklaşmak mümkün olur.
C- Hayır. Yaklaşmak deyimini, yakınına varmak manasında kabul ediyorsanız hayır.

140. S- İzafi realitelern Mutlak Realiteye varması hiç bir zaman mümkün olmıyacak mı?
C- Uluhiyet iktisap etmek olur.

141. S- « Uluhiyet iktisap etmek olur» demek, bu işin hiç bir zaman mümkün olmıyacağını söylemekle eşit midir?
C- Eşittir.

142. S- İnsanın dünya üzerindeki varlığı MUTLAK’a kıyasla izafi realite midir?
C- İzafi realitedir. O kadar izafi realitedir ki demin söylediğim gibi, ruhların da yekdiğerine nazaran izafi realiteleri vardır.

143. S-Bize irrealitenin mevcut olmadığını söylemişlerdi, halbuki izafi realitelerin haricinde kalan şeylerin irrealite olması lazım geldiğini de söylüyorlar.

144. S- Demek soyut bir tasavvur irrealite olabilir?
C- İzafi realite haricinde her hangi bir şey tasavvur ederseniz o irreeldir.

145. S- O halde bizim izafi realitelerimiz haricinde kalan realiteler vardır demek!
C- Çook. Çünkü demin de tekrar ettiğim veçhile ruh aleminde bile, birine kıyasla mevcut olanın, diğerine kıyasla mevcut olması, izafi bir realitedir.

146. S- Bunun aksi de mevcut mudur? Yani bizim reel sandığımız şeylerin irreel olması mümkün müdür?
C- Hata etmenizin ihtimali vardır.

147. S- Reel ile irreeli ayıracak kıstas var mıdır?
C- Elinizde sizin için mevcut olan bilgi vasıtalarından başka vasıta yoktur.

148. S- Bu bilgi vasıtalarımız reel ile irreeli ayırabilmemize kafi gelir mi?
C- Hayır, demin söylediğim gibi bir çok hata ettiğiniz durumlar da vardır.

149. S- Bize irrealiteye  realite dedirtebilen vasıtaları kullanmakla, diğer alemlerdeki varlıklar hakkında gerçek hükümler çıkartabilir miyiz?
C- Demindenberi söylediğim gibi, hata ettiğiniz durumlarda çıkaramazsınız.

150. S- Şimdi mesela ruh aleminde bulunan bir varlıktan kendi varlığı hakkında sorup aldığımız müsbet cevabı bir realitedir diye kabul ediyoruz. Acaba bu, o ruhlar için nasıl bir realitedir? ( 1)
C- Sizin için izafi bir realitedir. Bizim için de izafi bir realitedir. Nasıl ki aramızda görüşmek hadisesi hasıl oluyorsa…

151. S- Bize, kendimiz hakkında, kendimize realite dedirten ölçülere dayanarak; mesela ruh aleminde de aynı ölçüler dahilinde bize realite hükmünü verdirten varlıkların mevcudiyetlerine realite demek hakkını haiz miyiz?
C- Evet.

152. S- Bu ölçülere uymadığı takdirde o varlıklara irreel demek hakkına malik miyiz?
C- Asla!

153. S- Şu halde öbür alemdeki varlıkları biz kendi ölçülerimizle ölçmeye selahiyetli değiliz?
C- Hayır.

154. S- Şimdi içinde bulunduğumuz alem bir realite midir?

C- Evet.

155. S- Nisbi realitedir, değil mi?
C- Evet.

156. S- Bu nisbi realite ile sizin aleminizin realiteleri arasında fark var mıdır?
C- Çok…

157. S- Bu hususta bize biraz izahat verebilir misiniz?
C- Hayır. Bunu ancak burası ile uyum sağlamış olanlar bilebilirler.

158. S- Orası ile uyum sağlamış olma hali kimlere mahsustur?
C- Derece derece yükselmiş olan ruhlara. Ve hiç bitmeyecek şekilde yükselmelerini de göz önüne almak şartiyle.

159. S- Acaba beden içinde olan, yani cesetlerini hünüz terk etmemiş varlıklar daha doğrusu insanlar bu mazhariyete [ yani, 158. soruda belirtilen hususa, ( h.e.s)] nail olabilirler mi?
C- Kemalile değil. ( 2) ( Tam anlamıyla değil)

160. S- Bu hatanın amili… ( 3)
C- Yani bilgileri maddeden soyutlanmış yüksek varlıkların yüksek bilgileri derecesinde değil, çok eksik ve hatalı olarak. [ Bu cevap, 159. soruya aittir. ( h.e.s)]

161. S- Bu, vasıtalarının eksikliği yüzünden bilgileri noksan olan insan, bedeninden kurtulur kurtulmaz hemen hakikate ulaşır mı?
C- Hayır. Derhal hakikate ulaşamaz. Yeterlilik ve intibak lazımdır.

162. S- Biraz evvelki sözlerinizi biz şöyle anlamıştık; öbür alemde de izafi realiteler, birbirine nazaran farklı ve daha yüksek kıymet kazanırlar. Acaba bu anlayışımız doğru mudur?
C- İfadenizde müsamaha var. Demiştim ki varlıklar yükseldikleri nisbette realiteye maliktirler. Aşağı derecede bulunanlar için halen realite olmıyan şeyler, yukarıdakiler için realitedir. Daha yüksek boyut ve mekanlara ait realiteler, yüksek rehberler tarafından aşağı boyut ve mekanlarda ifade ve sözkonusu edilmedikçe, bu aşağıların varlıkları, o yükseklerin realitelerinden haberdar olmazlar.

163. S- Demekki realiteler yükseldikçe daha aşağı düzeydeki varlıkların bilgileri ve kavrayışları bunlara yetişemez.
C- Elbette. Kendinizi bir ovada farzediniz. Orada, ufkunuzu sınırlı görürsünüz. Fakat yüksek bir tepeye çıktığınızı farzediniz, yukarı zirveye doğru çıktıkça daha bir çok şeyler görebilirsiniz. Sizin maddi aleminizi, böyle bir benzetme ile bu kadar anlatabilirim.

164. S- Demekki ruh aleminden ancak yükseldikçe realitelerin ve hakikatlerin yükselmesi söz konusu olur!
C- Evet. Hakikatlerin yükselmeleri sözkonusu olur. ( 4)

165. S- Göremediğimiz, şüphe ve tereddüt içinde sezdiğimiz şeyler hakkında beyan edeceğimiz yorumlar da realite olabilir mi?
C- Demindenberi söylediğim gibi vasıtalarınız oranında bilginiz vardır. Vesaitinizin haricindeki bilgilerde muhakemeniz iş görmez.

166. S- Vasıtalarımızın kifayetsizliği yüzünden öbür alemin yüksek realitelerini hakkıyle kavrıyamıyoruz. O alemin vasıtaları nelerdir?
C- Ruhun bilgisinin, deneyimlerinin olgunluk ve gelişimi.

167. S- Tekamül için dünya ile öbür alem birbirinin ayrılmaz birer parçası mıdırlar?
C- Biri diğerinin mabedi. [ Ahret, fizik dünyanın mabedidir veya onu kapsamıştır. ( h.e.s)]

168. S- Bize tavsiye edeceğiniz başka bir şey var mı?
C- Hayır. Ancak sizin sorduğunuz suallere kabiliyetiniz nisbetinde cevap verdim.

4. CELSENİN DİPNOTLARI:

( 1) – Bu suali sormaktaki operatörün maksadı şudur: Bize kendilerini birer realite olarak tanıtan ruhlar hakikaten reel varlıklar mıdır, yoksa irreel midir?

( 2) Kemalile değil cümlesi; tam manasile değil, anlamında söylenmiştir.

( 3) Burada operatörün sözü Üstat tarafından kesilmiştir. Fakat burada verilen cevap bu kesilen suale ait olmayıp bundan evvelki 159 uncu sualin cevabına aittir. Anlaşılıyor ki oradaki « kemalile» sözünden layıkı üzere bir mana çıkaramıyacağımızı düşünen varlık tamamlayıcı izahatı vermek için sualimizi bu noktada kesmek zorunluluğunu duymuştur.

ÜSTAD Celsesi – 5
10-3-1936
Opt : Dr. Ruhselman

169. S- Verite ne demektir?
C- Düşüncenin aslına uygun gelmesi ( nefsülemre tevafuku).

170. S- Objektivizm ne demektir?
C- Herhangi bir objeyi kendine amaç edinerek, onun incelenmesi ile uğraşan felsefe bölümü.

171. S- Subjektivizm’den ne mana anlayacağız?
C- Objektivizmin tamamıyla aksi tarafı. Sujeyi amaç edinerek, onun etrafında inceleme ve uygulamalarla uğraşan felsefe bölümü.

172. S- Objektivizm ile verite arasında ne gibi ilişki vardır?
C- Demin söylediğim gibi verite, düşüncenin aslına uygun gelmesi olunca, bunların arasında bazen girişim bazen da karşıtlık meydana gelir.

173. S- Bizim objektif dediğimiz her şeyin mutlaka vrai ( hakiki) olması icap eder mi?
C- Hayır. O başka bir fikirdir. Objektif demekle süje haricinde bulunmuş olursunuz. Fakat bu objektiftir deyişiniz, her objektiftir deyişiniz gibi hakikate uygun gelebilir.

174. S- Subjektiflik ile realite arasındaki farkı izah eder misiniz?
C- Süjeye dayalı olan incelemeler dahi hata ihtimalinden bağımsız değildir. Bu yüzden, subjektif olarak verdiğiniz hükümler de aynı hükme tabidir.

175. S- Şu halde biz birşeye bu subjektiftir dersek bu fikrimiz veriteye ( hakikate) uygun olmaz mı?
C- Uygun olması da olmaması da mümkündür. Çünkü sübjektif olması o baptaki düşüncenin hakikate uygun olmamasını gerektirmez.

176. S- Verite ile realitenin bir ilişkisi var mıdır?
C- Geçen gün de bugün de söylediğim tariflerden aralarındaki ilişki anlaşılır.

177. S- Reel olan her şey vre ( hakikat) sayılabilir mi?
C- Hayır. Bugün de söylediğim gibi hata ihtimali daima mevcuttur.

178. S- Demek ki bizim anladığımıza göre realitede hata mümkün olmakla beraber, veritede hata olmaz mı, veritenin aslına uygun olmaması sözkonusu olabilir mi?
C- Verite’nin aslına uygun olmaması noktası şöyledir ki; verite
esasında ya pratik olarak gerçekleşmiştir veya gerçekleşmemiştir.
Gerçekleşmisse vre ( hakikat)’dir. Gerçekleşmemişse [ o verite değildir, ( h.e.s)] herzamanki hatalardan birine düşmüş olursunuz.

179. S- İrrealite ile verite arasındaki ilişki hakkında bizi aydınlatır mısınız?
C- Geçen sefer söylediğim gibi irreel olan bir şeyin vre ( hakikat) olması ihtimali yoktur. ( 1)

180. S- Mutlak realiteye doğru yükselen muhtelif realite basamaklarının verite bakımından kıymeti nedir?
C- Mutlak realiteye yaklaşmanın ihtimali olmadığını söylemiştim. Yalnız o istikamete yönelik olarak gelişim sözkonusu olabilir.

181. S- Mutlak realiteye kıyasla izafi realitelerin birbirine göre değerleri nedir?
C- Söylediğim gibi, mutlak realiteye kıyas olunacak izafi realite yoktur. Buyüzden, o’na göre değer ifade edecek bir konu bulunmaz.

182. S- İzafi realitelerin birbirine nazaran kıymetleri nedir?
C- Aşağı derecedeki varlıklar için olan realitelerde daha yüksek derecelere nisbetle hata ihtimali daha fazladır. Varlık yükseldikçe bu ihtimal giderek azalır. Hata ihtimalinden tamamile kurtulmak bizim gibiler için de mümkün değildir.

183. S- Şu halde anladığımıza göre, yüksek seviyelere çıkıldıkça realite daha çok kuvvet kazanmakta, kesinleşmekte, daha az hatalı olmaktadır öyle mi?
C- Görüş ufku genişler, hata ihtimali azalır. Bunun ikisi de orantılı gider.

184. S- İnsanın tekamülü bakımından beşeri önemverişin bu rölatif değerler içindeki yeri nasıldır ve nasıl olmalıdır?
C- Beşeri önemverişin bu rölatif değerler arasındaki yeri... ( Bu cevap celse zaptını tutanlar tarafından yetiştirilememiş ve zapta geçirilememiştir. Celsenin sonunda cevabın tamamlanması için tekrar kısa bir celse yapıldı. Fakat aşağıda görüldüğü gibi, ikinci defa sual tekrar sorulmadan Üstad tarafından cevabın eksik kalmış kısımları tamamlandı. Şöyle ki:

S- 184 üncü sualin cevabı hakkında...
C- Beşeri önemverişin bu rölatif değerler arasındaki yeri ne olmak lazım geldiğini sormuştunuz. İnsanların verdikleri bu hükümlerde de hata ve sevap ihtimali olduğunu her zaman tekrar ediyorum. Bu yüzden, beşeri önemverişin bu rölatif değerler arasındaki yerini de bu noktadan kıyas etmek lazımdır.

185. S- Beşeri önemverişin bu rölatif değerler arasındaki yerinin...... ne olduğunu öğrendik. Fakat biz bu beşeri önemverişe ne dereceye kadar güven duymalıyız?
C- ...... ( Burada da şayanı dikkat bir hadise oldu. Şöyle ki: Operatörün sorusunda, yukarıda noktalarla gösterilen bir kelime yazıcılarımız tarafından tutulamamıştır. Keza bu sorunun verilen cevabı tamamiyle kaçırılmış ve zaptedilememiştir. Bu eksik kısımların tamamlanması için celsenin bitiminden sonra hemen yeni bir celse yapıldı. Fakat bizzat operatörün de unuttuğu sorusundaki bu kelime ile, soruya verilmiş olan cevap aşağıdaki gibi bu ek celsede tamamlanmıştır):

S- Size sorduğumuz bu soru içinde unuttuğumuz bir kelime var. Onu öğrenmek istiyoruz.
C- Diğer hata ve sevaba açıkhükümlere benzetilebilen...  ( Dikkat edilirse burada bütün soru tekrarlanmamış, sadece bizim bir kelimeden ibaret sandığımız kaçırılmış kelimeler tekrarlanmıştır.) Sorunun cevabı da şudur: Onun da cevabı yukarıda söylediklerimden anlaşılır. Hata ve sevaba muhtemel olan hükümlerinize ne kıymet izafe ederseniz ona da aynı kıymeti verirsiniz.

186. S- O halde biz beşeri önemverişin esiri olduğumuz müddetçe, yani insan kaldığımız müddetçe realite ve verite bahislerinde bütün varlığımızla inanılabilecek bir hükme sahip olamıyacağız!
C- İnsan kaldığınız değil, maddeye bağlı kaldığınız müddetçe. Yani vasıtalarınızın noksanlığı içinde kaldığınız müddetçe. Hatta demin söylediğim gibi bizim dereceye gelenlerin bile hatadan uzak kalmaları ihtimali yoktur.

187. S- Benim bir sözümü tashih ettiniz. Ben, insan olarak kaldığımız müddetçe dedim, siz, maddeye bağlı oldukça diye sözümü tashih ettiniz. Maddeye bağlı olmakla insan olmak ayrı şeyler midir?
C- İnsan ruhu da insandır. ( 2)

188. S- .........
C- ...... ( Bu bendin suali de, cevabı da yazıcılarımız tarafından karmakarışık, eksik ve okunmaz şekilde tutulmuş, celse sonundaki ek celsede bunlar da soruldu ve aşağıdaki tamamlayıcı tebliğ alındı:

S- Sualiniz ne idi? [ Bu soruyu rehber ruh, ÜSTAD soruyor, ( h.e.s)]
C – İnsan varlığı ile maddeye merbut kalmak başka mıdır? [ Cevap: Dr. Ruhselman’a aittir ( h.e.s)]

S- Bunun cevabı ne idi? [ Soru, Dr. Ruhselman’a aittir ( h.e.s)]
C- İnsan varlığı insan ruhunun varlığı demektfir. ( 2) Maddeye bağlılık ise madde ile ilgisi olmasıdır. [ Cevap, rehber ruh, ÜSTAD’a aittir ( h.e.s)]

189. S- Şu halde biz ruh aleindeki varlıklara da insan diyebilir miyiz?
C- İnsan ruhuna insan dersiniz. ( 2)

190. S- O halde karşımızda şimdi bizi aydınlatan zat da bir insan mıdır?
C- İnsan.

191. S- Ondan daha yüksek varlılar da insan mıdır?
C- Onları bilmiyorum.

5. CELSENİN DİPNOTLARI

( 1)- Bu bentte teknik bakımdan ortaya konulması faydalı olan bir nokta vardır: Burada suali soran operatör başka bir şey düşünüyordu. Fakat celsenin heyecanı ve sorulan suallerin evvelden hazırlanmayıp hemen o anda tertiplenmiş bulunması yüzünden operatör düşüncelerini iyi tertipleyememiş ve asla düşüncesinin karşılığı olmayan ve biraz da manasız görünen karma karışık bir şeyler sormuştur. Burada operatör sunları düşünüyor ve sormak istiyordu: Verite oldukları halde bizim bilgisizliğimiz yüzünden irreel dediğimiz hadiseler var mıdır?

Halbuki sorulmuş olan sual ile bu düşüncenin hiç bir ilişkisi olmadığı ortadadır: Bu nokta böylece belirtildikten sonra şu hakikat de kendisini gösterir: Üstad’ın verdiği cevap tetkik edilince onun, operatörün düşüncesine değil ağzından çıkan suale cevap teşkil ettiği görüldüğüne göre; düşünüldüğü gibi medyomsal tezahürün bir düşünce intikalinden ibaret olması görüşü burada  [ bazı bakımlardan( h.e.s)] tamamiyle çürür.

( 2)- Buradaki ifadelerin eski ve geçirmiş olduğumuz realitelere ait olduğunu burada hatırlatmak isteriz. Üstadın da söylediği gibi bu realiteler ( ki son varmak üzere bulunduğumuz realitelere bir basamak olmuştur) ancak insanlık aşamasının şimdiye kadar geçirmiş olduğu tekamül ölçüsünün belirli bir son haddi olmuştur. Halbuki tekamül sonsuzdur. İdrakin, tekamülü ifade eden gelişimi de sonsuzdur. Bu yüzden, son bir realite olmıyacağı gibi duran bir faaliyet de yoktur. İşte ilerde yayınlanacak olan yeni realiteler, bütün bu derece derece yükselmiş idrak basamaklarının üzerinde en yüksek temelini atmış bulunacaktır.


DÖRT BOYUTLU MEKANLARIN VARLIKLARI

Konu: Dört Buutlu Alemin Eşiğinde
Yazar: Dr. Bedri Ruhselman
Kitap: Ruh ve Kainat
Döküm: Cilt – 1, Sf. 283

Spatyomun ( dünya ahretinin), 1. Merhalesi  ve 2. Merhaleleri’nden, idrakimizin son olarak ançak şöyle böyle kavrayabileceği 3. Merhalesi ve onun da ardından hiçbir şekilde ( bazı şeyler bildirilmedikçe) bilemeyeceğimiz 4-Boyutlu alem gelmektedir. ( Bu paragraf, h.e.s. tarafından eklenmiştir).

Buradaki varlıkların artık bizim üç buutlu dünyalarımızla doğrudan doğruya bağlılığı kalmamıştır. Ve onların bu dünyalarda enkarne olmaları ( doğmaları) hem mümkün değildir hem de buna lüzum yoktur. Artık onlar başka bir alemin başka kanunları altında ve başka realiteleri içinde yaşıyan ve ebedi yükselmesinde devam eden başka varlıklardır. Ve o mıntıka bizim bütün kabiliyetlerimizin nihayet bulduğu ir yerdir. Fakat bu yer bize göre öyle bir nihayettir ki Yaradılış’ın ebedi ve ezeli varlığı içinde belki henüz bir başlangıç bile olamaz?... Dört buutlu kainatın varlıkları insanlar için o kadar anlaşılmaz ve o kadar yükselmiş bir haldedirler ki zaman zaman bunlarla ancak vasıtasız temas haline geçmek saadetini tatmış olan insanlar bu kainatın yüksek varlıklarını uluhiyet derecesinde karşılamışlar ve tebcil etmişlerdir. Din tarihinde de gördüğümüz gibi, Allah’la görüştüğünü zannedenler, veyahut kendilerinde uluhiyet vehmedenler, ya doğrudan doğruya duyulmuş veyahut başkaları tarafından anlatılmış bu yüksek alemlerin varlıkları ile vukua gelen vasıtalı temasların tesiri altında kalmış olanlardır.

Dört buutlu kainatın varlıklarına dair hiçbir bilgiye sahib olamıyacağımızdan evvelce bahsetmiştik.

Biz evvelce de yazdığımız gibi medyomumuz vasıtasıyla oradaki yüksek varlıklara ait hiç bir şekil görememiştik. Ve böyle bir şeklin orada mevcut olmadığını kendi ifadeleri ile belirtmişler ve bize istedikleri zaman maddeden bir hisse alarak görünebileceklerini de söylemişlerdi:

TEBLİĞ

« Bulunduğunuz bu planda sizin göreceğiniz bir şekil yoktur. Vesaitinizle göremezsiniz. Buradakileri görememeniz, sizin vesaitinizin eksikliğinden ileri gelir. Çünkü siz yalnız görmek mefhumu ile anlıyabiliyorsunuz. Halbuki tüm duyularınızla görmenizdir asıl görmek. ( Celse – 3/Cevap – 99).

« Binaenaleyh, aşağı planlarda [ üç-boyutlu spatyom mıntıkalarında

( h.e.s)] gördüğünüz tarzda bir şekil burada yoktur. Fakat biz istersek bu olabilir, zira biz, maddeyi yoğunlaştırarak size görünebiliriz. »

( Celse – 3/cevap-98).

Bu sözlerden iyice anlıyoruz ki oradaki varlıkların bizdeki gibi şekilleri yoktur. Fakat onlar müessiriyet kudretlerini kullanarak maddelere istedikleri şekli verebilirler ve eğer herhangi bir maksatla bizim idrak sahamıza girmek lüzumunu duyarlarsa o zaman maddelere bizim anlıyabileceğimiz şekilleri vererek bize görünebilirler. Biz buna lüzum görmediğimiz için tecrübelerimizde bu nokta üzerinde ısrar etmedik. Zira bu görünüş ne kadar yüksek olursa olsun dört buutlu alemin hakiki manzarasını bize vermeyecektir. Oralardaki bir varlığın bizim idrak sahamıza düşmesi, muhakkak hakiki durumundan o nispette ayrılmış olması demektir. Bundan başka, böyle bir görüşün diğer bir bakımdan da büyük bir kıymeti olmayacaktır: Bu yüksek varlıkların kendilerini bizim realitemize uygun birer şekil halinde gösterebilmeleri ancak muhataplarının alabilme kabiliyetleri nispetinde ve ona uygun bir tarzda vukua gclecektir. Buna nazaran bu görünüş sabit olmıyacaktır, her insana ve hatta insanın muhtelif tekamül safhalarına göre değişik olacaktır. İşte bu hal, bu görünüşün tetkik bakımından bize büyük birşey öğretmiş olmıyacağını anlatmağa kafi gelir.

Bununla beraber bu hususta hiç olmazsa pek iptidai bir fikir vermiş olmak için başka bir kaynaktan verilmiş bilgileri okuyucularıma takdim etmeği faydalı görüyorum. Bunun için gene Pauchard’ın tebliğatına döneceğim; zira bu bahiste en iyi bilgiyi bize vermiş olan bu zattır. Onun sözlerini gözden geçirirken okuyucularım, etrafını iyice anlamış bir ruh gözüyle ve belki kavrıyabileceğimiz en yüksek bir tasvirin imkanı nispetinde dört buutlu kainatın yüksek varlıkları hakkında oldukça maddi bir fikir edinebileceklerdir.

Ancak daima söylendiği gibi, bütün bu tasvirleri hakiki manasında almamak ve bizim anlayış kabiliyetimize göre uydurulmuş şeyler olduğunu unutmamak lazımdır. Zira Pauchard’ın tarif ettiği bu varlıklar, onun bu tarifine girmiş olduğu müddetçe hakiki planlarından ayrılmış ve bizim üç buutlu realitemize girmiş bulunmaktadırlar; biyaenaleyh aşağıki satırlar dört buutlu varlıkları alt düzeyde bir kavrayışla  tasvir etmektedir.

Spatyomda bulunan ve hayli ileri evrim düzeyli A. Pauchard’a yapılan rica ile o, dört boyutlu aleme ait olması muhtemel yüksek bir ruhsal varlık ile temasa geçmiştir. Dört boyutlu alemin varlığı, kendisini A. Pauchard’a, yüksek spatyom maddesini biçimlendirerek göstermiştir. Fakat bu görüntü, o varlığın gerçek mahiyetini hiçbir zaman vermemektedir. Çünkü bu tür yüksek varlıklar esasen bulundukları spatyom-üstü yüksek mekanda şekil ve bede sahibi değildirler. Fakat rica üzerine bu varlık, o yüksek vibrasyonel mıntıkanın spatyomun 3-boyutlu kısımlarına yakın düzeyli maddesini şekillendirerek bir beşer beden şekliyle görünmektedir ( *).

TEBLİĞ

« Bugün, sizin sayenizde, ben gene bu latif varlıkla temas haline geçtim. Bu zamana kadar böyle insanüstü Alemle alakadar değildim…  Onun dili ile heceli diller arsında hiçbir münasebet yoktur. Onun Aleminde böyle konuşulmuyor.

« Benim ondan almış olduğum ilk intiba, tatlı yeşil bir ziyadır… Onun etrafında büyüleyici bir atmosfer vardır… Sanki tabiatın bütün musikisi ondan intişar ediyor, veyahut
———
( *) Bu son parağraf, konuya belirli bir açıklık vermek üzre H.E.S. tarafından eklenmiştir.

onu ihata etmiş gibi. Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Evvelce tasvir ettiğim Grand Viellard ( *) belki böyledir fakat o, insan cinsindendir. Bunu hesaba katmağı unutmayınız. Onun görünüşü, hatta parlaklığı benim için o zamana kadar hiç tecrübe edilmiş olmamakla beraber, bana yabancı bir unsur halinde gelmiyordu. Halbuki burada…! Eğer siz suallerinizle bana yardım ederseniz ben de onu tasvir edebilmek için elimden geldiği kadar çalışırım.

« O şeffaftır. Ve daima mütehavvil ( değişir) bir haldedir. Birçok şeyler fazla olarak beşeri bir terakkiye bürünüyor…

« Fikirlerini bizlere intikal ettirirken onun bütün varlığı o kadar ihtizaz halinde ve o kadar şiddetli bir canlılık içinde ki sizin bu realiteye, hatta uzaktan biraz olsun yaklaşabilmeniz için pek fazla bir imajinasyon sarfetmeniz lazım gelir.

« Onun ağırlığı yoktur, ve tekrar ediyorum onda daima bir değişme hali vardır. Yalnız, onun yüzü benim önümden kaybolmadı. Onun yüzü tapılmağa layık bir halde sedef renginde, şeffaf ve içerden nurlanmıştır.

« … Tam manasıyle bir ayak görmüyorum. Fakat ayakların bulunması lazım gelen yerde bir takım nurlu titreşimler görüyorum ki bunlar manyetik cereyanlar gibi onun şeklinin yukarı taraflarına doğru çıkıyor… Bazen de dalgalı hareketler yapan bir el intibaını alıyorum. Ve bu elin her hareketi hayati bir takım ışınımlar saçıyor. Fakat müstesna anlar bertaraf edilirse onun şeklinde sabit olan hiçbir şey yoktur.

« Gözlerini mi soruyorsunuz?...

« Onu yakalamak çok güçtür. Bu güçlük hiç olmazsa benim için. Bir bakış görebildim. Fakat… hakikati söylemek lazım gelirse gözleri göremedim…

« Biliyor musunuz dostum, bu fakirane taslağı size  -hem de ne kadar çok noksan olarak-  daha ziyade bir tirbuşonla veriyorum! (*) Spatyom’da yüksek bir varlık ( h.e.s)

« Onun tebessümü mü ?

« Bu, büyüleyicidir!.. Nur saçıcıdır!.. Fakat bu, beşeri bir tebessüm değildir. Yani beşeri tarzda değildir, demek istiyorum. Bu, fevkalede canlı, manalı ve ziya saçan bir çehrenin tebessümüdür. Fakat bu, bir ‘çehre hatlarının hareketi’ olmaktan ziyade bir ‘ziya oyunu’ dur…

« Onunla beraber olmak kalbe sevinç veriyor. Ve hayatı mesudediyor. İnsanda bulunan poetik manadaki tohumlar onunla temas neticesinde çimleniyor, yeşeriyor!

« Bu; güzellik, şiir ve sevinç varlığının sırası gelince hem uyanık ve hem de huşu içinde bir peri, feragat ve fedakarlık yolunda yürüyenlere rehberlik eden seçilmiş bir vazifeli olacağını bizim beşeri idrakimiz anlıyamaz… » ( *)

A. Pauchard’ın güçlükle tarif ve tasvir etmeğe uğraştığı bu tipe, dört buutlu alemin bir varlığı demekten ziyade, o varlığın, üç buutlu alemimizin en yüksek mıntıkalarına gene onun yansıttığı maddi bir tezahürüdür demek doğru olur.

Share

Bu site özeldir ve ticari amaç taşımaz.

Copyright © Dünya Ana