İnsanın Gerçeği - Kendini Bilmek
P. D. Ouspensky
A - DEĞİŞMENİN ZORLUĞU
“ Mutat koşullar altında, değişme mümkün değildir, zira insan, bir şeyi değiştirmek istediğinde sadece o şeyi değiştirmek ister.” ( 15) “ Fakat makinedeki her şey birbiriyle bağıntılıdır ve her fonksiyon kaçınılmaz bir biçimde başka bir fonksiyon veya bütün bir dizi fonksiyon tarafından dengelenmektedir; ama içimizdeki çeşitli fonksiyonların birbirleriyle olan bağıntılarından haberdar değilizdir.
Makine, faaliyetinin her alanında, bütün ayrıntıları itibarıyla dengelenmektedir. Eğer insan, kendisinde hoşlanmadığı bir şeyi görür de bunu bertaraf etmek için çaba göstermeye başlarsa, belli bir sonucu elde etmede başarılı olabilir. Fakat bu sonuç ile birlikte, kaçınılmaz olarak hiç beklemediği ya da arzulamadığı ve belireceğinden kuşkulanamadığı başka bir sonuç daha elde eder. Nefret ettiği her şeyi ortadan kaldırmaya, yok etmeye gayret etmekle, bu yönde çaba göstermekle, insan makinenin dengesini bozar. Makine dengeyi kurmaya çalışır ve insanın önceden göremeyeceği yeni bir fonksiyon yaratarak bu dengeyi yeniden kurar. Örneğin, bir kimse kendisinin çok unutkan olduğunu müşahede edebilir, her şeyi unuttuğunu, kaybettiğini görebilir. Bu alışkanlığı ile savaşmaya başlar; eğer yeter derecede yöntemli ve kararlı ise, bir süre sonra, istenen sonuca ulaşmada başarılı olur: Eşyaları kaybetmekten ve unutmaktan kurtulur. O, bu durumun farkına varır. Ama kendisinin farkına varmadığı başka bir şey mevcuttur: Çabuk kızar, bilgiçlik taslar, hata arar ve tatsız olmuştur. Çabuk kızması unutkanlığının ortadan kalkması sonucu kendini göstermiştir. Niçin? Cevap vermek mümkün değildir. Sadece belirli bir kimsenin zihinsel niteliklerinin tahlili, bir niteliğin kaybedilmesinin niçin başka bir niteliğin belirmesine neden olduğu ortaya koyabilir. Bu unutkanlığın kaybolmasının mutlaka çabuk kızmayı doğuracağı anlamına gelmez. Unutkanlıkla hiçbir ilgisi bulunmayan başka bir özelliğin ortaya çıkması da aynı derecede mümkündür; örneğin, hasislik, haset vs. gibi.’’
“ Bundan böyle, bir kimse kendi üzerinde doğru dürüst çalışıyorsa, o kimse mümkün olabilecek ek değişiklikleri hesaba katmalı ve bunları önceden düşünmelidir. Ancak bu şekilde, arzu edilmeyen değişikliklerden veya gayeye ve çalışmanın yönüne tamamen zıt olan niteliklerin belirlenmesinden kaçınmak mümkündür.’’( 16)
“ Fakat çalışmanın ve insanın ve insan makinesinin genel planında ek sonuçların ortaya çıkmasına meydan vermeksizin değişikliğin yapılabileceği belli noktalar vardır.’’
“Bu noktaların neler olduğunu ve bunlara nasıl yaklaşıldığını bilmek gerekir, zira insan bunlarla başlamazsa, ya hiç sonuç elde edemeyecek ya da yanlış veya istenmeyen sonuçlara ulaşacaktır.’’
Değişmek İsteyen Fazlalıklarını “ Terk” Etmelidir
“ Daha önce söylemiş olduğum gibi fedakarlık yapmak gerekir.” dedi G. “ Fedakarlık yapmadan hiç bir şey kazanılamaz.” ( 17) “ Fakat dünyada insanların anlamadığı bir şey varsa, o da, fedakarlık yapmak fikridir.’’ ( 18) “ Sahip oldukları bir şeyi feda etmeleri gerektiğini düşünürler. Örneğin, bir defasında ‘imanı’, ‘huzuru’, ‘sağlığı’ feda etmek zorunda olduklarını söyledim. Onlar bunu kelime manasıyla anladılar. Fakat asıl mesele, onların ne imana, ne huzura, ne de sağlığa sahip olmamalarıdır. Bütün bu kelimelere iyice dikkat edilmelidir. Aslında onların sadece sahip olduklarını tahayyül ettikleri ve gerçekte sahip olmadıkları şeyleri feda etmeleri gerekir. Ama bu onlar için zor, hem de çok zordur. Gerçek şeyleri feda etmek daha kolaydır.” ( 19)
“ İnsanların feda etmeleri gereken diğer şey, ıstıraplarıdır. İnsanın ıstıraplarını feda etmesi de çok zordur. Bir insan istediğiniz herhangi bir zevkinden feragat edebilir, fakat ıstırabından vazgeçemez. İnsan öyle yapılmıştır ki, ıstıraba olduğu kadar asla başka bir şeye o kadar çok bağımlı değildir. Oysa ıstıraptan kurtulmak gereklidir. Istırabından kurtulmayan, ıstırabını feda etmeyen insan çalışamaz. Daha sonra ıstıraptan çok söz etmek gerekecektir. Istırap olmadan hiç bir şey kazanılamaz, ama aynı zamanda, insan ıstırabını feda ederek işe başlamalıdır. Şimdi, bunun ne anlama geldiğini çöz bakalım.” ( 20)
İnsan Ancak “ Üstün Çaba”larla Uyanabilir
“ Okullar zorunludur.” dedi bir defasında. “ Öncelikle insan organizasyonunun karmaşıklığı yüzünden bu böyledir. Bir insan, tümüyle kendisi üzerinde, yani bütün farklı tarafları üzerinde nöbet tutmaya muktedir değildir. Bunu sadece okul, yani okul metotları ve okul disiplini yapabilir. Zira insan çok tembeldir. İnsan uygun yoğunlukta olmayan birçok şey yapar, yahut bir şey yaptığını düşünmesine rağmen hiçbir şey yapmaz; yoğunluk gerektirmeyen bir şey üzerinde yoğunlukla çalışır ve yoğunluğun zorunlu olduğu anların da geçip gitmesine izin verir. İnsan kendisine kıyamaz; nahoş olan herhangi bir şey yapmaktan korkar. İnsan gerekli yoğunluğa hiç bir zaman kendi kendine ulaşamaz. Eğer kendinizi uygun şekilde müşahede etmişseniz, benimle aynı fikirde olacaksınız. Eğer insan kendisine bir iş tespit ederse, çok geçmeden kendisine karşı hoşgörülü olmaya başlar. İşini mümkün olan en kolay şekilde bitirmeye gayret eder. Bu çalışma değildir. Çalışmada sadece üstün çabalar yani normalin ötesinde, gerekli olanın ötesinde olan çabalar hesaba katılır; mutat çabalar sayılmaz.” ( 21)
“ Üstün çaba ile ne demek isteniyor?” diye sordu biri.
“ Belirli bir amaca ulaşmak için gerekli olan çabanın ötesindeki bir çaba anlaşılır.” dedi G. “Bütün gün boyunca yürüdüğümüzü ve çok yorulduğumuzu tahayyül edin. Hava kötü, yağmur yağıyor ve soğuk. Akşam
eve varıyorum. Belki de yirmi beş mil yürümüşüm. Evde yemek hazır; içerisi sıcak ve hoş. Ama yemeğe oturacak yerde, tekrar dışarı, yağmura çıkıyorum ve yol boyunca iki mil daha yürümeye karar veriyorum.; sonra eve dönüyorum. İşte bu, üstün çaba olurdu. Eve gidişim sadece çabaydı, ama bu sayılmamaktadır. Evime gidiyorum, soğuktu, açtım, yağmur yağıyordu… Beni yürütmeye sevk eden şey tümüyle bunlardı. Diğer durumda ise, ben kendim öyle yapmaya karar verdiğim için yürüyorum. Bu tür üstün çaba, kendi kendime karar vermediğim ama o gün için çabaların bittiğine karar vermediğimde, benden, beklenmeyen anlarda yeni çabalar göstermemi isteyen, bir öğretmene ( mürşide) itaat ettiğim zaman daha da zor olur.”( 22)
“ Üstün çabanın diğer bir şekli, herhangi bir işi, o işin gerektiğinden daha hızlı olarak yapmaktır. Bir işi iyi yapıyorsunuz; diyelim ki çamaşır yıkıyorsunuz ya da odun kesiyorsunuz. Bu, bir saatlik bir çalışma olsun. İşi yarım saatte yapın. Bu üstün çaba olacaktır.” ( 23)
“ Ama hakiki pratikte, bir insan asla art arda ya da uzun bir süre için üstün çabalar göstermez; bunu yapmak için, acıması olmayan ve metoda sahip olan bir başka insanın iradesi gerekecektir.’’
İçsel Bir Mücadele ( Nefis Denetlemesi) Yapmak Şarttır
“ Her şeyi ile dış tesirlere bağlı olan, kendisinde her şeyin kendiliğinden cereyan ettiği, şimdi bir kişilik, bir an sonra başka bir kişilik bir an sonra ise üçüncü bir kişilik ortaya koyan ‘insan-makine’nin hiç bir şekilde geleceği yoktur, gömülür ve iş biter. Toz, toza döner.” ( 24) “ Bu ona uyar. Herhangi bir gelecek hayattan söz edebilmek için belli bir kristalizasyon ( sabitleşme), insanın iç niteliklerinin belli bir kaynaşımının, dış tesirlerden belirli ölçüde bağımsızlığın olması gerekir. Dış tesirlere karşı koyabilecek bir şey, insanda mevcutsa, bu şey, fizik bedenin ölümüne dayanabilir. Parmağını kestiği zaman bayılan veya her şeyi unutan bir insanda, fizik bedenini kaybettikten sonra, neyin ölüme karşı koyabileceğini kendiniz düşünün. Eğer insanda ölüme karşı durulabilecek bir şey varsa, ancak o zaman yaşamaya devam eder; hiç bir şey yoksa yaşamaya devam etmez. Fakat ondaki bu şey yaşamaya devam etse bile geleceği çok değişik olabilir. İnsanların tekrardoğuş ismini verdikleri bazı tam kristalizasyon halleri ölümden sonra mümkün olabilir; diğer haller ise, insanların ‘ölümden sonra var olma’ dedikleri hallerdir. Her iki hal de yaşamın ‘astral beden’ içerisinde veya ‘astral beden’ yardımıyla devam etmesidir. Astral bedenin ne anlama geldiğini biliyor musun? Senin tanıdığın ve bu ifadeyi kullanan bütün sistemler, bütün insanların ‘astral beden’ sahibi olduklarını söylerler. Bu tamamen yanlıştır. ‘Astral beden’ adını verebileceğimiz beden, bir kaynaşma ile yani son derece zor bir içsel çalışma ve mücadele sayesinde elde edilir. İnsan bununla dünyaya gelmemiştir. Ve sadece çok az sayıda insan, ‘astral beden’e sahip olabilirler. Bu oluşursa, fizik bedenin ölümünden sonra da yaşamaya devam edebilir ve başka bir fizik bedende dünyaya gelebilir. Bu olay, tekrar doğuştur. Eğer doğmazsa, zaman içerisinde o da ölür; ölümsüz değildir fakat fizik bedenin ölümünden sonra uzun süre yaşayabilir.” ( 25)
“ Kaynaşma ve içsel birlik ( Vahdet); sürtüşme ile ‘evet’ ve ‘hayır’ arasındaki mücadele ile elde edilir. Eğer insan iç mücadelesiz yaşarsa, her şey, kendi içinde, karşı koymadan cereyan ederse, nereye çekilir de oraya doğru giderse veya esen rüzgarın önünde sürüklenirse, olduğu gibi kalacaktır. Ama içerisinde bir mücadele başlarsa ve eğer bu mücadelede belli bir çizgi varsa o zaman daimi özellikler şekillenmeye başlar, kendisi de sabitleşmeye başlar. Fakat kristalizasyon ( sabitleşme), doğru veya yanlış bir taban üzerine de kurulmuş olabilir. Sürtüşme, ‘evet’ ve ‘hayır’ arasındaki mücadele yanlış bir taban üzerinde de cereyan edebilir. Örneğin, herhangi bir fikirle ilgili fanatik bir inanç veya ‘günah korkusu’, ‘evet’ ve ‘hayır’ arasında son derece şiddetli bir mücadele yaratabilir ve insan bu tabanlar üzerinde sabitleşebilir. Fakat bu, yanlış ve natamam bir kristalizasyondur. Böyle bir insan, daha fazla gelişme imkanına sahip olmayacaktır. Gelişme imkanını yeniden sağlamak için o insan tekrar eritilmelidir; bu ise sadece korkunç ıstırap ile mümkündür.” ( 26)
“ Kristalizasyon, herhangi bir taban üzerinde gerçekleşmiş olabilir. Bir örnek alalım: Gerçek, iyi bir şakiyi ele alalım. Ben, Kafkasya’da böylelerini tanırım. Bunlar ellerinde tüfek, yol boyunca bir taşın arkasında hiç hareket etmeden sekiz saat süreyle dururlar. Sen bunu yapabilir misin? Bütün bu süre boyunca, hatırlatayım ki, onun içinde bir mücadele yer almaktadır. Susuzdur, sıcaktan yanmaktadır, sinekler ısırmaktadır; fakat o hiç kıpırdamadan durmaktadır. Diğeri rahiptir; şeytandan korkmaktır; bütün gece başını yerlere vurur ve dua eder, Böylece kristalizasyon ( sabitleşme) elde edilir. Bu yollarla insanlar, kendilerine çok büyük bir iç kuvvet oluştururlar; işkenceye dayanırlar; bu suretle de istediklerini elde ederler. Bu, onlarda böylelikle elde tutulur, daimi bir şeyin oluştuğu anlamına gelir. O insanlar, ölümsüz hale gelebilirler. Fakat bundan ne çıkar? Böyle bir insan, bazen belli bir derecede bir şuura sahip bir ‘ölümsüz varlık’ halinde gelir. Ama hatırda tutulmalıdır ki, bu bile çok ender rastlanan bir olaydır.” ( 27)
O akşamdan sonraki konuşmaların, birçok kişinin G.’nin söylediklerinden tamamen farklı şeyler işitmiş olmaları dolayısıyla bende şaşkınlık yarattıklarını hatırlıyorum. Bazıları ise sadece G.’nin ikinci derecede, öz’e ait olmayan sözlerine dikkat etmişlerdi ve bunları hatırlıyorlardı. G.’nin söylediklerindeki ana ilkeler, pek çoğunun gözünden kaçmıştı. Sadece pek azı, onun söylediğini öz’e ait şeylerle ilgili sorular sormuştu. Bu sorulardan biri aklımda kalmış:
“ Bir kimse, ‘evet ve hayır’ arasındaki mücadeleyi nasıl yaratabilir?” diye sormuştu.
“ Feda etmek gerekir.” diye G. söze başladı. “ Hiç bir şey feda edilmezse hiç bir şey elde edilmez. Ve hemen değerli bir şeyi, uzun süre, büyük çapta feda etmek gerekir. Bununla beraber sonsuza kadar değil. Bu anlaşılmalıdır, zira çoğu zaman anlaşılmaz. Feda etme, sadece kristalizasyon elde edildikten sonra, feragatler, mahrumiyetler ve feda etmeler artık gerekmez. Bundan sonra, insan neyi isterse ona sahip olabilir. Artık onun için yasalar yoktur. O kendi başına bir yasadır.” ( 28)
B- İNSAN UYANABİLİR Mİ?
“ Teorik olarak uyanmaya muktedirdir, fakat pratikte bu hemen hemen imkansızdır, zira bir an için o uyanıp gözlerini açtığında, uykuya dalmasına neden olan bütün kuvvetler, onun üzerinde on misli fazla enerji ile faaliyet göstermeye başlar ve o, uyanık olduğunu veya uyanmakta olduğunu hayal ederek yine derhal uykuya döner.”
“ Mutat uykuda, insanın uyanmak istediği fakat uyanamadığı durumlar vardır. Kendi kendine uyanık olduğunu söyler fakat aslında uyumaya devam etmektedir; bu durum, uyanmadan önce birkaç kez vaki olabilir. Fakat mutat uykudayken uyandığında o, başka bir durumdadır; ipnotik uykudayken uyanmada ise durum aksidir; objektif karakteristikler, her halükarda uyanmanın başlangıcında mevcut değildir; insan uykuda bulunmadığından emin olmak için kendisini çimdikleyemez. Ve eğer insan, Tanrı’nın yasakladığı objektif karakteristikler ( nitelikler) hakkında bir şey işitmişse, Kundalini bunu, bütünüyle hayale ve düşlere dönüştürür.”
Uyanmanın Güçlüğü Kavranmalıdır
“ Ancak, uyanmanın güçlüğünü tam manasıyla kavrayan insan, uyanmak için uzun ve zorlu bir çalışmanın gerekli olduğunu anlayabilir.”
“ Genel olarak ele alırsak, uyuyan bir insanı uyandırmak için ne gereklidir? İyi bir şok gereklidir. Fakat bir kimse derin uykuda ise tek bir şok yeterli değildir. Uzun bir sürekli şoklar devresi gereklidir.” ( 29) “ Ve bu şokları yönetecek bir kimse bulunmalıdır. Uyanmayı isteyen bir insanın, kendisini uzun süre silkeleyecek bir kimseyi kiralaması gerektiğini daha önce söylemiştim. Fakat herkes uykuda ise kimi kiralayabilir? İnsan, kendisini uyandırması için bir kimseyi kiralayabilir ama o kiraladığı da uykuya dalabilir. Böyle bir kimsenin yararı nedir? Ve gerçekten insanı uyanık tutabilecek bir kimse, muhtemelen, zamanını, başkalarını uyandırmak için harcamayı reddedecektir; onun yapacağı çok daha önemli bir işi bulunabilir.”
“ Mekanik vasıtalarla uyandırılma imkanı da mevcuttur. Bir kimse, bir çalar saat ile de uyandırılabilir. Fakat işin kötüsü, insan, çalar saate pek çabuk alışır; onu işitmekten uzak kalır. Pek çok ve daima yeni çalar saatlere ihtiyaç vardır. Aksi halde, insan kendisini, uyumaktan alıkoyacak çalar saatlerle kuşatmalıdır. Fakat burada yine bazı güçlükler mevcuttur. Çalar saatler kurulmalıdır; kurmak için insan onları hatırlamalıdır; hatırlamak için ise sık sık uyanmalıdır. Fakat işin kötüsü, insan, bütün çalar saatlere alışır ve belli bir süre sonra onlarla daha iyi bir biçimde uyur. Bundan böyle, çalar saatler, sürekli olarak değiştirilmeli, daima yenileri icat edilmelidir. Zaman içerisinde, bu durum, insanın uyanmasına yardımcı olabilir. Fakat saatleri kurma, icat etme ve değiştirme işlerini, dış yardım olmaksızın tamamen kendi kendine yapan bir insan, çok az bir şansa sahiptir. Bu işe başladıktan sonra, uykuya dalması, uykudayken rüyasında çalar saatler icat ettiğini, onları kurduğunu, değiştirdiğini görmesi ve basitçe daha derin bir uykuya dalması çok daha muhtemeldir.”
İnsan Tek Başına Uyanamaz
“ Bundan böyle, uyanmak için bir çabalar birleşimi gereklidir. Söz konusu insanı, birisinin uyandırması lazımdır; onu uyandıran kimsenin ona göz kulak olması lazımdır; çalar saatlere sahip bulunmak ve sürekli olarak yeni çalar saatler icat etmek lazımdır.”
“ Fakat bütün bunları başarmak ve sonuca ulaşmak için belli sayıda insanın birlikte çalışması gerekmektedir.”
“ İnsan tek başına hiç bir şey yapamaz.”
“ Her şeyden önce, yardıma ihtiyacı vardır. Ama yardım, sadece bir tek insana gelemez. Yardım etmeye muktedir olanlar, zamanlarına çok büyük değer verirler. Ve doğaldır ki, bir tek insandan ziyade örneğin, uyanmayı isteyen yirmi ya da otuz insana yardım etmeyi tercih ederler. Dahası, önceden de ifade edildiği gibi, bir tek insan, kendisini, uyanması konusunda kolaylıkla aldatabilir ve basitçe, yeni bir rüyayı uyanma olarak kabul edebilir. Birkaç kişi, beraberce uykuya karşı savaşmaya karar verirlerse birbirlerini uyandıracaklardır. Yirmisinin uyuduğu fakat yirmi birincisinin uyanık bulunup diğerlerini uyandırdığı sık sık vaki olabilir. Aynı durum, çalar saatler ile de tam anlamıyla söz konusudur. Birisi bir çalar saat, diğeri başka bir çalar saat icat edecektir; sonra bunları değiş tokuş edebilirler. Hepsi birbirlerine çok büyük yardımlarda bulunabilirler; ve bu yardım olmadan hiç kimse herhangi bir şey elde edemez.” ( 30)
İnsanın İçinde Bulunduğu Realitede Ölmesi, Şuurlanmak Demektir.
“ Başlangıç olarak, doğması için ölmesi gereken tohum hakkındaki iyi bilinen metni ele alalım. Bir buğday tanesi toprağa düşüp ölmedikçe öylece kalır; fakat ölürse çok semere verir.”
“ Bu metnin pek çok farklı anlamları vardır; sık sık bu metne döneceğiz. Fakat öncelikle, bu metnin ihtiva ettiği prensibi insana uygulandığı şekliyle tam olarak bilmemiz gerekmektedir.”
“ Şimdiye kadar hiç neşredilmemiş ve muhtemelen hiç neşredilmeyecek olan bir vecizeler kitabı vardır. Daha önce bu kitaptan, bilginin anlamı meselesi ile ilgili olarak söz etmiş ve vecizeyi aktarmıştım.”
“ Şimdi konuştuklarımızla ilgili olarak bu kitapta şöyle denmektedir:
‘İnsan doğabilir, fakat doğmak için önce ölmelidir ve ölmek için ise önce uyanmalıdır.’
Başka bir yerinde şöyle denmektedir:
‘İnsan uyandığında ölebilir; öldüğünde doğabilir’
Bunun ne anlama geldiğini bulmalıyız.
‘Uyanmak’, ‘ölmek’, doğmak’. Üç ardıl safha mevcuttur. İncilleri, dikkatli bir biçimde incelerseniz doğma imkanına sık sık atıflarda bulunulduğunu görürsünüz; ‘ölmenin’ gerekliliğine de birkaç atıf yapılmıştır. Ve uyanmanın gerekliliğine yapılmış pek çok atıf mevcuttur: ‘Uyanık durun zira günü ve saati bilmezsiniz’ vs. Fakat insanın bu üç imkanı; uyanmak ( veya uyumamak) ölmek ve doğmak birbirleriyle ilişkili olarak ortaya konmamıştır. Ama bütün sorun budur. Eğer insan uyanmadan ölürse, doğamaz. Ölmeden doğarsa ‘ölümsüz bir nesne’ haline gelebilir. Ölmemiş olması onun yeniden doğmasını engeller; uyanmamış olması onu ‘ölmekten alıkoyar; ve ölmeden doğması ile ‘ varlık’ olmaktan engellenmiş olur.” ( 31)
“ Doğmanın anlamı üzerinde yeter derecede konuştuk. Bu durum, öz’ün yeni bir gelişiminin başlangıcına, ferdiyetin oluşmasının başlangıcına ve bölünmez bir ben’in belirlenmesinin başlangıcına, tekabül eder.”
“ Fakat bu durumu kazanmak ya da kazanmaya başlamak için insan ölmelidir; yani kendisini, içinde bulunduğu halde tutan binlerce önemsiz bağlılıklardan ve eş koşmalardan kurtarmalıdır. Yaşamında her şeye, tahayyülüne, ahmaklığına, hatta ıstıraplarına bağlıdır ve mümkündür ki, ıstıraplarına her şeyden fazla bağlıdır. Kendisini, bu bağlılıktan kurtarmalıdır. Nesnelere bağlılık, nesnelere eş koşma insandaki binlerce lüzumsuz ben’i canlı tutar. Büyük ben’in doğabilmesi için bu benler ölmelidir. Fakat bunlar nasıl öldürülebilirler? Ölmek istememektedirler. İşte bu noktada uyanma imkanı imdada yetişir.”
İnsan Aczini İdrak Etmelidir
“ Uyanmak demek, kendinin hiçliğini anlamak, yani tüm ve mutlak mekanikliğinin, tüm ve mutlak aczinin farkına varmak demektir. Ve felsefi olarak, kelimelerle farkına varmak yeterli değildir. Açık, basit ve somut gerçekler halinde, kendine ait olan gerçekler halinde, bunu kavramak gerekmektedir. Biraz kendisini tanıyınca insan, içinde kendisini dehşete düşürmesi gereken pek çok şey görecektir. Kendisi ile ilgili olarak dehşete düşmediği sürece kendisi hakkında hiç bir bilgi sahibi olamaz. İnsan, kendi içinde onu dehşete düşüren bir şey görmüştür. Bundan kurtulmaya, bunu durdurmaya, bir son vermeye karar verir. Fakat ne kadar çok çaba gösterirse göstersin, bunu yapamayacağını, her şeyin eskisi gibi kaldığını hisseder. Bu noktada o güçsüzlüğünü, aczini ve hiçliğini görür; veya kendini tanımaya başladığında kendisine ait hiç bir şeyin bulunmadığını, yani kendisinin olarak kabul ettiği her şeyin, görüşlerinin, düşüncelerinin, kanaatlerinin zevklerinin alışkanlıklarının hatta hata ve kusurlarının kendisinin olmadığını, fakat bütün bunların ya taklit yolu ile oluştuğunu veya bunları hazır vaziyette herhangi bir yerden aldığını görecektir. Bu durumu hissederken o, kendi hiçliğini de hissedebilir. Ve hiçliğini hissetmek üzere, bir saniye için, bir an için değil fakat sürekli olarak ve hiç unutmadan kendisini gerçekten olduğu gibi görmelidir.” ( 32)
“ Hiçliğinin ve aczinin bu sürekli olarak şuurunda oluş hali, sonuçta insana ‘ölmek’ cesaretini verir; burada ölmek, sadece düşüncesinde ya da şuurunda ölmek anlamında değil, fakat gerçekten ölmek; ya iç gelişimi açısından gereksiz olan veya bu iç gelişimini önleyen yönlerini ebediyen ve gerçekten terk etmek anlamında kullanılmıştır. Bu yönlerinin birincisi, onun ‘sahte ben’idir, sonra da ‘ferdiyeti’, ‘kararlılığı’ vs. hakkındaki tüm hayali fikirleri gelir.” ( 33)
“ Fakat bir şeyi sürekli görmek için insan önce onu sadece bir saniye olsun görmelidir. Gerçekleşen bütün yeni güçler ve yetenekler, daima bir ve aynı şekilde ortaya çıkarlar. Önce ender ve kısa süreli olarak pırıltılar halinde kendilerini gösterirler; sonra daha sık ve daha uzun süreli olarak ortaya çıkarlar; çok uzun bir çalışmadan sonra, sonuçta daimi hale gelirler. Aynı durum, uyanma için de caridir. Bir anda tamamen uyanmak mümkün değildir. İnsan, önce kısa süreler için uyanmaya başlamalıdır. Fakat belli engeli aştıktan ve geriye dönüşü bulunmayan belli bir karara vardıktan sonra, insan bir defada ve ebediyen ölmelidir. Yavaş ve tedrici uyanma önceden vaki olmasaydı, bu sonuca varmak güç ve hatta imkansız olacaktı.” ( 34)
İnsanı Uyanmaktan Alıkoyan Nedir?
“ Fakat insanı uyanmaktan alıkoyan, onu rüyalarının etkisi altında tutan binlerce şey mevcuttur. Uyanma niyeti ile şuurlu olarak hareket etmek için, insanı uyku durumunda tutan kuvvetlerin tabiatını bilmek gerekmektedir.” ( 35)
“ Önce, insanın içinde bulunduğu uykunun normal değil, fakat ipnotik uyku olduğunu fark etmek gerekir. İnsan, ipnotize edilmiştir ve bu ipnotik durum, onda, sürekli olarak beslenmekte ve güçlenmektedir. İnsanı ipnotik durumda bulundurarak ve onun gerçeği görmesini, durumunu anlamasını önleyerek; kendileri için yararlı ve karlı sonuçlar elde eden kuvvetlerin bulunduğunu düşünenler bile olabilir.”
“ Çok sayıda koyun sahibi olan, çok zengin bir büyücüden söz eden,
Doğu’ya ait bir mesel vardır; Bu büyücü aynı zamanda çok cimri imiş. Ne çoban tutmak ne de koyunların otladığı meranın çevresini sınır çekmek istermiş. Koyunlar, sonuç olarak ormanda dolaşmaya, çukurlara düşmeye ve ayrıca da kaçmaya başlamışlar; zira büyücünün kendi ete ve derilerini arzuladığını biliyorlar, bunu ise istemiyorlarmış.”
“ Sonunda, büyücü bir çare bulmuş. Koyunlarını ipnotize etmiş ve onlara, her şeyden önce ölümsüz olduklarını, derileri yüzüldüğünde onlara bir zarar gelmeyeceğini, aksine bunun, onlar için iyi ve tatta hoş olacağını, daha sonra ise büyücünün yani kendisinin, sürüsünü çok seven iyi bir efendi olduğunu ve onlar için dünyada her şeyi yapmaya hazır bulunduğunu, üçüncü olarak da onlara herhangi bir şey olacaksa bunun hemen o anda, her halükarda o gün olmayacağını, bu nedenle de bu husus üzerinde düşünmelerine gerek bulunmadığını telkin etmiş. Ve daha da ileri giderek büyücü, koyunlarının zihinlerine, onların hiç bir şekilde koyun olmadıklarını yerleştirmiş; bazılarına aslan, bazılarına kartal, diğer bazılarına insan, geriye kalanlara ise büyücü olduklarını telkin etmiş.”
“ Ve böylece büyücünün koyunları hakkındaki bütün merak ve endişeleri kaybolmuş. Artık kaçmayıp sükunetle büyücünün etlerine ve derilerine ihtiyaç duyacağını zamanı bekler olmuşlar.”
“ Bu mesel, insanın durumunu çok iyi bir biçimde canlandırmaktadır.”
“ ‘Okült’ adı alan literatürde, muhtemelen ‘Kundalini’ , ‘Kundalini ateşi’ ya da ‘Kundalini yılanı’ ifadelerine rastlamışsınızdır. Bu ifade, sık olarak, insanda mevcut bulunan ve uyarılabilen bir tür garip kuvveti belirlemek amacıyla kullanılmıştır. Fakat bilinen teorilerden hiç biri Kundalini kuvveti hakkında doğru bir açıklama yapmamaktadır. Bazen bu kuvvet sekse, seks enerjisine, yani seks enerjisini başka maksatlarla kullanabilme imkanına bağlamıştır. Bu sonuncusu tamamen yanlıştır, zira Kundalini her şeyde mevcut olabilir. Ve her şeyin üstünde de Kundalini, insanın gelişimi için arzu edilir veya yararlı bir şey değildir. Okültistlerin bu kelimeyi nasılsa bir yerden bulup, onun anlamını tamamen değişmiş olmaları ve çok tehlikeli ve korkunç bir şeyden, ümit bağlanacak, kendisinden inayet beklenecek bir şey meydana getirmeleri çok merak uyandıran bir husustur.”
“ Aslında, Kundalini, gerçek bir fonksiyonun yerini alan fantezi gücü, hayal gücüdür. İnsan, faaliyet göstermek yerine rüya görürse, kendisinin bir kartal, bir aslan veya bir büyücü olduğunu tahayyül ederse bu, onun içinde faaliyet gösteren Kundalini’nin kuvvetidir. Kundalini, bütün merkezlerde faaliyet gösterebilir ve onun sayesinde, bütün merkezler, gerçek yerine hayali olanlarla tatmin olabilirler. Kendisini bir aslan ya da bir büyücü kabul eden koyun, Kundalini’nin kuvveti altında yaşar.”
“ Kundalini, insanları, şimdi bulundukları durumda tutmak üzere onlara yerleştirilmiş bir kuvvettir. Eğer insanlar, hakiki durumlarını gerçekten görebilseler ve bu durumlarının tüm korkunçluğunu anlayabilselerdi, bulundukları yerde bir saniye için bile kalamazlardı. Bir çıkış yolu ararlar ve bunu da çabucak bulurlardı; zira bir çıkış yolu mevcuttur; fakat ipnotize edilmiş olduklarından bu yolu görmede başarısızlığa uğramaktadırlar. Kundalini, insanları ipnotik durumda tutan kuvvettir. İnsanın ‘uyanması’, onun ‘deipnotize’ edilmesi demektir. Başlıca güçlük ve de bunun gerçekleşme imkanı bu noktada bulunmaktadır; zira uyuması için organik neden yoktur ve insan uyanabilir.”
Uyuyan Bir İnsan Örneği
Moskova’daki dostlarımdan bazılarını G.’ye tanıştırmayı çok istiyordum. Fakat o sırada sadece, her zamanki gibi aşırı çalışan ve oradan oraya koşturup duran, buna rağmen enerjik görünen eski gazete arkadaşım V.A.A’ya rastladım. Kendisine G.’den söz ettiğim zaman çok ilgilendi ve G.’nin iznini alarak onu G.’nin yerinde yemeğe davet ettim. G., kendi yakınlarından on beş kişi kadar davet etmiş ve o zamana göre çok lüks bir yemek düzenlenmişti. Sofrada zakuski, turta, şiş kebabı gibi yemekler ve Khanghetia şarabı gibi şeyler vardı. Bu, tek kelimeyle, gün ortasında başlayıp akşama kadar süren Kafkasya’nın öğle yemeklerinden biriydi. A.’yı kendi yanına oturtan G., ona karşı çok nazikti. Onu hep hoş tuttu ve kadehine şarap doldurdu. Birdenbire eski dostumu nasıl bir sınava sokmuş olduğumu fark ettiğimde içim sızladı. Herkes susmakta idi. A. Beş dakika dayanabildi. Sonra konuşmaya başladı. Savaştan, beraber ve ayrı ayrı tüm müttefiklerimizden söz etti; mümkün olabilen bütün meseleler hakkında Moskova ve St. Petersburg’daki devlet adamlarının görüşlerini nakletti; sonra ordu için sebzelerin kurutulmasından ( O sıralar gazetecilik işine ek olarak bununla da uğraşıyordu.), özellikle soğanların kurutulmasından, daha sonra suni gübreden, zirai kimyadan ve genel olarak kimyadan bahsetti; sonra da “ ıslah etmekten”, “ spiritizmden”, “ ellerin materyalizasyonundan’’ ve şimdi hatırlayamadığım birçok şeyden söz etti. Ne G., ne de bir başkası tek kelime konuşmadı. A.’nın güceneceğinden korkarak tam konuşmak üzereydim, ama G. bana öyle sert baktı ki, hemen kendimi toparlayıp susmaya devam ettim. Ayrıca korkularım boşunaymış. Zavallı A. hiç bir şeyi fark etmedi, kendi konuşması ve kendi belagati ile öyle coşmuştu ki, masada mutlu bir şekilde oturdu ve bir an bile durmadan saat dörde kadar konuştu. Sonra G. ile büyük bir heyecanla tokalaştı ve ona bu “ çok enteresan sohbet” için teşekkür etti. G. bana bakarak sinsice güldü.
Çok utanmıştım. Zavallı A.’yı budala yerine koymuşlardı. Böyle bir durum aklının köşesinden bile geçmeyeceği için ökseye tutulmuştu. G.’nin diğerlerine bir gösteri sunduğunu fark etmiştim.
“ İşte, görüyorsunuz.” dedi, A. Gittikten sonra. “ Ona akıllı bir insan deniliyor. Ama pantalonunu ayağından çeksem fark etmeyecek. Bırakın onu sadece konuşsun! Başka bir şey istemiyor. Esasen herkes böyledir, bu, diğer birçoğundan daha iyiydi. Yalan söylemedi. Ve konuştuklarını gerçekten, hiç şüphesiz kendi yönünden olmak üzere biliyordu. Ama düşünün, bu neye yarar? Artık genç değil ve belki de bu, yaşamında gerçeği işitme şansının olduğu bir zamandı. Oysa o, durmadan kendi kendine konuştu.’’
C- UYANMA YOLUNA GİRİŞ
Yollar Çeşitlidir
Genellikle bilinen mevcut bütün yollar üç kategoride toplanabilir:
1- Fakir’in yolu.
2- Keşiş’ in yolu.
3- Yogi’ nin yolu.
“ Fakir’in yolu, fizik bedenle mücadele, birince odada çalışma yoludur. Bu, uzun, güç ve belirsiz bir yoldur. Fakir, beden üzerinde fiziksel irade ve güç geliştirmeye çalışır. Bu, korkunç ıstırapla, bedene eziyet etmekle kazanılır. Fakirin yolu, bütünüyle, çeşitli, inanılmayacak kadar zor fiziksel alıştırmalardan ibarettir. Fakir, ya saatlerce, günlerce, aylarca, bazen yıllarca aynı pozisyonda hareketsiz olarak ayakta durur veya kollarını uzatmış halde, bir taş üzerinde, güneş, yağmur ve kar altında oturur. Veya ateşle kendi kendine işkence eder, bacaklarını karıncaların arasına sokar vs. Eğer fizik irade olarak adlandırabileceğimiz şey, onda gelişmeden önce hastalanmazsa ya da ölmezse o zaman dördüncü odaya veya dördüncü bedeni oluşturma imkanına ulaşır. Fakat diğer fonksiyonları, duygusal, zihinsel vs. gelişmemiş olarak kalır. İrade kazanmıştır ama onu uygulayabileceği hiç bir şey yoktur. Bu iradeden bilgi elde etmek veya kendini mükemmelleştirmek için yararlanamaz. Kaide olarak yeni bir çalışmaya başlamak için yaşlıdır.”
“ Fakat fakir okullarının bulunduğu yerlerde yogi okulları da vardır. Genellikle yogiler, fakirleri gözlerler. Eğer fakir amaçladığı şeye çok yaşlanmadan önce ulaşmışsa onu bir yogi okuluna alır, ilk önce tedavi eder, hareket kabiliyetini kazandırır, sonra da ona öğretmeye başlarlar. Fakir, bir bebek gibi yürümeyi, konuşmayı öğrenmelidir. Fakat şimdi o, yolu üzerindeki inanılmaz güçlükleri yenmiş bir iradeye sahiptir; bu irade yolun ikinci yarısındaki güçlüklein de üstesinden gelmesinde yardımcı olabilir. Söz konusu güçlükler, zihinsel ve duygusal fonksiyonları geliştirmedeki güçlüklerdir.”
“ Fakirlerin ne kadar zor durumlardan geçtiklerini tahayyül edemezsiniz. Gerçek fakirlerle karşılaşıp karşılaşmadığınızı bilmiyorum. Ben, pek çoğuna rastladım; örneğin Hindistan’daki bir mabedin iç avlusunda bir tanesiyle karşılaştım, hatta onun yanında uyudum. Yirmi yıldır gece ve gündüz el ve ayak parmaklarının uçlarında duruyordu. Artık kendini doğrultamıyordu. Öğrencileri onu bir yerden bir yere taşıyorlar, nehire götürüp cansız bir cisim gibi yıkılıyorlardı. Ama bu duruma birdenbire ulaşmış değildi. Ne güçlükler altında ıstırap çektiğini düşündüm…”
“ Ve bir insan, bu yolun sağladığı imkanları ve varılacak sonuçları kavradığı için veya dinsel bir duygu dolaysıyla fakir olmaz. Fakirlerin bulunduğu bütün Doğu memleketlerinde, halk arasında, mutlu bir olaydan sonra doğan bir çocuğu fakirlere verme adeti vardır. Ayrıca fakirler sık sık öksüz çocukları evlat edinirler veya küçük çocukları yoksul ana babalardan satın alırlar. Bu çocuklar, onların öğrencileri olup, onları taklit ederler veya ettirilirler; bir kısmı sadece görünüşte bu hareketleri yapar; bir kısmı ise sonradan fakir olur.”
“ Bunlara ek olarak bir kısım insan da gördükleri bir fakir tarafından etkilendikleri için fakir olur. Mabetlerde, her fakirin yanında, onu taklit eden, aynı pozisyonda duran veya oturan insanlar görmek mümkündür; tabii ki, uzun süreli değil, fakat zaman zaman birkaç saat süreyle… Bazen de bir bayramda rastlantı olarak mabede giden ve özellikle kendisini etkileyen bir fakiri taklit etmeye başlayan bir kimse artık eve dönmez ve fakirin müritleri arasına katılır, daha sonra, zaman içerisinde kendisi fakir olur. ‘Fakir’ kelimesini kuşku ile karşıladığımı anlamalısınız. İran’da fakir, sadece dilenci anlamına gelir. Fakat Hindistan’da pek çok hilekar kendisine fakir adını vermiştir. Ve Avrupalılar, bilhassa eğitim görmüş Avrupalılar, pek sık olarak, çeşitli gezginci kuruluşların keşişlerine de, yogilere de fakir adını vermişlerdir.”
“ Fakat aslında gerek fakirin, gerek keşişin, gerekse yoginin yolları birbirinden tamamen farklıdır. Şu ana kadar fakirlerden söz ettim. Bu ilk yoldur.”
“ İkinci yol, keşişin yoludur. Bu yol, iman, dinsel duygu ve dinsel feda yoludur. Sadece çok güçlü dini duygu ve dinsel tahayyüle sahip insan, gerçek anlamda keşiş olabilir, keşişin yolu da çok uzun ve güçtür. Keşiş, kendisi ile olan mücadelede yıllar ve yıllar harcar. Ama bütün çalışması ikinci oda üzerinde yani duygular üzerinde toplanmıştır. Diğer bütün duygularını tek bir duygunun, yani insanın buyruğu altına sokarak kendisinde birlik, duygular üzerinde irade oluşturur; bu suretle de dördüncü odaya ulaşır. Fakat fizik bedeni ve düşünme yetenekleri gelişmemiş olarak kalabilir. Elde ettiklerinden yararlanabilmesi için bedenini ve düşünme yeteneğini geliştirmesi gerekir. Bu ise ancak yeni fedakarlıklarla, yeni güçlüklerle ve yeni feragatlerle elde edilebilir. Keşiş, yogi ve fakir durumuna gelmelidir. Pek az kimse, bu kadar ileriye gidebilir; hatta daha az sayıda insan, bütün güçlükleri yenebilir. Pek çoğu ya bundan önce ölürler ya da sadece görünüşte keşiş olurlar.”
“ Üçüncü yol, yoginin yoludur. Bu yol, bilgi ve zihin yoludur. Yoginin yolu, üçüncü oda üzerinde çalışmaktan ve dördüncü odaya bilgi vasıtasıyla girmekten ibarettir. Yogi, zihnini geliştirmek suretiyle dördüncü odaya ulaşır; ama bedeni ve duyguları gelişmemiş olarak kalır; o da aynı fakir ve keşiş gibi elde ettiği sonuçları kullanmaktan acizdir. Her şeyi bilmekte fakat bir şey yapamamaktadır. Yapmaya başlaması için bedeni ve duyguları üzerinde hakimiyet kurmalıdır; yani birinci ve ikinci odalar üzerinde… Bunu yapabilmesi için de yeniden çalışmaya koyulması ve uzun süreli çabalarla yine sonuçlar elde etmesi gerekmektedir. Bununla beraber, bu durumda kendi durumunu anlaması, eksiklerinin neler olduğunu, ne yapması ve hangi yönde ilerlemesi gerektiğini bilme avantajlarına sahiptir. Fakat fakirin veya keşişin yolunda olduğu gibi yoginin yolunda da pek az kimse bu anlayışa ulaşabilir ki, bu, çalışmada insanın nereye gittiğini bilme seviyesidir. Pek çok kimse, belirli bir başarıyı elde etmekle durur ve daha fazla ilerleyemez.”
“ Yollar, öğretmen ve önderlerle de ilgili olarak birbirlerinden farklıdırlar.”
“ Fakirin yolunda, gerçek anlamda, insanın bir öğretmeni yoktur. Bu yolda, öğretmen, öğretici durumunda olmayıp sadece bir örnek olarak görev yapar. Öğrencinin görevi ise, öğretmeni taklit etmekten ibarettir.”
“ Keşişin yolunda, insanın öğretmeni vardır; görevinin, çalışmasının bir kısmı, öğretmene tam anlamıyla bağlı bulunmak ve itaat içerisinde mutlak surette ona boyun eğmekten ibarettir. Fakat keşişin yolundaki başlıca
amaç; Tanrı’ya iman, Tanrı sevgisi, Tanrı’ya itaat ve hizmet için gösterilen sürekli çabalardır. Ancak Tanrı ve Tanrıya hizmet fikirleri anlayışında öznel ve çelişkili pek çok şey bulunabilir.;
“ Yoginin yolunda ise insan, öğretmensiz hiç bir şey yapamaz ve yapmamalıdır. Başlangıçta o, fakir gibi öğretmenini taklit edecek ve keşiş gibi de ona inanacaktır. Ama sonradan, yoginin yolundaki insan, tedricen kendi kendisinin öğretmeni durumuna gelir. Öğretmeninin yöntemlerini ve tedricen de bunları kendisine uygulamayı öğrenir.”
“ Bununla beraber, bütün yolların, gerek fakire, gerek keşişe, gerekse yogiye ait yolların bir tek ortak yanı vardır. Hepsi de en güç şeyle, yaşamın tamamen değişmesiyle, dünyaya ait tüm şeylerden feragat edilmesi ( terk) ile başlar. İnsanın evini, varsa ailesini terk etmesi, bütün zevklerden, ilişkilerden, yaşam ile ilgili görevlerden feragat ederek bir çöle, manastıra ya da bir yogi okuluna gitmesi gerekir. İlk günden, ilk adımdan itibaren dünyaya ölmelidir; ancak böylece bu yollardan bir şey elde etmeyi ümit edebilir.”
“ Bu öğretinin özünü kavrayabilmek için, yolların, insanın gizli imkanlarının gelişmesinde mümkün olabilen yegane yöntemler olduğu fikrini açıkça anlamalıyız. Bu durum, böyle bir gelişmenin ne kadar güç ve ender olduğunu gösterir. Bu imkanların gelişmesi yasal değildir. İnsan için yasa, mekanik tesirler dairesi içinde, ‘insan makine’ durumunda bulunmaktır. Gizli imkanları geliştirme yolu, doğaya aykırı, Tanrı’ya aykırı düşen bir yoldur. Bu durum, yolların güç ve müstesna oluşlarını izah eder. Yollar dardır ve geçilmeleri zorluk arz eder. Ama aynı zamanda ancak bu yollar vasıtasıyla bir kazanç sağlanabilir. Gündelik hayatın, özellikle modern hayatın gaileleri arasında yollar, ufak ve tamamen önemsiz fenomenler olarak kalırlar ki, zaten yaşam açısından da varlıklarına hiç gerek yoktur. Fakat bu küçük fenomenler, kendi bünyelerinde insanın gizli imkanlarını gelişmesi için gerekli her şeyi ihtiva etmektedirler. Yollar gündelik hayatın karşısında olup başka ilkelere ve yasalara dayanmaktadır. Güçleri ve önemlilikleri de buradadır. Gündelik hayatta, hatta bilimsel, felsefi, dini veya sosyal ilgilerle dolu bir hayatta, yolların içerdiği imkanları verebilecek hiç bir şey yoktur ve hiç bir şey de olamaz. Yollar, insanı özgürlüğe götürür veya götürmelidir. Gündelik hayat, en iyisi bile olsa, insanı ölüme götürür ve başka hiçbir şeye götürmez. Yollar fikri, olanların yardımları olmaksızın insanın tekamül etme imkanı bulunduğunun kabul edilmesi halinde anlaşılmaz.”
“ Kaide olarak insanın, bu düşünce ile uzlaşması güçtür; bu düşünce ona abartılmış, adaletsiz ve anlasız gözükür. ‘İmkan’ kelimesinin anlamını çok zayıf bir şekilde anlar. Kendisinde bazı imkanlar varsa, bunların gelişmesi gerektiğini ve gelişmeleri için de çevrelerinde vasıtaların bulunması gerektiğini düşünürler. Ne şekilde olursa olsun kendisinde bazı imkanların varlığını onaylamakla insan, genellikle, bu imkanların hemen, zorunlu ve kaçınılmaz olan gelişmesini talep etme durumunda kalır. İmkanlarının tümüyle gelişmemiş halde kalabileceği kaybolabileceği, diğer taraftan, bu imkanların gelişmesinde çok büyük çaba ve dayanıklılık göstermesi gerektiği düşüncesini kabullenmek, insan için güçtür. İşin doğrusu, ne fakir, ne keşiş, ne de yogi olan ve yine hiç bir zaman fakir, keşiş ya da yogi olamayacaklarını güvenle söyleyebileceğimiz herkesi ele alırsak, bu kimselerin imkanlarının gelişemeyeceğini kuşkusuzca, kesin bir biçimde ifade edebiliriz. Bundan sonraki fikirleri kavrayabilmek için bu husus çok iyi anlaşılmalıdır.”
“ Uygar hayatın mutat koşulları altında, bilgiyi arayan insanın, hatta zeki bir insanın durumu ümitsizdir; zira onu saran çevresinde ne fakir ne de yogi okullarına benzer bir kuruluş vardır. Aynı zamanda, Batı Dinleri uzun bir süreden beri o derece bozulmuşlardır ki, onlarda canlılık arz eden hiç bir şey kalmamıştır. Çeşitli okült mistik dernekler, spiritüalist nitelikli verimsiz deneyler vs., hiç bir şekilde sonuç vermezler.’’
“ Eğer dördüncü yol imkanı da olmasaydı, o zaman durum gerçekten ümitsiz olacaktı.” ( 36)
“ Dördüncü yol, insanın çöle çekilmesini, evvelce birlikte yaşadığı şeyleri terk etmesini, onlardan feragat etmesini gerektirmez. Dördüncü yol, yoginin yolunun çok daha ilerisinden başlar. Bu, insanın dördüncü yol için hazırlanması ve bu hazırlığı mutat yaşam koşulları içerisinde yapması, bunun ise ( bu hazırlığın) pek çok farklı yönü kapsayan son derece ciddi bir hazırlık olması gerektiği anlamına gelmektedir. Ayrıca, dördüncü yolda, insan, çalışmasına uygun koşullar içerisinde yaşamalı, veya her halde bu çalışmayı imkansız kılacak koşullarda bulunmamalıdır. İnsanın gerek iç, gerekse dış hayatında, dördüncü yol için aşılmaz engeller yaratacak koşulların bulunabileceğini anlamak lazımdır. Dördüncü yol, fakirin, keşişin ve yoginin yollarında olduğu gibi belirli biçimlere sahip değildir. Ve öncelikle keşfedilmesi gerekmektedir. Bu, ilk denemedir. Bu yol, diğer üç geleneksel yol kadar tanınmış değildir. Dördüncü yolu hiç işitmemiş kimseler olduğu gibi, onun varlığını, var olabileceğini kabul etmeyen insanlar da mevcuttur.”
“ Aynı zamanda, dördüncü yolun başlangıcı fakirin, keşişin ve yoginin yollarının başlangıcından daha kolaydır. Dördüncü yolu, mutat hayat koşulları içerisinde, mutat işine devam ederek, insanlarla olan eski ilişkilerini koruyarak ve herhangi bir şeyden feragat etmeksizin, uzaklaşmaksızın izlemek, bu yolda çalışmak mümkündür. Çalışmasının başlangıcında, insanın içinde bulunduğu koşullar, onun için mümkün olabilen en iyi koşullardır; her halde çalışmasının başlangıcında bu koşullar, onun için doğaldır. Bu koşullar, insanın kendisidir; zira insanın yaşamı ve bu yaşamın koşulları onun durumuna uygun düşer. Yaşamın yarattığı koşullardan başkası insan için yapay olur; ve böyle yapay koşullarda, çalışma, onun varlığının her yönünü hemen etkilemeyecektir.”
“ Yaşamın yarattığı koşullar altında, dördüncü yol, insanın varlığının her yönünü aynı şekilde etkiler. Bu aynı anda üç oda üzerinde de çalışmak demektir. Fakir, birinci oda, keşiş ikinci oda, yogi ise üçüncü oda üzerinde çalışır. Dördüncü odaya vardıklarında, gerek fakir, gerek keşiş, gerekse yogi arkalarında bitirilmemiş çok şey bırakmışlardır; ve kazandıkları şeylerden yararlanamazlar, çünkü bütün fonksiyonlarının sahibi değillerdir. Fakir, bedenin efendisidir ama duygularının veya zihninin efendisi değildir. Keşiş, duygularının efendisi olup, bedenin veya zihninin efendisi değildir. Yogi zihninin efendisidir ama beden ve duygularının değil…”
“ Dördüncü yol, insandan esas olarak anlayışı talep etmesiyle diğer yollardan ayrılır. İnsan, öğretmenin nezareti ve yönetimi altında cereyan eden deneyler dışında anlamadığı hiç bir şeyi yapmamalıdır. Ne yaptığını daha iyi anladıkça, çabalarının sonuçları da o ölçüde büyük olacaktır. Bu, dördüncü yolun temel prensibidir. Çalışmanın sonuçları, çalışmadaki şuur ile orantılıdır. Dördüncü yolda imana gerek yoktur; aksine her çeşit iman, dördüncü yolun karşısındadır. Bu yolda, insan kendisine söylenenin hakikati ile kendi kendini tatmin etmelidir. Tatmin edilinceye kadar da hiç bir şey yapmamalıdır.”
“ Dördüncü yolun yöntemi, bir odada bir şeyler yaparken, aynı zamanda diğer iki odada da uygun bir şeyler yapmaktan ibarettir; yani fizik beden üzerinde çalışırken aynı zamanda zihin ve duygular üzerinde de çalışmak; duygular üzerinde çalışırken zihin ve fizik beden üzerinde de çalışmak… Bu, dördüncü yolda, fakirin, keşişin ve yoginin yollarının ulaşamadıkları bazı bilgilerden yararlanmanın mümkün oluşu ile başarılabilmektedir. Bu bilgiler, her üç yönde de aynı zamanda çalışmayı mümkün kılar. Fiziksel, mantal ve duygusal alıştırmaların birbirlerine paralel tüm dizileri bu amaca hizmet edeler. Buna ek olarak, dördüncü yoldan her ayrı kişinin çalışmasını bireyselleştirmek mümkündür; yani her kişi sadece kendisine gerekli olanı yapabilir kendisi için yararsız olanı değil… Böyle olmasının nedeni, dördüncü yolun, diğer yollardaki gereksiz ve geleneksel vasıtasıyla korunmuş pek çok şeyi saf dışı etmesidir.”
“ Dördüncü yolda, insan irade kazandığı zaman bunlardan yararlanabilir, çünkü bütün bedensel, duygusal ve zihinsel fonksiyonları üzerine egemenlik kurmuştur. Ayrıca varlığının her üç yanı üzerinde de aynı zamanda ve paralel olarak çalıştığı için büyük zaman kazanmıştır.”
“ Bazen dördüncü yola, kurnaz adamın yolu da denir. “ Kurnaz adam”, fakirin, keşişin ve yoginin bilmedikleri bir sırrı bilmektedir. “Kurnaz adam’ın bu sırrı nasıl öğrendiği meçhuldür. Belki de bunu eski kitaplardan bulmuş, belki kalıtım yolu kazanmış, belki satın almış, belki de birisinden çalmış olabilir. Ama bu, hiç fark etmez. “ Kurnaz adam” bu sırrı bilmektedir; bu sırrın yardımı ile de fakiri, keşişi ve yogileri aşar.”
“ Bu dördü arasında en acemice davranışlara sahip olan fakirdir; çok az bilir ve çok az anlar. Bir ay süreyle ağır işkence altında kalmakla kendisinde belli bir enerjinin, onda belli değişiklikler meydana getiren belli maddelerin oluştuğunu düşünelim. O, bunu tamamen bu körlük içerisinde, gözleri kapalı, ne amacı, ne yöntemleri ve ne de sonuçları bilerek uygulamıştır; sadece başkalarını taklit etmiştir.”
“ Keşiş ne istediğini biraz daha iyi bilir; dinsel duygu, dinsel gelenek, başarıya ulaşma ve kurtulma arzuları tarafından yöneltilmektedir; kendisine ne yapacağını söyleyen öğretmenine güvenmekte, çaba ve fedakarlıklarının Tanrı’yı memnun ettiğine inanmaktadır. Bir haftalık oruç sürekli dua, çileler vs. ile, fakirin kendisinde bir ay boyunca yaptığı işkencelerle geliştirdiği gücü kazanabildiğini düşünelim.”
“ Yogi, daha da fazlasını bilir. Ne istediğini, niçin istediğini, istediğinin nasıl kazanılabileceğini bilir. Örneğin, gayesi için kendisinde belli bir maddeyi oluşturmanın gerekli olduğunu bilir. Bu maddenin belli bir çeşit alıştırmalarla veya şuur konsantrasyonu ile bir günde oluşturulabileceğini bilir. Bundan böyle de kendisini başka bir düşünceye kaptırmadan, dikkatini bütün gün, bu alıştırmalar üzerinde tutarak, neye ihtiyaç duyuyorsa onu elde eder. Bu şekilde, bir yogi, fakirin bir ay, keşişin ise bir hafta harcayacağı aynı şey üzerinde bir gün harcar.”
“ Fakat dördüncü yolda, bilgi daha da tam ve mükemmeldir. Dördüncü yolu izleyen bir kimse, gayeleri için hangi maddelere ihtiyacı olduğunu, bu maddelerin, bir aylık fiziksel ıstırapla, bir haftalık duygusal çaba ile veya bir günlük mantal alıştırmalarla oluşturulabileceğini bilir. Ve dahası, bu maddelerin, nasıl olacağı bilindiği takdirde, dışardan organizmaya kazandırabileceğini de bilir. Böylece, dördüncü yol izleyicisi, yogi gibi, bir gününü alıştırmalara, keşiş gibi bir haftasını dualara ve fakir gibi, bir ayını kendi kendine işkence etmeye harcayacağına, istediği bütün maddeleri içeren küçük bir hap hazırlar ve yutar; bu suretle de hiç zaman yitirmeden gerekli sonuçları elde eder.”
“ Şunu da söylemek gerekir ki…” diye devam etti G. “ bu asli ve yasaya uygun yollara ek olarak yapay ve sadece geçici sonuçlar veren yollar olduğu gibi, daimi fakat hatalı sonuçlar bile doğuran yollar vardır. Bu yollarda, insan yine dördüncü odanın anahtarını arar ve bazen de bulur. Ama dördüncü odada neyi bulduğu henüz bilinmemektedir.”
“ Bazen de dördüncü odanın kapısı yapay bir biçimde maymuncukla açılır. Ve her iki halde de odanın boş olduğu görülebilir.”
“ Yol fikrini anlamada başlıca güçlük”, diye söze başladı G. ve devam etti; “ insanların, genellikle, yolun ( Bu kelimeyi üzerine basarak söyledi.) hayat ile aynı seviyeden başladığını sanmalarıdır. Bu, tamamen yanlıştır. Yol, başka ve çok daha yüksek bir seviyeden başlar. Genellikle, insanların anlamadığı budur. Yolun başlangıcının, aslında olduğundan daha basit ve daha kolay olduğu sanılmaktadır.”
“ Yolu arayan insanın, yolu bilen insana rastladığı ana, ilk eşik ya da ilk adım denir. Bu ilk eşikten itibaren merdiven başlar ‘Hayat’ ile ‘yol’ arasında ‘merdiven’ bulunmaktadır. İnsan, ancak bu ‘merdivenden’ geçmek suretiyle ‘yola’ girebilir. Buna ilaveten, o, bu merdiveni, rehberinin yardımıyla çıkabilir; kendi kendine bu işi yapamaz. Yol, ancak merdivenin bittiği yerde, yani merdivendeki son basamaktan sonra, hayatın mutat seviyesinin çok üstündeki bir seviyeden başlar.”
“ Bundan dolayı, yolun nereden başladığı sorusuna cevap vermek mümkün değildir. Yol hiç bir şekilde hayat içerisinde bulunmayan bir şeyle başlar; bu nedenle nereden başladığını söylemek imkansızdır. Bazen şöyle denmektedir; İnsan, merdiveni çıkarken hiç bir şeyden emin değildir; her şeyden, kendi güçlerinden, yaptığının doğru olup olmadığından, onun bilgisinden ve güçlerinden şüphe edebilir. Aynı zamanda, ulaştığı şey, hiç sabit değildir; merdivende oldukça yükseğe çıkmış olsa bile her an aşağı düşebilir ve baştan başlaması gerekebilir. Fakat son basamağı da geçer yola girerse her şey değişir. Öncelikle rehberi hakkında sahip olabileceği bütün şüpheler ortadan kalktığı gibi, rehber, onun için eskiden olduğundan çok daha az gereklidir. Birçok bakımlardan bağımsız bir hale gelebilir ve nereye gittiğini bilebilir. İkinci olarak çalışmasının sonuçları artık o kadar kolaylıkla kaybedemez ve kendisini yine mutat hayat içerisinde bulmaz. Yolu terk etse dahi başladığı yere dönemeyecektir.”
“ ‘Merdiven’ ve ‘yol’ hakkında söylenebilecekler, aşağı yukarı bunlardan ibarettir, çünkü farklı yollar mevcuttur. Bundan evvelce söz etmiştik. Ve örneğin, dördüncü yolda, diğer yollarda bulunmayan özel koşullar mevcuttur. Dördüncü yolda, merdiveni çıkmak için koşul, insanın kendi yerine bir başkasını yerleştirmeden bir üst basamağa geçemeyeceğidir. Bu başkası da daha yükseğe çıkmak için kendi yerine bir üçüncü kişiyi yerleştirmelidir. Böylece insan, yükseldikçe kendisini izleyenlere daha da bağımlı olur. Onlar dururlarsa o da durur. Bu gibi durumlar, yolda vaki olabilir. İnsan, herhangi bir şey, örneğin bazı özel güçler kazanabilir ve daha sonra, diğer insanları kendi seviyesine çıkartmak için bu güçleri feda edebilir. Kendisi ile çalışan kimseler, onun seviyesine ulaşırlarsa feda ettiği her şeyi yeniden elde edecektir. Fakat o kimseler onun seviyesine çıkmazlarsa bunları bütün bütün kaybedebilir.”
Mürşit, Yukarı’yla Bağlantılı Olmalıdır
“ Ezoterik merkezle ilgili olarak öğretmenin durumuna ilişkin çeşitli ihtimaller de mevcuttur; yani öğretmen, ezoterik merkez hakkında az ya da çok bilgi sahibi olabilir. Bu merkezin nerede olduğunu, bilginin ve yardımın bu merkezden nasıl alındığını tam anlamıyla bilebilir; veya bunlar hakkında hiç bir şey bilmeyebilir ve sadece kendisinden bilgi aldığı adamı tanıyabilir. Çoğu defa, insanlar, kesinlikle, ancak bildikleri, kendilerinden bir basamak üstteki noktadan başlarlar. Ve sadece kendi gelişimleri ile orantılı olarak daha ilerisini görmeye, bildiklerinin nereden geldiğini fark etmeye başlarlar.”
“ Öğretmenlik rolünü yüklenmiş bir kimsenin çalışmasının sonuçları, onun, öğrettiklerinin kökenini tam anlamıyla bilip bilmemesine değil, fakat fazlasıyla, fikirlerinin gerçekten ezoterik merkezden gelip gelmediğine, dair kendisinin ezoterik fikirleri, yani objektif bilgiye ait fikirleri anlamasına ve de bunları sübjektif, bilimsel, felsefi fikirlerden ayıt edebilmesine bağımlıdır.”
“ Şimdiye kadar doğru manyetik merkezden, doğru rehberden ve doğru yoldan söz ettik. ( *) Fakat manyetik merkezin yanlış bir biçimde oluşturduğu bir durum vaki olabilir. Manyetik merkez, kendi içinde bölünmüş bulunabilir, yani çelişkiler ihtiva edebilir. Dahası, birinci türden tesirler, yani hayat içerisinde yaratılmış tesirler, ikinci tür tesirler kisvesi altında veya ikinci tür tesirlerin izleri, belli bir noktaya kadar bozulmuş ve kendilerinin zıddı olmuş halde manyetik merkeze girebilirler. Böyle yanlış biçimde meydana gelmiş bir manyetik merkez, doğru bir yöneltmeyi yapamaz. Bu tür hatalı manyetik merkeze sahip bir insan da yolu arayabilir ve kendisinin öğretmen olduğunu söyleyen bir başka insana rastlayabilir; bu başkası ona yolu bildiğini kaza kanununun dışında bulunan bir merkezle bağlantısı olduğunu söyleyebilir. Fakat aslında yolu bilmeyebilir bu noktada yine birçok ihtimalle mevcuttur:
1- Gerçekten yanılgı içerisinde bulunabilir ve aslında hiç bir şey bilmediği halde bir şeyler bildiğini sanabilir.
2- Yanılgı içerisinde bulunan diğer bir kimseye inanmış olabilir.
3- Şuurlu olarak aldatabilir.’’
“ Yolu arayan bir insan, böyle kimselerden birine rastlarsa, onu, vaat ettiği yere değil, tamamen farklı bir istikamete götürebilir; doğru yoldan çok uzağa, doğru yolda ele edilecek sonuçların tam zıddı olan sonuçlara götürebilir.”
( *) Manyetik merkez konusu Beşinci Bölümün A şıkkında açıklanmıştır.
“ Bereket versin ki, böyle bir şey, çok ender olur; yani yanlış yollar pek çoktur ama çoğu kez bunlar insanı hiç bir yere götürmezler. Ve insan, aynı noktada döner durur, bir yere gitmekte olduğunu sanır.’’
Yol - Öğretmen ( Mürşit) - Öğrenci ( Mürit)
“ Yanlış yol, nasıl tanınabilir?” diye sordu birisi,
“Nasıl mı tanınabilir?” dedi G. ve devam etti: “ Doğru yolu tanımadan yanlış yolu tanımak mümkün değildir. Bu, yanlış bir yolun nasıl tanınacağı hususunda endişeli olmaya gerek bulunmadığı anlamına gelir. İnsan doğru yolu nasıl bulacağını düşünmelidir. Sürekli olarak üzerinde durduğumuz budur. Birkaç kelime ile açıklamak mümkün değildir. Fakat bütün söylenenleri ve bunlardan çıkanları hatırlarsanız pek çok faydalı sonuçlar sergileyebilirsiniz. Örneğin, öğretmenin, daima öğrencinin seviyesine uygun olduğunu görebilirsiz. Öğrenci ne kadar yüksek ise, öğretmen de o derecede yüksek olabilir. Fakat seviyesi fazla yüksek olmayan bir öğrenci, çok yüksek bir öğretmene bağlanmaz. Aslında öğrenci, öğretmenin seviyesini hiç göremez. Bu, bir kanundur. Hiç kimse, kendi seviyesinden daha yüksek bir seviyeyi göremez.” ( 37) “ Fakat genellikle, insanlar, bunu bilmemekte, aksine kendileri ne kadar aşağıda iseler, o derecede yüksek seviyeli bir öğretmen istemektedirler. Bu noktanın doğru olarak anlaşılması, çok önemli bir adımdır. Fakat bu anlayışa nadiren rastlanır. Genellikle, insanın kendisi beş kuruş etmediği halde öğretmeninin Hz. İsa’dan başkası olmasını kabul etmez. Daha aşağısına razı değildir. Ve Hz. İsa gibi bir öğretmene rastlasa bile, İnciller’in anlattığı durumu ile alırsak, onu hiç bir zaman izleyemeyeceğini zira Hz. İsa’nın öğrencisi olmak için bir havari seviyesinde bulunmak gerektiğini bir türlü kabullenemez. Burada belli bir kanun vardır. Öğretmen ne kadar yüksek ise öğrenci için durum, o kadar güçlük arz eder. Ve öğretmen ile öğrencinin seviyeleri arasında fark, belli sınırı aşarsa, öğrencinin yolu üzerindeki güçlükler, başa çakılmaz hale gelir. Tamamen bu kanuna bağlı olarak dördüncü yolun temel kaidelerinden biri burada yer alır. Dördüncü yolda bir tek öğretmen yoktur. Kim daha yaşlı ise öğretmen odur. Ve öğretmen, öğrenci için gerekli olduğu gibi öğrenci de öğretmen için gereklidir. Öğrenci, öğretmensiz ilerleyemez; öğretmen de öğrencisiz ilerleyemez. Bu, genel bir görüş değil, fakat gerekli ve tamamen somut bir kaidedirki; insanın yükselmesi kanunu, bu kaideye dayalı bulunmaktadır. Evvelce ifade edildiği gibi, hiç kimse, kendi yerine bir başka kimseyi yetiştirmeden daha üst bir basamağa çıkamaz. İnsan, aldığını derhal vermelidir; ancak bu şekilde daha fazlasını alabilir. Aksi halde, kendisine verilmiş olan da ondan alınacaktır.” ( 38)
Yollar Herkese Açık Değildir
İnsan üzerindeki çalışma metotlarının karmaşıklığını ve çokluğunu görüp anladıkça, yolun güçlüklerini daha iyi kavradık. Büyük bir bilginin, muazzam çabaların ve birbirimizden bekleyemeyeceğimiz ve beklemememiz gereken bir yardımın zaruri olduğunu gördük. Kişinin kendi üzerinde herhangi ciddi bir çalışmaya başlamasının bile, uygun durumdaki binlerce iç ve dış şartı gerektiren nadir bir fenomen olduğunu anladık. Ve başlamak, gelecek için hiç bir garanti vermiyordu. Her adım bir çaba istiyordu, her adım yardım gerektiriyordu. Birçoğumuzun, herhangi bir çaba gösterme arzusunu yitirmesine sebep olan güçlükleri gördüğümüzde, herhangi bir şeye ulaşma imkanı çok küçük gözüküyordu.
Bu, büyük ve ileri başarıların mümkün ya da gayri mümkün olduğunu ve bir insanın yarın ne kazanabileceğini düşünmeden bugün elde ettiklerinin kıymetini bilmesi gerektiğini anlamayı öğrenene kadar, herkesin geçtiği kaçınılmaz bir safhaydı.
Bu yolun güçlüğü ve umuma açık olmaması fikri haklıydı. Çeşitli defalar G.’ ye bu konuyla ilgili sorular yönelmiştir:
“ Bu sistem hakkında hiç bir fikri olmayan kimselerle bizim aramızda bir farkın olması mümkün olabilir mi?’’ “ Yolların herhangi birisinden geçmeyen kimselerin ebediyen bir eve aynı çember içerisinde dönmeye mahkum olacaklarını, onların sadece ‘ay için yiyecek’ olduklarını, kurtulamayacaklarını ve buna imkanları olmayacağını mı anlamamız gerekir? Yolların dışında yollar olmadığını düşünmek doğru olur mu? Bazı kimseler, belki de daha iyi kimseler, bu yolla karşılaşmadıkları halde zayıf ve dikkat çekmeyen diğerlerinin yol imkanlarıyla temasa geçmeleri nasıl düzenlenmektedir?”
Bir defasında, sürekli olarak döndüğümüz bu konularla ilgili bir konuşma sürerken, G., daha önce yaptığından biraz farklı bir konuşma başladı; zira daha önce daima yolların dışında hiç bir şeyin olmadığı meselesi üzerinde ısrarla durmuştu.
“ Yollarla temasa geçen kimselerin herhangi bir seçimi yoktur ve olamaz. Diğer bir ifade ile, hiç kimse yolları seçemez, onlar kısmen kaza eseri ve kısmen de belli bir açlığa sahip olmaları nedeniyle kendiliklerinden seçerler. Bu açlığı duymayan kimseye kaza eseri yardım edilemez. Bu açlık içerisindeki bir kimse, her türlü elverişsiz çevre koşullarına rağmen, kaza eseri olarak bir yolun başlangıcına getirebilir.”
“ Fakat örneğin, bir savaş sırasında öldürülen yada bir hastalıktan ölen kimselerin durumu ne olur?’’ diye sordu birisi. “ Onların birçoğu bu açlığa sahip olmuş olamazlar mıydı? Ve bu durumda o açlığa nasıl yardım edilebilirdi?”
“ Bu tamamen farklı bir şey.” dedi G. “ Bu kimseler genel bir yasaya tabii olmuşlardır. Biz onlardan söz etmiyoruz ve edemeyiz. Biz sadece şans veya kader, ya da akıllılık sayesinde genel bir yasaya tabi olmayan yani herhangi bir genel tahrip yasasının faaliyeti dışında kalan insandan söz edebiliriz. Örneğin, Moskova’da her yıl belli sayıda kişinin tramvay altında kaldığı istatistiklerce bilinir. Bu durumda, eğer bir insan büyük bir açlık içinde olsa bile, tramvayın altına düşer ve parçalanırsa, biz artık ondan, yollardaki çalışma bakış açısından söz edemeyiz. Biz sadece canlı olandan ve sadece yaşadığı sürece söz edebiliriz. Tramvaylar ya da savaşlar; bunlar tamamen aynı şeylerdir. Sadece biri daha kapsamlı, diğeri ise daha dardır. Biz tramvayların altına düşmeyen insanlardan söz etmekteyiz.”
“ Bir insan aç olduğu takdirde bir yolun başlangıcıyla temasa geçme şansına sahiptir. Ama açlığın dışında başka ‘sicil kayıtları’ da gereklidir. Aksi halde insan yolu görmez. Tahsilli bir Avrupalı’nın, yani din hakkında hiç bir şey bilmeyen bir insanın, dinsel bir yol imkanı ile karşılaştığını tahayyül edin. O, hiç bir şey görmeyecek ve hiç bir şey anlamayacaktır. Ona göre din, saçmalık ve hurafe demektir. Ama o, aynı zamanda kesin ve sistemli bir şekilde ifade edilen entelektüelliğine rağmen, büyük bir açlık içinde olabilir. Bu durum, yoga metotlarını, şuurun genişlemesini vs.’yi hiç duymamış olan bir insan için de tamamen aynıdır. Bu kimse bir yoga yolu ile karşılaştığında, duyduğu şeyler onun için bir anlam taşımayacaktır. Dördüncü yol daha da zordur. Bir kimsenin dördüncü yolun hakkını vermesi için daha önceden birçok şeyi düşünmüş, hissetmiş ve hayal kırıklığına uğramış olması lazımdır. Eğer daha önce fakirin, keşişin ve yoginin yolu bilfiil denememişse, en azından onları bilmeli, düşünmeli ve onların kendisine yararlı olmayacağına kanaat getirmelidir. Söylediklerimi sözel olarak anlamanız gerekli değildir. Bu düşünce süreci, insanın kendisince bilinmeyebilir. Fakat bu sürecin neticeleri kişinin içinde olmalıdır. Ancak bunlar, dördüncü yolu tanımasında ona yardımcı olabilir. Aksi takdirde yol kendisine çok yakın bulunmasına rağmen onu göremez.”
“ Fakat insan bu yollardan birine giremediği müddetçe artık hiç bir şansı kalmaz demek kesin olarak yanlıştır. ‘Yollar’ sadece yardımdır; yardım, insanlara tiplerine göre edilir. Bununla beraber ‘yollar’, hızlandırılmış yollar, genel tekamülden bağımsız olan şahsi, bireysel yollar
genel tekamülün önünde ilerleyebilir ve ona yol açabilir, ama her halükarda yollar genel tekamülden bağımsızdır.”
Objektif ve Sübjektif Yol
“ Genel tekamülün ilerleyip ilerlemediği gene ayrı bir konudur. Ama bizim için bunun mümkün olduğunu ve böylece ‘yolların’ dışındaki insanlar için de tekamülün mümkün olduğunu anlamak yeterlidir. Daha doğrusu ‘yollar’ iki tanedir. Birisine ‘sübjektif yol’ diyeceğiz. Bu yol, sözünü ettiğim dört yolun hepsini kapsar. Diğeri ise, ‘objektif yol’ adını verebileceğimiz yoldur. Bu yol hayat içerisindeki insanların yoludur. ‘Sübjektif’ ve ‘objektif’ isimlerini sözel olarak anlamamalısınız. Bunlar konunun sadece bir yönünü ifade ederler. Ben, başka kelime olmadığından onları kullanıyorum.’’
“ ‘Bireysel ‘ ve ‘genel yollar’ demek mümkün müdür? ”diye sordu birisi.
“ Hayır.” dedi G. “ Bu, ‘sübjektif’ ve ‘objektif” demekten daha yanlış olurdu, zira sübjektif yol, kelimenin genel anlamıyla bireysel değildir, çünkü bu yol bir ‘okul yolu’ dur. Bu açıdan bakacak olursak, ‘objektif yol’ daha bireyseldir, zira o birçok bireysel özelliklere imkan verir. Hayır, bu kelimeleri yani ‘sübjektif” ve ‘objektif” kelimelerini kullanmak gene de daha iyidir. Tamamen uygun değiller, ama onları şartlı olarak kabul edeceğiz.”
“ Objektif yollardaki insanlar basitçe hayat içerisinde yaşarlar. Onlar iyi kimseler dediğimiz insanlardır. Özel sistemler ve metotlar onlar için gerekli değildir; mutat din veya zihin öğretileri ve ahlaktan yararlanarak, aynı zamanda vicdana göre yaşarlar. Pek iyilik etmek gereğini duymazlar, ama kötülük de etmezler. Bazen tahsilsiz, basit insanlardır, ama hayatı gayet iyi anlarlar, eşyayı iyi değerlendirirler ve doğru görüşe sahiptirler. Hiç şüphesiz bunlar kendilerini mükemmelleştirmekte ve tekamül etmektedirler. Ne var ki onların yolu, çok gereksiz tekrarlarla dolu olarak çok uzun olabilir.”
“ Sade Vatandaş” da Tekamül Eder
“ ‘Yoldaki’, yani sübjektif yoldaki ve özellikle bu yola henüz girmiş kimselere, genellikle, diğer insanlar, yani objektif yolda giden insanlar hareket etmiyormuş gibi gelir. Oysa bu büyük bir hatadır. Basit bir obyvatel bazen kendi üzerinde öyle bir çalışma yapar ki, bir başkasını, yani bir keşişi, hatta bir yogiyi geçer.”
“ ‘Obyvatel’ ( sade vatandaş) , Rus lisanında garip bir kelimedir. Herhangi özel bir nüans taşımadan, ‘ikamet eden’, ‘sakin’, ‘bir bölgenin yerlisi’ anlamında kullanılır. Aynı zamanda, daha kötüsü olamazmış gibi, sade vatandaş hor görme ya da alay ifadesi olarak da kullanılır. Oysa bu şekilde konuşanlar, sade vatandaşın hayatın sağlıklı özü olduğunu anlamazlar. Ve tekamül imkanı bakımından iyi bir sade vatandaş bir ‘deliden’ veya bir ‘avareden’ çok daha fazla şansa sahiptir. Bu iki kelime ile ne demek istediğimi belki daha sonra açıklarım. Şu sırada sade vatandaştan söz edeceğiz. Bütün sade vatandaşlar objektif yolun insanlarıdır demeyi hiç bir zaman istemem. Böyle değil. Onlar arasında hırsızlar, hergeleler ve ahmaklar vardır; ama diğerleri de vardır. Ben sadece, kendiliğinden iyi bir sade vatandaş yola karşı koymaz demek istiyorum. Ve son olarak farklı sade vatandaş tipleri vardır. Örneğin, hayatını çevresindeki diğer insanlar gibi, hiç bir konuda dikkate değmeyecek bir tarzda yaşayan, belki para kazanan iyi bir patron ve belki aynı derecede cimri bir sade vatandaş tipini tahayyül edin. Aynı zamanda o, kendi manastır hayatının hayalini kurar, örneğin bir gün her şeyi terk edeceğini ve bir manastıra gireceğini hayal eder. Doğu’da böyle şeyler vakidir. Bir insan yaşar ve çalışır, sonra çocukları veya torunları büyüdüğü zaman her şeyi onlara bırakır ve bir manastıra çekilir. Benim sözünü ettiğim sade vatandaş budur. Belki manastıra girmez, belki buna ihtiyaç duymaz. Bir sade vatandaş olarak hayatı, bu şekilde olabilir.”
“ Yollar hakkında kesin olarak düşünen kimseler, özellikle entelektüel yollara ait kimseler, ekseriya sade vatandaşa tepeden bakarlar ve genel olarak sade vatandaşın erdemini hoş görürler. Fakat onlar bu tutumlarıyla sadece, ne olursa olsun herhangi bir yol için kendi uygunsuzluklarını göstermiş olurlar. Çünkü hiç bir yol sade vatandaş seviyesinin altında başlayamaz. Bu, kendi şahsi hayatlarını düzenleyemeyen, hayatla mücadele edip onu yenmede çok zayıf olan yolların veya yollar olarak kaale aldıkları şeyin rüyasını gören kimselerin sık sık gözünden kaçar, zira onlar bunun kendileri için hayattan daha kolay olduğunu düşünürler ve böylece zayıflık ve uyumsuzluklarını mazur gösterirler. İyi bir sade vatandaş olabilen bir insan, yol noktai nazarından, kendisinin bir sade vatandaştan daha üstün olduğunu düşünen bir avareden çok daha faydalıdır. Ben, bütün o aydınlar zümresi dedikleri sınıftaki sanatçılara, şairlere, herhangi bir şekilde ‘bohem’ bir yaşam sürenlere, genel sade vatandaşı hor gören ve aynı zamanda onsuz mevcut olamayan bu kimselere ‘avare’ adını veriyorum. Çalışma noktai nazarından insanın kendisini hayata uydurma kabiliyeti çok faydalı bir özelliktir. İyi bir sade vatandaş, kendi iş gücüyle en azından yirmi insanı destekleyebilmektedir. Bunu yapamayan bir insanın ne değeri olabilir?”
“ Gerçekte sade vatandaş ne amlama gelir?” diye sordu birisi. “ Sade vatandaş iyi bir vatandaştır, denebilir mi?”
“ Bir sade vatandaş vatansever mi olmalıdır? diye sordu başka birisi. “ Bir savaş çıktığını farz edelim. Bir sade vatandaşın savaşa karşı tutumu nasıldır?”
“ Farklı savaşlar ve farklı obyvateller olabilir.” dedi G. “ Siz hala kelimelere güveniyorsunuz. Bir sade vatandaş, eğer iyi bir sade vatandaşsa kelimelere güvenmez. O, kelimelerin ardında ne kadar boş konuşmaların saklandığının farkına varır. Kendi vatanseverliğini haykıran kimseler, onun için psikopattırlar ve onları bu şekilde göz önüne alır.”
“ Bir sade vatandaş barışseverleri ya da savaşa girmeyi reddedenleri nasıl değerlendirir?”
“ Tamamen delilerle bir görür! Hatta onlar belki daha da kötüdürler.”
Bir defasında aynı soruyla ilişkili olarak G. şöyle dedi:
“ En basit bazı kelimelerin anlamlarını göz önüne almadığınızdan dolayı birçok şey sizin için anlaşılmaz durumdadır. Örneğin, ciddi olmanın ne demek olduğunu hiç bir zaman düşünmemişsinizdir. Ciddi olmanın ne anlama geldiği sorusuna kendi kendinize cevap vermeye çalışın.”
“ Nesnelere karşı ciddi bir tutuma sahip olmak.” dedi birisi.
“ Bu tamamen herkesin düşündüğü şeydir, aslında tamamen tersi doğrudur.” dedi G. “ Şeylere karşı ciddi bir tutuma sahip olmak, hiç de ciddi olmak demek değildir. Esas mesele, hangi şeylere karşı ciddi bir tutuma sahip olduğudur. Birçok insan önemsiz şeylere karşı ciddi bir tutuma sahiptir. Onlara ciddi kimseler denebilir mi? Hiç şüphesiz hayır.”
“ Hata, ‘ciddi’ kavramının şarta bağlı olarak alınmasında yatar. Bir şey bir insan için, diğer bir şey diğer bir insan için ciddidir. Aslında ciddilik, asla ve hiç bir ortam içinde şartlı olarak alınamayan kavramlardan biridir. Ancak bir tek şey herkes için her zaman ciddidir. Bir insan bunun daha az veya daha çok farkına varabilir, fakat şeylerin ciddiliğini onun kanaatine göre değişmez.”
“ Eğer bir kimse, önemsiz ilgiler ve önemsiz hedefler çemberi içinde dönmekte olan mutat kimselerin yaşamlarındaki o dehşeti anlayabilirse, onların neler kaybettiğini kavrayabilirse, işte o zaman kendisi için ciddi olan sadece bir tek şeyin olabileceğini anlar; genel yasadan kurtulmak, hür olmak. Kendisine ölüm cezası verilmiş bir mahkum için ciddi olabilecek şey nedir? Sadece tek bir şey; kendisini nasıl kurtaracağı, nasıl kaçacağı; başka hiç bir şey onun için ciddi değildir.”
“ Bir sade vatandaşın bir ‘avareden’ veya bir ‘deliden’ daha ciddi olduğunu söylerken, bununla, gerçek değerlerle yaşamaya alışkın olan bir sade vatandaşın ‘yolların’ imkanlarını ve ‘özgürlük’ veya ‘kurtuluş’ imkanlarını; yaşamını hayali değerler, hayali ilgiler ve hayali imkanlar üzerine kuran bir insana göre, daha iyi ve daha hızlı bir şekilde takdir ettiğini anlatmak istedim.”
“ Sade vatandaş için ciddi olmayan insanlar, fanteziler vasıtasıyla, bilhassa bir şeyler yapmaya muktedir oldukları fantezisi vasıtasıyla yaşayan kimselerdir. Sade vatandaş, onların sadece insanları kandırdıklarını, Tanrı’nın bildiklerini insanlara taahhüt ettiklerini ve aslında basitçe kendi işlerini düzenlediklerini veya daha da kötüsü onların deli olduklarını, diğer bir ifadeyle, insanların söylediği her şeye inandıklarını bilir.”
“ Sade vatandaşların fikirleri ve ilgileri hakkında hor görerek söz eden politikacılar hangi kategoriye girerler?” diye sordu birisi.
“ Onlar sade vatandaşların en kötü çeşididir.” dedi G. “ Yani, hiç bir şekilde olumlu yönde telafi edici özelliği bulunmayan sade vatandaşlardır veya şarlatanlar, deliler ya da namussuzlardır.”
“ Fakat politikacılar arasında samimi ve dürüst insanlar olamaz mı?” diye sordu birisi.
“ Tabii ki, olabilir.” dedi G., “ Ama bu durumda onlar pratik kimseler değillerdir, hayal içinde yüzerler ve diğer insanlar tarafından kendi karanlık işlerini örtmek için paravan olarak kullanılırlar.”
“ Sade vatandaş, bunu felsefi bir tarzda bilmeyebilir, yani bunu sistemli bir şekilde ifade edemeyebilir, ama o, kendi pratik zekası vasıtasıyla olayların kendiliğinden vaki olduğunu bilir ve bu yüzden kendisini ikna etmeyi düşünen veya isteyen kimselere içinden güler. Zira o kişiler sade vatandaşa bir şey beyan ederler, beyan ettikleri o şey kendi fikirlerine dayanır. Kendi fikirleri ise değişebilir veya genel olarak herhangi bir şey olabilir. Bu, ona göre ciddi olmak değildir. Ve ciddi olmayan şey hakkındaki bir anlayış, ciddi olan şeyi takdir etmesinde ona yardım edebilir.”
Yola Giren Terk’e Hazır Olmalıdır
Sık sık yoldaki güçlüklerle ilgili sorulara dönüyorduk. Toplu yaşam ve çalışma tecrübemiz, bizi sürekli olarak kendi içimizde bulunan yeni yeni güçlüklerle yüz yüze getiriyordu.
“ Bütün mesele, insanın hürriyetini fedaya hazır bulunmasıdır.” dedi G. “ Bir insan şuurlu ve şuursuz olarak tahayyül ettiği şekildeki hürriyet için mücadele eder. Bu ise, her şeyden daha fazla gerçek hürriyete kavuşmasını engeller. Fakat herhangi bir şeye ulaşmaya yetenekli olan bir insan, er yada geç, hürriyetinin bir hayal olduğunu anlar ve bu hayalden feragat etmeyi kabul eder. O, gönüllü olarak bir köle olur. Söyleneni yapar, söyleneni söyler ve söyleneni düşünür. Herhangi bir şeyi kaybetmekten korkmaz, zira hiç bir şeyi olmadığını bilir. Ve bu şekilde o, her şeyi kazanır. Anlayışındaki, sempatilerindeki, zevklerindeki ve arzularındaki gerçek olan her şey ona geri döner. Geri dönen bu şeylere, daha önce sahip olmadığı ve olamayacağı yeni şeyler eşlik edecektir. Bunlar, kendi içindeki birlik ve irade duygusudur. Ama bu noktaya varmak için insanın, çok zor olan esaret ve itaat yolundan geçmesi gerekmektedir. Ve netice almak istiyorsa, insan, sadece dışsal değil, içsel olarak da itaat etmek zorundadır. Bu, büyük bir azim gerektirir ve söz konusu azim ise, başka bir yol olmadığı, insanın kendi kendine hiç bir şey yapamayacağı, ama aynı zamanda bir şeylerin yapılması gerektiği meselesi üzerinde büyük bir anlayış gerektirir.”
“ Bir insan, o zamana kadar yaşadığı şekilde artık yaşayamayacağı, o şekilde yaşamayı arzu etmediği sonucuna ulaşırsa, işte o zaman, hayatını teşkil eden her şeyi görür ve çalışmaya karar verir. Fakat daha da kötü bir duruma düşmemek için kendi kendine karşı samimi olmak zorundadır. Zira insanın kendi üzerinde çalışmaya başlayıp da, sonradan onu terk etmesinden ve kendisini iki sandalye arasında bulmasından daha kötü bir şey yoktur; bu durumda başlamamak daha iyidir. Boş yere çalışmaya başlamamak ve kendi kendini kandırıp riske girmemek için insanın, kararını defalarca yoklaması lazımdır. Ve prensip olarak ne kadar ileriye gitmeye ve neleri feda etmeye hazır olduğunu bilmelidir. Her şeyi feda ederim demekten daha kolay şey yoktur. Bir insan asla her şeyi feda edemez ve bu asla ondan istenmez. Ama o, neleri feda etmeye istekli olduğunu tam olarak tanımlamalı ve sonradan bu konuda pazarlık etmemelidir. Aksi takdirde bu, kadim meseldeki kurdun durumunun aynısı olur.”
“ Kurt ve koyunlarla ilgili o eski meseli biliyor musunuz?”
“ Vaktiyle birçok koyunu boğazlamış ve insanları gözyaşlarına gark etmiş bir kurt yaşardı.
Bilmem niçin, ama sonunda kurt, birdenbire vicdan azabı çekmeye ve yaşamından pişman olmaya başladı; böylece kendini ıslah etmeye ve artık koyun boğazlamamaya karar verdi.
Bunu ciddi bir şekilde yapmak için bir rahibe gitti ve ondan bir şükran duası yapmasını istedi
Rahip duaya başladı. Kurt kilisede ağlıyor ve dua ediyordu. Dua uzundu. Kurt rahibin birçok koyununu boğazlamıştı, bu yüzden rahip, kurdun gerçekten ıslah olabilmesi için hararetle dua ediyordu. Fakat kurt birdenbire pencereden birine baktı ve ağıllarına doğru güdülen koyunları gördü. Huzursuzlanmaya başladı, ama rahip sonu gelmeyecekmiş gibi duaya devam etmekteydi.
Sonunda kurt kendini tutamadı ve haykırdı:
‘Bitir artık şunu rahip! Yoksa koyunların hepsini ağıla götürecekler ve akşam yemeğimi yiyemeyeceğim!’ ”
“ Bu çok güzel bir meseledir, zira insanı gayet iyi anlatır. O, her şeyi feda etmeye hazırdır, ama o günün bütün yemeğini farklı bir madde teşkil ettikten sonra.”
“ İnsan daima büyük bir şeyle başlamayı arzu eder. Ama bu imkansızdır; seçim olamaz, bugüne ait şeylerle başlayamayız.”
D- KENDİNİ BİLMEK GEREK
“ Özgürlük, serbestlik; bunlar insanın gayesi olmalıdır. Özgür hale gelmek esaretten kurtulmak: Kendi durumu hakkında az da olsa şuurlandığında insanın, uğrunda mücadele vermesi gereken budur. Onun yapabileceği başka bir şey yoktur; gerek içsel gerekse dışsal olarak esir kaldığı sürece başka hiç bir şey mümkün değildir. Fakat içsel olarak esir bulunduğu sürece dışsal olarak da esir kalmaktan kurtulamaz. Bu nedenle, özgür hale gelmek için, insan, iç özgürlük kazanmalıdır.”
“ İnsanın iç esaretinin birinci nedeni, onun cehaleti ve her şeyin üstünde de kendisi hakkındaki cehaletidir. Kendisi hakkında bilgisi olmaksızın, makinesinin çalışma ve fonksiyonlarını anlamaksızın insan, özgür olamaz, kendini yönetemez; daima esir olarak ve kendisi üzerinde faaliyet gösteren kuvvetlerin oyuncağı olarak kalacaktır.”
“ İşte bu nedenle, bütün eski öğretilerde kurtuluşa giden yolun başlangıcındaki ilk talep ‘kendini bil’ idi.” ( 39)
“Şimdi bu kelimeleri ele alalım.”
Bir sonraki konuşma aynen bu kelimelerle başladı;
“ Kendini bil.”
“ Bu kelimeler,” diye başladı G., “ genellikle Sokrat’a affedilen bu kelimeler, aslında Sokrat okulundan çok daha eski sistem ve okulların temelinde mevcuttur. Fakat modern düşünce, bu prensibin varlığından haberdar olmakla beraber, onun anlamı ve önemi hakkında sadece çok müphem bir fikir sahibidir. Zamanımızın alelade insanı, hatta felsefi ve bilimsel ilgileri olan bir kimse, ‘kendini bil’ prensibinin kendi makinesini yani ‘insan makinesini’ tanımanın gerektiğinden söz ettiğini anlamamaktadır. Bütün insanlarda, makineler, aşağı yukarı aynı şekilde yapılmışlardır; bu nedenle, insan, her şeyden önce organizmasının yapısını, fonksiyonlarını ve kanunlarını incelemelidir. İnsan makinesinde, her şey öylesine birbirleriyle ilişkili, bir şey ötekine öylesine bağımlıdır ki, tümü ile diğerlerini incelemeksizin herhangi bir fonksiyonu incelemek tamamen imkansızdır. Bir şeyi bilmek için her şeyi bilmek gereklidir. İnsandaki her şeyi bilmek mümkündür ama bunun için çok zamana ve çalışmaya, her şeyin üstünde de doğru yöntemin uygulanmasına ve aynı derecede gerekli olan yönetime ihtiyaç vardır.” ( 40)
“ ‘Kendini bil’ ilkesi çok zengin bir içeriğe sahiptir. Bu ilke, öncelikle kendini bilmeyi isteyen insanın, onun ne ile ilişkili olduğunu, neye bağımlı olması gerektiğini anlamasını öngörür.”
“ Kendini tanıma çok büyük fakat çok müphem ve çok uzak bir gayedir. İnsan şimdiki haliyle, kendisi hakkındaki bilgiden çok uzakta bulunmaktadır. Bu nedenle, aslında, onun gayesi, kendini bilme olarak ifade edilemez. Kendini inceleme, onun büyük gayesi olmalıdır. Eğer kendi kendini incelemenin gerekli olduğunu anlarsa bu, tamamen yeterlidir. Kendi kendini incelemeye, kendini bilmeye, doğru olarak başlamak onun gayesi olmalıdır.”
“ Kendi kendini inceleme, kendini bilmeye götüren çalışma veya yoldur.”
E- BİLGİ ve VARLIK
Bilgi Maddesel Niteliklidir
Daimi olmaya başlayan grubumuzda G. ile yaptığımız bir konuşma esnasında ona şu soruyu sormuştum: “ Eğer kadim bilgi korunmuşsa ve bilimimizden, felsefemizden ayrı ve hatta onları aşan bir bilgi varsa niçin bu kadar itina ile gizlenmekte, umuma mal edilmemektedir? Bu bilgiye sahip kişiler, aldanmaya, kötülüğe ve cehalete karşı daha iyi, daha başarılı savaşım verebilmesi amacıyla bu bilgiyi genel devreye niçin sokmamaktadır?”
Sanıyorum ki, ezoterizme ait fikirlerle ilk defa karşılaşan herkesin zihninde, genellikle bu soru canlanır.
“ Buna verilebilecek iki cevap vardır.” dedi G. ve devam etti: “ Öncelikle belirtelim ki, bu bilgi gizlenmiş değildir; fakat tabiatı dolayısıyla umumun malı haline gelemez. İkinci ifadeyi ilk olarak ele alacağız. Daha sonra, bilginin ( Bu kelimeyi üzerine basarak söyledi.) onu özümseyebilecekler için genellikle sanıldığından daha ulaşılabilir durumda bulunduğunu, bütün meselenin, insanların ya onu istemeyişleri ya da alamayışları olduğunu ispatlayacağım.”
“ Fakat ilk olarak başka bir şey bilinmelidir; bu da bilginin herkesin malı olamayacağı, çoğunluğa mal edilemeyeceğidir. Kanun böyledir. Bunu anlayamıyorsun, çünkü bilginin diğer her şey gibi madde olduğunu bilmiyorsun. O, maddedir ve bu da onun, maddeliğin bütün özelliklerine sahip olduğu anlamına gelir. Maddeliğin özelliklerinden birisi, maddenin daima sınırlı oluşudur; yani belli bir yerde, belli koşullar altında bulunan madde miktarı belirlidir. Çölün kumları, denizin suyu bile belirli ve değişmez miktarlardadır. Bundan böyle, eğer bilgi de maddeyse, belli bir yerde ve belli bir zamanda belirli miktarda mevcut demektir. Denilebilir ki, belli bir devre süresince, örneğin yüzyıl boyunca insanlığın tasarrufunda belirli miktarda bilgi vardır. Fakat biz yaşamın mutat gözleminden bile anlıyoruz ki, bilgi maddesi, küçük veya büyük miktarlarda alınışına göre tamamen farklı niteliklere sahiptir. Belli bir yerde, büyük miktarlarda alınırsa yani bir insan tarafından ya da küçük bir grup tarafından alınırsa çok iyi sonuçlar doğurur; küçük miktarlarda alınırsa ( yani çok sayıdaki insanların her biri tarafından) hiç bir sonuç vermez veya beklenilemez aksine, olumsuz sonuçlar bile verebilir. Belirli miktarda bilgi, milyonlarca insana dağıtılırsa, her birey pek az alacak ve bu küçük miktardaki bilgi o bireyin ne yaşamında ne de anlayışında bir değişme meydana getirebilecektir. Ve bu küçük miktarda bilgi, onu alan insan sayısı fazla ise onların yaşamında hiç bir değişiklik meydana getirmeyeceği gibi belki daha da güçleştirecektir.”
“Fakat aksine büyük miktarlardaki bilgi, az sayıdaki insanda toplanırsa o zaman çok büyük sonuçlar doğurur. Bu görüş açısından, bilginin az sayıdaki insanlar arasında muhafaza edilmesi ve kitlelere yayılması daha yararlıdır.
Belirli miktardaki altın ile yine belirli miktarda eşyayı kaplamaya karar verirsek, bu altınla tam olarak kaç tanesini kaplayabileceğimizi bilmeli veya hesap etmeliyiz. Daha fazla sayıda eşyayı kaplamaya kalkarsak bu düzensiz bir biçimde, yamalar halinde olacak, eşyalar, altın kaplamadan önceki durumlarından çok daha kötü gözükeceklerdir; aslında altınımızı yitirmiş olacağız.”
“ Bilginin dağılışı da aynı ilkelere dayanmaktadır. Eğer bilgi herkese verilirse hiç kimse bir şey almayacaktır. Az sayıda insan tarafından muhafaza edilirse, her biri sadece muhafaza edecek miktarda değil fakat aldığını arttırabilecek miktarda alır.”
“ İlk bakışta bu teori, çok adaletsiz gözükmektedir; başkaları daha çok pay alsınlar diye, tabir caizse, bilgiyi reddetmiş olanların durumu, çok acı ve olabileceğinden daha haksızca bir görünüm kazanmaktadır. Ama aslında bu böyle değildir; ve bilginin dağılışında en küçük adaletsizlik yoktur.” ( 41)
“ Gerçek şudur ki, insanların çok büyük kısmı, ne olursa olsun, hiç bilgi istememektedirler; onlar, kendi paylarını reddetmekte yani yaşamın gayeleri doğrultusundaki genel dağılımında kendilerine ayrılmış miktarı bile almamaktadırlar. Bu, bilhassa, insanların az da olsa kendilerinde bulunan sağduyuyu aniden yitirdikleri, tam bir otomat haline gelerek büyük çapta toplu katliamlara giriştikleri, kendilerini koruma içgüdülerini bile kaybettikleri savaşlar, ihtilaller gibi kitle deliliklerinde daha belirgin bir durum arz eder. Bundan ötürü çok büyük miktarlarda bilgi, tabir caizse, açıkta ve talep dışı kalır; bu bilgi değerini anlayanlara dağıtılabilir.” ( 42)
Çaba Göstermeyene Bilgi Ulaşmaz
“ Burada hiç adaletsizlik yoktur, çünkü bilgiyi alanlar başkalarına ait bir şeyi almış, başkalarını o şeyden mahrum etmiş değillerdir; onlar sadece başkalarının yararsız diye reddettiklerini ve almamaları halinde, ne olursa olsun, kaybolacak olan bir şeyi almışlardır.”
“ Bilginin bazı kimselerce toplanması, onun bazı kimseler tarafından reddedilmesine bağlıdır.”
“ İnsanlığın yaşamında, kültürlerin ve uygarlıkların çöküşlerinin başlangıcına rastlayan, kitlelerin telafi edilmez bir biçimde akıl ve mantıklarını yitirerek, yüzyıllar boyunca, binlerce yıl boyunca meydana getirilmiş kültürleri yıkmaya başladıkları devreler vardır. Çoğunlukla jeolojik afetlere, iklim değişikliklerine ve buna benzer, arza ait olaylara rastlayan böyle kitle çılgınlıkları, çok büyük miktarda bilgi maddesinin serbest kalmasına neden olur. Bu durum, aksi varit olduğu takdirde kaybolacak olan bu bilgi maddesinin toplanması işini gerektirir. Dağılmış bulunan bilgi maddesini toplama işi, sık sık kültürlerin ve uygarlıkların çöküşlerinin başlangıcına rastlar.”
“ Sorunun bu yönü açıklığa kavuşmuş oldu. Kitle, bilgiyi ne arar ne de ister; kitlenin liderleri ise, kendi ilgi yönlerine göre, tüm yeni ve bilinmeyen şeylere karşı korku ve nefreti kuvvetlendirmeye çalışırlar. İnsanlığın içinde yaşadığı esaret, bu korkuya dayanmaktadır. Bu esaretin tüm korkunçluğunu hayal etmek bile güçtür. İnsanların neler yitirdiklerini anlamıyoruz. Ama bu esaretin nedenini anlamak için insanların nasıl yaşadıklarını, varoluş gayelerinin nelerden oluştuğunu, arzularının, tutkularının nesnesini, amaçlarını, ne düşündüklerini, ne konuştuklarını, neye hizmet ettiklerini ve neye taptıklarını görmek yeterli olur. Zamanımızın kültür sahibi insanlığının nelere para harcadığını bir düşün; savaşı hariç tutsak bile en pahalı şeylerin neler olduğunu, en büyük toplulukların nerelerde toplandıklarını gözünün önüne getir… Bu soruların cevapları üzerinde bir an dahi düşünsek, insanlığın, şu hali ile, beraber yaşadığı ilgileri şimdi sahip olduğundan farklı bir şey bekleyemeyeceği açıklığa kavuşur. Yani önce de ifade ettiğim gibi başka türlü olması imkansızdır. Bütün insanlık için yılda yarım kiloluk bilgi ayrıldığını düşün. Bu bilgi herkese dağıtılırsa her birine o kadar az miktarda düşecektir ki, eski durumlarından farklı bir duruma geçemeyecektir. Ama bereket versin ki, çok az sayıda insan bu bilgiyi talep etmekte, alanların her biri, mesela bir zerre elde edebilmekte ve daha zeki olabilme imkanını kazandırmaktadırlar. İsteseler bile, bütün insanlar zeki olamazlar. Ve bu mümkün olsaydı, sorunların çözümüne yardımcı olmazdı. Bozulmayacak genel bir denge mevcuttur.”
“ Bu meselenin bir yönü. Diğeri, önceden de söylediğim gibi, hiç kimsenin bir şeyi gizlemediği, hiç bir şekilde, hiç bir esrarın olmadığıdır. Fakat gerçek bilginin kazanılması veya aktarılması, gerek alanın gerekse verenin büyük çapta çalışmasını ve çaba göstermesini gerektirmektedir. Ve bu bilgiye sahip olanlar, onu mümkün olabilecek çok sayıda insana nakletmek, yaymak için çareye başvurmaktır; maksatları, insanların bu bilgiye yaklaşmalarını kolaylaştırmak ve gerçeği elde etmeleri için kendilerini hazırlamalarını sağlamaktır. Ama bilgi, hiç kimseye zorla verilemez; önceden de ifade ettiğim gibi, vasat bir insan hayatının, onun gününün nelerle dolu olduğunun, ilgilendiği şeylerin neler olduğunun tarafsız gözlemi, bilgiye sahip kimseleri, bilgiyi insanlara vermeyi istememekle, saklamakla, bildiklerini onlara öğretmeyi istememekle suçlamanın mümkün olup olmayacağını ortaya koyacaktır.”
“ Bilgiyi isteyen kimse, kaide olarak insanların görmeyi veya farkına varmayı istemedikleri, herkese yapılan yardımlardan ve verilen işaretlerden yararlanarak bilginin kaynağını bulmak ve ona yaklaşmak üzere ilk çabaları kendisi göstermelidir. Bilgi, insanlara, kendileri çaba göstermeksizin ulaşamaz. İnsanlar bu gerçeği mutat bilgiyle ilgili olarak çok iyi bilmektedirler. Fakat iş büyük bilgiye gelince onun varlığını kabul ettiklerinde farklı bir şey beklemeyi mümkün görmektedirler. Herkes bilir ki, bir kimse, örneğin Çince öğrenmek isterse birkaç yıl süreyle yoğun çalışmaya gerek vardır; yine herkes bilir ki, tıp biliminin prensiplerini kavramak için 5 yıl, resim ve müzik eğitimi için bunun iki misli zamana gerek vardır. Bununla beraber, bilginin insanlara hiç çaba göstermeksizin ulaşabileceğine, hatta bilgiyi uykuda bile elde edebileceklerine dair teoriler mevcuttur. Böyle teorilerin varlığı da bilginin niçin insanlara ulaşamadığı hakkında ek bir açıklama oluşturur. Aynı zamanda, insanın bu yönde herhangi bir şey kazanmak üzere göstereceği bağımsız çabaların hiç bir sonuç veremeyeceğini anlamak esastır. İnsan, bilgiyi, ancak ona sahip olanların yardımıyla kazanabilir. Bu gerçek, başlangıçtan itibaren anlaşılmalıdır. İnsan, bilen bir kimseden öğrenmelidir.”
Bilgi ve Varlık Seviyeleri Dengeli Olmalıdır
“ İnsanın gelişmesinin üzerinde cereyan ettiği iki çizgi vardır; Bilgi çizgisi ve varlık çizgisi. Doğru tekamülde, bilgi çizgisi ile varlık çizgisi aynı zamanda, birbirlerine paralel olarak, birbirlerine yardımcı olarak gelişirler. Fakat bilgi çizgisi, varlık çizgisinden daha uzun olursa veya varlık çizgisi bilgi çizgisinden uzun olursa, insanın gelişmesi yanlış olur; er veya geç gelişme durur.”
“ İnsanlar ‘bilginin’ ne olduğunu anlamaktadırlar. Ve farklı bilgi seviyelerinin yarattığı imkanları da anlamaktadırlar. Bilginin küçük veya büyük olduğunu da, yani niteliğini de anlamaktadırlar. Fakat ‘bilgiyi’, ‘varlığa’ ilişkin olarak anlamamaktadırlar. Onlar için ‘varlık’, sadece ‘var olmamanın’ karşıtı olan ‘var olma’ anlamına gelmektedir. Varlığın ve var olmanın çok farklı seviye ve kategorilere ait olabileceğini anlamamaktadırlar. Örneğin, bir mineralin ve bitkinin varlıklarını ele alalım. Bunlar farklı varlıklardır. Bir bitkinin ve bir hayvanın varlıkları da yine varlıklardır. Bir hayvanın varlığı ile bir insanın varlığı da birbirinden farklıdır. Fakat iki insanın varlığı arasındaki fark, bir mineral ile bir hayvanın varlığı arasındaki farktan daha az olabilir. İşte insanların anlamadığı tam budur. Ve bilginin varlığa bağımlı bulunduğunu anlamamaktadır. Sadece bunu anlamamakla kalmayıp anlamayı da kesinlikle arzu etmemektedirler. Ve özellikle Batı kültüründe insanın büyük bilgi sahibi olabileceği, örneğin yetenekli bir bilgin olabileceği, keşifler yapabileceği, bilimi geliştirebileceği fakat aynı zamanda ise adi, egoist, münakaşacı, değersiz, kıskanç, gururlu, saf ve dalgın olabileceği ve olmaya hakkı bulunduğu görüşü kabul edilir. Bir profesörün, şemsiyesini daima bir yerde unutması gerektiği düşünülür.”
“ Ve bu onun varlığıdır. Ve insanlar, sanırlar ki, onun bilgisi varlığına bağımlı değildir. Batılılar insanın bilgi seviyesine çok değer verirler ama insanın varlığına değer vermedikleri gibi kendi varlıklarının aşağı seviyede olmasından utanç duymazlar. Bunun ne anlama geldiğini bile anlamazlar. Ve insanın bilgisinin, varlığının seviyesine bağımlı bulunduğunu anlamazlar.”
“ Eğer bilgi, varlığı fazlasıyla aşarsa teorik, soyut ve uygulanmaz bir duruma gelir veya gerçekten zararlı olur. Zira bu durumda bilgi, yaşama hizmet edeceğine, insanlara, karşılaştıkları güçlüklerle daha iyi bir biçimde savaşmakta yardımcı olacağına, onların yaşamlarını zorlaştırır; önceden mevcut bulunmayan yeni güçlükler, yeni felaket ve belalar doğurur.”
“ Bunun nedeni, varlık ile hemahenk olmayan bilginin, insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılayacak kadar büyük olamaması veya bu ihtiyaçlara yeter derecede cevap verememesidir. Bu bilgi, daima bir başka şeyin bilgisizliğinin yanı başında bir şeyin bilgisi tarzında olacaktır; yani bütünün bu bilgisi olmaksızın ayrıntıların bir bilgisi, özün bir bilgisi olmaksızın biçimin bir bilgisi…”
“ Bilginin varlığı aştığı böyle haller, şimdiki kültür hayatında göze çarpmaktadır. Varlık seviyesi fikrinin değer ve önemi tamamen unutulmuştur. Ve yine bilgi seviyesinin varlık seviyesi ile tayin edildiği de unutulmuştur. Aslında, belli bir varlık seviyesinde, bilgi imkanları sınırlı ve sonludur. Belli bir varlığın sınırları içerisinde bilginin niteliği değiştirilemez; sadece bir ve aynı tabiattaki enformasyonun, halen bilinmekte olan sınırlar içerisinde birikimi mümkündür. Bilginin tabiatındaki bir değişme ancak varlığın tabiatındaki bir değişme ile mümkün olur.”
“ Bir insan varlığının birçok farklı yönleri vardır. Modern bir insanın en belli başlı niteliği, kendisinde birlik olmayışı ve dahası kendisine atfetmeyi çok sevdiği özelliklerin yani ‘berrak şuur’ , ‘özgür irade’, ‘daimi ego veya ben’ ve ‘yapma gücü’ özelliklerinin izlerinin bile onda mevcut bulunmayışıdır. Eğer modern bir insandaki bütün eksiklikleri izah eden başlıca özelliğinin, onun uykuda olması olduğunu söylersem, bu sizi şaşırtabilir.”
“ Modern bir insan uykuda yaşamaktadır; o, uykuda doğar ve uykuda ölür. Uyku; bunun önemini ve hayattaki rolü hakkında daha sonra konuşacağım. Fakat şimdi sadece bir tek şey düşününüz: Uyuyan bir adamın ne bilgisi olabilir? Bunun hakkında düşünür ve uykunun, bizim varlığımızın başlıca özelliği olduğunu hatırlarsınız, insanın, gerçekten bilgi istiyorsa, önce nasıl uyanacağı yani varlığını nasıl değiştireceği hakkında düşünmesi gerektiği derhal açığa kavuşacaktır.”
“ Dış görünüşü itibarıyla, insan varlığının pek çok farklı yönü vardır: Faaliyet veya atalet, doğruculuk veya yalancılık eğilimi, samimiyet veya samimiyetsizlik, cesaret veya korkaklık, kendi kendini kontrol, ahlaksızlık, titizlik, alınganlık, egoizm, kendi kendini fedaya hazır bulunma, gurur, kibir, kendi kendini sevme, çalışkanlık, tembellik, ahlaklılık… Bütün bunlar ve daha pek çok şey insanın varlığını oluştururlar.”
“ Fakat bütün bunlar, insanda tümüyle mekanik durumdadırlar. Yalan söylüyorsa, yalan söylemekten kendini alıkoyamıyor demektir. Doğruyu söylüyorsa, doğruyu söylemekten kendini alıkoyamıyor demektir; her şey de de, böyledir. Her şey kendiliğinden cereyan eder; insan kendi içinde de, dışında da bir şey yapamaz.” ( 43)
“ Fakat doğaldır ki, sınırlar ve çizgiler vardır. Genelde, modern insanın varlığı, çok aşağı bir niteliğe sahiptir. Fakat bazen o derecede kötü nitelikli olur ki, hiç bir değişme mümkün olmaz. Bu, daima hatırlanmalıdır. Varlıkları halen değiştirilebilir durumda bulunanlar çok şanslıdırlar. Fakat kesin bir biçimde hastalanmış, makineleri arızalanmış olanlar vardır ki, bunlara bir şey yapılamaz. Ve böyle insanlar çoğunluktadır. Bu durum hakkında düşünürseniz, niçin pek az kimsenin gerçek bilgiyi alabildiğini anlarsınız. Diğerlerinin varlıkları bu bilgiyi almaya engel oluşturur.”
“ Genel olarak, bilgi ile varlık arasında denge, birinin veya diğerinin ayrı ayrı gelişmesinden daha da önemlidir. Ve bilginin veya varlığın ayrı ayrı gelişmesi, ne olursa olsun, arzu edilir bir şey değildir. Bununla beraber, sık olarak insanlara özellikle çekici gelen, kesinlikle, bu tek taraflı gelişmedir.” ( 44)
“ Eğer bilgi varlığı aşarsa, o insan bilir ama yapma gücüne sahip değildir. Bu, yararsız bilgidir. Diğer taraftan, varlık bilgiyi aşarsa, o insanın yapma gücü vardır ama bilmemektedir, yani bir şey yapabilir ama neyi yapacağını bilmez. Kazandığı varlık, gayesiz hale gelir ve onu kazanmak için gösterdiği çabaların yararsız olduğu görülür.”
“İnsanlık tarihinde, bilginin varlığı aşması veya varlığın bilgiyi aşması dolayısıyla uygarlıkların bütünüyle yok oluşlarına dair pek çok örnek vardır.” ( 45)
Bu konuyla ilgili bir konuşma esnasında birisi “ Bilgi çizgisinin varlığı aşacak şekilde gelişmesinin veya varlık çizgisinin bilgiyi aşacak şekilde gelişmesinin sonuçları nelerdir” diye sordu.
“ Bilgi çizgisinin varlık çizgisini aşacak şekilde gelişmesi sonucu zayıf bir yogi meydana gelir.” dedi G. ve devam etti: “ Yani çok bilen fakat hiç bir şey yapamayan, bildiğini anlamayan insan ( Bu kelimeleri basa basa söyledi.) değerlendirme yapamayan insan, yani bir tür bilgi ile diğer tür bilgi arasındaki farkın kendisine hiç bir şey ifade etmediği insan… Ve varlık çizgisinin bilgisiz olarak gelişimi sonucu ahmak bir aziz ortaya çıkar, yani çok şey yapabilen fakat ne yapacağını veya ne ile yapacağını bilmeyen insan… Böyle bir insan bir şey yaparsa öznel duygularına itaat ederek yapar ki, bu da onu çok yanlış yollara götürür ve çok büyük hatalar yapmasına neden olur; yani aslında yapmak istediğinin tam aksini yapmış olur. Her iki durumda da gerek zayıf yoginin gerekse ahmak azizin gelişimleri durur. Ne biri nede öteki daha fazla gelişebilirler.”
“ Bunu anlamak ve genelde, bilginin ve varlığın tabiatını olduğu gibi, bunların birbirleriyle ilişkilerini anlamak için bilgi ve varlığın ‘anlama’ ile olan ilişkisini bilmek gerekir.’ ( 46)
Bilmek ve Anlamak Farklı Şeylerdir
“ Bilgi başka şeydir, anlama başka şeydir.” ( 47)
“ İnsanlar, sık sık bu kavramları birbirine karıştırırlar ve aralarındaki farkı anlamayı doğuramaz. Anlama da sadece bilginin artmasıyla artmaz. Anlama, bilginin varlık ile olan ilişkisine bağımlıdır. Anlama, bilgi ve varlığın bileşkesidir. Ve bilgi ile varlık birbirinden çok fazla uzaklaşmamalıdırlar aksi halde anlama her birinden çok uzakta kalacaktır. Aynı zamanda, bilginin varlık ile olan ilişkisi, sadece bilginin büyümesi dolayısıyla değişmez. Bu ilişki, ancak, varlık bilgi ile hemahenk bir biçimde gelişirse değişir. Diğer bir ifade ile, anlama, sadece varlığın gelişmesi ile gelişir.”
“ Mutat düşünce içerisinde insanlar, anlamayı bilgiden ayırt etmemektedirler. Daha fazla anlamanın daha çok bilgi sahibi olmaya bağımlı bulunduğunu sanmaktadırlar. Bu nedenle de bilgiyi veya bilgi diye adlandırdıklarını biriktirmekte fakat anlamayı nasıl biriktirebileceklerini bilmemekte, bu durumdan da endişe duymamaktadırlar.” ( 48)
“ Kaldı ki, kendi kendini müşahede etmeye alışmış bir kimse, yaşamının farklı devrelerinde, bir ve aynı fikri, bir ve aynı düşünceyi, tamamen farklı şekillerde anladığını kesinlikle bilir. Sık sık da, kanaatine göre, şimdi doğru olarak anladığını, bu derecede, yanlış anlamış olması ona çok garip gelir. Aynı zamanda, bilgisinin değişmediğini, belli bir konu hakkında, evvelce de şimdiki kadar bilgi sahibi olduğunu görür. O halde, ne değişmiştir.” (49)
“ Bilgi ile anlama arasındaki fark, bilginin, bir merkezin fonksiyonu olabileceğini kavradığımızda açıklığa kavuşur. Anlama ise; duygu, düşünce ve hareket olmak üzere üç merkezin fonksiyonudur. Ancak anlama, insanın kendi bilgisi ile ilişkili olanları hissettiğinde ve duyumladığında kendini gösterir.”
“ Daha önce mekaniklikten söz etmiştik. İnsan mekaniklik hakkında sadece zihnen bilgi sahibi ise, bu fikri anladığını söyleyemez. Bunu bütün kütlesiyle, bütün varlığı ile hissetmelidir; ancak o zaman bunu anlayacaktır.”
“ Pratik çalışma alanında bulunan kimseler, yalın bilgi ile anlama arasındaki farkı çok iyi bilirler. Onlar, bilmenin ve nasıl yapılacağını bilmenin birbirinden farklı iki şey olduğunun, yapmayı bilmenin sadece bilgi ile oluşmadığının farkındadırlar. Fakat pratik çalışma alanı dışında kalanlar, ‘anlamanın’ ne olduğunu açıkça anlamazlar.”
“ Kaide olarak, insanlar, bir şeyi anlamadıklarını fark edince, anlamadıkları bu şeye bir isim bulmaya çalışırlar ve bulduklarında da ‘anladıklarını’ söylerler. Ama ‘isim bulmak’, ‘anlamak’ demek değildir. Maalesef, genellikle, insanlar isimlerle yetinirler. Pek çok isim bilen bir kimsenin yani pek çok kelime bilen bir kimsenin çok fazla anladığı kabul edilir; tabii ki, cehaletini kısa sürede ortaya koyacak olan pratik faaliyet alanından bu kimsenin uzak kalması kayıt ve koşuluyla…”
( 15) Çeşitli metotlar kullanmak suretiyle insanın kendi kendini değiştirme kabiliyeti vardır. Dışarıdan gelen empozisyonlar, baskılar, yani hayat olayları bu konuda bize yardımcı olur. Biz kendi bünyemizde bir çok şeyleri değiştirebiliriz. Bizi hedeften saptıran her şey “ beyin yıkanmasıdır '', insanın başka bir manyetik güç tarafından çekilmesidir. Bununla beraber insanı hedefe götürecek, kılavuz rolü oynayacak bir mekanizma insanın içinde mevcuttur; Vicdan…
( 16) İnsan kendi üzerinde çalışırken, yani nefsini terbiye etmeye çalışırken, bir eksik yönünü ortadan kaldırırken, kendisi için gizli olan diğer eksikleri ortaya çıkar. Kendisinde bulunan herhangi bir kusurla uğraşmazsa insan rahattır. Ama bir yönünü ele alıp da onu düzeltmeye başlayınca, bu kez başka bir eksik yönü ortaya çıkıyor, yani bir başka sivri yerini daha görüyor. Böylece nefsinin bütün topoğrafyası yavaş yavaş ortaya çıkar.
( 17) Feda edilen, verilen şey, daha yüksek seviyede geri alabilmek içindir. Bu nefsaniyet değildir. Tesir aktarılmak içindir, biriktirilmek için değil. İnsan boşaldıkça, daha yükseği ile dolar.
Tesirlerin şarj ve deşarj kanununa göre muhakkak birbirine intikali gerekir. Varlığın daha üst düzeye çıkması arzulanıyorsa, bu yükünü buraya intikal ettirmesi lazımdır. Yani vermek... İslam’da “ Allah rızası” için yapılan şeyin Hristiyanlık’taki karşılığı vermektir, fedakarlıktır. Verirken karşılığının ne olabileceği hakkında hiç bir bilgiye sahip olmamak gerekir. Aslında böyle bir vermenin muhakkak karşılığı vardır. Yani dış muhitten dönüp gelen bir replik, bir eko, bir yansıma, güçlenmiş veya zayıflamış bir tesir mevcuttur. Biz, “ karşılık beklemeden yapıyoruz” demek, karşılığının ne olacağını hiç bir zaman bilemeyiz demektir.
Maddi olarak verilen şeylerin cevabı da gayet maddi seviyedendir; manevi seviyeden, yani bir üst basamaktan gelmez. Hangi plandan vermişseniz, cevabı oradan gelir. En büyük verme, hissiyattan vermektir. Daha da geliştirirseniz egodan vermektir, benliğin sarf etmesi demektir, kendinde birikmiş olan şeyi vermektir. Hissiyatından vermek, üst seviyeli vermenin birinci basamağını teşkil eder. Acımanız, sevmeniz, merhamet etmeniz, hal hatır sormanız vs. hep duygusal vermelerdir. Bunun da üstündeki verme seviyesi mantal basamaktır. Varlık, daima mantal bir yayın yapmaktadır.
Vermek işin esasıdır. Vermediğimiz müddetçe, boşalamayacağınız için, yerine kozmik bilgi dolduramayacaksınız demektir. Mesnevi’de şöyle geçer: “ Kalbinde kin, nefret bulunan bir insanın sevmesi, merhamet duyması imkansızdır.” Çünkü kase bir tanedir; onun içinden kini, nefreti, gayzı atmadan sevgi dolmaz.
( 18) Cebinden yeterli para varken, insanın sadaka vermesi kolaydır. Ama, cebinde parası azken ve onu mühim bir ihtiyacını karşılamak için kullanacak yerde sadaka verirse, işte bu fedakarlıktır. Büyük mutasavvıflar, yemek yedikten sonra şükretmeyi çok ayıp sayarlar, zira yemek yiyen adam, bir menfaat karşılığı şükretmektedir. Hiç bir şey almadan şükredebilir mi? Hatta tam tersine, ıstırap içine girdiği zaman da şükredebilir mi? Ama bu şükür, “ beterin beteri vardır” diye olmamalıdır. Şükretme meselesini nefsani bir sitem bir işlem olmaktan çıkartmak lazımdır.
( 19) İnsanın gerçek şeyleri feda etmesi daha kolaydır. Yani, kişi kendisiyle ilgili bazı kusurları objektif bir şekilde görebilmişse, o şeyin kendisinin bir parçası olmadığını anlamışsa, o kusurdan kurtulmak kolaydır, insan eş koşmadığı, putlaştırmadığı şeyleri daha kolay terk edebilir.
( 20) İnsana ıstırap veren şeyler, eş koştuğu, idantifiye olduğu şeylerdir. Sizi üzen şeyler, canınızın yongası olan şeylerdir. Mal, canın yongası olduğu sürece, insana ıstırap verir. Taoizm’de ıstırap çekmeme, tam hissizlik meseleleri vardır. Ama bu hissizlik, vurdumduymazlık değildir.
Varlık nefsini ıslaha başlayıp, terke girişince de ıstırap çeker. Ama bu, üstün seviyeli bir ıstıraptır. Nefsinden yaptığı her fedakarlık, ona ıstırap verir. Istırap, idantifikasyonun dışına çıkmasının zorluğunu yaşamaktır. İnsanın kendisini kontrol etmesi kadar veya en azından ıstıraplarının menşeini kontrol etmesi kadar zor şey yoktur. Yani öyle çelimsiz varlıklarız ki, dış etkiler bizi devamlı olarak şok altında tutabiliyor ve biz bunun ıstırabını yaşıyoruz; üstelik gelişmiş bir varlıksanız, aynı anda bunun doğru ve gerekli olduğunu düşünüyorsunuz. Yani aynı anda hem kendinizin ne derecede, nelere bağlı olduğunuzu, hiç farkında olmadan nelere idantifiye olduğunuzu fark ediyorsunuz; hem de gerçekten bazı eksiklerden kurtulmanın, bir tatbikat yapmanın, bir olayı yaşamanın ne demek olduğunu anlıyorsunuz.
İnsanları yöneten husus, onların kendilerini bir şey sanmasıdır. Yani onları harekete getiren husus, kendilerini değerli görmeleri, kibirleridir. Bunun Kur’an daki sembolü “ firavun” dur. İnsanlar ıstıraplarını feda etmek istemezler. Istırabını feda etmeyen demek, idantifiye olduğu şeyleri feda etmeyen demektir. Terk fonksiyonunu derece derece, belli bir hızla yürütmeyen insan, ıstıraptan kurtulamaz. Bu yolda yürüyen, bir Nirvana kademesine doğru ilerliyor demektir. Terk etmeyi de bir amaç haline getirdiğiniz anda, bu sefer her şeyi bırakıp, ona bağlanmış oluyorsunuz ki, bu sefer o sizin putunuz oluyor. Ne olursa olsun, muhakkak ki her işi bilgi ışığında, bilerek yapmak lazımdır.
( 21) İnsanın çabasını kontrol eden mekanizmalar nelerdir? Bu halimizle neye yönelebiliriz, çabalarımız hangi istikamettedir? İnsan, bu haliyle kendi nefsini besleyecek yönde, kendi menfaatleri peşinde koşar. Kör bir koşuştur bu. Bu bakımdan aydınlanma, uyanma, şuurlanma prosesi sadece insanın cehdine bağlı değildir. İnsan kendi kendini uyandıramaz. Daima yanında bir mürşide ihtiyacı vardır. Bu sufi tekniği değil, dünya tekniğidir. Yani bir bilgi ışığı vicdana yansımalıdır.
( 22) Üstün çaba göstermenin suficesi “ nafile” ibadettir. Yani insan normal olanı, yapması gerekeni yapıyor ve bunun üzerine aşırı çaba gösteriyor. İnsan daima yeni bir iradi çaba gösterebilecek durumda olmalıdır.
İnsanı üstün çabaya sevkeden şey, doğrudan doğruya öğretmene, yani mürşide bağlılıktır; sıkı sıkıya onun eteğine sarılmaktır. Ve hiç bir şekilde onun hal ve hareketinden kuşkulanmamaktadır. Onun her söylediği, adeta Tanrı emri gibi yerine getirilir. Siz mürşidinizi ve okulunuzu seçtikten sonra, artık ona iyice sarılacaksınız. Yani o metodu kullanacaksınız. O metodun içindekilere bir itiraz olamaz.
Aşırı eforu sadece fiziki efor olarak kabul etmeyin. Öğretmen, nefsaniyetinizle olan mücadelede, sizi daha da zorlayan hallere getirebilir. Hatta hareket edebilir. Ne durumda olduğunuzu anlamak için sizi dener. O hususta da sizden aşırı efor ister. Tahammülünüzü dener. Bencilliğinize, kibrinize karşı olan tavrınızı kontrol eder.
İnsanın kendini kontrol altına alması, yani nefis denetlemesi, “ şeytanı müslüman etmek” şeklinde geçer.
( 23) Gerekli aşırı çabayı gösterirseniz, hazla beraber enerji de gelir. Bunun Sufizm’deki karşılığı, göğse genişlik gelmesidir. Yani insanın içinin ferahlaması, genişlemesi, darlıktan, sıkıntıdan, kısır döngüden, sabit fikirden kurtulmaktır.
( 24) Gurdjieff, Tevrat’taki “ toz toprak olacaksın” meselesini ele almıştır. Örneğin Kur’an da “ toz toprak olmak” yoktur. Toz toprak olmak, sadece bu makinenin, yani et bedenin ortadan kalkmasıdır.
( 25) Gurdjieff öğretisinde İslami bir anlayışla, Budistik bir anlayışın tevili vardır. İslam’da açıkça tekrar doğuş olayı yoktur; ama Budizm’de vardır. Gurdjieff bunu çeşitli astral bedenlerle ilgili görüşüyle tevil etmiştir. İslam’da “ latif bedenler” tabir edilen astral bedenlerden söz edilir. Yani ince noktalar, hassas tesir noktalarından söz edilir. Bu, Gurdjieff’in “ manyetik merkezler” dediği şakralardır. Şakra çalışmaları hep kalp üzerine yapılır. Gurdjieff’in “ kristalizasyonu” ise, belli bir enerji potansiyeline ulaşmaktır. Varlığın kendi bünyesinde, astral maddesinde belli bir yoğunluk noktasını muhafaza edebilmek gücüdür. Bu ise fiziğe olan tasarruf demektir.
( 26) “ Gelişme imkanını sağlamak için o insan tekrar eritilmelidir.” demek, “ Biz onları helak ederiz.” demektir. Burada geleneksel yanlış bir tefsir ortaya çıkmaktadır. Helak etmek; mahvetmek, yok etmek, cezalandırmak demek değildir. Burada “ eritme” denen helak olmak astralin yakılması, imhasıdır. Astral o kadar ağırlaşmış, o kadar düzensiz hale gelmiştir ki hiç bir kristalleşme düzgün hale gelme mümkün değil. Ancak helakla kurtulabilir.
Helak, korkunç bir ıstırap ile mümkündür. Varlık değişik bir sürece girecektir. Çok daha ağır bir şekilde, başka mekanda bunu temizlemek zorundadır. O ıstırap, onu vaz geçmeye götürecektir. Her şeyi ifna etmek zorunda kalacaktır.
Sodom ve Gomoro hikayesinde üstün şuurlu varlıkların, Hz. Lut’la olan pazarlıkları vardır. Derler ki: “ Biz bu insanları olduğu gibi helak edeceğiz. Sen kendi efradını toparla!” Ancak karısı dahi yarı yolda geri dönmüş ve ancak dört beş kişi o sahadan çıkıp gitmek suretiyle, helak hadisesinden kurtulabilmişlerdir.
( 27) Kristalleşmenin meydana gelmesi için nefis fedası gerekir. Benzeri çalışmayı sufiler yaparlar. Nakşibendi tarikatının çalışması daha da ağırdır. Orada kişi haram olanı yapmayacağı gibi, mübah olanı da yapmayacaktır. Bu ise artık, kristalleşmenin birkaç katlısı oluyor. Feragatler, artık mubahtan da kaçınmaktır. Mahrumiyetlerle başlıyor, fedaya ulaşıyor. Fiziki idrak giderek spiritüel idrake dönüşüyor.
( 28) Kristalleşme artıkça varlığın spiritüalite derecesi giderek yükseliyor, buna karşılık maddesellik derecesi o ölçüde azalıyor. Yani vicdan korkunç derecede gelişmeye başlıyor ve bütün nefsani üniteler ayaklarının altına inmiş oluyor.
( 29) İnsan belli kainat yasalarını anlasın diye çalkantı içerisindedir. Bu yüzden durmadan şok yer ve her imtihan bir şoktur. Ne var ki ancak liyakati olanlar imtihan edilir. Her imtihan bir değişim hazırlığıdır. Değişim sürecine girip de, değişim yolunda ilerlemeye başladığınız anda, şok üstüne şok yersiniz. Onun için sufi her belaya “ eyvallah” der. Zira bilir ki, başına gelenler hep onu teşvik içindir.
Olay olmadan evvel kişinin vaziyete hakim olması, şokların kullanılmasıyla alakalıdır. Hızır ile Musa’nın meselinde de yerinde ve zamanında şokların verilmesi konusu işlenmiştir. Orada şok vermenin, yön değiştirmenin metodu anlatılmıştır. Amacınıza ilerlerken, bu yolun sağından solundan çeşitli saptırıcı tesirler gelebilir. Öyle yerlerde müdahelelerde bulunmalısınız ki, hiç sapmadan doğrudan hedefe ulaşın. Kişi belli bir noktaya doğru ilerlerken, “ Bana ne gibi doneler lazım, neler olması lazım, yolumun üzerine neler çıkabilir, ben tedbirimi şimdiden alayım.” tarzında düşünmelidir. Uyanıklık budur. Nefsinin ne dereceye kadar olaya etkisi vardır? Başka nefislerin ne derecede etkisi vardır? İnsan, buna göre yolunu bulmalıdır.
( 30) Bu uyandırma işi, artık özel eğitimlere bağlı olarak, ders alarak, bir mürşide bağlı olarak değil; ferdi vicdana bağlı olarak gerçekleşmektedir.
( 31) Şuuru uyanan insan, o realitede ölmüş demektir. O realite artık onun için ölmüştür. O kimse, o realite için artık ölüden farksızdır. O realite onunla oynayamaz, ona hiç bir etkisi yoktur, tamamen onun dışında bir varlık haline gelmiştir. Böyle bir insan, öldüğü için, yani kendini tamamen ifna ettiği için, daha üstün bir realitede tekrar doğabilir. Fakat içinde bulunduğu realitenin bağlarından kendisini tamamiyle kurtaramamış, türlü putperestlikten kopamamış insan, yeniden doğamaz, yani bir üst realitenin uyanıklığına geçemez.
( 32) Uyanmak isteyen, şuurlanmak isteyen, kendi hiçliğini anlamalıdır. Hiçlik tabiri bir sufi tabiridir. Kendi varlığının hiçliği karşısına, Allah’ın varlığını koymuştur. Allah’ın karşısında hiç bir şey değer sahibi değildir. Fakat bu duyguyu gerçekten yaşamak lazımdır. Birisi söyledi diye, bir yerde yazıyor diye, insan hiçliğini hissedemez.
İnsan kendisi ile ilgili olarak dehşete düşmelidir ki, kendisini ıslah etme çabasına girişsin. Fakat kendisinden memnun oldukça, “ huyumu seveyim” dedikçe bu işi başaramaz. Kur’an da böyleleri “ mağrurlar” diye geçer, yani gurur sahipleri, büyüklük sahipleri, kendilerini ululayanlar…
( 33) İnsanın en büyük özelliklerinden bir tanesi onun egoist olmasıdır. İnsan nefsani bir varlıktır. İnsanın ikinci özelliği onun gurur veya kibir sahibi olmasıdır. Kendini beğenmiştir insan. Bu iki unsuru gidermek için mücadele eder yeryüzünde. Uyanmak budur.
İşin garip yanı, insan kendisinin şuurlu bir takım işler yaptığını zanneder. Bu bir hatadır. İnsan birçok işleri daha ziyade otomatik, mekanik bir şekilde yapar. İnsan elinden çıkanlar kazaen olur, kendiliğinden vuku bulur. Ama bu halini bilmez. Bunu bilmek bir inisiyasyon işidir. Ona kalsa, Nietzche’nin müridi gibi irade sahibidir. Gerçek istek sahibi pozisyonunda atar, tutar. O insanlardan çok vardır. Normal maşeri yaşayış, bunun ispatlarıyla doludur. Bu, insanın kendisini bilmeyişinden, yani cahilliğinden ileri gelmektedir. İnsan cahildir, kibirlidir ve egoisttir. Oysa kendisini bilse mekanik hayattan kurtulur. Mekanik olmak, makine olmak demek değildir; bu insanın yaptığı işlerdeki şuursuzluk anlamına gelir.
( 34) İnsanın nefsini ıslah etmesi için önce eksik ve yanlış bir davranışına ait haletini görmedir. Dolayısıyla o yönünüzü denetim altında almaya alışırsınız. Yani insan kendi üzerinde felsefi değil, reel olarak çalışmalıdır; nasihatla değil, tatbikatla yürünmelidir.
( 35) Gurdjieff, insanı, sadece maddesel bir varlık olarak, doğrudan doğruya psikolojik açıdan, kendi iç dünyasında oluşan bir takım manevi olaylar bakımından ele alınıyor. Yaşamakta olan insanın psikolojik gelişimi, nefsi gelişimi ve kendinde olan değişimleri, bugünün zihniyetine uygun olarak anlatılmıştır.
Gurdjielff şuurluluk ve şuursuzluk meselesinde çok haklıdır, fakat bu uyanıklık bir hayatta elde edilemez.
( 36) Kökleri itibarıyla İslami Tasavvuf’a gerçek Budizm’e, Lamaizm’e, Ezoterik Hristiyanlık’a uzanan ve de bunların pratik ve teorik sentezi olarak batıya getirilmiş bir sistemdir. Bu sistemde “ okul”’ fikri hakimdir. Okulların gayesi, oraya katılanları en kısa yoldan geliştirmek, objektif realiteyi görmelerini sağlamaktır. Çalışmaları pratik ağırlıktır. Amaç, kişinin kendini açık seçik görmesi; kusur ve eksiklerini fark etmesidir. Böylelikle insanlarda bir anlayışın uyandırılması gayesi güdülmektedir. Okulda ayrıca evrenle ilgili ezoterik bilgiler de verilmektedir. Dördüncü yol denen sistemin kurucusu ve öğretmeni Gurdjiefftir. Çok yer gezerek kendisini yetiştirmiş ve ayrıca psişik yetenekleri olan bir Gürcü’dür.
( 37) Hiç kimse kendi seviyesinden daha yüksek bir seviyeyi göremez. Bu ifadeyi başka konulara da uygulamak mümkündür; örneğin insanlar anlayamadıkları için Allah’a bazı isim sıfatlar yakıştırmışlardır. Kendi kendini anlayamayan Allah’ı hiç anlayamaz ve O’nun için “ Nedir? Nasıldır? Ne biçimdir? Ne kadardır?” gibi sorular sorar. Kaadir-i Mutlak Yaradan her türlü isim ve sıfattan münezzehtir.
( 38) Bilgiyi alan kimse, bunu kendisinde tutmayıp, uygun şekilde başkalarına aktarması lazımdır. Birisini yetiştirip, kendi seviyesine çıkarmalıdır. O yüksek cehit esnasında da kendisi dolar. Belli bir süre sonra, siz artık tulumbanın içindeki ilk suyu boşaltmış, onun yerine diri, taze suyu almışsınız demektir. Ve verirken öğrenirsiniz.
( 39) Varlığın amacı nedir? Varlığın birinci aşamada amacı, kendisini bilmesidir. Dağdaki bir çoban bile bunu yapabilir. Sormak lazım: “ Sen kimsin? Ne yapmak istiyorsun? İyi ve kötü taraflarını biliyor musun?”
İnsanların birbirini bu şekilde uyandırması gereklidir. En azından bu soruların sorulması lazımdır. İnsanın kendisini bilmesi için matematiği, hukuku, fiziği bilmesine ihtiyaç yoktur. Bu iş başkadır. Elimizden geldiği kadar hem kendimiz üzerinde çalışmalıyız, hem de, insanlara kendilerini tanımalarının bir zaruret olduğunu ifade etmeliyiz. Ve bu iş sürekli olarak yapılmalıdır. En azından söylenen sözün, yapılan hareketin nedenleri hakkında açıklama yapmanın ( nefis denetlemesi) zaruretini, önce kendimizin idrak edip, başkalarına da idrak ettirmemiz gerekir. Yani iç hareketler dışarıya vurduğu zaman, bunların hangi sebeplerden kaynaklandığını anlamamız gerekir. “ Niçin böyle oluyor?” sorusunu insanın mütemadiyen kendisine sorması gerekir.
( 40) Kufu piramidinde 40 tane sütun vardır. Hz. Musa orada yetiştirilmiştir. Her sütunun üstünde bir sembol ve her sembolün altında da bir yazı vardır. Bunlar 40 emirdir ve insanların yeryüzünde, ulaşmaları gereken bütün hedefleri tek tek anlatan ibarelerdir. Hz. Musa bunları 10 emir haline indirgemiştir. Buranın giriş kapısında yafta olarak, “ Ey buradan içeriye giren; önce kendini tanıyacaksın !” yazılıdır.
( 41) Bilgi, enerji yüklü bir partiküldür. O taneciklere muhatap olabilmek için cehit halinde bulunmak gerekir.
( 42) İnsan şuurlanmaya başlayınca, bir anten gibi bilgiyi almaya başlar. Aslında o bilgi yayınını herkes alır, ama farkında olmaz. Hakikat herkese sunuluyor, ama alan alıyor, almayan almıyor.
( 43) İnsan mekanik yaşıyor dendiği zaman, onun kendisini “ alıkoyamaması” meselesi anlaşılmalıdır. Her şey içgüdüsel, insiyaki, farkında olmadan kendiliğinden oluveriyor. Yalan söylüyorsa, yalan söylemekten kendini alamıyor, doğru söylüyorsa, doğru söylemekten kendini alıkoyamıyor. Yani hiç bir şeyi bile bile yapmıyor. Yalanı da, doğruyu da bile bile söylemiyor. Belki sezgisi ile yapıyor, belki savunma mekanizmasının bir tehdidi yüzünden yapıyor. Diğeri de vicdanı elvermediği için doğru söylüyor. Veya belki de bir menfaati için doğru söylüyor.
( 44) Bilgi iletişimi çok kolaydır ama insanın kendisini geliştirmesi çok zordur. Bilgi almak tekamül etmek demek değildir. Bilgi muktedir olmanın aracıdır. Ama muktedir olabilmek için de yapılabilmek lazımdır. İşte o zaman bilgi, işlek bir bilgi olur.
Çok şeyler bilirsiniz ve belli bir konu içerisinde herhangi bir toplulukta gayet rahat konuşabilirsiniz. Ama bütün o bilgiye rağmen, zaman zaman atalet, korkaklık, kontrolsüzlük içinde kalabilirsiniz. İnsan çok şey biliyor, ama bildiğini anlamadığından yapamıyor.
Bilgi ile varlığın bileşkesinden anlama doğar. Anlama, sadece varlığının gelişmesiyle gelişir eğer bilginin gelişmesiyle anlayış gelişmiş olsaydı; bugün insanların birbirine yaptığı kötülük mevcut olur muydu hiç? Demek ki bilgi anlayışı geliştirmiyor. Ancak ve ancak varlıkta bir gelişme olması gerekir. Bu da şuur zenginliği, şuur sahasının genişlemesi demektir; buradaki tabirle “ uyanmak’’ demektir. Anlayış belli bir kapasiteye ulaştığı zaman, uykudan uyanmış olursunuz. O şuur sahasındaki enerjetik faaliyetin belli bir seviyeye yükselmesi lazımdır. Belli bir satürasyondan sonra, “ uyanıklık” dediğimiz aydınlanma meydana geliyor.
( 45) Hz. Peygamber, “ Ben güzel ahlakı tamamlamaya geldim.”, demiştir. Yani ben, “ Ben varlığı geliştirmeye geldim, bilgiyi değil.”, demek istiyor. Çünkü bilgi zaten geliyor, ama varlık gelişmiyor. Ahlak burada onun sembolüdür.
( 46) Yeryüzünde hiç bir şey yeni değildir. Bütün bilgiler zaten mevcuttur. Bize yeni gibiymiş gibi gelmesinin sebebi, kendimizin değişmesidir.
( 47) Varlık anlayışını arttırmak zorundadır. Her işe samimiyetle, peşin kanaat sahibi olmadan, yeni bir şey müşahede ediyormuş gibi, bir anlayış içerisinde girmek zorundadır. Bilgi yönünden değil, ama müşahede yönünden varlığın bu objektiviteyi kazanması lazımdır. Yani her şeye gereken alakayı gösterebilecek durumda olması lazım gelir. Bu şekilde serbestleşmiş olması gerekir.
( 48) Dünya çalışması içerisinde, insan varlığı gerçekten cehdinin karşılığı olmak üzere depoluyor; tecrübesiyle bilgi elde ediyor. Büyük bir emek ve ıstıraba karşılık bilgiyi ediniyor.
Ama görüyoruz ki, varlık ve bilgi çizgisi birbirinden çok farklı. Biz, bazı bilgilerin gelişmesini; varlığın gelişmesine yardımcı olan bilgiyle de karıştırıyoruz. Dünya insanı kutsal kitaplarda anlatılmış olan bilgileri henüz anlamış değildir. Anlayamamasının sebebi, varlığının o bilgileri anlayabilecek seviyeye gelmemiş olmasındandır.
( 49) İnsanların varlığı bir bakıma gerçek bilgiye sahip olmadığından gelişemiyor. Bizim, kitaplardan edindiğimiz bilgiler, hakiki bilgiler değildir. Başka bir deyişle, bizim robot yapacak hale gelmemiz, nükleer enerjiyi kullanabilmemiz varlığımızı geliştirmez. Biz mekanizasyon bilgisini tanıyoruz da, kendi varlığımıza, kendi özümüze ait bilgiyi tanımıyoruz. Bizi geliştirecek bilgilere vakıf değiliz ve bu yüzden de yeteneklerimiz gelişmiyor. Yeteneklerimiz gelişmediği için yapabilme gücümüz yok
