“ Evrenin bundan sonraki temel kanunu, yedi kanunu veya oktavlar kanunudur.”
“ Bu kanunun anlamını kavramak için, evreni titreşimlerden meydana gelmiş olarak kabul etmek gerekir. Bu titreşimler, evreni oluşturan maddenin, en incesinden en kabasına kadar, bütün çeşit, safha ve yoğunluklarında, faaliyet göstermektedirler; çeşitli kaynaklardan çıkmakta ve birbirleriyle kesişerek, çarpışarak, birbirlerini güçlendirerek, zayıflatarak, durdurarak vs. çeşitli yönlerde ilerlemektedirler.”
“ Batıda kabul edilen görüşlere göre bu bağıntı içerisinde titreşimler, süreklidir. Bu, titreşimlerin doğmasına neden olan ve titreşimlerin yer aldığı ortamın direncini yenen orijinal dürtünün kuvveti, faaliyet göstermeye devam ettiği sürece, titreşimlerin, çıkarak ya da inerek genellikle kesiksiz olarak ilerlediğinin kabul edildiği anlamına gelir.
Dürtünün tükendiğinde ve ortamın direnci arttığında, titreşimler, doğal olarak, zayıflar ve dururlar. Fakat bu ana gelinceye kadar titreşimler, muntazam bir biçimde ve tedricen gelişirler ve direncin yokluğu söz konusu ise sonsuza kadar da devam edebilirler. Bundan böyle, hiç karşı çıkılmamış olması nedeniyle açık bir biçimde formüle edilmemekle beraber fiziğin temel görüşlerinden birisi, titreşimlerin sürekliliğidir. En yeni teorilerin bazılarında bu görüş, sallanmaya başlamıştır. Bununla beraber, fizik, titreşimlerin tabiatı hakkında doğru bir görüşten veya gerçek dünyadaki titreşimler kavramımıza uyan bir görüşten halen çok uzaktadır.”
“ Bu konuda, kadim bilginin görüşü, şimdiki bilimin görüşü ile çelişki halindedir; zira kadim bilgi, titreşimler anlayışının temeline titreşimlerin süreksizliği ilkesini yerleştirmiştir.”
“ Titreşimlerin süreksizliği prensibi, yükselen ya da alçalan bütün titreşimlerin, belirli ve gerekli özellikleri gereği, muntazam olarak değil ( Yani düzenli olmayan şekilde, tek şekilde değil), fakat periyodik hızlanma ve gecikmelerle geliştiklerini ifade etmektedir. Titreşimlerdeki orijinal dürtü kuvvetinin muntazam bir biçimde hareket etmediğini, fakat sırasıyla, kuvvetlendiğini ve de zayıfladığını söylersek bu prensip daha da açık bir biçimde ortaya konmuş olur. Dürtünün kuvveti, tabiatını değiştirmeden faaliyet gösterir ve titreşimler, dürtünün, ortamın ve koşulların vs. tabiatı tarafından tayin edilen sadece belli bir zaman için muntazam bir biçimde gelişirler. Fakat belli bir anda, dürtüde bir çeşit değişiklik ortaya çıkar ve titreşimler, tabir caizse, ona itaat etmekten vazgeçerler, kısa bir süre için yavaşlarlar, belli bir ölçü dahilinde tabiatlarını ve istikametlerini değiştirirler; örneğin yükselen titreşimler, belli bir anda daha yavaş yükselmeye ve alçalan titreşimler, daha yavaş alçalmaya başlarlar. Bu geçici gecikmeden sonra, gerek yükselmede gerekse alçalmada titreşimler, tekrar eski kanala girerler ve belli bir süre için, gelişmelerine yeniden bir engelin çıkacağı belli bir ana kadar muntazam bir biçimde yükselir ve alçalırlar. Bu bağlantı içerisinde, momentin muntazam hareket devrelerinin eşit olmamaları büyük anlam taşır. Bir devre daha kısa, diğeri ise daha uzundur.”
“ Bu gecikme periyotlarını, ya da daha ziyade titreşimlerin yükseliş ve alçalışındaki engelleri tayin etmek için, titreşimlerin gelişim çizgileri, belli bir zaman süresi içerisindeki titreşimler sayısının iki kere büyük olmasına ya da yarılanmasına uyan devrelere bölünmüştür.”
“ Bir yükselen titreşimler çizgisi düşünelim. Bu titreşimleri, saniyede bin defa titreştikleri bir anda ele alalım. Belli bir süre sonra, titreşimlerin sayısı iki misli olur, yani iki bine varır.”
Şekil: 7
“ Titreşimlerin bu zaman aralığı içerisinde, ilk verilen titreşimler sayısı ile iki defa daha büyük olan titreşimler sayısı arasında, titreşimlerin artmasında gecikmenin yer aldığı iki yer vardır. Biri, başlangıca yakındır ama başlangıçta değildir. Diğeri, hemen hemen sonda meydana gelir.”
“ Yaklaşık olarak durum şudur:
Şekil: 8
“ Titreşimlerin gecikmesini ya da ilk yönlerinden sapmasını yöneten kanunlar, kadim bilimce biliniyordu. Bu kanunlar, zamanımıza kadar korunmuş özel bir formüle ya da diyagrama uygun biçimde yerleştirilmişlerdir. Bu formülde, titreşimlerin iki defa daha arttığı devre, titreşimlerdeki artış oranına uygun sekiz eşit olmayan basamağa bölünmüştür. Sekizinci basamak iki defa daha fazla sayıda titreşimle ilk basamağın yinelenmesidir. Belli bir sayıdaki titreşimler ile, bu sayının iki misline ulaşması arasındaki titreşimlerin iki misli olduğu bu devre ya da titreşimlerin gelişme çizgisine oktav yani sekizden oluşmuş denir.”
“ Titreşimlerin iki misli olduğu devreyi, birbirine eşit olmayan sekiz kısma bölme ilkesi, bütün oktavda titreşimlerin gayri muntazam bir biçimde artışının ve oktavın ayrı ayrı ‘basamaklarının’, oktavın gelişmesinin farklı anlarında hızlanma ve gecikme göstermelerinin müşahedesine dayanmaktadır.”
“ Bu formül içerisindeki oktavla ilgili fikir, öğretmenden öğrenciye, bir okuldan diğerine geçmiştir. Çok eski zamanlarda, okullardan birisi, bu formülü müziğe uygulamanın mümkün olduğunu keşfetmiştir. Bu şekilde, yedi tonlu müzik skalası elde edilmiştir ki, en uzak geçmişte bu bilinmekle beraber sonradan unutulmuş ve daha sonra yeniden ‘bulunmuş’ ya da keşfedilmiştir.”
“ Yedi tonlu skala, kadim okullar tarafından ortaya konmuş ve müziğe uygulanmış kozmik bir kanunun formülüdür. Aynı zamanda, oktavlar kanununun tezahürlerini, başka çeşit titreşimlerde incelersek kanunların, her yerde aynı olduklarını; ışıksal, ısısal, kimyasal ve manyetik ve diğer titreşimlerin, ses titreşimleri ile aynı kanunlara bağlı bulunduklarını görürüz. Örneğin, ışık skalası fizik tarafından bilinmektedir; kimyada, elementlerin periyodik sistemi, kuşkusuz, oktavlar ilkesi ile yakından ilişkilidir; ancak bu ilişki, bilim açısından tam bir açıklığa kavuşmuş değildir.”
“ Yedi tonlu müzik skalasının yapısının incelenmesi, oktavlar kozmik kanununun anlaşılmasında çok iyi bir kaynak oluşturur.”
“ Yine yükselen oktavı, yani titreşimlerin frekansının yükseldiği oktavı ele alalım. Bu oktavın, saniyede bin titreşim ile başladığını düşünelim. Bu titreşimi do noktası ile gösterelim. Titreşimler, büyümektedir; yani frekansları yükselmektedir. Saniyede iki bin titreşime vardıkları noktada, ikinci bir do, yani müteakip oktavın do’su bulunacaktır.”
Şekil: 9
“ Bir do ile müteakip do arasındaki devre yani bir oktav, yedi eşit olmayan kısma bölünmüştür; zira titreşimlerin frekansı muntazam bir biçimde artmamaktadır.”
Şekil: 10
“ Notaların yükselme oranı, ya da titreşimlerin frekansı şöyle olacaktır: Do’yu 1 olarak ele alırsak, re 9/8, mi 5/4, fa 4/3, sol 3/2, la 5/3, si 15/8 ve do 2 olacaktır.
Şekil: 11
“ Hızlanmadaki farklar veya notalardaki artışlar veya ton farkı şöyle olacaktır:
do ve re arasında 9/8: 1=9/8
re ve mi arasında 5/4: 9/8=10/9
mi ve fa arasında 4/3: 5/4= 16/15 artış gecikmesi
fa ve sol arasında 3/2: 4/3= 9/8
sol ve la arasında 5/3: 3/2= 10/9
la ve si arasında 15/8: 5/3= 9/8
si ve do arasında 2: 15/8=16/15 yine artış gecikmesi
“ Notalar arasındaki ya da notaların perdelerindeki farklara entervaller denmektedir. Oktav’da üç tür enterval bulunduğunu görüyoruz: 9/8, 10/9 ve 16/15 ki bunlar tam sayılarda 405, 400 ve 384’e tekabül ederler. En küçük enterval 16/15, mi ve fa ile si ve do arasında yer almaktadır. Bunlar, kesinlikle, oktavdaki gecikme yerleridir.”
“ Müzik skalası ( yedi tonlu) ile ilgili olarak, genellikle, sadece bir yarım ton’a sahip bulunan ve bir yarım ton’un ise dışarıda bırakıldığı kabul edilen mi-fa ile si-do entervalleri istisnasıyla her iki nota arasında iki yarım tonun mevcut olduğu düşünülmektedir. ( Teorik olarak)”
“ Bu şekilde, yirmi nota elde edilir ki, bunlardan sekizi temel notalardır:
do, re, mi, fa, sol, la, si, do ve on iki tane de ara nota: Her iki nota arasında iki tane:
do-re
re-mi
fa-sol
sol-la
la-si
ve aşağıdaki her iki nota arasında birer tane:
mi-fa
si-do
“ Fakat pratikte, yani müzikte on iki ara yarım ton yerine sadece beş tane, yani;
do-re
re-mi
fa-sol
sol-la
la-si
aralarında birer tane yarım ton olduğu kabul edilmiştir.”
“ Mi ve fa ile si ve do arasına hiç yarım ton konmamıştır.”
“ Bu şekilde, müziğin yedi tonlu skala yapısı, ‘entervaller’ ( aralıklar) ya da eksik yarım tonlar kozmik kanunun planını vermektedir. Bu açıdan, oktavlardan ‘kozmik’ ya da mekanik anlamda söz ettiğimizde, sadece mi-fa ve si-do arasındaki aralıklar, ‘entervaller’ olarak adlandırılır.”
“ Eğer oktavlar kanununun bütün anlamını kavrayabilirsek, bu, bize bütün hayatın, tarafımızdan müşahede edilen evrenin tüm planlarındaki fenomenlerin yeni bir açıklamasını verir. Bu kanun, doğada niçin doğru çizgiler bulunmadığını, niçin düşünemediğimizi ya da yapmaya muktedir olmadığımızı, niçin bize ait her şeyin düşünüldüğünü, niçin bizim ile ilgili her şeyin varit olduğunu (151) ve niçin genellikle istediğimize ve beklediğimize zıt bir yönde cereyan ettiğini açıklar. Bütün bunlar, ‘entervallerin’ açık ve dolaysız sonuçları, ya da titreşimlerin gelişmesindeki gecikmelerdir.”
“ Titreşimlerin gecikmeleri anında kesinlikle olan nedir? Asıl istikametten bir sapma meydana gelir. Oktav, ok ile gösterilen istikamette ilerlemeye başlar.

Şekil:12
“ Fakat mi ile fa arasında bir sapma yer alır; do ile başlayan çizgi, istikametini değiştirir ve fa, sol, la ve si’de,

Şekil:13
ilk üç nota ile gösterilen asıl istikametiyle meydana getirdiği bir açı dahilinde iniş yapar. Si ve do arasında ikinci ‘enterval’ yer alır ki bu, yeni bir sapma, daha sonraki istikamet değişmesidir.

Şekil: 14
“ Bundan sonraki oktav, daha da önemli bir sapma gösterir; bunu izleyen daha da önemli bir sapmadır; böylece oktavların çizgileri, sonunda tam bir dönüş yaparak asıl istikamete zıt bir istikamette ilerler.
Şekil: 15
Daha da ileri bir gelişmede, oktavların çizgisi ya da titreşimlerin gelişme çizgisi, asıl istikamete dönebilir; yani tam bir daire meydana getirebilir.
Şekil: 16
“ Bu kanun, faaliyetlerimizde, doğru çizgilerin niçin hiç bir zaman yer almadığını, niçin bir şey yapmaya başladıktan sonra, farkına varmamakla ve başladığımız şeye devam ettiğimizi düşünmekle beraber, sık sık ilkinin zıddı olan, aslında, daima, tamamen farklı bir şey yaptığımızı göstermektedir.
“ Bu ve daha bir çok şey, ancak oktavlar kanununun yardımı ile birlikte kuvvetin gelişme çizgisinin sürekli olarak değişmesine, kırık bir çizgi halinde ilerlemesine, daire oluşturmasına, esas çizginin ‘zıddı’ haline vs. gelmesine neden olan ‘aralıkların’ rol ve anlamlarının anlaşılması sayesinde açıklanabilirler.”
“ Şeylerin bu şekilde ilerlemelerini, yani yön değiştirmelerini her şeyde müşahede edebiliriz. Belli bir enerjik faaliyet veya güçlü duygu ya da doğru anlayış devresinden sonra, bir tepki oluşur, çalışma sıkıcı ve yorucu hale gelir; duyguda yorgunluk ve ilgisizlik anları belirir; doğru düşünme yerine, uzlaşma yoluna gitme çabaları, baskı ve güç sorunlarından kaçış başlar. Fakat çizgi, şimdi başlangıçtaki istikamette olmamakla beraber, gelişmeye devam etmektedir. Çalışma mekanikleşmekte, duygu gittikçe zayıflamakta, günün genel olayları seviyesine inmekte, düşünce yüzeysel ve dogmatik hale gelmektedir. Her şey, bu şekilde belli bir süre devam eder, sonra yine tepki, yine bir duruş, yine bir sapma meydana gelir. Kuvvetin gelişmesi devam edebilir ama büyük bir arzu ve tutku ile başlamış olan çalışma, zorunlu ve gereksiz bir formalite haline gelmiştir; tamamen yabancı unsurlar, duygulara girmiştir; kaale alma, kızgınlık, sinirlilik, düşmanlık; düşünce evvelce bilineni tekrarlayarak bir daire çevresinde dönüp durmaktadır. Ve bulunmuş olan çıkış yolu giderek daha ve daha kaybolur.”
“ Aynı şey, insana ait faaliyetlerin hepsinde cereyan eder. Edebiyatta, bilimde, sanatta, felsefede, dinde, fertlerde ve her şeyin üstünde de sosyal ve politik hayatta, kuvvetlerin gelişme çizgisinin nasıl asıl istikametinden saptığını, belli bir süre sonra ise eski ismini muhafaza ettiği halde nasıl tamamen zıt bir istikamete yöneldiğini müşahede edebiliriz. Tarihin bu görüş açısından incelenmesi, mekanik insanlığın farkına varmayı istemekten uzak bulunduğu en şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyar. Belki de kuvvetlerin gelişme çizgisindeki böyle istikamet değişmesine ait en ilginç örnekler, dinler tarihinde, özellikle bitaraf olarak incelenirse, Hristiyanlık tarihinde bulunabilir. Sevgiyi vaaz eden İncil’den engizisyona ulaşmak için kuvvetlerin gelişme çizgisinin kaç kere döndüğünü bir düşünün, ya da ezoterik Hristiyanlığı inceleyen eski yüzyılların asetiklerinden bir iğnenin ucuna kaç tane meleğin yerleştirilebileceğini hesaplayan skolastiklere kadar, kuvvetlerin gelişme çizgisinin yine kaç dönüş yaptığını gözünüzün önüne bir getirin.”
“ Oktavlar kanunu, hayatımızdaki, anlaşılmayan bir çok olayı açıklar.”
“ Birincisi, kuvvetlerin sapması ilkesidir.”
“ İkincisi, alemde hiç bir şeyin aynı yerde durmadığı ya da olduğu gibi kalmadığı, her şeyin hareket ettiği, her şeyin bir yere doğru ilerlediği, değişmekte olduğu, kaçınılmaz biçimde ya geliştiği ya da aşağı indiği, zayıfladığı veya yozlaştığı, yani oktavların ya yükseliş ya da alçalış çizgisi boyunca hareket ettiği gerçeğidir.”
“ Ve üçüncüsü, gerek yükseliş gerekse alçalış oktavlarının gerçek gelişmelerinde düzensiz değişimler, çıkış ve inişler sürekli olarak meydana gelmektedir.”
“ Şimdiye kadar, başlıca, titreşimlerin süreksizliğinden ve kuvvetlerin sapmasından söz ettik. Şimdi iki adet başka ilkeyi kavramalıyız; kuvvetlerin her gelişim çizgisinde, yükseliş ya da alçalışın kaçınılmazlığı ve de devri düzensizlikler, yani çıkış ya da alçalış olsun her çizgideki yükseliş ve düşüşler.”
“ Hiç bir şey bir seviyede kalmakla gelişmez. Yükseliş veya alçalış, her hareketin kaçınılmaz kozmik koşuludur. Bizler, çevremizde ve içimizde neler olduğunu ne görmekte ne de anlamaktayız, zira ya yükseliş söz konusu değilken alçalışın kaçınılmazlığını hesaba katmamakta ya da alçalışı, yükseliş olarak kabul etmekteyiz. Bunlar kendimizi kandırmamızın iki temel nedenidir. Birincisini, şeylerin uzun süre aynı seviyede kalabildiklerini devamlı olarak düşünmemizden, ikincisi ise bizim rastgeldiğimiz yükselişlerin aslında imkansız olmasından, şuuru mekanik vasıtalarla artırmak kadar imkansız olmasından görmemekteyiz.”
“ Hayattaki yükseliş ve alçalış oktavlarını ayırt etmeyi öğrendikten sonra, oktavların kendi içlerindeki yükseliş ve alçalışını ayırt etmeyi öğrenmeliyiz. Hayatın hangi alanını ele alırsak alalım, hiç bir şeyin hiç bir zaman aynı seviyede ve sabit kalamadığını görebiliriz; her yerde ve her şeyde rakkas sallanışı yer almakta, her yerde ve her şeyde dalgalar yükselmekte ve alçalmaktadır. Şu ya da bu yöndeki, yükselen ve sonradan aynı şekilde zayıflayan enerjimiz; görünürde bir nedeni olmaksızın daha iyileşen ya da kötüleşen ruhsal durumumuz; bütün duygularımız, bütün arzularımız, amaçlarımız, kararlarımız; hepsi, zaman zaman yükseliş ve alçalış devrelerinden geçerler, daha güçlenir ya da daha zayıflarlar.”
“ Ve insanda, şurada, burada hareket eden, belki de yüzlerce rakkas mevcuttur. Bu yükseliş ve alçalışlar, ruhsal durumun, düşüncenin, duyguların, enerjinin dalga halindeki bu düzensiz değişimleri, ‘aralıkların’ kendilerinin olduğu gibi oktavlarda mevcut ‘entervaller’ arasındaki kuvvetlerin gelişim devreleridir.”
“ Gerek yaşamımızla doğrudan ilgili olanlar olduğu gibi gerekse psişik tabiattaki birçok olay, oktavlar kanununun üç ana tezahürüne bağımlıdır. İstisnasız olarak bütün alanlardaki bilgimizin natamam oluşu, mükemmel olmayışı oktavlar kanununa bağlıdır; zira başlıca neden, daima bir yönde başlayıp sonradan farkına varmaksızın başka bir yönde ilerlememizdir.”
“ Halen söylenmiş olduğu üzere, oktavlar kanunu, bütün tezahürleri ile kadim bilimin malumu idi.”
“ Zaman bölümlerimiz bile, yani haftanın günlerinin çalışma günleri, Pazar günleri olarak bölünmesi bile aynı özelliklerle ve genel kanuna bağımlı bulunan faaliyetimizin iç koşulları ile ilişkilidir. Kitab-ı Mukaddes’teki alemin altı günde yaratılması ve yedinci günde Tanrı’nın çalışmalarından dolayı dinlenmesi ile ilgili mit de oktavlar kanununun, natamam olmakla beraber, bir ifadesi ya da bu kanunun varlığına bir işarettir.”
“Oktavlar kanununun anlaşılmasına dayanan müşahedeler, ‘titreşimlerin’ farklı yönlerde gelişebileceğini göstermektedir. Kesilmiş oktavlarda, titreşimler, sadece başlar ve düşerler, boğulur ya da onları kesen veya aksi bir istikamette ilerleyen diğer daha güçlü titreşimler tarafından yutulurlar. Asıl istikametlerinden sapan oktavlarda, titreşimler, tabiatlarını değiştirirler ve başlangıçta beklenen sonuçlara zıt sonuçlar verebilirler.”
“ Ve sadece kozmik düzene ait olan gerek alçalan gerekse yükselen oktavlarda, titreşimler birbirlerini izleyerek ve düzenli bir şekilde, başladıkları istikameti takip ederek gelişirler.”
“ Daha ileri müşahedeler, oktavların doğru ve birbirlerine uygun gelişimlerinin ender olmakla beraber, hayatın bütün olaylarında, tabiata ait ve hatta insani faaliyetlerde görülebildiğini ortaya koymaktadır.”
“ Bu oktavların doğru gelişimi, sanki rastlantıya dayanır. Bazen, belli bir oktava paralel olarak ilerleyen, onu kesen ya da onunla rastlaşan oktavlar, şu veya bu şekilde onun entervallerini doldururlar ve o belli oktavın titreşimlerinin özgürce ve engelsiz olarak gelişmesine imkan sağlarlar. Böyle doğru biçimde gelişen oktavların müşahedesi, gereken anda yani belirli oktav bir ‘aralıktan’ geçerken ona, kuvvet ve özellik bakımından uyan bir ‘ilave şok’ dahil olduğu takdirde onun, asıl istikamet boyunca engelsiz olarak, hiç bir şey kaybetmeksizin ve de tabiatını değiştirmeksizin ileri gelişimini yapacağını ortaya koymaktadır.” ( 152)
“ Böyle durumlarda, yükselen ve alçalan oktavlar arasında köklü bir fark vardır.”
“ Yükselen bir oktavda birinci ‘enterval’, mi ve fa arasında yer alır. Eğer bu noktada uygun ilave enerji dahil olursa, oktav, engelsiz olarak si’ye kadar gelişecektir; fakat si ile do arasında, doğru gelişimi için mi ve fa arasında olduğundan çok daha güçlü bir ilave şoka ihtiyaç gösterir, zira bu noktada oktavın titreşimleri oldukça yüksek derecededir ve oktavın gelişmesindeki bir engeli aşmak için daha büyük bir şiddete ihtiyaç vardır.”
“ Diğer taraftan, alçalan bir oktavda, en büyük ‘aralık’, oktavın ilk başında, hemen ilk do’dan sonra yer alır ve onu doldurmak için gerekli materyal, pek sık olmak üzere ya do’nun kendisinde ya da do tarafından davet edilen yan titreşimlerde bulunur. Bu nedenle, alçalan bir oktav, yükselen bir oktavdan çok daha kolaylıkla gelişir; burada, do ve si arasındaki ilk ‘şoktan’ oldukça az güçlü olmakla beraber, bir ‘ilave şok’ gerekmektedir.” ( 153)
“ Şimdi, kuvvetlerin çizgilerinin tasarlanmış bir gayeye ulaşmalarını mümkün kılan ‘ilave şoklar’ fikri üzerinde duralım. Önce de söylediğim gibi şoklar, kazaen vaki olabilirler. Kaza pek tabii, çok belirsiz bir şeydir. Fakat kaza tarafından doğrultulmuş ve insanın, onlarda bu doğrulmayı bazen görebileceği veya farz edebileceği ya da bekleyebileceği kuvvetlerin bu gelişim çizgileri, onda, hey şeyden fazla, doğru çizgiler aldanmasını yaratır. Bu demektir ki, o, doğru çizgilerin, kural, kırık ve kesik çizgilerin ise istisna olduğunu düşünmektedir. Bu durum, ‘yapmak’ın mümkün olduğu, tasarlanmış bir gayeye ulaşabileceği aldanmasını yaratır. Aslında insan, hiç bir şey yapmaya muktedir değildir. Eğer faaliyeti, kazaen bir sonuç verirse, bu sonuç görünüşte ya da isim olarak asıl gayeye benzese bile, insan, kendini ve başkalarını, edindiği gayeye ulaştığına ve herkesin bu gayeye ulaşabileceğine ikna eder ve başkaları da ona inanır. Aslında, bu bir aldanmadır. Bir insan rulette kazanabilir. Fakat bu kazaen olur. Bir kimsenin hayatta ya da insani faaliyetlerin özel bir alanında edindiği gayeye ulaşması da aynı türde bir kazadır. Yegane fark, rulette, insanın en azından her bir fırsatta yani her para koyuşta kazanıp kazanmadığını bilmesidir. Fakat hayatın faaliyetleri içerisinde, özellikle birçok kimseyi ilgilendiren türdeki faaliyetler içerisinde ve bir şeyin başlangıcı ile sonucu arasında yıllar geçtiğinde, insan kendisini çok kolaylıkla aldatabilir, ‘elde edilen’ sonucu arzulanan sonuç olarak kabul edebilir, yani genelde kaybettiği halde kazandığına inanabilir.”
“ Bir ‘insan-makine’ için en büyük hareket, ona, hiç bir şey yapmaya muktedir olmadığını, hiç bir şeye ulaşamayacağını, ne olursa olsun, hiç bir gayeye doğru hareket edemeyeceğini ve bir gaye için çaba harcamakla kaçınılmaz olarak başka birini ortaya koyacağını söylemektir. Aslında, doğaldır ki, başka türlüsü olamaz. ‘İnsan-makine’, kaz’anın nüfuzu altındadır. İnsanın faaliyetleri, kazaen, kozmik ya da mekanik kuvvetler tarafından meydana getirilmiş bir çeşit kanala güvenebilir ve belli bir süre için bu kanalda ilerleyebilir; bu sürede de, bu durum, bazı gayelere ulaşıldığına dair aldanma doğurur. Sonuçların edindiğimiz gayelere böyle tesadüfi uyuşumları ya da sonuçlar doğuramayan küçük şeylerdeki gayelere ulaşılması mekanik insanda, herhangi bir gayeye ulaşmaya muktedir olduğu, söylendiği üzere ‘doğayı yenmeye’, bütün hayatını düzenlemeye vs. muktedir olduğu inancını doğurmaktadır.” ( 154)
“ Aslında, bu türde herhangi bir şey yapmaya, tabii ki, muktedir değildir, zira sadece kendi dışındaki nesneler üzerinde değil, fakat kendi içindeki şeyler üzerinde de hakimiyeti yoktur. Bu sonuncusu, çok iyi bir şekilde anlaşılmalı ve özümsenmelidir; aynı zamanda nesneler üzerindeki hakimiyetin içimizdeki şeyler üzerindeki, ‘kendimiz üzerindeki hakimiyet ile’ başladığı da anlaşılmalıdır. Kendi kendine ya da kendi içindeki şeylerin gidişine hakim olamayan bir insan, hiç bir şeye hakim olamaz.”
“ Hakimiyet ne şekilde kazanılabilir?”
“ Bunun teknik kısmı, oktavlar kanunu ile açıklandı. Şayet ‘ilave şoklar’ gerekli anlarda yani titreşimlerin yavaşladığı anlarda dahil olurlarsa, oktavlar, birbirinin peşi sıra ve sürekli olarak arzulanan istikamette gelişebilirler. Eğer ‘ilave şoklar’ gerekli anlarda dahil olmazlarsa, oktavlar istikametlerini değiştirirler. Herhangi bir yerden kendiliklerinden gerekli anlarda gelen tesadüfi şoklar’ ümitleri ile avunmak, doğaldır ki mümkün değildir. Böyle bir durumda, insana, ya belli bir andaki olayların mekanik çizgisine uyan faaliyetleri için bir istikamet bulma, diğer bir ifade ile, iç eğilimlerine, inançlarına ve ilgilerine ters düşse bile ‘yel nereden eserse oraya gitme’, ‘nehrin akışı içinde yüzme’ ya da her şeydeki başarısızlığı ile kendini uzaklaştırarak yapmaya başlama seçeneği kalmaktadır; veya faaliyetlerinin bütün çizgilerinde ‘entervallerin’ zamanlarını tanımayı ve ‘ilave şoklar’ yaratmayı’ diğer bir ifade ile, kozmik kuvvetlerin gerekli anlarda, ilave şokları’ yaratmada faydalandıkları yöntemi kendi faaliyetlerine uygulamayı öğrenebilir.” ( 155)
“ Suni, yani özellikle yaratılmış ‘ilave şoklar’ imkanı oktavlar kanununun incelenmesine pratik bir anlam verir ve eğer insan kendisine çarpan ve çevresinde cereyan eden olayların pasif gözlemcisi rolünden kurtulmak istiyorsa, bu incelemeyi gerekli ve zorunlu kılar.”
“ İnsan-makine hiç bir şey yapamaz. Kendisine ve çevresine her şey dışardan gelir ( varit olur). Yapmak için oktavlar kanununu, ‘entervallerin’ zamanlarını bilmek ve gerekli ‘ilave şokları’ yaratmaya muktedir olmak lazımdır.” ( 156)
“ Bunu, sadece okulda, yani doğru bir biçimde düzenlenmiş bütün ezoterik gelenekleri izleyen bir okulda öğrenmek mümkündür. Okulun yardımı olmaksızın, insan, kendi kendine hiç bir zaman oktavlar kanununu, noktalarını ve şoklar yaratma düzenini anlayamaz. Anlayamaz çünkü bu maksat için belli koşullar gereklidir ve bu koşullar, ancak kendisi bu ilkeler üzerinde meydana getirilmiş bir okulda yaratılabilir.” ( 157)
“ Bir okulun oktavlar kanunu ilkeleri üzerinde nasıl yaratıldığı, zamanı gelince açıklanacaktır. Bu da, size yedi kanunu ile üç kanunu birliğinin bir yönünü açıklayacaktır. Bu arada, sadece okul öğretisinde, insana, gerek alçalan ( yaratıcı) gerekse yükselen ( veya evrimsel) kozmik oktavlar hakkında örnekler verildiği söylenebilir. Batılı düşünce, ne oktavlar kanunu ne de üç kanunu hakkında bilgi sahibi olmamakta, yükselen ve alçalan çizgileri birbirlerine karıştırmakta ve tekamül çizgisinin yaratma çizgisine zıt düştüğünü yani bir nehrin akış yönünün aksine gider gibi ona karşı ilerlediğini anlamamaktadır.”
“ Oktavlar kanununun incelenmesinde, oktavların birbirleriyle olan ilişkileri bakımından temel ve ikincil diye ayrıldıklarının hatırlanması gerekir. Temel oktav, yan oktav dalları veren bir ağaç gövdesine benzetilebilir. Oktavın yedi notası ve yeni istikametlerin hamilleri olan iki ‘enterval’ bütünüyle, bir zincirin, her biri üç halkanın üç grubu olmak üzere, dokuz halkasını oluştururlar.”
“ Temel oktavlar, ikincil ve alt oktavlarla belli bir biçimde bağlantılıdırlar. Birinci düzenin alt oktavlarından ikinci düzenin alt oktavları vs. çıkar. Oktavların yapısı, bir ağacın yapısı ile kıyaslanabilir. Gövdeden, bütün yönlerde ayrılan ve dallar haline gelen, gittikçe küçülerek nihayet yapraklarla bezenen ana dallar çıkar. Aynı süreç, yaprakların yapısında, damarların oluşumunda, testere dişli yapraklarda vs. cereyan eder.”
“ Doğadaki her şey gibi, belli bir bütünü temsil eden insan vücudunda da, gerek içeride gerekse dışarıda olmak üzere aynı karşılıklı ilişkiler mevcuttur. Oktavın notalarının ve ‘entervallerinin’ sayısına göre, insan vücudu, belli bir ölçeğin sayıları ile ifade edilen dokuz temel ölçüye sahiptir. Bireylerde, doğaldır ki, bu sayılar, belli sınırlar dahilinde olmakla beraber, büyük çapta farklılık arz ederler. Bu dokuz temel ölçü, birinci düzene ait tam bir oktav meydana getirerek başka alt oktavlar doğuran vs. alt oktavların ölçülerine, belli bir biçimde birleşmek suretiyle geçiş yaparlar. Bu şekilde, insan vücudunun herhangi bir azasının ya da kısmının ölçülerini, oldukları gibi, birbirlerine olan belli, bütün bir ilişki içerisinde elde etmek mümkündür.”
Oktavlar kanunu, doğal olarak grubumuzda, pek çok konuşmaya, karışıklığa yol açmıştı. G., daima bizi, fazlasıyla teoriye kaçmaya karşı ayarlıyordu.
“ Bu kanunu kendi içinizde anlamalı ve hissetmelisiniz. Ancak o zaman kendi dışınızda görebilirsiniz.” dedi.
Müteakip toplantıların birinde, nesnelerin içine derinlemesine işleyen, oktavlar kanununun bir başka anlamıyla ilgili çok ilginç bir tabloyu önümüze serdi.
“ Oktavlar kanununun anlamını daha iyi anlayabilmemiz için titreşimlerin başka bir özelliği hakkında, yani ‘iç titreşimler’ hakkında açık fikir sahibi olmak gereklidir. Bu, titreşimler içerisinde başka titreşimlerin ilerlediği, her oktavın çok sayıda iç oktavlara ayrılabileceği anlamına gelir.”
“ Herhangi bir oktavın her bir notası, başka bir düzlemde bulunan bir oktav olarak kabul edilebilir.”

Şekil: 17
“ Bu iç oktavların her notası, tekrar bir bütün oktavı ilh., sonsuza kadar olmamakla beraber, epeyce bir mesafe için ihtiva ederler, çünkü iç oktavların gelişmesinde belli bir sınır vardır.”
“ Bu iç titreşimler, aynı zamanda, farklı yoğunluğu olan ‘ortamlarda’ birbirlerine nüfuz ederek ilerlerler; birbirlerinin içine yansır, birbirlerini davet eder, durdurur, iter veya değiştirirler.”
“ Belli bir yoğunluğu olan bir madde veya ortamdaki titreşimleri düşünelim. Bu madde ya da ortamın 48 numaralı alemin nispeten ağır olan atomlarından oluştuğunu varsayalım; bu alemin her bir atomu, tabir caizse, kırk sekiz ilksel ( esasi) atomun bir topluluğudur. Bu ortamda ilerleyen titreşimler, oktavlara, oktavlar ise notalara ayrılabilir. Bir çeşit araştırma yapmak amacıyla bu titreşimlerin bir oktavını ele aldığımızı düşünelim. Bu oktavın sınırları içerisinde, daha ince bir maddeye ait titreşimlerin ilerlediğini fark etmeliyiz. 48 numaralı alemin maddesi, 24 numaralı alemin maddesi ile doymuştur; 24 numaralı alemin maddesindeki titreşimler, 48 numaralı alemin maddesindeki titreşimler ile belli bir ilişki içerisinde bulunmaktadırlar; yani 48 numaralı alemin maddesindeki titreşimlerin her bir notası 24 numaralı alemin maddesindeki titreşimlerin bütün bir oktavını ihtiva eder.”
“ Bunlar iç oktavlardır.”
“ 24 numaralı alemin maddesi de 12 numaralı alemin maddesi ile doymuştur. Bu madde de titreşimler mevcuttur ve 24 numaralı alemin titreşimlerinin her bir notası, 12 numaralı alemin titreşimlerinin bir bütün oktavını ihtiva eder. 12 numaralı alemin maddesi, 6 numaralı alemin maddesi ile doymuştur. 6 numaralı alemin maddesi, 3 numaralı alemin maddesi ile doymuştur. 3 numaralı alem, 1 numaralı alemin maddesi ile doymuştur. Bu alemlerin her birinde uygun titreşimler mevcuttur ve düzen daima aynı kalmaktadır, yani daha ağır bir maddenin titreşimlerinin her bir notası, daha ince bir maddenin titreşimlerinin bütün bir oktavını ihtiva etmektedir.”
“ Eğer 48 numaralı alemin titreşimleri ile işe başlarsak, bu alemdeki titreşimlerin her bir notasının, gezegensel alemin titreşimlerinin bir oktavını veya yedi notasını ihtiva ettiğini söyleyebiliriz. Gezegensel alemin titreşimlerinin her bir notası, güneş aleminin titreşimlerinin yedi notasını ihtiva etmektedir. Güneş aleminin her titreşimi, yıldız aleminin titreşimlerinin yedi notasını ihtiva edecektir ve ilh.”
“ İç oktavların incelenmesi, onların dış oktavlarla ilişkisinin ve iç oktavların dış oktavlar üzerindeki mümkün olabilen etkisinin incelenmesi, alemin ve insanın incelenmesinde çok önemli bir rol oynar.”
( 148) Biz evrende yalnız değiliz; bunun materyalist kanıtları mevcuttur. Kainatta başka canlılar da vardır. Bütün bu yıldızlar, sistemler sadece insan için değildir. Kainat çeşitli canlılarla doludur.
( 149) Burada tehlikeli bir nokta vardır. “ Ben artık iç bağımlılıktan, iç esaretten kurtuldum.” zannıyla hareket etmek çok yanlıştır. Çünkü bundan önce insanın anlayışını geliştirmesi, otomatlıktan çıkması gerekir. Acaba o kimse bilginin sahibi midir? Bir idrake ulaşmış mıdır? Buna kani midir ki, böyle bir fikir beyan etmektedir?
Kişinin anlayış seviyesini yükseltebilmesi için önce denenmiş, hala bir fayda verebilen otomatik hareketlere bağlanması yararlı olabilir. Ama bu işi sonuna kadar götürürsen, hep kaale almak, nazarı itibare almak meselesi ortaya çıkar ki, buna da iç esaret, iç bağımlılık denir. Kişinin bu arada kendi başına kulaç atmasını öğrenmesi gerekir.
( 150) Yapılan bir müşahededen fayda sağlamak için, olaya hem duygu, hem de düşünce ile bakmak gerekir. Yani teknik ve prensipleri bir arada tutmak suretiyle bir eşya hakkında en iyi bilgiye ulaşılabilir. Objeye kombine bakılmalıdır. En başarılı hayat, hislerini ve heyecanlarını gayet iyi tanıdıktan sonra, bütün bunları aklın, mantığın, iyi düşüncenin emrine bağlamaktır.
Önünüze aniden bir köpek çıktı; korktunuz. Bu duygusal bir tepkidir. Siz sırf heyecan içinde olsanız, kataleptik olarak kalırsınız. Heyecan bir an için sizi korudu. Korku ile beraber ilk büyük sinyali verdi. O anda akıl, “ Yerdeki taşı al ve köpeğin kafasına indir.” der. Yani korunmak için akıl devreye girer ve heyecan-akıl dengesi sağlanır. Kendine hakim olan insan, bu süreyi en aza indirir.
Tam bıçağı kaldırmış, indirecek, içindeki ses, “ Dur, ne yapıyorsun?” der. Yani hemen akli fonksiyon devreye girmektedir. İnsan his, içgüdü, heyecan fonksiyonuyla aşağı düşerken, onların üzerindeki rasyonel bölüm, yani düşünce merkezi kendisini kurtarıyor. Öfkeyi kontrol meselesi çok önemlidir. Öfkesine hakim olan, hissi ve heyecani fonksiyonlara hakim olan insandır. Öfke en yıkıcı heyecandır; en geri seviyede, en korkuncudur.
( 151) Mekanik hareket edebilir, ama insan mekanik bir varlık değildir. Bu iki şeyi birbirinden iyi ayırt etmek lazımdır. İnsanlarda bir otomatizma vardır, ama insan varlığı otomat değildir.
İnsan yeryüzünün şartlarına, icaplarına uygun olarak bir çok yerde mekanik şekilde hareket edebilir; ama külliyen bütün hayatının böyle olduğu manasına gelmez. Kaldı ki, biz her zaman, her şeyimizle tam şuurlu, uyanık halde yaşamak ihtiyacında değiliz. Çünkü yeryüzünde bütün bunların olması mümkün değildir. Bu bedenin bazı yeteneklerinden yararlanmak zorundayız. Onun birtakım programları otomatikman yerine getirme imkanlarından yararlanmak gerekir. Otomatizmanın büyük bir kısmı hayatı korumaya yöneliktir.
Ayrıca düşünme hızı, refleksin hızından daha yavaştır. Bu nedenle bazı şeyleri şuurlu olarak yapamayız, zira ona zamanımız yoktur. Nöronların hızına bağlıyız.
İnsanın kendini bilmesi en büyük amaçtır, ama nasıl ve nereye kadar? Neleri bilip, neleri bilemeyeceğimiz meselesi önemlidir. Acıkmış olan biri mide usaresinin ortaya çıkmasını hiç bir zaman engelleyemez. Bir otomatizmayı ancak bir otomatizma ile kontrol altına alabiliriz. Örneğin oruç tutarken, niyet edilir. Yani şuuraltına ertesi gün aç kalacağını telkin eder. Emir, gerekeni yapar ve bütün gün aç kaldığı halde mide usare salgılamaz.
Bedeni çökertme, fiziği çökertme, bu kanaldan gelecek olan bütün tesirlere karşı gayet uyanık olmak içindir. Bu tür bir çalışma bir müddet için kişiyi bu dünyanın programının dışına alır. Dışına çıkınca, daha salim, daha emniyetle düşünebilir. Böylelikle eşyaya, bedene dışardan bakmaya başlar. Onun kendisine karşı olan tesir hücumlarına yavaş yavaş ketler vurur. Böylece onu tanımaya başladığı zaman artık o yavaş yavaş birtakım bilgilerle kendisini geliştirebiliyor demektir.
Kişi böyle bir çalışmadan sonra tekrar geri dönebilir. Bunun en büyük örneğini Buda vermiştir. Buda bedeni çökertmenin alasını yaşamıştır. Fakat sadece bedeni çökertmenin, onun istediği anlamda bir işe yaramadığını anlıyor ve tekrar süt içmek, uyumak, giyinmek vb. gibi işlere başlıyor; böylelikle orta yola geliyor. Ama hiç bir zaman ‘Mara’yı, yani Şeytan’ı unutmuyor.
Bu gücü kazanmak lazımdır. Yani her an bizi karanlık bir köşede kıstıracak birisi ile ( nefisle) karşılaşmak mümkündür. İşte, uyanık olmak. Ve normal hayatı yaşamaya başlıyorsunuz. Normal hayatı yaşamak demek, artık dünyaya şuurlu olarak gerekli olan tesiri vermeye başlıyorsunuz demektir. Dünya denen varlıkla aranızda bir anlaşma meydana gelmiştir. O sizi otomatik olarak yönetecek değildir. Onun emirlerine otomatik olarak uyacak değilsiniz. Onun her isteği, sizin için sonsuz bir doğruluk içerisinde bulunan bir emir şekli değildir, “ Ben ister yaparım, ister yapmam.” diyorsunuz.
Fakat “ yılan” sembolünü hiç bir zaman unutmamak gerekir. Yılan, dalgalanmakta olan insan psişesinin, insan zihniyetinin, insan mefküresinin, insan vicdanının, insan hayatının durumunu ifade eder. Devamlı iniş ve çıkış vardır. Ve orta yolu hiç bir zaman gözden ırak tutmamak gerekir. Orta yol en mühim yoldur. Kendi hakkını kendine, başkasının hakkını başkasına vermeye başladığı zaman kişi, orta yolu buldu demektir.
( 152) Şoklar, atalete düşen, titreşimleri yavaşlayan insanı tekrar raya sokmak için mizansenlerdir. Örneğin, siz hep sözü dinlenen, saygın, etrafındakilerin itibar ettiği bir insan olabilirsiniz. Fakat öyle bir durumla karşılaşabilirsiniz ki, bir başkası sizin bu durumunuzu hiç düşünmeden işin doğrusunu yüzüne söyliyiverir. Bu bir şoktur. O saygın adamın kendisi hakkında vermiş olduğu bir hüküm vardır. Yani bir nefsaniyet derecesine bağlı olmak üzere, kendisi hakkında bir değer hükmü vardır. Ve o değer hükmünü de, etrafın davranışları tanzim etmiştir. Yani dışardakilerin hareketleri tayin etmiştir. Böylece o, bir aldanma içine girmiştir, yalan bir dünya içinde yaşamaktadır. Birdenbire yüzüne söylenince, bu kimse şoka uğruyor. Eğer o kişi uyanıksa, bazı şeyleri öğrenebilmiş, bazı hususları anlayabilmiş, kendini terbiye edebilmiş, inisiyatik bir bilgi öğrenmişse, bu şokun ona faydası vardır. Aksi takdirde, ortaya bu enerji çıkıyor, fakat bu negatif yönde kullanılıyor. Pozitif yönde bir reaksiyon ise, sabır, anlayış, hoşgörü tarzında ortaya çıkar. Kişi, “ Acaba haksız mıyım?” deyip probleme objektif tarzda bakarsa, ortaya çıkan enerji yararlı yönde kullanılmış olur. Öbür türlüsünde nefsaniyetin üzerine bir kat daha eklenir.
( 153) İlave şokların gerektiği ya da titreşimlerin yavaşladığı anlar, bizim işi tavsattığımız anlardır. Titreşimlerin yavaşladığı anlar olmuş, fakat ilave bir cehit göstermemişsinizdir. İşten zevk almamaya başladığınız zaman, titreşimler düşmeye başlıyor demektir. Bu Sufizm’de de böyledir. İnisiyasyonda ilerlerken zevk almak çok önemlidir. Her safhanın bir zevki vardır. Haz duymamaya başladığınız zaman, vibrasyon düşüyor ve geriye kayıyorsunuz. Haz alacak şekilde cehdedildiğinde, onun lezzeti duyulur; beynin içinde bir heyecan dalgası dolaşır. Buna amatörlük ruhu denebilir. Bildiğimiz halde, bir işe ilk defa bakıyormuş gibi, yeni görüyormuş gibi yaklaşabilmeliyiz.
( 154) Her varlık tekamülü bakımından farklı olduğundan bir hiyerarşi sistemi oluşur. Yani insanlığın manevi tekamül çemberleri veya hiyerarşi basamakları söz konusudur; adeta spiritüel bir kast sistemi vardır. Ve bu ister istemez fizik bir tesir sistemini de geliştirir. Yani spiritüel bakımdan gelişmiş bir varlığın bedeni münasebetiyle doğan ışınım ile, spiritüel bakımdan gelişmemiş bir varlığın ışınımı arasında çok fark vardır. Objektif olarak elinize bir dedektör alıp, spiritüel bakımdan gelişmiş ve gelişmemiş iki muhitte ölçüm yapsanız, iki sonuç arasında büyük fark görürsünüz. Bu tesir gerçektir. Ve bu fark, o kişilerin mantalitesinden, o mantaliteyi doğuran spiritüel mayadan ileri gelir.
( 155) Her şokta insan iradesi o an için serbest kalır. Gerçek şoklar böyle olur; o an için serbestsiniz. O serbestlik anını uzatmak ve hemen kısaltmak sizin elinizdedir. Şok birdenbire gelince siz hemen serbest bir alana girersiniz; hakiki kendinizle başbaşa kalırsınız. Orada bir enerji açığa çıkar; bir güçle karşı karşıyasınız, neyi seçerseniz seçiniz. Zaten tıynetinize göre seçersiniz; başka bir şey seçemezsiniz. Gurdjieff’in “ makine” dediği budur. Yani sizin bir pozisyonunuz vardır, bunu her seferinde değiştiremezsiniz, orada bellisiniz. Kendini hatırlama meselesi burada işin içine girer. Yani, ben ve olay karşı karşıyayız. “ Aman, dalıp gitmeyelim!” diyorsunuz. O anda büyük yüke girmek lazımdır. Tabir caizse, voltajı üzerinize çekeceksiniz. Bunun en yüksek seviyesi, bir yanağına vurana, öbür yanağını uzatabilmektir. Bu durum, menfi hislerin tezahürünü önlemenin ve kendini hatırlamanın en yüksek seviyesidir. Zira, fizik bedenine bir hücum olmasına rağmen sen bundan etkilenmiyorsun; sen fizik bedeninle, kendi öz varlığını birbirinden ayırmışsın.
( 156) Şokları en azından ikiye ayırmak lazım. Müspet yola itecek şoklar ve menfiliği daha da menfileştiren şoklar. Şok insanına göredir. Nefis mertebesi neyse, ona göre cevap alır.
( 157) Melamilerin bir sözü vardır: “ Herkese gelmez bela, erbab-ı istidat arar.” Burada “ bela” derken, “ şok”lar kast edilmektedir. Yani uyanmaya meyilli olan, şuurlanmaya istidadı olanlara şok yağar.
Şu da var ki, bu istidat sıfıra indiği zaman, artık ona şok gelmez. Bu çok ağır bir haldir.
